İlah-ı mutekad kavramı İbnü’l-Arabi’nin insanın Tanrı hakkındaki tasavvuru problemi çerçevesinde ortaya koyduğu bir kavramdır. İbnü’l-Arabî bu kavramdan yola çıkarak insanların Tanrı hakkında sahip oldukları bilgi ve verdikleri hükümler Tan- n’nın hakikatine mutabık mıdır sorusuna cevap aramaktadır, îlah-ı mu tekad, her insanın kendi zihninde yarattığı ilah demektir.[1] İbnü’l-Arabi’ye göre her insanın zihninde yarattığı bir Tanrı inancı vardır ve Tanrıya bu inanç vasıtasıyla yönelir. Herkes Tanrı’nın kendi itikadına sığdırdığı suretten ibaret olduğunu düşünür. Tanrı, bu tasavvura uygun surette tecelli ettiğinde kabul ederken başka bir surette tecelli ettiğinde reddeder.[2] Bundan dolayı Tanrı’nın itikad sahiplerinin sayısı kadar itikadi sureti vardır. İbnu l-Arabî bazı metinlerde ilah-ı mu‘tekad kavramına karşılık olarak “el-Hak el-mahluk bihî”, “ilah-ı mec‘ul gibi kavramlar da kullanmıştır.[3]
îbnü’l-Arabi’nin ilah-ı mu‘tekad hakkındaki düşünceleri, insanın Tanrı hakkındaki tasavvurunun sübjektifliğine işaret eden iki rivayete istinat etmektedir. Bunlardan ilki “Ben kulumun zannı üzereyim. Öyleyse kulum benim hakkımda iyi zanda bulunsun.” hadisidir. İbnü’l-Arabî bu hadisi, bir taraftan Tanrı ve insan arasındaki tesir-teessür ilişkisi bağlamında yorumlarken diğer taraftan ilah-ı mu‘tekad düşüncesini bu hadise dayandırmaktadır.[4] lb- nül Arabi’nin sübjektif Tanrı tasavvuruna delil gösterdiği diğer rivayet iseTanrı’nın kıyamet günü insanlara aşina oldukları suretten farklı bir surette tecelli ettiğinde insanların O’nu inkâr edecekleri, aşina oldukları bir surette tecelli ettiğinde ise O’nu tanıyacakları hakkındaki rivayettir. İbnü’l-Arabî bu hadisi yorumlarken insanların sadece kendi zihinlerinde yarattıkları Tanrı’yı müşahede ederek O’na ibadet ettiklerini ifade etmektedir.[5]
İlah-ı mutekad, İbnü’l-Arabi’nin akıl eleştirisinin istilzam ettiği bir düşüncedir. O’na göre Tanrı hakkındaki bilgisi, nazari düşünceye dayanan bir kimse zihninde yaratmış olduğu bir surete inanmıştır. Bu suret ihata edilemez olan Tanrı’nın hakikati değil sadece bu kimsenin kendi inşa ettiği zihnî bir suretidir.[6] Insanın aklıyla Tanrı hakkında verdiği hükmün Tanrı’nın hakikatine uygun olması mümkün olduğu gibi çelişmesi de mümkündür. İbnü’l-Arabî, Tanrı’nın, aklın verdiği hükme göre tasavvur edilmesini şöyle değerlendirmektedir: “Akıllı bir mümin ‘doğurulma- dı’[7] ayetinin anlamını kavrayıp aklın fikir gücüyle öncüller oluşturmakla ulaştığı neticenin aklın doğurduğu ve meydana getirdiği bir şey olduğunu anlamalıdır. Hâlbuki Allah doğumu reddetmiştir.”[8] Görüldüğü gibi Tanrı’nın, yaratılmış bir varlık olan aklın oluşturduğu öncüllerle ulaşılan bir netice olmasını “akıldan doğan Tanrı” şeklinde bir nitelendirme ile eleştirmektedir.[9] İbnülAra-bî’nin eleştirdiği bir diğer nokta akılcıların Tanrı’nın hakikati hakkında vermiş oldukları hükümlerin birbirinden farklı olması nedeniyle görüş ayrılığına düşmeleridir. Akılcı grupların her biri kendi verdikleri hükmü doğru kabul edip diğerlerinin Tanrı’yı bilmediğini iddia etmişlerdir.[10] Her itikad sahibi zihninde yarattığı suretin Tanrı’nın hakikatine en uygun suret olduğunu kabul eder.
