-Bazı irfansızların inkâra yayınları münasebetiyle-
Paylaş:

 

 

Bunlara, ‘Yeryüzünü fesada vermeyin’ denildiği zaman ‘Öyle değil,biz ancak ıslah edicileriz’ derler.Asıl bunlar ortalığı ifsat edenler fakat şuurları yok,farkında değiller.1

Kur’ân-ı Kerîm, Bakara Sûresi’nin başında ilâhı kitabın ko­nusunun insanlar olduğuna işaret ederken; gayesinin ve indiriliş hikmetinin de onları doğru yola iletmek ve irşad etmek, yani Allah’ın nimetlerinin dosdoğru yolunu göstermek ve o yola sevk etmek olduğunu anlatır. Bunu yaparken insanları müminler, kâfirler ve münafıklar olmak üzere üç gruba ayı­rarak, her bir grubun irşad edilebilirlik açısından sahip oldu­ğu olumlu veya olumsuz kabiliyetleri açıklar.

Sebîlürreşâd, sy. 632,5 Cemâziyelâhir 1343 (1 Ocak 1925), s. 112-117.

Mü’minler; fikir ve amellerinde, bugün ve hâlihazırda müşa­hedeleri altında bulunan şeylere bağlanıp kalmayarak, akıl ve kalb-i selim ile delil getirerek inanılması mümkün olan görün­meyen hakikatlere kadar vicdan ve anlayışlarını genişletebilme meziyetine sahiptirler. Ayrıca onlar, bu anlayışa uygun şekilde hareket edebilme faziletini de taşıyan; geniş kalpli, ruhları feyiz saçan, iradeleri kuvvetli, sonsuz saadete tam bir kesinlikle iman etmiş ve ona giden doğru yolda yürümeye azmetmiş kimseler­dir. Bu mü’minler; insan yaratılışının başlangıcının, âlemlerin Rabbi, Rahman ve Rahim olan Hak teâlâ olduğuna inandıkları gibi, içinde bulunduğumuz bugünün, henüz içine girmediği­miz bir yarını olduğunu da kesin bir şekilde kabul etmişlerdir. Dolayısıyla onlar, hayatlarını “gün bugündür, saat bu saattir” diyerek gafletle tüketmemeye karar vermiş kişilerdir.

Dünya hayatı ne kadar zorluk ve sıkıntılarla dolu olursa ol­sun, varoluşun gayesini mutlak bir kötülük olarak görmezler. Başlangıç ve sonu, Rahmân ve Rahim olan, din gününün sa­hibi Allah’ın tek ve kudretli elinde boyun eğmiş olarak kabul eder ve ebediyet yüzünde güzel bir âkıbet olduğuna inanırlar. Doğruca o güzel sonuca ulaştıran dosdoğru bir yolun ve sağ­lam bir kanunun mevcut olduğuna, bu yolu bulup üzerinde yürümenin insan için bir vazife olduğuna şüphesiz inanırlar. Böylece iyimserlikle dolu, faziletli bir hayat sürmeye kesin bir bilgi ile azmetmiş bulunurlar. Bunlar yalnız kendilerini de­ğil, başkalarını da güzel yaşatmayı, onları mutlu etmeyi görev sayan temiz kalp ve pak nefis sahipleridir. İşte hidayete aday olan ve sonunda kurtuluşa erecek bahtiyarlar bunlardır.

“İşte bunlar, Rablerinden bir hidayet üzerindedir ve işte bun­lardır ancak o felah bulanlar.”2

«Her kim (Allah yolunda) verir, takva sahibi olur ve en güze­li tasdik ederse; Biz onu en kolay olana muvaffak kılacağız”3 şeklindeki müjde de bunlar içindir.

Hak’tan geldiklerini ve yine Hakk’a döneceklerini; bu hayatın da Hak yolunda bir yolculuk olduğunu programlarının başına yazan ve böyle bir kalp ve karaktere sahip olan bu kimseler, faydalı ilim ve salih amelin kıymetini takdir ederler. Nefisleri­ni buna göre terbiye edip sonsuz yükselişe kabiliyet kazanmak için toplumsal düzenlerinde de kardeşçe yaşamayı bilirler. İşte irşad ve hidayetten pay alarak mutluluğa ulaşacak olanlar ancak bunlardır.

