Kimyâ-i saadet, İbnü’l-Arabi’nin kimya ilminden ahlaka geçiş yapmak için yararlandığı bir terimdir. Düşünürümüz madenlerdeki başkalaşma ile insan nefsi arasında bir analoji kurar. Benzer bir analojiyi tıp ilminden ahlaka geçiş yapmak için de kurmuştur. Bununla maddi ve manevi kemal arasında irtibat kurarak ahlaki terakkinin gelişim safhalarını muhataplarının zihnine yaklaştırmayı amaçlamaktadır. Okuyucu “Seyr ü sülük yapmak niçin gereklidir?” sorusunun cevabını bu benzetimlerde bulmaktadır.
Peki bu analoji için niçin kimya ilmi tercih edilmiştir? Kimya —ya da simya— ölçü ve başkalaşma ile ilgili bir ilimdir. Konusu tek hakikat üzerinde gerçekleşen başkalaşmalardır.[28] “Ölçü” ve “başkalaşma” kavramları ahlak ilminin mevzusudur. Ahlak ilmi değişim kavramı üzerine müesses bir ilimdir. Zira ahlakın değişebilir- liğinden söz etmeden bir ahlak ilminden söz edilemez. Teşekkül devresinden itibaren bir ahlak ilmi iddiasında olan tasavvufun da mevzusu bir değişim kavramı olan “hal” kavramıdır. Bu nedenle maddelerdeki terkip ve dönüşümleri inceleyen kimya ilmi sufilerin dikkatini çekmiştir.
İbnü’l-Arabî kimyâ-i saadet İsimlendirmesini hangi maksatla kullanmıştır? Ya da soruyu şöyle sorabiliriz: îlm-i kimya ile mutluluk arasında nasıl bir irtibattan hareketle bu isimlendirmeyi tercih etmiştir? Düşünürümüzün bu soruya cevabım mutluluğu nasıl tanımladığında bulmaktayız. O, mutluluğu nefsin nazari ve ameli bakımdan kemale ermesi diye tanımlamaktadır. Nazari yetkinleşmenin kemali Allah’ı bilmek ile mümkündür ki Allah’ı bilmenin dışında bir mutluluk söz konusu değildir.[29] Her mutluluk sahibine kemal verilmemiştir. Ama her kemal sahibi mutludur.[30] Kimya ilmi açısından kemal, madenin başkalaşma neticesinde altına dönüşmesidir. Her madende altın olma özelliği kuvve hâlinde mevcuttur. Ancak madene ilişen birtakım illetler altınlık vasfını örtmüştür. Her varlık bir gayeye doğru hareket eder. Madenlerde gaye altın olmaktır. Altın olmak madenin kemalidir. Her varlık kendi kemaline âşıktır.[31] Böylece madenlerin altına dönüşme seyri kimyâ-i saadet kavramım ortaya çıkarmıştır. Bu kavram sufiler- ce nefsin seyr ü sülûkuna uyarlanarak ahlaki bir muhteva kazanmıştır. Sufi literatüründe bu kavram, “nefsin süslenmesi, arındırılması, kötü huyların iyilerle değiştirilerek beşerî tabiat hastalıklarından ve hayvani huylardan kurtarılması”[32] diye tanımlanmıştır.
Sufiler, kemal meselesini ayân-ı sâbite teorisi açısından da ele almışlardır. Buna göre her varlık kendine özgü bir kemale sahiptir. Yani her şeyin altınlık hâli kendine özgüdür. Söz gelimi maden mertebesinde kemal altın olmaktır. Bitki ve hayvan mertebeleri için de kendilerine özgü kemal söz konusudur. Nihayet insana mahsus kemal ise halifeliktir.[33] Varlıkların kendi mertebelerinde gayeye doğru hareketi kemale doğru bir harekettir. Çünkü mümkünün varlık sebebi kemale ulaşmaktır.[34] Bu mümkünün, varoluşunun bütün imkânlarını kuvveden fiile çıkarması demektir. Bununla birlikte eksiklik, mümkünün niteliğidir.[35] Konevî’nin ifadesiyle insan zuhura ve sirayete bağlı kemal ile tahakkuk etmek için var olmuş[36] olsa da bu nispi bir mükemmellik olacaktır. Dünya insan için varlık ve bilgi mertebelerinde tamamlanma mahallidir.[37] Ancak mutlak kemal Allah’a aittir. Sonlu asla sonsuza ulaşamaz. Bu nedenle insan-ı kâmilin mükemmelliği nispi bir mükemmelliktir.