Ibnül Arabi akıl veya vehim gücü ile Tanrı hakkında verilen hükümleri bütünüyle reddetmekte midir? Vahdet-i vücudu benimseyen bir düşüncede ilah-ı mutekadın hakikatten bir payı olması gerektiği muhakkaktır. Vahdet-i vücud düşüncesi akledilen veya vehmedilen her şeyde ilahi bir yön olduğu düşüncesine dayanır. Ibnü’l-Arabî her itikadın hakikatten bir pay içerdiğini kabul eder.[11] Ibn Rüşd ile karşılaşmasında ona bir “evet” bir “hayır” demesi de onun bu yaklaşımıyla ilgilidir. O, varlık hakkındaki iyimser tavrının gereği olarak yanlış inanç ve düşüncelerin dahi bir gerçekliğe dayandığını düşünür. Tanrı, her inanç sahibinin inancında müşahede edilir.[12] Ancak bu itikadların her biri eksik ve sınırlı bir bilgi ve hüküm içerir.
Tanrı’nın hakikati herhangi bir itikad- la sınırlandırılamaz. İbnü’l-Arabî meseleyi vazederken insanların zihinlerinde yarattığı ilah İnancını hakikate en yakın ilah inancına yaklaştırmayı amaçlar. Hakikate en yakın ilah inancı ise peygamberlerin ilahi haberlerle bildirdiği ilah-ı meşrudur. Bu durumda ilah-ı mu‘tekad bir başlangıç noktasıdır. İlah-ı mu‘tekad her ne kadar sınırlı bir bilgi içerse de itikad sahibi bu bilgi ile yetinmeyerek hakikate en yakın olan peygamberlerin bildirdiği itikada yaklaşmaya çalışmalıdır. İbnü’l-Arabî bu hususta şöyle der: “Hak, melek, cin, insan, taklitçi veya düşünce sahibi gibi akide sahibi herkesin nefsinde yaratılmış Hak’tır. Buna mukabil peygamberler, Allah hakkında değişmeyen ve başkalaşmayan bir görüş getirmişlerdir. Önceki peygamberin Allah hakkında söylediği sonra gelenin söylediği görüşün aynıdır. Böyle olmasaydı, akılcıların görüş ayrılığına düşmesi gibi, Allah hakkında görüş ayrılığına düşerlerdi. Allah hakkında inanç sahibi olanlar arasından kurtuluşa en yakın olanlar, O’nun peygamberlerin dilleriyle bildirdiği haberlere inananlardır.”[13]
İbnü’l-Arabî peygamberlerin, ilahi haberlerle bildirdikleri Hakk’ın nitelikleri hakkında ittifak hâlinde olmalarının bu haberlerin doğruluğuna delil olduğu görüşündedir. Bu noktada imanı epistemolojik bir yöntem olarak öneren İbnüTArabi’ye göre peygambere iman ederek tabi olan kişi başlangıçta itikadında peygamberi taklit eder. Tahkike vardığında ise peygamberin verdiği haberlerin doğruluğunu müşahede eder.[14]
İbnü’l-Arabî’ye göre peygamberlerin bildirdiği ilah-ı meşru ilah-ı mu tekada mukayese ile Tanrı hakkında daha geniş bir bilgi imkânı ihtiva etmekle birlikte Tanrı’yı bir itikadla sınırlandırmak anlamına geldiği için varılacak nihai nokta değildir. Zira vahyin bildirdiği ilah-ı meşru hakikate en yakın ilah inancı olmakla beraber bu itikad sahipleri de Hakk’ı belirli bir surette tasavvur edip bu surete ibadet ederler. Nitekim Konevî’ye göre de seyr ü sülûkunu tamamlamış kimseler de zihinlerinde tasavvur ettikleri ilahi surete ibadet ederler.