Bu kişiler, başlangıcı varoluş, sonu da yine varoluş olarak gö­rürler. Tuttukları yol, varlıktan varlığa giden sonsuz bir doğru çizgidir. Geçici olanı geçici, kalıcı olanı ise kalıcı bilirler ve yollarında tükenip gidecek olan fânî (geçici) azıklara rağbet etmezler. Onlar kendilerini yaşatan ve ebediyen yaşatacak olan azıkları isterler. Düşünce dünyaları, on günlük ömrün sıkıştırıcı çemberi içinde boğulmuş, dar kafalı, serçe beyinli değildirler.

Onlar bütün şu uzaya serpilmiş ve her biri kendi sahasında­ki faaliyetle sınırlı bulunan yerlerin, göklerin ve aralarındaki sema tabakalarının, İlâhî kudret karşısında bir sinek kanadı gibi küçüldüğünü görebilen kimselerdir. Sonsuz geçmiş ve sonsuz geleceğe doğru baktıkça, bugün mevcut âlemlerin sa­yılamayacak nice milyarlarla benzerlerinin gelip geçmiş oldu­ğunu ve daha nice benzerlerinin gelip geçeceğini kavrayarak, o sınırsız ve sonsuz İlâhî kudreti tasavvur ve tasdik edebilen bir kalpten daha geniş ne olabilir?

Bütün fikir ve faaliyet sahaları beş-on günlük hayatın dar sı­nırları içine sıkışmış; tüm emelleri, bedenlerinin giriş ve çı­kış kapıları olan iki delik arasındaki organlara tıkılmış kal­mış olan dar kafaların, bu geniş kalpler karşısında ne önemi olabilir? Şüphe yok ki yükselmek, böyle dar kafaların değil, yükselme yeteneğini ortaya koyabilecek olan bu yüce mü’min ruhların hakkıdır.

Kartalların havada uçtuğu görülüyorsa, uçmanın gayesi an­cak yiyecek bir leş bulmaya yöneliktir. Fakat gece yattığı ya­takta “Allah” diye raks eden bir kalbin her çarpışı, insanlığa gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve hatırların hayal edemediği bir âlemin açılış merâsimini icrâ eder.

“Allah şâhiddir ve başka şâhide lüzum da yoktur ki bu gözle­rin ağlayışı şühedâ kanlarının dökülüşünden aşağı değildir.” İlâhî aşktan gelen bir “âh” ile Robert Cecil’in[4] aşkından gelen bir “âh” arasında ne kadar büyük bir fark vardır!..

Mü’minlerin tam zıtları kâfirlerdir. Mü’minlerin başlangıç ve sonuç noktası varlık (vücûd) olduğu hâlde, kâfirlerin başlan­gıç ve sonuç noktası yokluktur. Mü’minler varoluşun başlan­gıcından varoluşun son noktasına dosdoğru yoldan gitmenin gerekli olduğuna kanaat getirdikleri hâlde kâfirler kendileri­ni yokluk başlangıcı ile yokluk sonu arasında rastgele atılmış garip bir varlık olarak farz eder ve doğru yolu da yokluktan yokluğa giden bir heyecan fırtınası gibi görürler.

Âlemlerin Rabbi’ni ve O’nun Rahman ve Rahîm olduğunu inkâr eden bu kâfirler, kalplerinden rahmete dair tüm umut­ları kökünden silmiş; bu çatışma dünyasında kendilerini uğursuzluk ve karanlığa gömülmüş sayarak, güzel bir âkıbeti boş bir hayal diye inkâr etmeye kararlı karamsar kişilerdir.