İbnü’l-Arabî kimyâ-i saadet bahsinde önce madenin altın olma seyrini anlatır. Bütün madenler tek bir asla döner. Bu asıl altın olmaktır. Ancak madene birtakım illetler sirayet eder. İllet kelimesini İbnü’l-Arabî hastalıkla ilişkilendirir. İllet kelimesi sebep anlamına geldiği gibi hastalık anlamına da gelir. Aslından sudur eden her varlığa illet sirayet eder. Asıldan uzaklaştıkça illetler de çoğa- hr. Buna mukabil asla yaklaştıkça illetler azalır. Bu durum nüzûl ve urûc kavsında meydana gelir. Nüzûl sürecinde varlık illetlerle örtünerek terkibe bürünür. Urûc sürecinde ise aslına irca eden varlık tahlil miracı ile bu illetlerden arınarak terkibi çözülür. Tekrar maden konusuna dönecek olursak madene bulaşan illet zamanların farklılığından ve mekânların doğalarından kaynaklanır.
Zamanların farklılığına örnek olarak yazın sıcaklığını, kışın soğukluğunu, sonbaharın kuruluğunu ve ilkbaharın yaşlığım verebiliriz. Madenin oluştuğu yerin sıcaklığı ve soğukluğu da etkenler arasındadır. Yolculuk süresince tavırdan tavıra intikal eden maden bir devrin hükmünden başka bir devrin hükmüne geçerken bu hastalıklardan biri madene baskın gelir ve hüküm sahibi olur. İşte “altınlık hâli”nden sapma böyle gerçekleşir. Madenin doğasım itidal hükmünden çıkaran hastalık madenin bakır, demir vs. olarak adlandırılmasına sebep olur. Tam yaratılış altın olmaktır. Yaratılışı tam olmayan ise diğer madenlerdir. İbnü’l-Arabî madende meydana gelen bu başkalaşma sürecini ilahi isimler teorisi ile ilişkilendirerek izah eder. Buna göre meydana gelen başkalaşma ilahi isimlerin etkilerindendir.[38]
Ibnul-Arabî madenin aslı olan altına dönüşme sürecini madenin miracı olarak anlatır. Madenin miracı kendisine ilişen ve altınlık vasfını gizlemesine neden olan hastalıklardan kurtularak yeniden altın olma imkânı kazanmasıdır, ibnü’l-Arabî bu noktadan itibaren maddi kemal ile manevi kemal arasında irtibat kurarak ahlaka geçiş yapar. Madenin miracında tahakkuk eden süreç insa- mn miracında da tahakkuk eder. Madenler oluşum hâlinde kendilerine ilişen hastalıklar nedeniyle mertebe mertebe oldukları gibi kemale ulaşmak için yaratılmış olan insan da kemalden, kendisine ilişen hastalıklar nedeniyle uzaklaşmıştır.[39] Nefs, kemal makamına meşru bir yolla çalışarak ulaşabilir.[40] İnsan kendisine teklif edilen meşru yolu takip ederek onu kemalden alıkoyan hastalıklardan kurtulabilir. Nefs aslı itibariyle temizdir. Nüzûl sürecinde tavırdan tavıra girer. Zira nefs zatı bakımından ilahi takdirin ortaya çıkarttığı şeyleri kabul istidadına sahiptir. Nefs geçtiği her mertebede o mertebenin hükmüne boyanır. Böylece illetli hâle gelir. İlletle malûl olması aynı zamanda perdelenmesi ya da karardık hâle gelmesi demektir. Son mertebede şehadet âleminde görünen nefs maddi doğanın hükmüne tabi olur.