[15] Tanrı bütün inanç suretlerinde tecelli etmektedir. O hâlde Tanrı ’yı tecelli ettiği bütün suretlerde bilmek, bilginin kemal noktasıdır. Arif,Tanrıyı kendi inandığı itikadi surette bildiği gibi diğer suretlerde tecelli edenin de Tanrı olduğunu bilen kimsedir. Vahiy, Tanrı’nın hem suretten münezzeh olduğunu hem de suretlerde tecelli ve zuhur edebilen olduğunu bildirmektedir. Arif her iki tasavvuru da itikadında cem eder.[16] İbnü’l-Arabî bir şiirinde bütün suretleri kalbinde cem eden arifin hâlini şöyle tasvir eder:
Bütün suretleri kabul edecek hâle geldi kalbim benim
Ceylanların otağına döndü, rahiplerin manastırına
Putların tapınağına, hacıların Kabe’sine döndü kalbim
Tevrat’ın kutsal levhalarına, mukaddes Kur’an sayfalarına
Hangi yöne yönelirse yönelsinler aşk kervanları
Ben aşk dinini uyguluyorum, dinimdir, imanımdır, inanıyorum aşka[17]
Hakkın ibadet edilen her şeyde bir yüzü olduğunu[18] ifade eden İbnü’l-Arabî bir şeyin yüzünün onun hakikati olduğunu belirtmektedir.[19] Tecelli eden her surette müşahede edilen Hak’tır. Hak belirli bir suretle sınırlandırılamaz. İbnü’l-Arabî ibadet edilen her şeyde aslında Tanrı’ya ibadet edildiğini, Tanrıdan başka varlıklara ibadet edenlerin de farkında olmadan Tanrı’ya ibadet ettiklerini düşünmektedir. Bu düşüncesini teyit etmek için “Rabbin sadece kendisine ibadet etmenize hükmetti.”[20] ayetini delil getirmektedir. O, ayette geçen “kaza” fiiline “emretti” yerine “hükmetti” manası vererek bu iki anlam arasından büyük bir fark olduğunu belirtir. Bu ayet insanların ibadet ettiği her suretin aynının Hak olduğunu ve dolayısıyla Hak’tan başkasına ibadet etmenin mümkün olmadığını ifade etmektedir.[21]
ibnü’l-Arabî aynı durumun varlıklar arasındaki sevgi ilişkisinde de söz konusu olduğunu düşünür. Var olan her şey Hakk’ın belli bir suretteki tecellisi olduğuna göre herhangi bir şeyi seven bir kimse gerçekte Hakk’ı sevmektedir. Mazharlar Hakk’ı perdeleyen suretlerdir. İnsan farkında olsa da olmasa da her mazharda Hakk’ı görür ve sever. Hak’tan başka varlıklara ibadet eden insanlar bu varlıklarda tahayyül ettikleri ulûhiye- te taptıkları gibi varlıklarda tezahür eden güzellik veya iyiliği sevenler de güzellik ve iyiliğin kaynağı olan Hakk’ı sevmektedir, ibnul-Arabî şöyle der: “Âlemde Allah’tan başkası sevilmez. Öyleyse Allah, seven herkesin gözünde sevilenlerde zuhur edendir. Varlıkta seven vardır. Bütün âlem, seven ve sevilendir. Bütün bunlar Allah’a döner. Allah’tan başkasına ibadet de edilmemiştir. Her kul ibadet ederken (ibadet ettiği şeye) ulûhiyet tahayyül ederek ibadet eder. Ulûhiyet olmasaydı, söz konusu şeye ibadet edilmezdi.”[22]