Hangi tarafa baksalar koyu bir karanlık ve korkunç tabiat ha­diseleri onları kamçılar durur. Başlangıç ölüm, sonuç ölüm… O müthiş ölüm, o yokluk tokadı ensesine vurdukça, acısı bey­nini didikler; Azrail’in pençesinde tüm varlığının eriyip gitti­ğini hisseder. Aldığı her nefeste dokunacak kefenine bir me­kik, kazılacak kabrine bir kazma atıldığını hisseder. Dağlarda, taşlarda, ağaçlarda, sularda, havada, gökyüzünde, yeryüzün­de, zamanda, hayvanlarda, insanlarda, iş yerinde, meyhane­de, kısaca bu gam dolu dünyanın her şeyinde bir meded arar. Sonunda o korkunç Ölümden kurtuluş olmadığını ve ölümün ötesinin de mutlak bir yokluk, kapkaranlık bir hiçlik oldu­ğuna kanaat getirir. Nazarında, fikrinde, kalbinde bu kanaat yerleşmiştir.

Madem ki Rabbü’l-âlemîn’i bilmiyor, Rahman ve Rahîm’i ta­nımıyor; onun için bütün âkıbet bu kesin kötülükten ibarettir. Gariptir ki, onlara göre ilk yaratılış bir zorunluluk iken, ikinci yaratılış bir imkânsızdır. Artık bunlar için uyarılmak ile uya­rılmamak eşittir. Tüm irşad (doğru yolu bulma) kabiliyetle­ri ellerinden alınmıştır. Kalpler kapanmış, gözler dumanlara bürünmüş, kulaklara yırtılmaz perdeler çekilmiştir. Öldükle­ri gün sonsuz bir hüsran içinde kalacaklarına inanmışlar; bu hüsranın ve ayrılığın derin ümitsizliği bütün ömürlerini sar­mıştır. Bu açıdan bakıldığında, bunlarda da (terim anlamıy­la değilse de) sözlük anlamıyla bir tür iman vardır; ancak bu tersyüz olmuş, ters dönmüş bir imandır. İki yokluk arasında başıboş dolaşan, kopuk bir bunalımlar zinciridir. Nur yerine karanlığa yönelmiş bir inançtır. Ahiretteki güzelliği hiçliğin hayaletine feda etmiş bir hüsrandır.

ömürlerinin hiçbir anı, bu sonsuz ümitsizliğin yakıcı etkisin­den yakasını kurtaramaz. Onlar bu sonsuz ümitsizliğe, bu bü­yük azaba şimdiden çaresiz bir şekilde katlanmaya karar ver­mişlerdir. Onların içini bu büyük azap kadar yakabilecek ve onları çok üzecek başka bir ceza düşünülemez. Çünkü her acı, bir ölüm postacısı olduğundan dolayı acıdır ve hiçbir zaman araç, amaç kadar güçlü değildir. Dolayısıyla kâfirlerin kendi haklarında verdikleri bu azap hükmünü, hiçbir mahkeme veya işkence uygulayıcısı veremez.

Bu yüzden onların bu dünyada yapacakları her iş, sürmek istedikleri her zevk, şuuru yok etmeye yarayan bir uyuştu­rucu hükmündedir. Biraz sarhoş edici şeyler, biraz morfin veya kokain alarak bu büyük azabın, bu korkunç hüsranın kalpleri yakan etkisini biraz olsun unutabilmek gibi bir şaş­kınlık içinde hayatlarını geçirirler. Bu büyük ümitsizliği bir an olsun unutabilmek için ömürlerini ne kadar sarhoşça ge­çirirlerse o ölçüde memnun olurlar. Şuurlarını kaybetmek en büyük lezzetleridir. Çünkü şuurları açıldığı her an, o bü­yük azap ruhlarının derinliklerinden can yakıcı bir titreme ile galeyana gelir; vücutlarının her kılı ayrılık ateşiyle titrer ve inler. Öyle bir inleyiştir ki, cellatların hançerleri ve zin­danların karanlıkları bile üzerlerinde bu ümitsizlik ve son­suz ayrılık kadar etkili olamaz.

Onlar bu derdin şifasız olduğuna inandıklarından gözyaşı ve figândan bile bir teselli bulamazlar. Bu acıdan kurtulmak için yine onun kucağına atılmaktan başka bir çare düşünemezler, inleyişleri gönüllerinde yanan ızdırap ateşini daha da alev­lendirmekten başka işe yaramaz. Rahmân-ı Rahîm’i tanıma­dıkları için, inançlarında rahmet yoktur ki çevrelerinden bir merhamet hasleti bekleyebilsinler. Din gününü ve onun sahi­bini inkar ile dolmuş kalplerinde umut verici bir sorumluluk hissi yoktur ki, görev bilincinden feyiz alsınlar.

