İbnü’l-Arabî düşüncesinde insan ezelî bir taayyündür, insandan zuhur eden bütün fiiller ve ahval onda mündemiç bulunan dâhili kanunların icbar etmesi ile ortaya çıkar. Daha önceki bölümde bunun “Sübutunda olan zuhurunda ortaya çıkar.” cümlesi ile ifade edildiğini belirtmiştik. İbnü’l-Arabî bu dâhili kanunları ta- nımlamak için “istidat” kavramını kullanmıştır.
İbnü’l-Arabî ye göre istidat; bir şeyi kabul etmeye hazır olmak, amade olmak (teheyyü’) anlamına gelir.[1] “Kabiliyet” ile eşanlamlı olarak kullanılır.[2] Mümkünler Hak’tan gelen vücud feyzini kendilerinde bulunan istidada göre kabul ederler. Bu anlamda vücud feyzini ve daimî tecelliyi kabul eden mümküne “kabil”-mümkün yerine a yân-ı sâbite de denilebilir- vücuda ise makbul denir.[3] Istidat, kabili, Hak’tan gelecek varlık feyzini almaya hazırlayıcıdır.[4] İstidat, a‘yân-ı sâbiteden her birinin iktiza-i zatisidir. Bu durumda a‘yân-ı sâbite arasındaki farkın ontolojik nedeni her birinin kendine özgü olan istidadıdır.[5]
Konevî, istidada, Hakk’ın Zahir ve Bâtın isimlerinden hareketle bâtının mutlak birliğini çoğaltan “zuhur hükümleri” manası verir. Hakk’ın bâtını, feyz ile tecelli eder. Bu tecelli ve taayyünle Hakk’ın zahiri, bâtınına tecellİgâh olur. Taayyün eden eşya, Zahir isminin hükümleridir. Bu hükümler “kabiliyetler” diye isimlendirilir.[6]
İbnü’l-Arabî düşüncesinde varlık tecellisi niteliksizdir. Mümkünlerin üzerine daimî olarak feyezan eden bu varlık tecellisi mümkünlerde niteliğe bürünür. Cüneyd-i Bağdadî Allah’a dair marifetin keyfiyeti hakkında “Suyun rengi kabının rengidir.” demiştir.[7] İbnü’l-Arabi’nin metinlerinde sık sık yer verdiği bu cümle varlık tecellisi ile kabilin istidadı arasındaki ilişkiyi ifade etmektedir. Suyun renksizliği varlık tecellisinin niteliksiz oluşuna, kabın rengi ise niteliğe, taayyüne işaret eder.
Tecelli tektir. Bölünme ya da çoğalma ise kabiliyetlerine göre mümkünlerde gerçekleşir. İbnü’l-Arabî bunu şöyle ifade eder: “Hakk’a göre şe’n bir tane iken âlemin kabiliyetlerine göre bütün âlem şe’nlerdir.”[8] Yani bölünme ve çoğalmanın mahalli mümkünlerdir. Çoğalma Hak’ta değil mümkünlerde gerçekleşir.[9] Bu açıklama birlik-çokluk ilişkisini izah etmeye yönelik bir açıklamadır. Basitlik ve bölünmezlik vasıflarıyla muttasıf olan Birden çokluğun nasıl ortaya çıktığı sudur teorisinin en önemli problemlerin- dendir, ibnü’l-Arabi’nin bu mevzuya yaklaşımı daha önceki bölümlerde ayrıntılı olarak ele alınmıştı. Burada şu kadarım belirtmekle iktifa edelim: ibnü’l-Arabî’ye göre Hak’tan çıkması bakımından tecelli tektir. Çoğalma ve başkalaşma Hakk’ın tecellisinin yayılması ile mümkünlerde ortaya çıkar.
