Divan-ı Hulusi Darendevi’den Şerhler 2

ana-image-300x101 Divan-ı Hulusi Darendevi'den Şerhler 2

Reşat ARSLAN

Ey şehîd-i pâk-dil hep Ins ü cin ağlar sana Ser-te-ser mâtem tutup kevn ü mekân ağlar sana

  1. Beyit:

Ey şehîd-i pâk-dil hep İns ü cin ağlar sana

Ser-te-ser matem tutup kevn ü mekân ağlar sana 1

Sözün kıymeti onun içeriğinde saklıdır. İçerik olacak ki kelam değer bulsun. Bu anlamda beyitlerden hareket akıyor, hikmet damlıyor, canlanma zuhur edi­yor, ışık saçıyor, heyecan doğuyor, korku ve ümit birlikte görünüyor.

Her dil güzelliği bu kadar anlatamaz(dı).Sözcükler güdük, kifayetsiz kalırdı. Ancak ruhları ve dilleri tertemiz olanlar müstesna… Biliyoruz ki onların her bir kelimesi gönüllerin kasvetini siliyor, şifrelerini çözüyor, düğümlerini ilmek ilmek söküyor.

Şehit(ler), dillerin fazilet sıralamaktan bitap düştüğü, gözlerin ve gönüllerin taştığı bir yerde dururlar.Onlar tarihin kalbi, gözden dökülmüş nadide birer inci, insanlığın onurlu sicilleridir.

Şehit, kupkuru çöle düşen bir damla bengisu… Asırlardan beri yanıp tutu­şan, ayrılık acısıyla kavrulan yürek çölüne beklenen rahmettir. Nitekim bu beyitleri okurken kesif bir gurbeti yaşadığımı fark ettim. Beyitler alıp götürdü kalbine.

Maveradan esenlik düştü ruh iklimine. Zamanı aşan bu ses, bu his hiç şüphesiz şehitlerin tertemiz yüreklerinden dökülen ve kardan beyaz, imbik suyundan daha temiz olan latif sözleriydi. Bu gurbet; Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber (s.a.v) ve şehadet gurbetidir. Bu hasreti kalbinde, derununda bizzat yaşayan muhterem Ustad Hulûsi Efendi bütün yakı­cılığı ve yalınlığıyla bunu mısralara dökmüştür. Her mısra bir kitap, her mısra bir dünya, her mısra apayrı bir sevda… Beyitler İklimini, medeniyetini altın harfler­le yazdırmış necip bir milletin bakiyesidir adeta. Öteleri görüp idrak eden, der­yadaki muhtelif güzellikleri katre katre bize taşıyan, ufku irfanla dopdolu gök kubbenin en parlak yıldızlarını anlatan ki beyitler bu iklimi işmam etmiş, kutlu sevdaya yüreğini koymuş bir bahadırdan. Tevhid hakikatinin gür sedası, varlık ağacının güzide meyvesi, rızıklananların en hayırlısı… “…Onlar Rableri katında diridirler rızıklanmaktadırlar. Allah’ın kendi fazlından onlara verdikleriyle sevinç içindedirler. Onlara arkalarından henüz ulaşmayanlara müjdelemeyi isterler ki onlara hiçbir korku yoktur mahzun da olacak değillerdir….”2

Şehit; mücessem bir rahmettir. Bu ümmete verilen en üstün hediye…Top- rağın içindeki her şey çürümeye mahkûmdur. Ancak şehitler hariç… Toprak onlara yardır yarandır. Zira şehit, asil bir tohumdur. Öyle ki yağmur yüklü bulut­lar onlar için gözyaşı dökerler hüngür hüngür. Tomurcuklar bu minval üzere açarlar dudaklarını. İsrafil onlardan yana üfürmeye vazifedardır. Ülkelerinde diriliş meltemleri eser. Başkentlerinde baharlar eksik olmaz, güneşler batmaz, çiçekler ise hiç solmaz.

Şehitlerin mesajı harfsiz, kelimesizdir. Ama en etkili, en vurgulu beyanı onlardan işitir ve öğreniriz. Medeniyetin köşe taşlarını onlar koydu, döşedi. Hayatlarını her türlü bozuk söz ve davranışlardan arındırarak meleklerin dahi imrendiği bir atmosferde yaşadılar. Bu nazif iklimde nice gül ve laleler yetişti. Bu ihtişamlı tablo karşısında kimler ağlamadı ki, kimler ağlamaz ki? Aslında ağlayanların ağladıkları kendi hâlleriydi. O şehitler ki sevinç ve sürür içindeler. Öyle bir aşkın peşindeler ki zevali yoktur.

Gözyaşı, bağrı yanıkların deşarj olmalarını sağlayan bir iştir. Dünyada aşk ateşinin ızdırabını dindirirken hakikatte o bir cehennem iksiridir. Bir katresi, Nemrutun İbrahim’e yaktığı ateşleri güle çevirecek kudrettedir. Yani cehennem ateşini serinletecek yegâne ilaç… Ağlayanlar bu yüzden ağlıyor. Yerler ve göklerde- Kim imrenip ağlamaz ki?… Zira hayali dünyadan hakiki dünyaya geçerkenengin bir inançla Rahman a bağlı kalmışlar, ahitlerini hiç bozmamışlar ve teslimiyet hususunda üsve birer örnek olmuşlardır.

Şehitlerden, tertemiz dillerinden tertemiz rahmet damlaları düştü kara ve çorak topraklarımıza. Bereketlendi topraklar. Ruhlar dirildi, gönüller coştu. Şehit pırıl pırıl iman, ihlâs ve marifet ile engin bir ihsan şehri ve kutlu bir mek­teptir . Bu mektebin güzide öğrencilerine yaşarmayan göz neye yarar ki? Onlar ki her kelimeleri ihlâs ırmağında yıkandı. “Hu” süzgecinden geçti ve hakikatin künhüne kavuştu. Kendilerine gözyaşı dökmeyip kasvette kalanların, özlemleri­ni hissetmeyenlere, ümmet olmayanlara cemalini göstermezler. Yer ile göğün, insanlar ile cinlerin ağlayışları cemalullah ve muhabbetullah aşkındandır. Bu aşkı tadanlar ağlamadan duramazlar.