Dünyaya hükmetseler, kıtaları egemenliklerinde bulundur- salar, dünyanın bütün mülklerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabilseler, güç ve zorbalık boruları en yüksek kalelerin ihtişamlı burçlarında istedikleri kadar ötse bile, bunların bü­yülü anlarının her biri, o apaçık ümitsizliği, ateş gibi yakan ayrılığı körüklemekten ve büyük azabı artırmaktan başka işe yaramaz.

Bu kişilere karşı görev; Allah’ın emri, onları kendi inandıkları o sonsuz ümitsizliğe, o apaçık hüsrana terk etmek ve ancak şerlerinden korunmaya acele etmektir.

“Ve bunların hakkı büyük bir azaptır.”5

Münafıklar, mü’minlerle kâfirler arasında üçüncü bir sınıf oluştururlar. Bunlar ne mü’minler gibi olumlu, ne de kâfirler gibi olumsuz bir inanca sahiptirler. Kâfirlerin kalpleri taşlaş­mış bir tabiat gibi iken, bunların kalpleri frengi hastalığına ya­kalanmış gibi yumuşak ve şekilsizdir. İnançları hep şüphe ve belirsizlik, temel ilkeleri ise aldatma ve hiledir. Gözlerinde ne saf bir nur, ne de sâbit bir karanlık vardır. Her nurda bir ka­ranlık izi, her karanlıkta ise bir nur belirtisi tahayyül ederler.

Her kutsal kelimenin altında kötü bir anlam, her kötülüğün içinde ise kutsal bir mana ararlar. Kâfirlerle birlikte kâfir, mü’minlerle birlikte mü’min gibi yaşar görünürler. Dillerinde iman kelimesi dolaşırken, gözlerinden küfür mânası fışkırır.

İç dünyalarıyla dış görünüşlerini hiçbir zaman birleştiremezler. Gerçeğe yalan karıştırmak ve yalanı gerçek gibi göstermek en büyük ustalıklarıdır, “İnsan olduğu gibi görünmelidir” derler ama hiçbir zaman göründükleri gibi olamazlar. Erkek­lere erkeklik, kadınlara kadınlık iddiasıyla yaklaşırlar, fakat erkek sandıklarına kadın, kadın sandıklarına erkek malzemesi satmaya çalışırlar.

Bütün davranışlarının merkezinde “piyasa” vardır; iman bor- sasında iman, küfür borsasında küfür oyunu oynarlar. İma­nın iyi, küfrün kötü olduğunu sezmiş gibi bulunurlar. Ancak imanda temiz bir veresi muamelesi, bir câri hesap defteri bu­lunduğundan ürkerek, küfrün mezeye benzeyen peşin lokma­larını yutmak için yerlerinde duramazlar. Nerede bir sükûn,nerede bir huzur emâresi görseler onu karıştırmak ve to­zundan dumanından kendilerine bir ganimet payı almak için koşarlar.

öldürür, gömerler; garip olan şudur ki, mersiyesini (yasını) kimseye söyletmezler. Cenazenin başına oturur, ona ana gibi ağlar, yanında bir hıçkıran olursa onu da yandan kızgın bir şiş gibi dağlarlar.

“Hayat harekettir” diyerek her şeyi harekete geçirmeye çalı­şırlar. Fakat düzenli hareketi tembellik ve aptallık sayarlar. Dâima eğri ve dâima gizli, çapraşık yollardan gitmeyi zekâ ve dirayet sayarlar. Doğruluğu saflık diye küçümser, eğriliği ise maharet diye överler. Bütün zevkleri ve endişeleri heyecanda­dır. Başkalarını kışkırtmak, şaşırtmak ve şaşırttıkları kişilerin külahını kapmak en büyük arzularıdır. Tüm şüpheler, belir­sizlikler ve heyecanlı hileler hep bu maksat içindir.