Hakk’ın bütün mümkünlere nispeti aynıdır. Bu, dairenin merkezinde bulunan noktanın dairenin çevresine eşit uzaklıkta olmasına benzer. Çevreden noktaya doğru uzayan çizgilerin hepsi noktaya aynı nispettedir.[10] Tıpkı bunun gibi Hakk’ın vücud feyzi kendisini kabul eden ayanın üzerine yayılır. Ayân ezelî ilimde taayyün eden gayr-ı mecul hakikatlerinin gerektirdiği şekilde vücudu izhar etmişlerdir.[11]
Hak’tan çıkan tecelli sıfat, fiil, hâl vb. muayyen bir şey değildir. Mümkünün istidadına göre taayyün eder, ibnü’l-Arabî bu durumu güneş örneği ile açıklamaya çakşır. Buna göre güneş ışınlarını varlıklar üzerine yayar. Güneş ışınları her varlığın üzerine eşit şekilde yayılır. Işığın karşısında bulunan mahal ışığı yatkınlığına göre kabul eder. Güneş ışığı çamaşırı ağartırken çamaşırcıyı karartır. Çünkü güneş karşısında çamaşırın yatkınlığı ağarmak iken çamaşırcının yatkınlığı kararmaktır. Mahallin yatkınlığının ışığın sonucunun ortaya çıkışında tesiri vardır.[12] Taş, duvar gibi karardık ve kesif cisimler güneş ışığı vurduğu zaman parlamazlar. Bunun nedeni güneş değil bu cisimlerin kesif oluşundan dolayı ışığı kabul etmeye istidatlı olmayışlarıdır. Ayna, cam, billur gibi cisimler ise güneş ışığını kabul etmeye istidatlı oldukları için ışık verirler.[13]
Bir başka örnek ise konulduğu yerin suya etki etmesidir. Su, aslı bakımından bütünüyle temiz ve tatlıdır. Ancak bir yer mizacına göre suyu acılaştırırken başka bir yer temiz olarak onu aslı üzere korur.[14] Bu örnek Cüneyd-i Bağdadî’nin “Suyun rengi kabının rengidir.”sözünü akla getirmektedir. Neticede bütün bu örneklerde Hakk’ın muayyen bir surette tecelli etmediği, mütecellanın kabiliyetine göre tecelli ettiği anlatılmaktadır. Kabiliyet, mümkünün hazır bulunuştuk hâlidir. Zuhur, bu hazır bulunuşluğa göre gerçekleşir.
Ibnu l-Arabî bu noktada bir hususa dikkatimizi çeker. Kimi mümkünler ulvi kimi mümkünler ise süfli şeyleri kabul etmektedir. Süfli şeyleri kabul eden mümkünden ulvi şeylerin kabulünü engelleyen nedir? Engelleme iki şekilde olabilir, ilki ortadan kalkması mümkün olan bir illet buna neden olabilir.[15] Engelleme geçici bir illetten kaynaklanıyorsa riyazet, tecrid vb. usullerle bu illet ortadan kaldırılabilir. İkincisi mümkünün hakikatinin istidadından kaynaklanabilir.[16] Hak cömertliği gereği mahrum bırakmaz. Bir mümkünün istidadının ulvi bir şeyi kabulü imkânsız olabilir. Söz gelimi bazı nefisler bilgi ve erdemi hemen kabul ederken bazıları kabul edemez.[17] Yoksa Hakk’ın bir mümkünü istidadı olduğu hâlde mahrum bırakması söz konusu değildir.