îbnü’l-Arabi’ye göre insanların melekler, yıldızlar, hayvanlar, bitkiler, taşlar vs. ibadet etmelerinin nedeni bu varlıkların içinde ulûhiyet eserinin bulunmasıdır. Hakk’ın ulûhiyetinin eseri bu varlıklarda tecelli ettiği için insanlar bunlara ibadet etmişlerdir. İnsanlar ulûhiyetin izafe edileceği zat konusunda yanılmışlardır. Ulûhi- yeti, kendilerinde ulûhiyet tecellisi olan bu mazharlara değil zuhur edene izafe etmemekle hata etmişlerdir. Bu hata onların bedbahtlığına sebep olacaktır. Ancak nispette hata etmiş olsalar dahi yine de ibadet ettikleri Hak’tır.[23]
İbnü’l-Arabi’nin birçok tartışmaya konu olan müşriklerin Allah’tan başka bir şeye ibadet etmedikleri yönündeki ifadelerinin dayanağı bu düşüncedir.[24] Diğer taraftan konu İbnü’l-Arabî düşüncesinde ilahi emrin, tekvini emir ve teklifi emir şeklinde iki veçhesinin olması ile ilişkilidir. Tekvini emir diye de ifade edilen meşiyet emri varlıkların yaratılmamış istidatları ile ilahi emre boyun eğmesidir ki bu emir bazen ilahi emre itaatsizlik şeklinde de olabilir. Teklifi emir ise Hakk’ın şeriatla bildirdiği ilahi emirlerdir. Teklifi emir insanın ulûhiyeti Hak’tan başka bir varlığa izafe etmemesini gerektirir. Tekvini emir ise varlığın istidadına göre teklifi emre aykırı olabilir. İbnü’l-Arabî Hak’tan başkasına ibadet etme fiilini teklifi emri açısından tasvip etmezken tekvini emir açısından bu eyleme iyi veya kötü yargısının ötesinde bir fiil olarak bakmaktadır. Nitekim ona göre insanların başka bir ilaha inanmaları da ilahi takdirin gereğidir.[25]
Ibnu l-Arabî düşüncesinde ilah-ı mu tekad kavramının en önemli dayanağı ilahi isimler teorisidir. Bu teoriye göre her var- lığın bir ilahi ismin yansıması olan ayn-ı sâbitesi vardır. Bu varlık Hak’tan gelen bilgi ve varlık tecellisini ayn-ı sâbitesinden alır. Varlıkların ayân-ı sâbitesindeki farklılık Tanrı hakkındaki bilgi ve hükümlerinin de farklı olmasına yol açmaktadır. Tanrıda mütekabil isimler olması ayân-ı sâbitenin farklılığının kaynağıdır. Varlıkların Tanrı hakkındaki bilgilerinde tenakuz olmasının nedeni de bu farklılıktır. Her varlık Tanrı hakkında belli bir isim cihetinden bilgi sahibi olur. Ayân-ı sabite aynı zamanda bu varlıkların özel Rabbidir. Her varlığın Tanrı hakkındaki bilgisi özel Rabbinden tecelli eden bilgidir. Her varlık Tanrı’yı ancak özel Rabbinden gelen bu tecelliye göre bilmektedir. Konevî Hakk’ın isimlerinin âlemdeki sınıfların zuhur sebebi olduğunu, her sınıfın Hakk’ı varlık sebebi olan isim vasıtasıyla bilebildiğini ifade etmektedir.[26] “Nefsini bilen Rabbini bilir.” hadisi de bu mana ile ilişkilidir. Nefsini bilen insanın Rabbini bilmesi Mutlak olan Tanrı’yı bilmesi değil Tan- rı’nın sonsuz isimlerinden biri olan kendi özel Rabbini bilmesidir. Bu nedenle Ibnu l-Arabî Hakk’ı kendi zihninde inşa ettiği surete göre bilen bir kimsenin Hakk’ı değil ancak kendi nefsini ve nefsinde yarattığı şeyi gördüğünü ifade etmektedir.[27]
Serap Kılıç – Allah’ın Ahlakıyla Ahlaklanmak,syf:179-186
Dipnotlar:
1 İbnü’l-Arabî, Marifet Kitabı, s. 51.