Eğer öteden bir hayırsever çıkıp da, “Yahu ne yapıyorsun, ortalığa niçin böyle fesat saçıyorsun?” diyecek olursa, “Vay efendim! Bunu söyleyen sen misin! Asıl fesatçı sensin! Fit­neci sensin! Şu sensin!.. Bu sensin!.. Bizim bütün ruhumuz, varlığımız ve hareketlerimiz dünyanın düzelmesi içindir! Bu kokuşmuş hayat, ıslahatsız, reformsuz nasıl gidebilirmiş! İşte siz şöylesiniz, böylesiniz; siz ıslah ve iyilik istemezsiniz!” di­yerek öyle yüksek sesle feryada başlarlar ki, her yanlarından samimiyet kaynıyor zannedersiniz. îşte Kur’ân-ı Azîmüşşân:

“Bunlara, ‘Yeryüzünü fesada vermeyin’ denildiği zaman ‘Biz ancak ıslahcılarız’ derler”6 âyetiyle bu kişilerin bu telaş ve şaş­kınlık içindeki hâllerini anlattıktan sonra hemen ardından: ”Biline ki, gerçekten bozanlar onların ta kendileridir, ama farkında olmuyorlar.” âyetiyle “Gözünüzü açın! Asıl bunlar ortalığı ifsâd edenler fa­kat şuurları yok, farkında değiller”7 irşâdıyla mü’minleri uya­nık olmaya davet etmiştir. Çünkü münafıklar, salâh ve fesad (iyilik ve bozukluk) kavramlarının gerçek anlamından gafil oldukları gibi, kendi eylemlerinin niteliğinden de habersiz­dirler. Onlar salâha fesad, fesada ise salâh derler. Her şey gibi onlar için salâh da şüphe ve belirsizlik içinde, fesad da şüphe ve belirsizlik içindedir.

Tam bir şuur ise kesin inanç (ikan) ile birlikte olur. O hâlde salâh ve fesada, bunların doğru ölçüsüne dair kesin bir inancı olmayanlar; kendi hayatlarının bugünkü karmakarışık akışın­dan ötesini kavrayamayan dar kafalı, cıvık kalpli münafıklar, ıslah nâmıyla yaptıkları işlerin, kopardıkları yaygaraların as­lında bozgunculuk, kendilerinin de bozguncu olduğundan nasıl haberdar olabilirler?

Onlar her yere tanınmaz bir biçimde girmek ve yine tanınmaz şekilde çıkmak isterler. Söz söyledikleri zaman, lisanlarında, kalemlerinde çevrelerince anlamı bilinmeyen garip kelimele­rin belirsizlik kuyusuna sığınırlar. Herkesi tereyağından vaz­geçirmek için sürekli “vejetalin yağı” diye bağırırlar; açıkça “ot yağı satıyoruz” diyemezler. Caddede yolunu göre göre, bile bile yürüyenleri yolundan çıkarıp köşe başındaki karan­lığa çekmek için, dillerinde karşılığı değil, çevrelerinde masa­daki (kelimenin anlamının kendinde gerçekleştiği, kavrama uygun bireyi) bile bulunmayan birtakım yabancı kelimelerin meçhul imalarına herkesi davet eder dururlar.

Aydın geçinirken benimsedikleri unvanlara dikkat ederseniz, henüz beyinlerinde bile anlamı netleşmemiş, ne olduğu belir­siz, meçhul, muğlak, karanlık, garip ve tanınmaz kelimelerin gölgesi altında dolaştıklarını görürsünüz.

“Dans” derler ve herkesi davet ederler; vardığınızda bakar­sınız ki her milletten erkekler, kadınlar, kızlar, oğlanlar bir araya gelmişler, kol kola, kucak kucağa, göbek atarak ortada sarmaş dolaş çalkanıyorlar. Sahneyi aydınlatan lambaların za­man zaman düğmeleri çevrilip ışıkları azaltılır; meydan, mü­nafıkların kalpleri gibi loş bir karanlık içinde dalgalanır. Bunu görür, dansın, dansözün mânasını anlarsınız. “Ha!” dersiniz, “şu eskiden duyduğumuz kızılbaşlığın bu da bir uluslararası hâli imiş!” Ve siz bunu kelimenin en hafif ve zarif anlamıyla bir tarifi olmak üzere söylersiniz.