Nefse arız olan illetler giderilebilir. Bunun için meşru bir yoldan urûc yayını izlemek gerekmektedir. Nefs urûc yayında geldiği yolu geri döner. Geçtiği her mertebede o mertebeden aldığı tesiri bırakır. Tahlil miracı olarak adlandırılan bu süreç nefsin kaynağına ulaşıncaya kadar sürer. Nihayetinde nefs hastalıklardan arınarak kemal makamına dahil olur,
Nefsler seyr ve terakkilerinde kısım kısımdır. Bazıları istidatlarındaki kusurdan dolayı varlık dairesini tamamlayamaz. Bunlar dairenin sadece bir kısmını yürümüş olanlardır. Konevî bunu “eksik sülük” diye adlandırır. Eksik sülük da derece derecedir. “Hayvan insan” diye tabir edilen kemalden bir paya sahip olmayanlar olduğu gibi “orta” kimseler de vardır. Bu kimselerde kemalden bir pay varsa da onlar için emir henüz tamamlanmamıştır. Daireyi tamamlaması mukadder olanlar sülûku tamamlar ve kemale erer.[41]
ibnü’l-Arabi’nin kimya ilminden ödünç aldığı terimlerden biri de “iksir” ya da “kibrit-i ahmer”dir. Kimyada iksir, değersiz maddeyi değerli maddeye çevirir. Kendisini kabul eden madende değişime yol açar. Kimya ilmi iksiri bilmek demektir.[42] Değersiz madeni halis altına çeviren iksir, kibrit-i ahmer diye de bilinir. Kibrit-i ahmer, kırmızı kükürt demektir. Buna filozof taşı ya da felsefe taşı da denir. Tasavvuf ıstılahında iksir, nefisteki hastalıkları yok ederek nefsin değerli hâle gelmesini sağlayan şey anlamında kullanılmıştır. Iksir-i azami kabul eden nefs, illetlerden kurtularak itidal hâline ulaşır. Sufilere göre iksir-i azami bilmek inşam sebep ve illetlerle sınırlanmaktan uzaklaştıran “özelyön”ü bilmek demektir. İşte bu ariflerin iksiridir.
Bu bilgiye ulaşan kimse varlıkları ve olguları değiştirmenin bilgisine ulaşarak ruhlar ve bedenler âleminde değişikliğe yol açabilir.[43] Peki iksir-i azam ya da kibrit-i ahmer diye söz edilen şey nedir? ibnü’l-Arabî bir risalesinde iksir-i azamdan “sıdk” diye bahsetmektedir. Sıdk iksir-i azam- dır. Neyin üzerine konursa mutlaka onu değiştirir.[44] Aynı risalede kendisinden “kibrit-i ahmer” diye söz etmektedir.[45] Bazı sufiler kibrit-i ahmerin “aşk” olduğunu söylemiştir.[46] Esasında kibrit-i ah- merin sıdk ya da aşk olması aynı anlamdadır. Çünkü bütün bunlar insan-ı kâmilin hâlleridir. Ve kibrit-i ahmer sufiler nezdinde insan-ı kâmildir. Bilindiği gibi sufiler bir şeyin bilinmesinin o şeyin kendisi hâline gelmek olduğu hususunda hemfikirdirler. Söz gelimi sıdkı bilmek sıdkın kendisi olmakla ya da aşkı bilmek yine aşkın kendisi olmakla mümkündür. İnsan-ı kâmil sıdkın ve aşkın kendisi hâline gelmiştir. Bu durumda insan-ı kâmil hem iksiri bilen kişidir hem de iksirin kendisidir.
IbnülArabi’ye göre iksir-i azamin bilgisi, ilahi bir hekim ya da simyacı olan peygamber ve velidedir. Peygamber ve veli tıp ilmi açısından hekim, kimya ilmi açısından değersiz madeni altına dönüştüren simyacı gibidir. İlahi hekim insan doğasındaki niceliklerin ölçüsünün bilgisine sahiptir. Böylelikle fazladan eksilterek, eksiği artırarak bir tedavi uygulayarak hasta bünyeyi sağlığına kavuşturur.[47] Nefis kemali olan altın suretini kazanıncaya kadar ilahi hekim olan peygamber ve veli ona yol gösterir. Düşünürümüz peygamberden bu manada “müdâviu l-külûm” (yaraları iyileştiren) diye söz eder. “Çünkü O, arzunun yaralarından haberdar olduğu gibi fikrin, dünyanın, şeytanın ve nefsin yaralarından da nebi veya resuller veya velayetin bütün dilleriyle haberdardır.”[48]
Nefsin altın sureti kazanması itidalsizlikten kurtulması demektir. Amaç belirli ölçüleri dikkate alarak sapmayı önlemektir. İtidal kavramı adaletle birlikte ele alınması gereken, ideal olanı ifade eden bir kavramdır. Bu manada itidal kavramı, tıp, kimya, fizyonomi ve ahlak ilimlerinde ideal olanı ifade etmek üzere kullanılmıştır. Tıpta ideal olan doğalardan birinin ötekine baskın gelmemesidir. Bu durumda hastalık kaçınılmaz olur. Beka itidale bağlıyken sapma yani itidalden çıkma helake sebep olur. Kimyada itidal, madenin altın formuna kavuşmasıdır. Kadim hukema fizyonomi ilminde de ideal olan bir formdan söz etmişlerdir. Fiziksel görünümde itidalin nasıl olması gerektiğine dair açıklamalar yapmışlardır. Konumuz olan ahlak ilmi açısından itidal kavramı adaletle birlikte düşünülmelidir.