2 İbnü’l-Arabî, Fusûsul-Hiketn, s. 119.
3. İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 16. cilt, s. 250, Marfet Kitaba s. 51.
4.İbnü’l-Arabî, Fütûhât) 4, cilt, s. 66.
5.İbnü’l-Arabî, Fütûhât) 1. cilt, s. 136.
6.İbnü’l-Arabî, Fütûhât) 16. cilt, s. 46,
8.İbnü’l-Arabî, Fütûhât) 13. cilt, s. 18,
9.“Her durumda, (aklın) O’nun hakikati üzerinde babalık hakkı yoktur, varlığı akıldan doğmamıştır. Buradan öğrenilir ki, akıl sahibi herkesinAllah’ın zatı hakkında bir sözü vardır. Herkes aklının doğurduğuna ibadet eder.” Fütûhât, 13. cilt, ss. 18-19. “İnsanın en güçlü hilesi, Allah’ı bilmede O’nun kendinde bulunduğu durum hakkında verdiği haberle itminan bulmamasıdır. İnsan nazari düşüncesiyle o haberleri inceler, tevil eder, kendi inancında var ederek sahip olduğuyla ‘sahip olunmak’ hâlinden çıkmayı umar. B öylece kendisi sahip olmak ister. Çünkü inananda var ettiği O’nun mülküdür.” Fütûhât, 18. cilt, s. 102.
[10] Ibnü’l-Arabî, Fütûhât, 2. cilt, s. 175.
[11] Mesnevide geçen bazı hikâyelerde Mevlânâ’nın ilah-ı mu‘tekadla ilgili yaklaşımına örnekler bulmak mümkündür. Bunlar içerisinde en dikkat çekici olanı fil hikâyesidir. Karanlık bir ortamda fili tarif etmeye çalışan kimselerin her biri fili dokunduğu uzva göre tarif eder. Bu tariflerin her birinin hakikatten bir payı olmakla birlikte eksik ve yetersiz tariflerdir, insanlar tıpkı fil tarifinde olduğu gibi ilahi hakikate bulundukları noktadan baktıkları için bütünü göremezler. Mevlânâ âlemde hakikatsiz hayal olmadığını söyleyerek bütün düşünce ve itikadlarda bir gerçeklik payı olduğunu kabul etmekle birlikte bunların bütünü yansıtmadığını ifade etmiştir. Bkz. Mevlânâ, Mesnevi, çev. Adnan Karaismailoğlu, Akçağ Yay., Ankara, 2013, II/ 2920,111/1260, Mesnevide geçen benzer hikâyeler için ayrıca bkz. Mesnevi, 11/3667,11/1710.
[12] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 13. cilt, s. 15.
[13] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 16. cilt, s. 250.
[14] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 1, cilt, s. 418,2. cilt, s. 174.
[15] “İşin nihayeti Hakk’ın işitmemiz, görmemiz ve aidimiz olmasıdır. Hâlbuki bu da maksadın gerçekleşmesini sağlamaz. Çünkü Hakkın bizimle birlikte olması ve bizim vasıflarımızın yerini alarak bizimle kaim olması O’na göre değil bize göredir.” Konevî, Fatiha Tefsiri, s. 451.
[16] İbnü’l-Arabî, Fûtûhât, 11. cilt, s. 290.