Evet, kâinat baştanbaşa bütün zerreleriyle ağlasın. Ağlasın ki insanlar ve cinler şahit olsun. Ha keza onlara da kâinat… Şehadete susamış gönüller rah­metle şereflendiler. En güzel şeref, en güzel madalya ve en güzel hayat onların oldu. Onlar ki karanlıkları izale eden alperenler, ehl-i beytin takipçileri ve istik­balin bengi taşlarıdır. Ne mutlu onlara…

2.Beyit:

Terk edip gitdin bu ilden yârını yârânını

Gam çekip yârân ü yârın her zamân ağlar sana

Aklı başında olan her insan bilir ki bu dünya fanidir, ölümlüdür. Dünya zevklerine dalıp ahiret hayatını unutmak ise zavallılıktır. Hiç şüphe yok ki şehit­ler ferasetli ve fetanetli insanlardır. Onlar dünyaya bel bağlamaz, ebedî hayat için hazırlık yapar, en şirin canlarını var edene feda etmekten perva etmezler. Onlar tefekkür sahibidirler. Yürekleri ötelere açıktır. Dünyanın aldatıcı, albenili durumlarına kanmaz, tuzaklarına düşmezler. Terk ettikleri yerin gittiği yerden daha hayırlı olmadığını kesin bildiklerinden sonsuz mutluluğu, geçici mutluluğa tercih etmezler.

Şehit, aşkın bir inançla Allah’a bağlı, benliğini ilahi iradede eriterek kamil bir şekilde teslim olmuştur. İradesini ilahi iradenin emrine vermiştir.İtiraz yok, şüphe yok, gam ve keder yok. Yürüdüğü yolda tereddüt etmeden, yalpalama­dan yürür. Bu ayet onları nede güzel betimliyor: “Mü’minler ancak o kimseler­dir ki Allah’ı ve Rasûlünü tasdik eder ve sonra da hiçbir şüpheye düşmezler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla mücahede ederler. İşte imanına bağlı, ger­çek mü’minler bunlardır.”3 Evet, en ıssız, en kurak, en zor şartlarda dahi tesli­miyetin güzel örneklerini verdiler. Tarihe ses ve sevda oldular.

Ey dost, onlar ki terk eyledi dünya hayatını ve tercihlerini ukbadan yana koydular. Ayetleri harf harf, kelime kelime yaşadılar. Böylece birer ayet birer vesika oldular. Bu sırra arif müellifimiz gidenlerin değil kalanların nasıl bir ağıt yaktıklarını, yüreklerinin daraldığını, hayatın zahmetlerine katlandıklarını ve bu sebeple gözyaşlarını dile getirmiştir. Bu ahvalin tasvirini yaparken adeta çıkgel şimdi ey şehit! Hayata dair ne varsa senden, yüce ülkünden öğrendik. Aşka, adalete, merhamete en çok muhtaç olduğumuz şu demde bütün güzelliklerin kalbinde konuş(ansın). Uçsuz bucaksız çöl sıcaklığını, kasvetini, dayanılmaz acı­larını diriliş nefesinle farahlat, rahatlat. Bu hususu hücrelerinde hisseden üsta­dın her mısrası ansızın karanlığın orta yerine çöküp aydınlatıcı bir kandil oluve­riyor.

Gönül vuslatı arzular. Fıtratın da meylettiği bu… Nitekim birbirlerine “fise- bilillah” bağı ile bağlı olanlar ve yüreklerini sevgi, muhabbet, marifet yolunda turban etmeye namzet kimseler, şehadet meltemlerinin estiği diyarları, feyizli muhasebeleri çokça isterler. Bu erdemlilik nübüvvet güneşinden üzerlerine yağmakta olan nurani huzmelerdir. Ruh ısınıyor, iç âlem kıpır kıpır… Nübüvve­tin saf pınarından içtikçe güneşler çoğalıyor, yıldızlar hevenk hevenk oluyor ve nisan yağmurları düşüyor damla damla toprağa. Çünkü şehit ebedî âleme hic­ret ettiğinde toprağa değil meleklerin pak kucağına düşer. Onları cennete doğ­ru taşıyanlarda bizzat meleklerin kendisidir.

Şehit, kalbini İlâhî sevgiyle aydınlatmış cürümlerle kirletmemiş, iman, ibadet ve itaatle korumuştur. Bundan olsa gerektir ki dünyayı, içindekilerin! ve de Gevdiklerinin fani olduğunu yakinen müşahede etmiştir. Misafir olduğunu gaf­lete dalıp unutmamıştır. Baki olana güvenmiş ve gönül koymuştur. Bu sevda onu ötelere öte iklimlere taşırken bu ulvi sevdayı hakkıyla idrak edemeyenler sadece ağlarlar. Ah, vah ederek esef ederler. Oysaki kendilerine esef edip ah u vah etmeleri gerekir(di).Bu durumun nedeni iman zayıflığı, Rahman’a duyulan muhabbettin yetersizliğindendir. Çünkü Allah’a sevgi kutsal mektebin çekirde­ğidir ki bütün ahlâkî değerler ve hayat bu vadiden biçimlenir. Muhabetullah özü gereği insanı, bütün sonlu varlıkları aşan kendi içinde kutsî, sonsuz, iyi olana yönelmedir.