Dilinizi daha kaba ve çirkin kelimelerden koruyarak, yabancı kaynaklı bu dansın mahiyetini, herkesin hiç olmazsa kulak­tan dolma bildiği bir ifadeyle “uluslararası bir kızılbaşlık” diye tarif ettiğiniz anda ortalık karışır. “Vay bağnaz, vay cahil, vay gerici, vay bozguncu; sen bizim sönük bir mum gibi duran dansımızı âleme tanıtıyor, kelimenin üzerindeki karanlık per­deyi kaldırıp bu biçimsiz şeyi herkese apaçık anlatıyorsun!” diye feryat koparırlar. Hemen ardından fikir hürriyeti, vic­dan hürriyeti, laiklik, liberallik, muhafazakârlık, demokratlık, aristokratlık, radikallik, çağdaşlık gibi ne kadar tuhaf kelime varsa ortaya dökülür.

Konuşma özgürlüğü, vicdan özgürlüğü ve muhafazakârlık gibi kelimeleri az çok tanır gibi olur, onlara sahip çıkarsınız. O ne olduğu belirsiz kelimeleri, bu tanır gibi olduğunuz kav­ramların anlamları yardımıyla, halkın anlayabileceği açık bir anlam ve kavramla ifade ederek mü’minleri aydınlatmaya ve irşada başlarsınız. Konuşma özgürlüğünün mantıksızlık ve saçmalamak demek olmadığını; vicdan özgürlüğünün ise vic­dansızlık ve dinsizlik anlamına gelmediğini anlatırsınız. Ge­lişmenin birinci şartının, eldeki ilk sermayenin korunması ve büyütülmesi olduğunu ifade edersiniz.

Fertler için sosyal aidiyetin siyasi aidiyetten daha önemli ve öncelikli olduğunu; dolayısıyla Islâm’a dayanan sosyal kimliği benimsemiş olan Türklüğün, İslâm kardeşliğini zedelemesi­nin siyâsî varlığının çöküşüne tek sebep olacağını yana yakıla anlatırsınız.

Dinin, gönüllerdeki şahsî arzu ve heveslere göre değil, Hakk’a ve Hakk’ın kanununa itaat anlamına geldiğini, devletin her şeyden önce itaate ihtiyacı bulunduğunu, devleti vicdan öz­gürlüğü bahanesiyle dinsizliğe yöneltmenin, devleti Hak’tan, ferdi de Hakk’a itaatten soğutup uzaklaştırmak anlamına gel­diğini samimi bir kalple izah edersiniz.

Hakk’a iman ve kesin bir kanaatle bağlanıp salâbet ve metânet göstermek; iyiliği, düzgünlüğü, olgunluk ve ilerlemeyi benim­semenin güzel ve övgüye lâyık olduğunu; haksızlıkta diren­menin, zulme sahip çıkmanın, hayâsızlığı himaye etmenin, fesat ve fitneyi benimsemenin ise taassup ve şirret (kötülük) olacağını güzelce anlatırsınız. İnsanları iyiliğe, güzel geçinme­ye, toplumsal huzura davet edersiniz.

İyiliği nerede bulursak almanın, kötülüğü kendi içimizde~bile olsa terk etmenin görev olduğunu söylersiniz.“De ki: Ey kitap ehli! Dininizde haksız yere aşırılığa gitmeyin”8 şeklindeki Kur’ân hitabını in­sanlara bildirirsiniz.

İlme, bilime, çalışmaya, adalete teşvik eder; cehalet ve boz­gunculuktan, isyan ve azgınlıktan, fuhuş ve ahlâksızlıktan sa­kındırırsınız.

Böylece halka akı karadan ayırabilecek bir hidayet meşalesi uzatmaya başlarsınız. Başladığınız anda ise hemen yobaz, ge­rici, fesatçı suçlamalarına maruz kalırsınız. Çünkü kullanılan kelimeler üzerinden karanlık kalkmaya, hakikatin nuru gö­rünmeye başlamıştır. Onlar ise iyiliği karanlık köşelerde sak­lanan, kötülüğü ise açık meydanlarda yetişen veya pişirilen bir şey olarak kabul ederler.