Bu noktada şöyle bir soru sorulabilir: istidadı veren Hak olduğuna göre bu durum cebr söz konusu olduğu anlamına gelmez mi? Ibnu l-Arabi’nin bu soruya cevabı daha önceki bölümde ele alınmıştı. Yinelemek gerekirse ona göre ayân-ı sâbite ve istidadı gayr-ı mecul- dür.[18] İlahi isimlerin suretleri olan ayân-ı sâbite Hakk’ın ilmindeki sabit hakikatlerdir. Bu sabit hakikatler ayrılarının iktiza ettiği istidadı hâl diliyle Ha’ktan talep etmişlerdir. Bazı kimselerin hakikati Hak’tan masiyet ve dalaleti talep etmişken bazılarının hakikati hidayeti talep etmiştir. Dolayısıyla Hak’tan gelen bir cebr yoktur. Hak bir kısım a yânı şekavete zorlamış değildir. Şekavet Hak’tan değil kendilerindendir. Hakk’a ait yön ayana ezelî ilminde bildiği şekilde varlık vermesidir.[19]
İstidadı belirleyen iradenin kime taalluk ettiği, bu ezelî belirlenmenin neye göre gerçekleştiği sorusuna İbnü’l-Arabî sarahaten cevap vermiş değildir. İstidadın vücudi olmadığını, bir kılanın şekil vermesi ile oluşmadığını, ayânın hakikatlerinin gereği olduğunu söylemektedir. Bu durumda a‘yân kılınmamış hakikatlerinin gereği olan fiil ve ahvalden nasıl sorumlu tutulabilirler? Nitekim Konevî de insanı mazur gösteren bu paradoksa dikkat çekmektedir: “Benden sadece benim varlık nüshama bıraktığın şeyler meydana gelir. Bende gördüğün ve benden ortaya çıkarttığın bu şeyi eğer sen yaratıp bende inşa etmişsen onu bana nispet etme. Eğer bendeki şey senden başka hiçbir ilah olmadığı hâlde senin yaratman ile değilse öyleyse bu şey benim hakikatimin iktiza ettiği bir şeydir. Benim hakikatimin gerektirdiğinin dışında olmam mümkün değildir.”[20]
Bu mesele istidadı veren tecelli ile tecellinin istidada göre olması ile açıklanır. Burada şöyle bir paradoks vardır: Tecelli istidada göre gerçekleşir ama istidat da tecelliden meydana gelir. İbnü’l-Arabî bu çelişkiyi iki tecelli ile açıklayarak çözmeye çalışır. Birinci tecelli gayb tecellisi[21] de dediği feyz-i akdestir ki bu tecelli istidadı verir. Bu tecelli zattan kaynaklanan bir tecellidir. Bu tecellide Mutlak Varlıkta silinmiş hâlde olan istidatlar ayrışır. ikinci tecelli ise şehadet tecellisi olan feyz-i mukaddestir ki sabit hakikatlerin dışta var olmasını sağlar. Bu ikinci aşamada tecelli istidada göre gerçekleşir.[22]
İbnü’l-Arabî istidadı veren tecellinin anlamlı hâle gelebilmesi için bunu hikmet sahibi Tanrı fikri ile destekler. Bu tavır elbette ilahi adalet hakkında doğabilecek şüpheleri bertaraf etmeye yönelik bir tavırdır. Tanrı mutlak kudret sahibi ve dilediğini yapandır. Fakat aynı zamanda fiilî hikmetin gereğine göre gerçekleşir.[23] Tanrı’nın hikmeti âlemde ulvi ve süfli şeylerin bulunmasını gerektirir. Tanrı’nın fiili bazen insanların amaçlarına uygun düşmeyebilir. Ancak âlemde vaki olan şey, olması gerekendir.
Meseleye İlahi isimler teorisi açısından bakıldığında İstidadı veren tecellinin îbnü’l-Arabi’nin sisteminde tekabül ettiği yer daha anlaşılır hâle gelmektedir. Bu teoriye göre mümkünlerde ortaya çıkan istidatlar, ilahi isimlerin onlardaki etkileridir.[24] Mümkünler mütekabil isimlerin etkilerini kabul edici oldukları için onlarda ortaya çıkan istidat bu isimlerin hükmüne göredir. O hâlde insanın dünyasında iyi-kötü, ulvi-süfli gibi görünen karşıtlıklar gerçekte mütekabil isimlerin etkilerinden başka bir şey değildir. Mümkünler iyi veya kötüyü kabul edicidirler.[25] Bu Tanrı’nın meşiyeti ile gerçekleşir. Tanrı’nın meşiyetinde ise iyi-kötü her şey varlıktan ibarettir. îbnü’l-Arabi’ye göre varlık iyiliktir. Vucud bulan her şey iyidir.