İnsanın hayatını anlamlı kılan kalbin yönelişleridir. Yani kalbimizin meyli nereye veya neye ise insanın hayatı da oraya doğru akar/akmaktadır. Öyleyse her fani bu dünyaya mal, makam için değil, aksine sevgililer sevgilisine yüreğini adamak, Onun hasretiyle hemhal olmak için gelmiştir. Zira kalbin huzur ve sü­rürü O’nu bilmek, O’nu tanımak, O’nu sevmek ve O’nun zikrinden lezzet almak iledir. Şehadet ise bu lezzetlerin en güzeli, ibadetlerin en makbuldür. Onlara ölüler” demeyiniz ki onlar Allah katında diridirler, sizin bilinciniz buna ermez şeklindeki emir bunu teyit etmektedir.

Evet, onlar baki olana kavuşmak için fani olanı boşadılar. Bunun neticesin idede pişman olmadılar. Çünkü gittikleri diyarda hem mutlu oldular hem de ölümsüz. Taptaze yüreklerinde ümit gülleri açtı. Sonsuzluğun libasını kuşanıp Sevgilinin cemalinde eridiler. Mucizelerin yeşil ülkesine sahip oldular.

3.Beyit:

Âşiyân-ı fânîyi şöyle koyup bî-derk ile

Sen beka buldun bu fânî âşiyân ağlar sana

Bu ne müthiş iman ve bağlılık… Çelik gibi ve sarsılmaz… Bu aslında kendini Allah’a teslim edip O’nun müşfik ve merhamet dolu kollarında, Hz. İbrahim pilesi gibi teslimiyetin verdiği lezzet ile yüreğinin sekinet bulmasıdır. Beden (memleketi sekineti bulunca tereddütlerden arınır. Taklidî imanı değil tahkikî imanı yaşar. Tüm eylem ve söylemlerinde Rasûlullah (s.a.v)’a tabi olur.

Şeytan vesvese ve tereddütlerle insanın ayağını kaydırmak için çalışır. Çünkü vesvese inancı kemiren zararlı bir faredir. Ateşe verir ibadet ve itikadı ancak ayaklarını isyanın siyah sularına daldırmadan, yüreğini şüphe kapılarına kapayarak yaratana derin bir inançla bağlı kimseler fani dünyanın aldatıcılığından vazgeçebilirler ki şehitler bu hususta tarihin en güzel örnekleridir. Tarih onların tertemiz ruhlarını, tertemiz gayelerini ve tertemiz destanlarını anlatır. Onlar dost meclisinin baş taçları, merhamet deryasının seyyahları, gönüllerin ilaçlarıdır. Yüreklerinde sefadan gayrisini barındırmazlar ki şüpheye düşüp isti­kameti yitirsinler. Onlar ki, her türlü fanilikten gönlünü arındırmış, içinde hiç sönmeyecek olan bir imanla yanıp tutuşan ruhunun derinliklerinde selameti taşıyan, daru selamın kucağına doğru koşan erdemin bekçileridir. Nedamet içine girmezler, sarsılmaz bir inançla yaşarlar. Belki bu yüzden fani cihan bir daha onlar gibisini göremeyeceğinden gözyaşı döker, matem tutar. Nitekim kerbela çölünde, susamış çocuk feryatları içinde, Zeynep’in kanayan ciğerlerin­de, gül kokulu Hüseyin ve yaranları bir bir veda ederlerken bu fani âlem, dağ, taş, bütün canlılar hep ağlayıp yas tutmadılar mı?…

Avuçlarda bir Zehra duası… Çadırlarda ise seccade ıslanır göz incileriyle. Fırat çaresizce başını taştan taşa vurarak akar ve ağlar. Çocuklar aç, çocuklar susuz… Titriyor yer ve gök. Gel gör ki çelikleşmiş bir imana sahip bu bahadırla­rın başları dik, yürekleri çok büyük… Görünürde görkemli, hakikatte ise zelil ve rezil olmaktansa Rahman’ın verdiği rütbe ile mutlu ve bahtiyardırlar. Tereddüt­süz bir şekilde Allah ve ceddinin uğrunda can verdiler. Güçlü imanları, Allah’a olan samimi bağlılıkları simalarında bir meşale… “… Onların nişanları yüzlerin­deki secde izidir.”[4 ayeti henüz inzal olmuş gibi onları, gül yanaklarını anlatı- yor.Evet, sîzler ebedî âleme göç ettiniz, ölümsüzlüğü tattınız ve ne yapabilir size ölüm?.. Şair Erdem Beyazıt ne hoş tasvir emiş bu ahvali: Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm. Elbet fani âlem ve içindekiler ağlayacak size. Çünkü yeryüzü sizden daha iyisini görmedi ve gör­meyecektir de.

İnceleyin:  Hoca Ahmed Yesevî, Hüküm ve Hikmet"

Dil insanın ruhu, belki de iç varlığı, iç zenginliğidir. Yani insanın kendisidir. Bir önceki beyitte yar ve yaranının ağlayışları dile getirilmişken bu beyitte dün­yadakilerin yani âlemin kendisinin şehide nasıl ağladıklarını, sızılarını anlatmış­tır . Bir hakikat ancak bu kadar farklı ve güzel formatta anlatılabilirdi. Bu güzide üslubun kaynağı hiç şüphesiz Kurân-ı Kerim’dir. Buradan da anlıyoruz ki Kur’ân evliyaullahın sevgilisidir. Sevgilinin her bakışı, aklının güzelliğine, ruhunun leta- fotine, şiirlerinin akıllığına yön vermiş, dünya ve ahiret öpücüğü olmuştur. Gülün aşkı tabiata kevserdir. Şehidin aşkı ise cennete… O, bu aşiyanı terk ede­rek ruhunu ebedîleştirir. Müellif bu kutlu çabayı, sarsılmaz imanı, engin aşkı, tatlı bir buse ile sözcüklere dökmüştür. Her sözcük bir Ahsen-i takvim levhası…Ancak bu esrardan yoksun olan biz miskinler ağlamakla teselli bulmaya çalışırız.Tabii ağlayabilsek !..