Siz anlaşmaya, tanışmaya, aradaki yabancılığı kaldırmaya, ortadaki belirsizliği gidermeye ve bundan doğan eğrilikleri düzeltmeye çalışırsınız; fakat onlar bu açıklığın karşısında,içlerindeki işkilin çengeli görülmesinden kuşkulanan şüphe­li kimseler gibi hemen ortaya çıkan ışığı söndürmek için bin dereden su getirirler…

Dini ve imanı, namus ve vicdanı sadece saf insanlara yakışan bir şiar gibi göstererek şöyle derler:

“Hiç biz o avanakların iman ettikleri gibi mi iman ederiz?”9

Onlar din ve namusu, açıkça ortaya çıkarılması ayıp, kalp­lerde gizlenmeye, iç dünyaya hapsedilmeye mahkûm bir suç duygusu gibi takdim ederler. Fuhuş ve ahlâksızlığın, isyan ve kötülüğün her sokak başında heykelini görmekten memnun olurlar. Evler ve aileler yıkılır, namus ve hayâ kaynaklan ku­rutulur, hayır ve iyilik ortadan kalkar; hatta mezarlar, üzerle­rine randevuevleri yapılmak üzere açılır, büyük bir toplumun her türlü kardeşlik bağları sarsılır… Bunların hiçbiri özgür­lüğün anlamı ve kavramı içinde savunmaya değer görülmez.

Diğer taraftan, bir kumarhane basılır, bir dans salonu kapa­tılır, bir fahişenin ahlâksızlık arzusuna engel olunur, bir na­musun korunmasına dikkat edilir veya edepsizin yoluna bir zabıta dikilirse hemen vicdan özgürlüğünden, ferdî özgürlük­ten söz edilir.

Güya özgürlüğün mânası, bütün faziletlerin düşmanı, bütün rezilliklerin ise koruyucusuymuş gibi türlü türlü tefsirler ya­pılır. Ne kadar mukaddes kelime varsa zıddında kullanılır. Hürriyet pazarında esaret satılır; ilim kürsülerinde cehaletin sesi yankılanır. Adalet yerine zulüm, itaat yerine isyan teşvik edilir. Refahlar sefaletlerle; mamur yerler harabelerle değişti­rilir. Medeniyet sahası adeta bir vahşet alanına döner. Köyler­de, şehit çocukları olan küçük Himmetler ve Ümmetler bir lokma ekmeğe haftalarca hasret kalırken, onların alın terinden elde edilen paralarla şarkıcı ve çalgıcı kızların kıyafetleri düşünülür… Sonra bunları alkışlayanlar ıslah edici, alkışla­mayanlar ise fesatçı diye ilan edilir.

“Gözünüzü açın! Doğrusu bunlar ortalığı ifsat edenlerdir bunlar, ancak şuurları yok farkında değillerdir.”10

“Bakın, avanak kendileri ancak bilmezler.”11

Mü’minlerin imanlarının meyvelerine ganimet gibi konarak ortak olmak ya da onları kapmak isteyen münafıklar güruhu, aynı zamanda kâfirlerin ebedî hüsranlarına paydaş olmaktan da vazgeçemezler. Ölüm ve âhiret, onlar için de sonsuz bir ümitsizliktir. Ancak kâfirleri tam ve bütün bir olumsuzluk anlamıyla çarpan o ızdırap, münafıkları şüphe ve tereddüt içinde çalkalayarak sürekli iğneler. İşte bu iğneli beşiğin ümit­sizlik veren ıztırâbı sebebiyledir, ki, onlar hiçbir noktada rahat ve huzur bulamazlar. Servet ve zenginlik içinde yüzseler, her amaçlarına ulaşsalar bile kalpleri yine huzursuz, vicdanları yine sıkıntı içindedir.