[17 İbnü’l-Arabî, Tercûmânul-Eşvâk, çev. Mahmut Kanık, İz Yay., İstanbul, 1991, ss. 98-99. “Öyleyse belirli bir inançla sınırlı kalıp diğerlerini inkâr etmekten salan! Böyle bir şey yaparsan pek çok iyiliği yitirirsin. Bütün inanç biçimlerinin bir heyulası hâline gel. Çünkü Allah belirli bir inancın sınırlayamayacağı kadar büyük ve yücedir.” İbnü’l-Arabî, Fusû- su’l-Hikem, s. 119. “Allah, hakkında inanç besleyen herkesin inanandadır ve her inançta müşahede edilendir. Allah herhangi bir inanç sahibinin inananda bulunmazlık etmez.” İbnü’l-Arabî, Fûtûhât, 13. cilt, s. 15.
[18] İbnü’l-Arabî, Fusûsu’l-Hikem, s. 66.
[19] “Her şeyin vechi vardır ve bir şeyin vechi, yani yüzü o şeyin hakikati demektir. Varlıkta sadece Allah vardır. Öyleyse suretler farklılaşsa bile iyilik ve hayırdan başka bir şey yoktur.” İbnü’l-Arabî, Fütûbât, 13. cilt, s. 189.
[20] îsra, 23.
[21] İbnü’l-Arabî, Fütuhat, 3. cilt, s. 166, Marifet Kitabi, s. 27.
[22] İbnü’l-Arabî, Fütûbât, 8. cilt, s. 182. “Biz Allah’ı tecelligâhlarında severiz. Leyla, Lübna veya başka bir ad veya herhangi bir özel isimde Allah’ı severiz, fakat sevdiğimizin Hakk’ın aynı olduğunu bilmeyiz… İçi’ mizden bazı kimseler dünya hayatında O’nu tanır ve bilirken, bazı kimseler, herhangi bir şeyi seviyorken ölene kadar O’nu tanımazlar. Perde kalktığında Allah’tan başkasını sevmediği ve yaratılmışın adının kendisini perdelediğini anlar. Nitekim insan dünyada bir şeye ibadet eder, fakat bilmediği yönden sadece Allah’a ibadet etmiştir. Bununla birlikte onun mabudu Menat, Uzza, Lat diye isimlendirilmiş olabilir. Ölümle birlikte perde kalktığında, sadece Allah’a ibadet ettiğini öğrenir.” İbnü’l-Arabî, Fütuhat, 17. cilt, ss. 16-17.
[23] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 4. cilt, s, 429, KitâbulMesâil, s. 148.
[24] “Gerçekte, müşrik Allah’tan başka bir şeye ibadet etmedi. Fakat o, ibadeti ait olmayan kimseyle ilişkilendirmede yanılmıştır. Bir müşrik ortak koştuğu şeyde ilahlık bulunduğuna inanmasa, kendisine ibadet etmezdi. ‘Rabbin kendisinden başkasına ibadet etmemenize hükmetti.’ Bu nedenle Hak, bu nitelik hakkında kıskanç olmuş, kendisine gerekli saygıyı göstermediklerinde dünyada onları cezalandırmıştır. Buna karşın kendi zanlarında, ilahlarına dua ettiklerinde bile onları rızıklandırmış, dualarını işitmiş, kendilerine karşılık vermiştir. Çünkü Allah, nispette ya- nılsalar bile, onların gerçekte bu mertebeye [ilahlık] yöneldiklerini bilir. Bununla birlikte onlar, ahirette sonsuza kadar bedbaht olacaktır. Çünkü peygamber, ilahlık nispetinin kendisine ait olması zorunlu olanın birliği hakkında onları uyarmıştı.” İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 3. cilt, s. 45.
[25] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 4. cilt, s. 429.
[26] Konevî, Fatiha Tefsiri, s. 331.
[27] İbnu’l-Arabî, Marifet Kitabı, s. 51


0 Yorumlar