İbnü’l-Arabî düşüncesinde bireyin zuhurunun spesifik şartlarım belirleyen ayân-ı sâbite ve istidadı, bilginin imkân ve sınırları hususunda da belirleyici midir? Ya da bu soruyu şöyle sormak mümkündür: insan ezelî bir taayyün ise bu, özgürlüğün bir gereği olan bilebilme imkânının da belirlemeye tabi olduğu anlamına mı gelir? îbnü’l-Arabi’ye göre zuhurun bütün imkânları gibi bilme imkânı da istidada bağlıdır. İstidat anahtardır.[26] İnsan onun vasıtasıyla öğrenir ve bilgiyi kabul eder. Îbnü’l-Arabi’nin bilgi teorisinde insan Tanrı karşısında bilginin pasif alıcısı konumundadır. Sufilerin tasavvuf! bilgi hakkında kullandıkları “keşf ” terimi her dönemde insanın süreçteki edilgenliğini ifade eden “inkişaf” anlamına gelmiştir, İnsanın bilginin alıcısı hâline gelebilmesi için mütekabiliyet olması gerekir ki bu hazır bulunuşluğa bağlıdır. Müktesep değil ilahi bir vergi olan bilgi bu hazır bulunuşluğa bağlı olarak ortaya çıkar, işte istidat ile bilme imkânının ilişki- lendirildiği nokta burasıdır, İnsanın bilgiyi almaya hazır hâle gelmesi istidadı ile ilgilidir,
Bu mesele îbnü’l-Arabi’nin istidat ile talep arasında kurduğu irtibatın bilinmesiyle anlaşılabilir. îbnü’l-Arabi’ye göre gerek bilgi gerekse eylem düzeyinde insanın istidadının neyi gerektirdiğine vâkıf olmak güç bir iştir. İnsan Hakk’ın ilminde meknuz olan istidadının kabul düzeyinde neyi verdiğini bilemez. Bu ancak insanda talebin ortaya çıkması ile anlaşılabilir. Talebi mümkün kılan istidadın varlığıdır, istidat, talebin istenilen herhangi bir şeyin gerçekleşmesine hazırlayıcı olmasıdır.[27] Yani İstidat talebi gerektirir. İnsanın istidadı bir şeyi istemeyi gerektirmeseydi istemeye güç yetiremezdi.
ibnü’l-Arabi’ye göre bir şeyin meydana gelebilmesi için istek mutlaka gereklidir. İstek ya sözle ya hâlle ya da istidatla meydana gelir. İnsan sözle ve hâlle talepte bulunduğunun farkındadır. Ancak istidatla talepte bulunduğunun farkında değildir. İstidat en gizli duadır.[28] Çünkü talep sahibi bunun farkına varmaz. Bununla birlikte insanda bir şeyin gerçekleşmesi yönünde bir istek ortaya çıkması, insanın teveccüh ve gayretini bu yönde toplaması istidadın varlığına işaret sayılmıştır. Bu talep ve gayretin niçin gerekli olduğunu da açıklamaktadır. İnsan Hakk’ın ilminde kendisi hakkında ne bulunduğunu, istidadının neyi gerektirdiğini bilmese de istemeye ve çaba göstermeye devam etmelidir. Buradan şu netice çıkmaktadır: İstidadı belirleyen talep olduğu gibi talep de istidada göre meydana gelmektedir.
Ibnü’l-Arabî varlığın bilgisine ulaşmanın mütekabiliyet şartına bağlı olarak bir hazırlanma gerektirdiğini, bu hazırlanmanın meşru bir yönteme göre gerçekleşmesi gerektiğini ısrarla vurgular. Neticesi itibariyle fertte varlığın bilgisini kabul istidadının hasıl olmasını sağlayan meşru yöntem, nefsani riyazet, mücahede, mevcudata ilgiden uzaklaşarak kalbi Hakk’ın dışında her şeyden boşaltmak, ilahi isimlerle ahlaklanmak vb. ile gerçekleşen tasav- vufı yöntemdir.[29] Bilindiği üzere seyr ü sülük, insanın nüzûl kavsında uğradığı varlık mertebelerinden aldığı tesirlerle terkibe bürünen varlığının urûc kavsında tahlilini amaçlamaktadır. Böylelikle varlık çevrimi tamamlanır. Ibnü’l-Arabî tahlil miracı olarak adlandırdığı Asl’a irca için tasavvufi yöntemi önerir.