Kâfirler inkâr ve yalanlama inançlarına sadakatlerini açıkça ortaya koyabilirken, münafıklar bu konuda bile yalan söy­lemek uğursuzluğundan kurtulamazlar, içlerinde çırpınıp duran bu ümitsizlik ve rûhî ıztırâbın içlerinde çalkanan di­kenlerini görüp çıkarmak için genellikle ateş yakmak isterler. Fakat ateş yanıp etrafı aydınlatmaya başlayınca, o zaman da Allah tarafından göz ve basiret nurları söner, akıl ve şuurları tamamen çekilip alınır. Bu sefer de ışık var, fakat görecek göz yoktur. Karanlık her tarafı kuşatır; gözler kör, kulaklar sağır, şuurlar bir türlü kendine gelemez bir hâle gelir.

“Bunların durumu, ateş yakmaya çalışan kimsenin hâline benzer; ateş çevresini aydınlattığı anda Allah onların nurla­rını giderip onları karanlıklar içinde bırakıverdi, artık bunlar göremezler. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler; bundan sonra artık dönemezler.”[12]

Her tarafı bir ızdırap yağmuru kaplamış, ortalığa koyu bir ka­ranlık çökmüştür. O sırada gökyüzünden hakikat şimşekleri çakmaya başlar. Bu şimşekleri korkunç yıldırımlar takip eder. Şimşeklerin çakışından o karanlığa alışmış gözler yerlerinden fırlar, o sinsi kulaklar, yıldırımların içinde ölümün korkunç sesini duyar. Gözler yumulur, parmaklar kulaklara tıkanır. Hareket etmek isterler fakat edemezler; yerlerinde durmak isterler fakat duramazlar. Nihayet titreye titreye, inleye inleye can verirler. Alaycı bir şüphe ve tereddüt içinde reddettikleri o akıbete, kâfirlerle beraber kavuşurlar.

“Yahut semâdan boşanan bir yağmur hâli gibidir ki onda ka­ranlıklar var, bir gürleme, bir şimşek var, yıldırımlardan ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar. Allah kâfirleri kuşatmıştır.”[13]

insanlığı ne kadar çeşitli fikirlere, ekollere, mezheplere ve meşreplere ayırırsanız ayırınız; bireysel ve toplumsal açıdan ne kadar detaylı araştırırsanız araştırınız, insanları Allah’ın belirlediği bu üç grubun dışına çıkaramazsınız; onları ya mü’min, ya kâfir ya da münafık olmaktan başka bir hâlde bu­lamazsınız.

Gerçi  “Her nefis ölümü tadacaktır.”14 An­cak mü’min ruhlar, “Lâ İlâhe illallah Muhammedü’r-Resûlullah” iman delilini kalplerine basmış olarak Allah’ın huzuruna giderler. İyiliklerle dolu amel defterleri, meleklerin saygılı el­lerinde onları uğurlar. Kâfir ve münafıklar ise sonsuz hüsran­larına kavuşmak, kendi inanç ve zanlarına göre o büyük ve acı verici azabın hazırlandığı ebedî çukurlara atılmak üzere uçu­rumlara yuvarlanırlar. Onların amel defterleri ise kendilerini arkalarından taşlamak istercesine sayfalarını savurarak takip eder. Artık beğenen beğendiği yere gitsin!

Ey Rabbimiz! Sen bizlere, tam bir iman ve salih ameller ile güzel bir son nasip eyle!

“Rabbimiz! Bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver ve bizi ateşin azabından koru!”15

Elmalılı Hamdi  Yazır – İlhad Ne Büyük Cehalettir,syf:105-119

Dipnotlar:

1 Bakara, 2:11-12.

2.Bakara,2:5.

3.Leyl,92:5-7

[4] Lord Robert Cecil (1864-1958) İngiliz hukukçu, devlet adamı ve diplomat Milletler Cemiyetinin (Cemiyet-i Akvâm) kurucularından olup 1923-1945 arasında Cemiyet’in başkanlığını yapmıştır (yani Elmalılı bu satırları yazar­ken Cemiyet’in başkam idi). Müellifin bu ismi, dünyevî gücün bir temsili olması balonundan zikrettiği düşünülebilir.

5.Bakara,2:7.

6.Bakara,2:11.

7.Bakara,2:12.

8.Maide,5:77.

9.Bakara,2:13.

10.Bakara,2:12

11.Bakara,2:13.

[12] Bakara, 2:17-18.

[13] Bakara, 2:19.

14.Ankebut,29:57

15.Bakara,2:201