Adalet, bütün ahlaki niteliklerde altın oran olan orta noktayı tutturmak demektir. Söz gelimi cesaret, bir ahlaki ideal olarak korkaklık ile atılganlık arasındaki orta noktayı yani itidali temsil eder. Sufilerde itidal kavramı tasavvufun tecerrüd ve tasfiye yöntemleri neticesinde kalbin masivaya dair ilgilerden arındırılarak birlik hâline ulaşılmasıdır. İlerleyen bölümlerde daha ayrıntılı bir şekilde üzerinde duracağımız itidal kavramı ile ilgili bu bölüm bağlamında son olarak her varlık için itidalin anlamının farklı olduğu üzerinde duralım. Ibnü’l- Arabî düşüncesinde her varlığın itidali kendi hakikati açısındandır. Bu durumda itidal, kendi hakikatine bağlanman demektir,[49] Madenin itidali kendi hakikati açısından altın olmak iken insanın itidali kendi hakikati açısından halife olmaktır. Bu “tam yaratılış” demektir ki tam yaratılış altın olmaktır.[50]
Konevî itidal meselesini vasıtaların azlığı ve çokluğuna göre imkân vecihlerinin artması veya azalması açısından yorumlar. Vasıtaların artması imkân veçhini güçlendirirken azalması imkân veçhini zayıflatır. “Hakiki itidale nispetle en yakın olmak, ulvi akıl ve nefislere nispetle en şerefli ve üstün ruhu kabul etmeyi istilzam eder ki kâmillerin nefisleri bu itidal dairesinin noktasında taayyün etmiştir. İtidal noktasından uzak olmak ise düşük derecede ve kötü durumda olmayı istilzam eder.”[51]
Ibnu l-Arabî kimyayı saadet bahsinde manevi kemale götüren meşru yol üzerinde önemle durur. İnsanın uğruna yaratıldığı kemal makamına nail olmak için miraç etmek zaruridir. Peki miraca yükselmek için takip edilmesi gereken meşru yol hangisidir? Ibnul-Arabi bu sorunun cevabını iki farklı yol tutarak sülûka başlayan taklitçi ve akılcının miracını anlattığı bölümde verir.[52]
Taklitçi peygambere uyan ve Tanrı’nın bilgisine dair peygamberin getirdiği haberlerde onu taklit eden kimsedir. Akılcı ise bilgiyi teorik gücüne dayalı akli kanıtlardan alan kimsedir. Taklitçi ve akılcı kendilerini yaratıcıyı tanımaya götürecek yolda sülûka başlar. Birincisi peygamberi taklit ederek İkincisi teorik hükme göre hareket eder. Önce tabii durumun gereği olan bazı hâllerde ortak hareket ederler. Buna örnek olarak riyazet ve mücahede ile doğaya muhalefet etmeyi verebiliriz. Her ikisi de açlık, bedensel meşakkat, ahlakı tezyin gibi usulleri yerine getirir. Ancak akılcı bu usulleri teorik gücüne dayanarak, taklitçi ise Şâri’nin belirlediği ölçülere uyarak yerine getirir. Her ikisi de unsurlardan oluşan doğal arzuların tesirinden kurtulduklarında yakın göğün kapılan kendilerine açılır. Başlangıçta akılcı peygamberi taklit etmeksizin kendi imkânlarıyla Tanrı bilgisine ulaşma imkânı nedeniyle sevinir ve taklitçiden üstün olduğunu düşünür. Ancak göklerin kapıları bir bir açıldığında akılcı, taklitçinin kendi bilgisine ilave bir kazanım elde ettiğini görür.