4.Beyit:

Her yanı bend eylemişdi hüsn-i hâlin ey melek

 Âleme hicrin beka verdi cihan ağlar sana

Bu beyitleri her okuduğumda gözlerimin önüne Uhut kahramanı Hz. Ham- za, Kerbela bahadırı İmam Hüseyin geliyorlar. Gökleri masmavi, ağaçları yem­yeşil, altın gibi parıldayan ve tebessüm eden simaları… Güneşin ardında bırak­tığı kızıllıkta, fecrin şafağında saklı duruyorlar ve hep salât ile selam veriyorlar. Kıyamdalar… Bembeyaz bulutlardan mehdinin tebessümü ile yansıyorlar yürek­lere. Öte taraftan yer ve gök ağlıyordu, matem tutmuştu bütün cihan. Ceylan­ların sevdalı nazarlarında hasretin adı yankılanıyordu. Yokluğun firkati âşıkların dilinde türkü olup dökülüyordu.

Işık oldular tarihe, bize, hepimize. Ufkumuzu aydınlatıp dünyamıza adaleti, aşkı, şefkati, yiğitliği getirdiler, miras bıraktılar. İhanetin kancık perdesini yırtıp kıyamın muştusunu verdiler. Bu yüzden selam duruyor melekler onlara saf saf. Melekler arştan iniyor ve ipek kanatlarıyla okşuyorlar mazlum muvvahit gönül­leri. Onurlu bir yaşam, imrenilecek bir tablo ile ressamların tuvallerinde yer alıp dağların doruklarını temsil ettiler. Hasretleriyle akar gözyaşları. Fırtınalar kopu­yor ve tatlı bir hazırlık alıyor bedenleri. Öteler ve zirveler… Nice nice güzel si­malar… Başlarında yemyeşil sarıklar, ellerinde doksan dokuzluk tespihlerle el sallıyorlar, göz kırpıyorlar.

Müellifimiz bir kelime ile mest ve cezb ediyor gönülleri. Gül bağından öyle bir gül deriyor ki aşka geliyor kâinat. Bütün kelepçeli diller ve eller açılıyor, hayret makamından bakıveriyorlar. «Hüsn-i hâlin ey melek” der. Ne güzel hâl değil mi?Bir güzellik ancak bu kadar « kuşatıcı İfade edilebilirdi). Doyasiya kucaklamak geliyor insanın ta içinden,bağrından.Özlemleri yüze yansıyor,dilleri lal ediyor. Upuzun katran gecelerimize can, direncimize kuvvet, zemheri soğuklarında yollarımızın asil kardeleni oluyor.

Bu hâl öyle bir hâl ki âleme de ölümsüzlük katıyor. Bütün arzular coşuyor, yıkanıyor. Bütün kelepçeler açılıyor ve bütün engeller bir bir kalkıyor. Öyle bir gelişle geliyor ki yudum yudum şerbetini içiriyor ve gençliğini ak güvercinlerin kanatlarıyla sonsuzluğa uçuruyor.

Kulaklarımızda bir fısıltı… Ey şehit! Nice zorluklara rağmen umudu sen ye­şerttin. Yaşadıkların ve çektiğin çileler karşısında sana ağıt yakan dağlar, deniz­ler, göller, nehirler… Hıçkıran ağaçlar, dövünen topraktı. Ey melekleri de im­rendiren yeşil cennetlerin sahibi, sen hep müjde oldun Arafat ovasına, aşk ül­kesine. Senin o derin bakışlı gözlerinde her daim bir güneş, her daim bir umut arıyor gönül elçileri.

Ey hüsnü hâli çiçek olan, sana ısmarladık bütün güzel günleri, bütün onurlu yaşamları, bütün sımsıcak sevgileri. Biz acıların hepsini omuzladık ki daha önce nice gözyaşı döktük kara toprağa. Nemlenmiş topraklarda çiçeğe durmuş, kı­yama hazır birçok tomurcuğu sana emanet ettik. Sen yüreklere düşen cemre, evrensel bunalımı ortadan kaldıran iksir, ruhlarımızın acısını dindiren inkılâp nehrisin. Virane gönülleri İrem bağlarına, hayatı Firdevs renklerine çevirensin. Tahtını yüreklerimize kurdun. Gel ki karanlıklar def olsun, çağların kin duvarları yıkılsın ve benliğimiz yeniden dirilişi, şehadeti, Bedir’i, Hayber’i, Mus’abı, Ali’yi görsün. En narin, en saf, en temiz yürekleri… Böylece kuşatamazsın hiçbir engel bizi. Her şeye rağmen âlem ise sana ağlamaya devam etsin. Matemini tutma­yan kızgın çöl kumları ise yansın, kavrulsun.

5.Beyit:

Herkesin gönlünde yapmışdın muhabbetden ribât

Firkatin zehriyle hep pîr ü civân ağlar sana

Beyit şehitlerin büyük bir ruh ve seciyeye sahip olduklarını, yüreklerde taht kurduklarını, çerçevesi düşük kapılardan geçmediklerini, ayrılıklara yenik düş­mediklerini, darağaçlarında olsalar dahi dosta selam gönderdiklerini, kimsesizlerin yanında yer aldıklarını veciz bir şekilde ifade etmiştir. Onlar ki öfkeyle kal- kıp zarar vermedikleri gibi öfkelerini hep yuttular. “… Öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.5İnsanlığın tarlasına muhabbet tohumunu ektiler. Mutluluk çağının gelişi için can oldular.Yüreklere sevgi serpen, kin ve düşmanlıkları ortadan kaldıran, belli bir çağın, belli bir ırkın, belli bir coğrafyanın adamı değil bütün bir ümmetin mutluluk umudu oldular. Zira muhabbet, bütün dünyayı satın alacak değerde büyük bir cevherdir. Bu cevher ile nice ruhları içinde bulundukları esfel durumdan kurtarmak mümkündür. Bu anlamda şehit, yüreklerin köprüsü, ayrılmış öğelerin birleştiricisidir. Göklerle yeri, madde ile ruhu, doğa ile kültürü, gerçek ile hayali, şuur dışı ile şuuru birleştirir.