Akılcı yöntemlerin yetersizliği hakkındaki düşüncelerine daha önce genişçe yer vermiştik. Kimyâ-i Saadet bölümünde yer verdiği akılcı filozof ile tabinin miraç yolculuğunu hatırlayacak olursak burada tabinin izlediği meşru yöntem yani Şâri’ye ittiba onu filozofun elde edemediği bilgilere ulaştırmıştır. Tabi, Şâri’ye ittiba ile kendisini varlık bilgisini kabul düzeyine ulaştıran istidadı elde edebilmiştir. Konevî de aynı şekilde varlık çevrimini tamamlamayı istidada bağlamaktadır. O’na göre çevrimi tamamlayamayanlar söz konusu istidadı elde edemeyenlerdir.[30]
Serap Kılıç – Allah’ın Ahlakıyla Ahlaklanmak,syf:279-286
Dipnotlar:
1. İbnü’l-Arabî, Halun-Na’leyn, s. 208.
[2] Kâşânî mümkünün feyz-i akdes tecellisini kabul edişini “Kabiliyet-i ûla”, feyz-i mukaddes tecellisini kabul edişini “Kabiliyet-i zuhur” diye ayırır. Bkz. Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü f Kabiliyet” maddesi.
[3] Tehânevî, Keşşâf-ı Istılâhât-ı Fünûn, İstanbul, 1318, II. cilt, s. 1204.
[4] İbnü’l-Arabî, Fûtûhât, 10. cilt, ss. 88-89.
[5] İbnü’l-Arabî, Fûtûhât, 7, cilt, ss. 343-344.
[6] Konevî, Vahdet-i Vücud ve Esastan, ss. 47-48.
[7] İbnü’l-Arabî, Marifet Kitabı, s. 141.
[8] İbnü’l-Arabî, Fûtûhât, 6. cilt, s. 331.
[9] İbnü’l-Arabî, Fûtûhât, 2. cilt, s. 17.
[10] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 1. cilt, s. 362.
[11] Konevî,Fusûsul-Hikem’in Sırları, s. 94; Ankaravî,Nakşu’l-Fusûs Şerhi,s. 30.
[12] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 2. cilt, ss, 370-371.
[13] Nablusî, Gerçek Varlık, s. 282.
[14] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 7. cilt, ss. 292-293.
[15] İbnü’l-Arabî, Kitâbu’l-Menzili’l-Kutbi, ss. 21-22.
[16] İbnü’l-Arabî, Fütühât, 13. cilt, s. 342, Affıfı, Tarikat, ss. 163-164.
[17] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 5, cilt, s. 225,8. cilt, s. 91.
[18] Konevî’ye göre istidat iki şekildedir: Külli ve cüzi istidat. Külli istidat fer’in, Asl’dan varlığı kabul ettiği şeydir. Bu istidat yaratılmış değildir. Cüzi istidat, külli istidadın hükümleri ve varlık hâlleri ile bezenen nis- betlerinin tafsilleridir. Cüzi istidat vücudidir. Bkz. Konevî, îlabi Nefha- lar, ss. 81-82, Tasavvuf Metafiziği, s. 139,190.
[19] ibn arabi, Marifet Kitabî, s. 146; Konevî, Fusûsul-Hikemin Sırları, s.49,57-58.
[20] Konevî, İlahi Nefhalar^ ss. 51-52.
[21] Bkz. İbnü’l-Arabî, Fusûsul-Hikem^ s. 129.
[22] Ekrem Demirli, Fusûsul-Hikem Şerhim s. 135.
[23] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 14. cilt, ss. 230-231.
[24] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 12. cilt, s. 60.
[25] îbnü’l-Arabî, Fütûhât, 18. cilt, s. 288.
[26] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 14. cilt, s. 267.
[27] İbnü’l-Arabi, Fütûhât’ 10. cilt, ss. 88-89. “İstidat” kelimesi dilek bildiren bir kipte gelmiştir. Bu istidadın talebi gerektirmesi ile ilgilidir.
[28] İbnü’l-Arabi, Fusûsu’l-Hikem, ss. 45-46.
[29] İbnü’l-Arabi, Fütûhât, 12. cilt, s. 264.
[30] Konevî, Tasavvuf Metafiziği, s. 158


0 Yorumlar