ilk göğün kapısı açıldığında taklitçi Âdem ile karşılaşırken akılcı Ay’ın ruhaniliğiyle karşılaşır. Âdem, konuğuna Ay’ın ruhaniliğinin bilemeyeceği şeyleri aktarır. Akılcı bu durumda kederlenir. Taklitçiyi Âdem’e konuk yapanın peygamberin inayeti olduğunu öğrenir. Peygamberin yolunu takip etmediğine ve ona inanmadığına pişman olur. Geri dönünce peygambere uymaya karar verir. Her iki miraç yolcusunun yolculuğu yedi gök kapısının açılması ve her birinde akılcının göğün ruhaniyeti ile taklitçinin ise göğün ruhaniyetinin kendisine amade olduğu peygamberle karşılaşması ile devam eder,[53]
Görüldüğü gibi ibnü’l-Arabi akıl-vahiy tartışmasında sarahatle vahiyden yana tavır almıştır. Akli miracın Tanrı hakkında nispi bir bilgi verdiğini, akılcıların yöntemlerinin belli noktalarda peygamberlerin yöntemleriyle benzeştiğini kabul etmekle birlikte Tanrı hakkında kâmil bilginin vahye tabi olmakla elde edilebileceğini düşünür. Onun saf aklın eleştirisine dair ayrıntılı açıklamalarına daha önceki bölümlerde yer verilmişti. Burada akli miraca yaklaşımı ile ilgili olarak onun eserlerinde akılcı filozofun örneği olarak sık sık ismini zikrettiği Ibn Rüşd’le karşılaşması akla gelmektedir. Bilindiği üzere Ibn Rüşd akıl ve vahyin aynı anneden emen iki kardeş olduğunu düşünmektedir. Bu bakımdan bu iki bilgi kaynağından elde edilen bilgilerin mutabık olması gerektiğini savunur. Bu maksatla eserlerini akıl ve vahiy bilgisini uzlaştırmaya tahsis etmiştir. İbnü’l-Arabî bu karşılaşmada İbn Rüşd’ün “Keşif ve ilahi feyizde işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” sorusuna, “Evet ve hayır! Bu evet ve hayır arasında ruhlar maddelerinden, boyunlar bedenlerinden uçar.”[54] cevabını vermiştir. Bu cevapla düşünürümüz herkesin hakikat bilgisinden bir payı olduğunu kabul ettiğini ancak kamil bilginin keşf ve müşahede ile elde edilen bilgi olduğunu beyan etmiştir.
Serap Kılıç – Allah’ın Ahlakıyla Ahlaklanmak,syf:49-57
Dipnotlar:
[28] Ibnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, ss. 33-34.
[29] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 17. cilt, s. 193.
[30] İbnü’l-Arabî, Fütühât, 8. cilt, s. 37.
[31] Ekrem Demirli, İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan, s. 155, İstanbul, 2012.
[32] Abdurrezzâk Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü, “Kimyâ-i Saadet” maddesi, çev.
Ekrem Demirli, İstanbul, 2004.
[33] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 37.
[34] İbnü’l-Arabî, Fütûhât 6. cilt, s. 15.
[35] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 9. cilt, s. 369.
[36] Konevî, Tasavvuf Metafiziği, (Miftâhu Gaybi’l-Cem ve’!- Vucûd), çev. Ek
rem Demirli, İstanbul, 2009, s, 164.
[37] İbnü’l-Arabî, el-İsfâr, s. 33.
[38] İbnu 1-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, ss. 34-35.
[39] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 39.
[40] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 38.
[41] Konevî, Tasavvuf Metafiziği, ss. 158-161.
[42] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, 8.34,36.
[43] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 41,17. cilt, s. 336.
[44] İbnü’l-Arabî, Künh Mâ Lâ Budde, s. 103.
[45] İbnü’l-Arabî, Künh Mâ Lâ Budde, s. 101.
[46] [Bunu söyleyen Hz. Mevlânâ. Kaynağını bul.]
[47] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 36.
[48] İbnü’l-Arabî, Fütûhât^ 1. cilt, s. 438.
[49] İbnü’l-Arabi, Fütuhat, 2. cilt, s, 54.
[50] İbnü’l-Arabi, Fütuhat, 8. cilt, s. 35.
[51] Konevî, Vahdet-i Vücud ve Esasları, s. 81.
[52] İslam düşünürlerinin eserlerinde miracı anlatan bu tür kozmik yolculuk tasvirleri yer almıştır. Hatta bu konuya hasredilmiş olan risaleler vardır. İbn-i Tufeyl’in Hay b, Yakzan\ Ibn Sina’nın Risaletut-Tayrı ve Fe- ridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayrı bu türün önde gelen eserlerindendir. Bu eserlerin ahlak ilmini ilgilendiren yönü nazari ve amelî yetkinliğe ulaşma sürecidir. Manevi tekâmül seyrinde karşılaşılan güçlükler, insanın akıl, şehvet, öfke vs. gibi kuvvetleri arasındaki çatışmalar bu eserlerdeki başlıca temadır. Okuyucuya sembolik bir üslupla insanın ahlaki gayesinin aslına rücu etmesinden ibaret olduğu anlatılır.
[53] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, ss. 40-53.
[54] İbnü’l-Arabî, Fütûhât^ 1. cilt, s. 446.


0 Yorumlar