Evrensel ve İlâhî bir dil… Ne yazılı nede sözlü dile ihtiyacı yoktur. İnsan ruhunun en latif ifadesidir. Belki bu yüzden en güçlü, en iyi iletişim yoludur. İnsana şahsiyet kazandıran, şahsiyete özgü ve ayırıcı hasletler oluşturan bir lisan… Kuşanılan kimlik, onur ve şehadet, aşk ve cihad, insanlığa örnek oluş­turmanın umudu, zalimlere karşı isyan ve direnişin andı, ismetin esenliğine…

Şehit, şehadet bozkırlarında açan çiçek, aşk kevseri, gönüllere ılık ılık süzü­len bir ışık huzmesidir. Bu öyle kutsî bir nurdur ki ayrılığı bile kâinata bekâ katı­yor, katıksız bir rahmet oluyor. Öte taraftan firakın tende açtığı arıkla genç de­likanlılar ile piri faniler hep beraber gözyaşı akıtmaktadırlar. Akıt ey göz, göz­yaşlarını. Ayrılığın zehiri depreşiyor kanım(ız)da. Buradan anlaşılıyor ki müellif aşk hasretiyle, ayrılık hüznüyle ağlayan bir mum haline gelmiştir. İmana dayalı medeniyet sitesini vücuda getirmek için çırpınmaktadır ve ruhunu saran iman kozasıyla sonsuzluk ülkesine sığınmaktadır. Çünkü tevhit yolunun yolcusu uyku, yumuşak yatak peşinde değildir. Kutlu Nebi’nin “Ey Hatice artık uyku devri geç­ti…” sözlerini emir olarak telakki eder ve yolculuğunu bu minval üzere sürdü­rür. Çok boyutlu bir yürüyüş… Fizikten fizik ötesini bütünleyen, enfüsi, deruni, irfani… Beyaz yastıklar kaygısız başımızı almasın diye feryat ediyor, uyarıyor, ümmete sesleniyor. Belki kimse göremedi o ağlamaklı yüreğini, belki de kimse anlamadı bu mânâ dolu beyitlerini. Ama yüreğindeki yangın yetiştirdi nice lale ve sümbülleri. Yatağını taşan bir ırmak, gerçekleriyle yüzleşen bir yürek, meç­hul gecelerin sultanı, tarihin sol anahtarı oldu.

Bir de ahh ölüm… Biz yaşamı çok severiz. Aklımızı da kurban ederiz, er­demlerimizi de. Hem de her koşulda severiz hayatı. Oysaki bitmez tükenmez hayat ve renk renk, desen desen güzellikler çok yakınımızda, bir adım ötemiz­de. Çok iyi bilmeliyiz ki ölüm, tükeniş değil diriliştir. Hele şehit… Rahman onlara “ölü” adını bile vermemiştir. Çünkü onlar sonsuzluğun elbisesini kuşanmışlar­dır. Körler ülkesinde görmenin zevkini yaşayan bahtiyarlardır.

Evet, şehit, tarihin yenileyici yüzüdür. Zira yenilenme, kendini aşma ve ileriye doğru hamle yapmadır. Vahiy rüzgârının daha gür, özgür esmesini sağ­lamaktır. Daveti ve bütün gayreti esenlik yurdunadır. Bu güzide söylem ve ey­lem karşısında ağlanmaz mı? İşte gençlerin de yaşlıların da ağıtı bundandır. Belki de ağıtların en güzeli, en anlamlısı…

6.Beyit:

Azm edince vasla can hâk-i vücûdun çün bu hâk

Sînesin çak eyledi ol bî-gümân ağlar sana

Azim ve vuslat… Bir kuşun iki kanatları gibi… Biri olmazsa uçamaz. Beyit, sevgiye, mutluluğa, ümide susamış toprakları anlatıyor. Çünkü bedenimizin aslı topraktır. Yüce yaratıcının ruhundan üflediği ve değer verdiği bir toprak. Şekil verdi, suret verdi, mukerrem kıldı. Akabinde kural koydu, akl etmesini, yüreğiy­le düşünmesini öğütledi. Zira biliyoruz ki kuralsız, ahlâksız bir sanat olamazdı. Aksi hâlde kuralı olmayan sanatın kuralını İblis koyar(dı). Toprağı nurlandıran, hayatı canlandıran, insanı kederlerden uzaklaştıran kuralların varlığıdır. Öfke­nin ve hırsın tahakkümüne girmeyen bir toprak hidayet ve iyiliğe eriştirir. Şehi­din hamuru bu topraktandır. Bu yüzden şehit, serazat bir disiplindir. Ne bülbül­ler onu anlatmada yeterli kaldı, nede dağları aşan yol… O bir yaprak yeşili kadar canlı, bir nehir kadar akışkan… Vadilere damla damla inişini anlatır. Bir çınarın gölgesinde ibretleri devşirir. Vuslatın hazzını tadarak gurbet türkülerini söyler­ken turab yüreğini kılıç darbeleriyle paralayarak ağlar da ağlar. Çünkü yürekle­riyle akletmeyenler neslin ve yeryüzünün bozguncularıdır. Kalplerimizi körelt­medikçe, inanç ve azmimizi hangi bozguncu kırabilir? Öyleyse kısa metrajlı bu hayat filminde dikeni var diye gülden uzak duramayız.

Türap yardır, yarandır onlara. Çünkü şehitlerin hamuru iyi topraktan karıl­dı, Tohum yeşerdi, ümit tazelendi, yağmuru kucakladı. Kimliğini kaybetmiş bir toplumun hüviyetini yeniden kazanmasında önemli rol oynar. Toprak vardır nice güzel bitkileri yetiştirir. Toprak vardır nice güzel tohumları çürütür. Şehidin toprağı çürüten değil yeşertendir, öldüren değil diriltendir. Nitekim bu anlam­da Hz. Ömer’in toprağını tahlil ettiğimizde onun aynı anda bir tek bedende İskender ve Aristo, Mesih ve Süleyman, Timur ve Anuşirvan,Ebu Hanife ve İb­rahim Ethem olduğu görülmektedir.Evet,bu toprak ne güzel bir topraktır.Bu toprağa ağlanmaz mı, bu toprak bağra basılmaz mı?.. Üstadın ümmet için arzu­ladığı, özlemini duyduğu ve övdüğü de bu toprak olsa gerektir. Tarihin bekledi­ği, zamanın müştak olduğu, sevdaya tutulduğu, sinelerin şerha şerha yarıldığı ve üzerine ağladığı da budur.

Ağla ey yürek ağla… Ağlamayan yüreğin taştan farkı ne ki?.. Şair Osman SARI ne güzel söylemiş: “Taş taş değil bağrındır taş senin/ Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin.”

Evet, ağlayalım ki ağlayışımız günahlarımızadır. Beden toprağımızı gözyaş- larıyla arındıralım kirlerden, kötülüklerden. Müellifimiz gibi bir ömür boyu ha­yatımızı hakikatin yoluna adayalım ki gönül ehline kavuşalım. Bir de hakikatin peşinde koşanlar asla yorulmazlar ve kaybetmezler. Çünkü hayatı aşk ile yaşar­lar ve umudu munbit toprağa ekerler. Aşk, asumanlara uçmaktır. Öyle ya, be­den toprağımızı aşk ile yoğurarak ruhun kanatlanması, vuslata ermesini sağla­yabiliriz. Bundan olsa gerektir ki Muhammed İkbal şöyle bir çağrıda bulunmak­tadır: ” Gel ey aşk, ey gönlümün remzi, mânâsı, gel ey bizim tarlamız, mahsu­lümüz, gel bu balçıktan yaratılan insanlar artık eskidiler, köhneleştiler. Gel ça­murumuzdan yeni bir insan yap.” Yani vuslatı arzulayan beden toprağını temiz tutacak, Muhammed Mustafa’ya temessük edecek ve gönül paramparça da olsa sinesini o yüce sevdaya dölyatağı yapacaktır.

İnceleyin:  Aşkın Halleri

7.Beyit:

Çekdi zahmet bâğ-bân hüsnün bağından gül dere

Kim hazân aldı gülün gül bâğ-bân ağlar sana

Dünya hayatı imtihan hayatıdır. Ekin ekme diyarıdır. Kim ne ekerse onu biçecektir. Bahçıvan zahmeti çekmeden rahmete erişemez. Tevhit erleri dün­yada hep güzellikleri, iyilikleri ekmişlerdir. Yani Allah’a imanlarına zulüm karış­tırmadıkları gibi O’na karşı sorumluluk bilinci içinde hareket etmişlerdir. Çünkü iman, sabrı gerekli kılan bir eylem ve tahammülü icap ettiren asil bir çabadır. İmanın lezzetine erebilmek, kurtuluş ehlinin eri olabilmek için tertemiz bir gö­nül, berrak bir zihin, dupduru bir inancı gerekli kılmaktadır. Hiç şüphesiz gül yetiştirmek basit ve sıradan bir iş değildir. Bir kere bu işe niyetli ve donanımlı olmak gerekir. Nasıl ki bir evladın heyecanı ebeveynlerin yüreğinde henüz doğmadan başlar. Güzelliğin bağında bir gülü vücuda getirmekte böyledir. Her gül bahçıvanına birer emanettir. En kutsal emanetlerden… Tıpkı çocuk gibi… Nitekim Rasûlullah (s.a.v): ‘çocuklar yaşam bahçesinin gülleridir.”derken veciz bir benzetme ile çocuğun da, gülünde hassas olduklarını, bir o kadar da sevimli olduklarını, hayatın onlarla anlamlı olduğunu ifade etmiştir.

Bir buğday başağını yetiştirmek bir yılımızı, bir asma ağacını yetiştirmek üç yılımızı, bir insanı yetiştirmek ise en az otuz yılımıza mal olur. Öyleyse gülün kıymetini, yani şehidin değerini, şehadetini çok iyi bilmeliyiz ve onu hoyratça esen rüzgârlardan, zararlı gıdalardan muhafaza etmeliyiz. Aksi hâlde gül devşi- remeyiz. Burada müellif çok nadide bir anlatımla gül derken aslında şehidi ve onun şerefli öyküsünü dile getirmiştir. Şehit ve gül arasında bir paralellik kur­muştur. Her bahçıvan bir gülü yetiştirmek için binlerce dikene hizmetkârlık eder. Aynı şekilde bir davetçi de şehit gibi bir şahsiyeti meydana getirmek için yıllarını feda eder. Evet, bu kutsal ve zor bir vazifedir. Ammarlar, Hamzalar, Hüseyinler kolay yetişmedi ve kolayca da yetişmiyorlar. Onlar ki insanlığın sicili, diriliş kasırgası, özgürlük türküsü…

Güzelliğin bahçesi sevginin otağıdır. Rahman’a giden yolun adıdır. Sevgi, merhamet ve müsamaha ile gönülleri fethetmenin sırrıdır. Bu sırra erenler ta çağların karanlığından beri hayatı yolunda yürüten kahraman ve şehitlerdir. Bu anlamda her bahçıvan yani her davetçi bir kahramandır. Ödülü ise şehadettir. Güneşin doğuşu için nice yıldızlar kaydı dünyamızdan. Tıpkı bir gül yetiştirmek için nice dikenlere maruz kaldı bahçıvan. Bu hususta her şehit hem mermerdir, hem de onu yontacak olan heykeltıraş… Gerçek kişiliğini kazanmak için kıvıl-cımlar çıkaracak büyük çekiç darbelerini kendi cevherine indirmesi gerekmek­tedir.

Her bahçıvan bir davetçi her davetçi de bir bahçıvandır. Her ikisinin de işi kolay değildir, titizlik ve incelik gerektiriyor. Zira aklın önüne vahiy konulmadığı zaman hem istikamet kayb olur, hem de saadet mümkün olmaz. Öyleyse ruh­lardaki fazilet pınarlarını harekete geçirmeli, gönülleri kuraklıktan kurtarmalı ve bunun için de muhabbet tohumunu cömertlik toprağına ekmeliyiz. Aksi hâlde gülden de gül bahçesinden de söz edemeyiz.

Evet, gül yetiştirmek bahçıvanın Rahman’a yakınlaşmasına vesile olan gü­zel bir ameldir. Beraberinde fedakârlığı, teslimiyeti ve sadakati zorunlu kılmak­tadır. Bahçıvanın karşılaştığı engeller ne kadar zor/lu olsa da kesinlikle görevini bırakmamalı ve aksatmamalıdır. Aksi hâlde şehadetin kitabından sayfa düşür­müş olur.

Tevhit akidesinin yaşanmadığı her belde, heryer karanlıktır. Bütün bahçe­leri virane ve yıkıktır. Vahşi çöllerden farkı yoktur. Bahçıvan bu çölü bahara çevirmek, gülün hüznünü kaldırmak için ağlıyor, ağlıyor ki gözyaşlarıyla sulansın ve bahçe kurumasın.

8.Beyit:

Firkatınla kan döken ancak ki Hulusi değil

Devr edip döndükçe bu devr ü zaman ağlar sana

Öncelikle şunu belirtelim ki beyitlerin ikinci satırı nakarat gibi görünse de aslında üst üste konulan tuğlalar misali her biri ayrı bir boşluğu doldurmakta­dır. Beyitlere yüzeysel bakanlar ustanın yaptığı bu mahir işi tekrardan ibaret görürler. Bu mânâda tekrar yok, kulakları tırmalayan ve anlam derinliğini zede­leyen bir eksiklikte yoktur. Aksine her beyit farklı bir zenginliği, farklı bir ifade biçimiyle özgün bir anlatımla sunulmuştur. Her şeyden önemlisi de bir eseri kalıcı kılan hiç şüphesiz içindeki hakikatleridir. İşte ey dost, Hulûsi efendinin beyitleri hak ve hidayetin bizzat kendisidir. Gür bir seda, duru bir hitap ve gö- nülleri okşayan bir üslup… Ayrıca pek çok âlime göre yakınımızdadır. Eserleri elimizdedir. Kaynağın, Kur’ân’dan ve sünnetten alan bir gönül eri, hayatini hikmete ve irfana adamış bir insan, nesli Peygamber (s.a.v)’e ulaşan izzetli bir seyyid…

Zaman aktıkça, hayat var oldukça, güneş ve ay miatlarını doldurmadıkça kıyamet kopmadıkça herkes gibi ayrılığa, vefasızlığa zamanın kendiside ağlaya­caktır.

Hüzün ve ağlama, hak dostlarının en tabii hâlleridir. Çünkü Rahman’a vasıl olmanın biricik yoludur. Zaman diğer adıyla “dehr” bizzat kutsaldır. Nebî’nin kutsî ifadesiyle insanların gaflette oldukları nimetlerden biridir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de zamana yemin edilmiş, kıymeti teyit edilmiştir. Yani zamanda Rah­man’a karşı vazifelidir. Zamanın ağlaması ise hüznün ifadesi, ayrılığın, acının büyüklüğündendir. Sadece bu zaviyeden bakılsa bile bu ve diğer tüm beyitler içe tesir eden, dibe temas eden bir derinliktedirler. Gönüllerde, bilinçlerde, dimağlarda iz bırakıyor.

Ayrılık hasretiyle arz ve arş ağlıyorsa, ıstıraptan damarları çatlıyorsa hiç şüphe yok ki hak âşığı, “ebed”e müştak, cemalullahı arzulayan nurlu ruh, hik­metli vicdan, inançlı sultan aşka, şehadete pervane olmaz mı? O ıstırap ki to­humu Tur-i Sina’da filizlendi, Faran dağlarında boy attı, Mekke’nin dikenli yolla­rında neş vu nema buldu.

Ölüm, sevgilileri birleştiren en güzel yoldur. Bu güzel yolu idrak etmiş üs­tadımız ölüme meydan okumaktadır. Ancak ayrılık ne kadar kurşun gibi ağırve zor olsa da ölüm gibi sır dolu bir bekleyişle bekliyor, ihlâsı kazanma inancıyla yüreğini sevdaya vakf ediyor. Büyük bir tevekkül hâli… Herkes kan dökebilir yani intikamını isteyebilir. Ama kutlu dualardan emdiği merhamet, adalet, rahmet nebisinden aldığı tedrisat onu bundan men etmektedir. İntikam yerine bağışlanmayı düstur ediniyor.

Zira Taif bağlarında gönüllere süzülen Nebî, ser­serilerce taşlanmıştı, mübarek ayakları kan revan olduğu hâlde beddua değil dua etmiş, onlar bilmiyorlar bilseydiler böyle yapmazlardı diye hüsnü zanda bulunmuştu. Orada ettiği şu dua o kadar anlamlı, o kadar yürek yakıcı ki ifade­ler nakıs kalıyor, kelimeler boğazımızda düğümleniyor: “Allah’ım! Güçsüz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hor görüldüğümü yalnız sana yakınıyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin. Sen ezilenlerin, hor görülenlerin Rabbisin. Beni kime bıraktın? Bana saldıran uzak bir düşmanın eline mi, yoksa işimi kendisine teslim ettiğim yakın bir dostun eline mi? Yeter ki bir gazabın olmasın bana,’ aldırmam çektiklerime. Ancak şuna inanıyorum ki, senin affın geniştir bana. Gazabına uğramaktan yahut öfkeni hak etmekten gökleri ışıklandıran, karanlıkları aydınlatan dünya ve ahiret işlerini ıslah eden yüzünün nuruna sığınırım. Hoşnut kalacağın kadar sana memnuniyetimi sunarım. Güç de senin kuvvet de senin.”6

İşte o kutlu variste, nebinin izinde insanların kalbine sonsuz aşkı, ince ve derin hüznü, kalbi ihbar edecek vicdanı, iblisi mat edecek İhlâsı, elest bezmine sadık kalacak istikameti, teheccütten lezzet almayı ve secde izlerini öğretti. Bereketli hayatını bu doğrul­tuda ikame etti. Asla kine, husumete prim vermedi. Evet, böyle güzel insanlara ağıt yakılmaz mı? Dünya varoldukça Yasirlere, Hamzalara, Mûsâplara ağıt yakı­lacağı gibi Seyyid Hulûsi gibi kahramanlara da ağıt yakılacak, gözyaşı dökülecek­tir.

Zamanın pasını silen müşfik bir ses, kırağı düşmüş sakalıyla mütevazı bir şahsiyet, namaz sonrası sükûnete ermiş bir ruh hâli, dergâha gelişi yemyeşil bir gülşen bahçesi, hakkın parlak nidası, gözyaşının damla damla süzülüşü, taşıdığı kimlikle önder ve örnek bir kul…

Mazlumların babası, boynu büküklerin barınağı, imanlı halkın destanlaşan uleması, rengârenk çiçeklerin dili, mavi göklerin ve temiz beldenin tebessüm eden siması, aşk damarını harekete geçiren ülküsü, esaret altında ezilmiş ve tevhitten uzaklaşmış bedenlerin şifası, hasretin ve firakların gözyaşı…

Muvvahidlerin kalplerini süsleyen nadide bir çiçek, adı temiz, kendi temiz, /olu temiz bir adam… Gönül dünyamıza Muhammedi nuru taşıyan piri fani, tevhide adanmış kelimelerin şairi, Ebu zeri andıran yaşantısı, seherlerin bülbü- ü, karanlık dünyamızın mumu…

Evet, devr ü zaman ağlasın. Hem de hiç durmadan ağlasın* Zira kolay kolay gelmez bir daha böyle şahsiyetler. Ayrılığı bizim için ölüm(dü). Çünkü o, koca­man bir gönüldü. Aşk tapınağının minaresinde gururunu ayaklar altına almış, uzlet içinde sûfîlerin temiz güllerini koklamış, İsmail’in topuklarında çiçeklenen hayata razı olmuş ve Eyüp misali sabra bilenmişti.

Aşkı alnında taşıdı. Sevgiye çekilmiş bütün engellerin karşısında durdu. Herkese gönül sofrasını açtı. Öyle ki gülün duruşu gibi soylu ve sevgi yüklü idi. İkliminde yeşeren mısralar farklı ilhamlara kapı araladı. O, izzetin medarı, mü’minlerin umudu, sonsuz hakikatlerin nuru, bir şükür abidesi, her hâl ve ahvalde… Taşkınlık, hamlık, su-i edep etmez. Hayranlığını yüreğinde ve gözbe- beklerinde saklı tuttu. Meftunu olduğu sevda uğruna asla acıtmadı, incitmedi hiçbir yüreği. Firkatin hararetini alev alev içine çekti. Bütün közleri bağrında serinletti.”Hu” ve “Hayy” diyerek… Bu mü’min tavır onu/onları tarihe kandil yaptı. Tarih ve zaman var oldukça bu ışığı arayacak, bu ışığa ağlayacaklardır.

Bu adam tarihi, coğrafyayı, insanı ve bütün kâinatı oku(yor)du. Sırların sırrına vakıftı. Zira her beyit bunun açık bir delili ve ümit ile korku arasında gi­dip gelen bir şuur… Bu, samimi mecradan akıp gelen duygular sevgiye, mutlu­luğa, ümide susamış yürekleri canlandırıyor ve karanlığa, düşmanlığa, vicdan­sızlığa set çekiyor. İşte beyit, bu yönüyle diğer beyitlere vuslatın yolu, firkatin doğum sancısı, aşkın doğduğu kent ve hüsnü hatime oluyor.

Evet, müellifimiz irfanı kuşandı. Firakın acısına yenik düşmedi. Aşkın ve şehadetin şecaatini dağlara, ovalara saldı. Şimdi bu heybetin, bu mefkûrenin neşidesi dillenmektedir bütün asil yüreklerde. Bunu gören, bunu duyan herkes zaman ve mekân ile birlikte ağlıyorlar ve ağlayacaklardır da.

Divan-ı Hulusi Darendevi’den Şerhler – Kollektif,syf:317-332

Dipnotlar:

[1] Ateş, Es-$eyyid Osman Hulûsi, Dîvân-ı Hulûsî-i Dârendevî, (Haz. Prof. Dr. Mehmet Akkuş- Prof. Dr. Ali Yılmaz), Nasihat Yay., İstanbul, 2006, s. 16.

  1. 3/Alİ Imran, 169

3.49/Hucurat, 15

  1. 48/Fetıh, 29

5.3/Al-l Imran, 134

6.Zadü’l Mead, 2/123-124

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir