Yoksulluk İş ve Çalışma

shutterstock_718660264_16_9_1549954150-880x495-300x169 Yoksulluk İş ve Çalışma

Çalışmanın en yüksek erdem olduğu yönündeki önyargı, yer­yüzünde milyonlarca insanın hayatını karartan sonuçlara yol aç­mıştır. Bize daha çocukluğumuzdan itibaren, çevremizdeki çalış­kan insanların örnek gösterilmesi, sürekli onlara özenmemizin talep edilmesi, bıkkınlık veren bir durum değil midir? Zengin olmanın, bu dünyada iyi bir hayat sürrmenin, çalışmakla ve daha çok çalışmakla mümkün olduğu yönündeki kanı, insana ve do­ğaya karşı işlenen sayısız suçların da gölgelenmesine yol açıyor.

Birçok kültür ve medeniyette çalışmaya özel bir önem atfet- dildiği söylenebilir. Ancak gerek kapitalizm öncesinde, gerekse kapitalistleştikten sonra Batı medeniyetinin çalışma kavramına atfettiği değer ve önem, başka kültür ve medeniyetlerde rastlan­madık özellikler içeriyor.

Genel Olarak Çalışma

Gezegenimizde yaşayan canlılar arasında yer değiştirebi­lenler, doğdukları andan itibaren varlıklarını sürdürebilmek amacıyla beslenmek, besin bulmak üzere harekete geçerler. Bazı türler belli bir süre anne ve babaları tarafından beslense de, sonuçta her canlı bir gün kendi ekmeğini kendisi temin etmek zorundadır. Yaşamak, yaşam enerjisi edinebilmek, kendini savu­nabilmek ve türünün devamını sağlamak, kısacası varolmak için beslenmek gerekiyor.

İnsan da böyle bir canlı türü. İnsanın da varlığını sürdürebil­mesi, tabiattaki tehlikelerden korunması ve neslini çoğaltması için, zorunlu olan enerjiyi, beslenerek temin etmesi kaçınılmaz­dır. Bu amaçla bir ağaç dalından üç beş yemişin kopartılması, bir taşı diğerine sürterek elde edilen keskin ve sivri bir aletle, bir hayvanın avlanması, belki de insanın çalışma hayatının başlangı­cını oluşturmuştur.

Antropoloji ve sosyoloji gibi batılılarca geliştirilen bilimle­rin öngördüğü kadarıyla, insanlığın geçtirdiği çeşitli aşamalar varmış. Dikkat edilirse, batıklar tarafından toplayıcılık, avcılık, besicilik ve tarım toplumu, endüstri toplumu ve son olarak da bilgi toplumu gibi aşamalarla tanımlanan bu toplum biçimleri, insanın çalışma şeklinden yola çıkılarak yapılan saptamaları dile getiriyor.

Yine aynı bağlamda, batılılarca ilkel komünal toplum, köle­ci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, vs. şeklinde yapı­lan tanımlamalar da insanı, sadece çalışma esasına; çalışmanın ekonomik yaşantı birlikteliği içinde aldığı şekle göre tarif eden ifadelerdir.

Tabiatta kendi halinde, kendi kendine, bir “kendinde şey” olarak varolan nesnelerin, insan tarafından keşfedilerek, insanın tüketimine sunulması, bu “kendinde şey” lerin, artık “insan için şey” lere dönüşmesi sürecini başlatıyor.

Tarih boyunca, yeraltında ve yerüstünde milyonlarca yıldır öylece kendi halinde mevcut olan şeylerin, denizlerdeki balıkla­rın, dağların doruklarındaki su kaynaklarının, yerin metrelerce altındaki cevherlerin, başlangıcı bitimi, önü arkası belli olmayan amansız bir çalışma sayesinde “insan için şey” lere dönüştürül­mesiyle oluşan zenginlik, insanın başım döndürmüş, onu tabiata düşman bir varlığa çevirmiştir.

İşte çalışma denilen basit insani eylem, bu doymak bilmez insan nefsi dolayısıyla hayatın merkezine oturtulmuş ve böylece ona erdem payesi verilmesinin yolu açılmış oluyor.

Çalışma ’nın Erdeme Dönüşmesi

Eski yunanca’da erdem anlamına gelen arete kavramı, aynı zamanda çalışmak anlamına geliyordu. Doğruluk, bilgelik, ce­saret, ölçülülük, inançlı olmak gibi, bilinen bütün öteki ahlâki davranışlar, erdem anlamına gelen çalışma yanı afete kavramı altında toplanmışlardı.

Köle çalıştıran bir toplum olarak eski Yunanlılar’ın, erdem’le çalışma kavramını özdeş bir biçimde kullanmaları çok ilginç­tir. Aynı anlayışın sonraki tarihi dönemlerde, Roma üzerinden kuzeyli kavimlere, Germen’lere, Kelt’lere, vd. kadar uzandığını gözlüyoruz.

İnsanın, yaşamını sürdürmek amacıyla, beslenmek, barın­mak, kendisini savunmak gibi ihtiyaçları kapsamında çaba sar- fetmesi, çalışması son derece doğal bir davranıştır. Hâttâ çalış­mak o kadar doğaldır ki, yemek, içmek, uyumak, dans edip şarkı söylemek, oynamak, nefes almak gibi bir şeydir. Elbetteki, karnı acıkan insan yerinden doğrularak, eline bir çomak alıp, dalındaki elmayı düşürmeye çalışacaktır. Bu doğal davranış niçin bir er­dem olsun? İnsanın uyuması da zorunlu ve son derece doğal bir davranıştır. Peki uyumak bir erdem midir? Kuşkusuz hayır. Peki niçin uyumak,- neslin devamı için çiftleşmek gibi doğal davranış­lar bir erdem değildir de, çalışmak gibi doğal bir başka davranış erdem payesine almıştır?

Çünkü çalışarak üretilen zenginlikler, tarih boyunca belli azınlıkların elinde toplanmakta ve bu zenginlikten istifade eden azınlıklar, toplumsal ahlâk üzerinde etkili olabilecek aygıtları da ellerinde tutmaktadırlar. Felsefe, bilgi, iletişim ve siyaset gibi. Dolayısıyla çalışmanın erdem olarak algılanması, en çok çalıştı­ranların ve daha çok çalışılmasını talep edenlerin yararınadır.

Çalışma ve Para

İnsanın yaşamsal maddi gereksinimlerini karşılamak ama­cıyla çalışmasının ötesinde, başka türlü bir çalışmadan da söz edebiliriz. Özellikle Aristoteles’in hakkını yemeden belirtmemiz gerekiyor ki, Antik Yunan’da çalışma, ruhsal bir etkinlik olarak tasarlanmış, ahlâki bir değer olan ‘en yüksek iyi’ ye ulaşmanın bir yolu olduğuna inanılmıştı: “İnsana eriyebilen en yüksek iyi kendisini ruhun etkinliği olarak sergileyen türsel anlamdaki çalışmadır.10 İnsan ruhunun ‘en yüksek iyi’ ye ulaşabileceği bir etkinlik olarak çalış­ma, günlük maddi gereksinimlerin ötesinde bir emeği ifade ediyor.

Bana göre bu türlü bir çalışmanın biricik ölçütü “kamu hay­rı” na yapılan bir çalışma olsa gerek. Kendisine hiçbir maddi getirisi olmamasına rağmen, bir âlimin tüm insanlığa hediye etti­ği bir bilgi, bir şairin ruhumuzu arındıran hikmet dolu mısraları, bir mimarın yolcu ve garipler için tasarladığı bir kervansaray, bir çeşme. Bir köylünün Allah rızası için budadığı sahipsiz bir ağaç. Doğu geleneğinde sayısız örneği olan, bu ve benzeri işler için harcanan emek ve yapılan çalışma, insan ruhunu yücelten, onu erdemli kılan bir etkinliktir. Öyleyse çalışmanın erdem anlamı kazanmasının tek imkânı, onun kamu’ya dönük yüzünde beli­riyor. Ve bu türlü bir emek, günümüz kapitalizminin geliştirdiği toplumsal bir kategori olan çalışma’dan çok farklıdır.

Fakat elbetteki, sadece kendine çalışarak para kazanmak, hâttâ yer yer çok kazanmak da mümkündür. Gelgelelim, bu tür­lü bir çalışmanın ne ‘en yüksek iyi’ ile, ne de herhangi bir erdem­le ilgisi olmadığı açıktır: “Para insanının yaşamı, kendi içinde gelişmiş bir şeydir ve açıkçası zenginlik aranan en yüksek iyi değildir. Bu sadece başka amaçlar için bir kullanım değeridir. Bu yüzden daha önce adı geçen şeyleri (haz ve onur) nihai amaç olarak kavrayabiliriz, çünkü onlar kendi iradeleri tarafından değerlendirilirler.11 Buradan anlaşılıyor ki, zen­gin bir insanın, çalışkanlığıyla övünmesi ve başkalarından övgü beklemesi boş ve anlamsızdır. Öyle ya, çok çalıştın ve zengin oldun. Peki niçin başkaları seni, senin zenginliğin için övsün.

Modern Yaşam Ve Çalışma

Kapitalizmin belirlediği modern zamanlarda ve modern top- lumlarda, çalışan kitlelerden gasp edilen artık değerin ve belli azınlıkların elinde biriken devasa zenginliğin sürekli kılınması esastır. Bu nedenle kapitalist emek pazarında, kendi iş gücünü yarı fiyatına satan insanlar, iş güçlerinin öteki yarısını da gönül­lü olarak patrona kâr biçiminde devretmektedirler. Bu anlamda, insanlık tarihinin en acımasız ve adaletsiz gerçeği olan artı değer gaspının gizlenmesiyle, çalışmanın erdem olarak pazarlanma- sı arasında derin bir ilgi vardır. Günümüzde iş ve ödev ahlâkı, firma etiği, alın terinin kutsallığı, vb. başlıklarla yürütülen tüm propagandaların, ucuz emeğin sürekliliğini psikolojik olarak ga­rantiye almak dışında hiçbir anlam ve işlevi yoktur. Ne demektir “firma etiği”? Bu başlık altında bize her fırsatta örnek gösterilen Japonlar, dünyadaki kapitalist felaket içinde çok özel bir yer tu­tan zavallılardan başka ne olabilirler? İnsanın kendi hayatını, iş yerine adaması kadar saçma ve insana düşman başka bir anlayış olabilir mi?

Yakın geçmişte bize Almanların çalışkanlığı örnek gösterilir­di. Oysa çalışkan Almanlar bugün kendi dillerinde bir deyim ge­liştirdiler: çalışarak yoksullaşmak (sich arm arbeiten.) Son yıl­larda aynı deyimin Amerikalılar ve İngilizler tarafından da, kendi dillerinde sıkça kullanıldığına tanık oluyoruz: working poor.

Demek ki ekonomik olarak gelişmiş Batı toplumlarında dahi, çalışmak, artık karın doyurmaya bile yetmiyor. Çalışarak refahı­nı artırmayı amaçlayan insanlar, tam tersine, çalıştıkları ölçüde kendi yoksulluklarının arttığına tanık oluyorlar. Ülkemizde ise haftada kırk ile altmış saat çalışmasına rağmen, ev kirasını bile ödeyemeyen milyonlarca insanın varlığından haberdarız. Çalı­şanlarla, işsizler arasında giderek azalan refah farla, çalışanların emeğini ayrıcalıklı kılmaktan giderek uzaklaşıyor, Öyleyse bu ya­pay erdemden derhal vaz geçmek gerekmez mi?

Batı’da İşsiz insanların, tembellik, asalaklık, vs. nedenlerle toplumda aşağılanmasına yol açan, sahte ahlâki – psikolojik bas­kının, çalışarak yoksullaşmak sloganı sayesinde giderek kırıl­dığını görebiliriz.

Marks, kapitalizm koşullarında çalışma kavramının nasıl insa­na düşman bir içerik kazandığım, Kapital’de, Ekonomi Politiğin Eleştiri’sinde uzun uzadıya anlatır. O nedenle işin ekonomik ya­şantı birlikteliği içindeki teknik ayrıntılarına girmeye pek gerek yok. Fakat işin garip yanı odur ki, sosyalist toplum projesinde dahi, ekonomik büyüme ve sürekli refah artışım hedefleyen Marksizm açısından da, çalışmak, en önemli insan etkinliği ve yüksek bir ahlâki davranış olarak değerlendirilmiştir. Bu anlam­da ister kapitalist, isterse sosyalist toplum projesi açısından ol­sun “çalışma” nın her koşulda yüceltilmesi, onun doğal bir ge­reksinim olmanın ötesinde anlamlara taşınması, Batı medeniyeti açısından bazı ipuçları veriyor.

Başından beri özel mülkiyeti kutsayan, gezegen topraklarını özel mülk biçiminde algılayarak, insanın fâni bir varlık olmasını yadsıyan anormal Batı zihniyeti, çalışmayı da aynı şekilde kut­samak zorunda kalmıştır. Çünkü mülkiyetin kutsallığını meşru kılma çabası, mülksüzlerin de, emeklerinin kutsanması sonucu­nu doğurmuştur. Batılı diyalektik akıl açısından bu zorunlu bir süreç olarak anlaşılabilir.

Maddi Zenginlik ve Daralan Zaman

Çalışmanın toplumsal etkilere yol açan bir faaliyet olması, insanın toplumsal bir varlık olmasına ve ortaklaşa bir yaşam sürdürmesine yol açan etkenlerdendir. Bireysel amaçlara yö­nelik herhangi bir faaliyet bile, eninde sonunda başka insanları ilgilendiren sonuçlara yol açar. Bu nedenden ötürü daha antik dönemden itibaren, çalışmaya tinsel ve ahlâki bağlamda özel bir önem atfedilmiştir.

Tekrar Aristoteles’e dönersek: onun, çalışmayı belirleyici bir toplumsal değer olarak tasarladığı söylenebilir. Etik bir değer olarak ifi her türlü insan eyleminin amacıdır. Bundan ötürü çalışma da “iyi” ye ulaşmayı amaçlar.”Genel olarak kabul edildiği gibi, her uygulanabilir kudret ve her bilimsel araştırma, yani bütün eylem ve tercihler bir iyi’yi amaçlarlar Buna göre iyi’nin doğru tanımı, her şeyin ulaşmaya çalıştığı amaçtır”12 Fakat ,iyi’ nin belirlenimi, üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken esaslı bir meseledir. Bizim için bura­da önemli olan “iyi”nin belirlenimi değil, ahlâki bir ölçüt olarak “iyi“yi de içeren, çalışma ve erdem arasındaki ilgidir.

Kısaca söylemek gerekirse: Hangi sanat dalında olursa olsun, çalışma, o sanatın en yüksek değerine ulaşmayı amaç edinmeli­dir. Bu bakış doğrultusunda çalışkanlık en yüksek değeri içeri­yor. “Bu yüzden bizi tanıyan insanlar arasında, âkil olanlar tarafından ve üstelik çalışkanlık nedeniyle onurlandırılmak arzu edilen bir şeydir Bu her halükarda en yüksek değerdir, ve sonra belki tam burada, devlet için yaşamın amacı bilinebilir.”43     Hatırlayacak olursak, Protagoras’a göre de erdem, eğitim (paideia) yoluyla edinilen yurttaşlık ve si­yasi çalışkanlık anlamına geliyordu. Ancak gerçekleştirilmemiş bir çalışkanlık, amacına ulaşmış bir çalışkanlık olarak değerlen­dirilemez. ‘Fakat bunun yanısıra amaç ve amaç arasında bir farklılık kendisini gösterir: birincisi salt çalışıyor olmak, diğeri ise bunun ötesinde çalışıyor olmanın sonucu: eserdir.14 B öylece çalışkanlık potansiyel bir yetenek veya salt çalışma olarak fazla büyük bir anlam taşımaz.

Öyleyse paranın da başka amaçlar için bir araç olmak dışında anlamı yoktur. Bu türlü bir tasarım büyük olasılıkla Antik dö­nemde ve Kapitalizm öncesi toplumlarda hayli önemsenmiştir. Antik dönemde çalışma, hakiki anlamını, amaca yönelik maddi üretimin ötesinde, tinsel alanda bulur. İnsana ulaşabilen en yüksek iyi kendisini asli çalışkanlığı anlamında ruhun bir etkinliği (çalış­ması) olarak sergiler.15

Hakikatte, çalışmanın maddi nesneler dünyasını değiştirme ve nesneler üzerinde hakimiyet tesis etme niteliğinden öte, ruhi bir etkinlik olarak; tinsel ve toplumsal bir disiplin olarak görül­mesi, onun erdemselliğinin bir ifadesidir. Politika ve felsefe yap­mak, edebiyat ve benzeri sanatlarla uğraşmak, yani bu alanlarda çalışkan olmak, aynı anlamda manevi bir yücelme ve arınma imkanı sunar. Çalışma, bu açıdan gözlendiğinde, kendisini, in­sanı elemden koruyan ve mutluluğunu sağlayan bir eylem olarak gösterir. “Fakat eğer söylediğimiz gibi çalışma, hayata kendi karakterini verirse, böylece mutlu bir insan eleme düşmez çünkü onun asla alçak ve tiksinç bir şey yapmasını öylesine bekleyemeyiz.”16 Fakat modern toplumlarda, bu anlayışın nasıl topyekün tersine döndüğünü, açık ve belirgin şekilde görebiliyoruz.

Antik çağda erdem olarak tanımlanan çalışma, kapitalizmin verisi olan modern toplumlarda da bir erdem olarak anlaşıl­mıştır. Buna rağmen modern toplumda bu kavramın anlamı, Aristoteles’in atfettiği değerin hayli ötesinde bulunmaktadır. Doğal bir eylem olan çalışma, kapitalizmin öngördüğü özel bir eyleme dönüşmüştür. Kapitalizm koşullarında çalışmanın, ya­bancılaşmış bir anlam taşıdığı söylenebilir. Artık çalışma, para, zaman ve ürünle ölçülebilen “rasyonel” bir eylemdir. »Evrensel bir kültür tarihinde bizim için salt iktisadi merkez] problem: kendisi­ni sadece her yerde maceranın veya ticaretin veya savaşın, politik, idari, kâr fırsatçısı olarak bin bir surat biçiminde değiştiren kapitalizm değil, bilakis onun rasyonel organizasyonu olan özgür çalışmadır.’17 

Bu şekliyle çalışma, daha çök rasyonel bir erdem olarak modern bağımlılık sürecinin belirleyici bir etkinliğine dönüşmüştür. Bu sayede kapitalizmin temelinde yatan sömürü kısmen gizlenmek­te ve bu sömürü süreci, çalışan insanlar tarafından erdem olarak anlaşılmaktadır. Çalışma, sıradan ve serbest bir eylem olmak bir yana, bunun ötesinde bütün Batı hayatını belirleyen toplumsal ve rasyonel bir kategoriye dönüşmüştür. »Onun [çalışmanın] ras­yonelliği aslen bugün teknik belirleyici unsurlarla hesaplanabilir olmasındadır: kesin hesap belgeleri. Eakat hakikatte bunun anlamı: bi­limin Batıya özgü tarzı sayesinde, özellikle matematik ve deneysel, kesin ve rasyonel temelli doğa bilimleridir’18 Küçük bir örnek kapsamında gündelik dilde ve çalışma sözcüklerini içeren kavramları ha­tırlayacak olursak, bu insan etkinliğinin ne tür sosyo-ekonomik bir kategoriye dönüştüğünü anlayabiliriz.

Buna bağlı olarak: işgünü, iş elbisesi, çalışma zamanı, iş molası, iş kazası, iş bölümü, iş sözleşmesi, iş sigortası, iş­yeri, işyeri güvencesi, işsizlik, angarya iş, çalışma kampı, işçi partisi, iş bankası, iş borsası, iş pazarı, iş dağıtımı, iş gücü, iş temposu, iş hacmi, iş hukuku, iş aletleri, iş göçü,iş ücreti, iş bulma kurumu, çalışma izni, çalışma karnesi, vs. Bu liste hayli uzatılabilir. Bu kavramlardan açıkça anlaşılabi­leceği gibi çalışma sosyo-ekonomik, rasyonel bir kategoriye dö­nüşmüş ve salt etik anlamının bütünüyle dışına savrulmuştur.

Rızk Nimet ve Kanaat Ahlâkı /Nimetten Ürüne

Tabiatın insana sunduğu nimetleri, eski Yunanlılar ve Latın- ler tabiat tanrısı Pan’aF(veya Panos) atfediyorlardı. Ekmek (pa- nem), ekmek sepeti (panarium), buğday, arpa, gibi hayati bitkiler(panacea) çoğunlukla, tanrı Pan’ın adından türetilen sözcüklerle ifade ediliyordu.

Öte yandan tek tanrılı dinlerde de, ekmeğe ve buğdaya özel bir önem ve kutsallık atfedildiğini biliyoruz. Hemen hemen bütün dinler açısından, kutsallığı tartışmasız bir nimet olan ek­meğin yanma, kimi inançlar tuzu, kimi de şarabı ilave etmiştir. Aslında insanlığın yüce bir anlam ve kutsallık atfettiği nimet- ler sadece bunlarla sınırlı değildir. Tarihte, çeşitli coğrafyalarda çeşitli kültürler tarafından, zeytin, hurma, üzüm gibi bitkilere, suya, toprağa veya ateşe de kutsallık atfedildiğini görüyoruz.

Bu elbette kolay anlaşılabilir bir şeydir. İnsanın asırlar boyu, sayesinde yaşamım sürdürdüğü nimetlere kutsallık atfetmesin­den, onlardan, şükran duyguları içinde, idareli ve kanaatkar bi­çimde nasiplenmesinden daha doğal ne olabilir? Hemen hemen bütün dinlerde, bir sofra duasının olması, sofraya oturulan her öğünde, o inancın gerektirdiği biçimde, yine o inancın tanrısına duyulan şükranın ifade edilmesi, belki insanlık tarihi kadar eski bir olgudur.

Bolluk ve bereket dileğiyle tanrıya adak adanması ve sonuçta duyulan şükranın bir ifadesi olarak kurban sunulması, bereket coşkusunun bayram ve şenliklerle kutlanması, bereketin yetim ve yoksullarla paylaşılması, bunun yanısıra kıtlık dönemlerindeki acıların da paylaşımım öngören, değişik türde oruçların tutulma­sı vb. uygulamalara, bütün din ve geleneklerde rastlıyoruz.

Tarihin derinliklerinde kalmış sınıflı toplum biçimlerinde din, sadece ezilenlerin yakarışını değil, binbir emekle toprağın bağrından elde edilen nimetin, kıymetini ve o nimete karşı kadir bilirliği de içeren bir hayat alanıydı.

Günümüzün ve tarihin en vahşi sınıflı toplum biçimi olarak kapitalizm, öncelikle insanlığın, binlerce yıllık nimet kültürü­nü tahrip ederek işe başlamıştır. Kapitalizmle birlikte nimet, “ürün”e (produkt), rızk “ücret” e, bereket “gayri safi milli hası­laya”, kanaat ise “tasarruf tedbirlerine” dönüşmüştür. Böylece insanlığın bu kutsal kavramlar hakkındaki binlerce yıllık algısı ve birikimi, iki, bilemediniz üç yüzyıl içinde allak bullak edilerek,toplumlarda derin şizofrenik yarılmaların önü açılmıştır. Kapi­talizm koşullarında sofra duası ve şükran, artık ya folklorik bir alışkanlık ya da patrona, sendikaya, işçi bulma kurumuna veya çeşitli çıkar çevrelerine duyulan bir minnet halim almıştır.

Çalışan İnsanın Dünyalılaşması

* İnsanın, başlangıçta Hümanizm ve devamıyla Aydınlanma, Kapitalizm ve Sanayi Devrimi süreci içinde, bir “hesap ve man­tık” varlığına dönüşmesi, onun dünyalılaşmasıdır. Dünyalılaşma, tarihte ileri bir aşama olarak nitelense de, dünvalılaşan insan, tabiat ve madde üzerindeki hakimiyetini mutlak sanarak, kadir ve kıymet bilirliğini yitirme sürecine girmiştir. Burada bir eğre­tileme yapacak olursak: insanın cennetten kovularak yeryüzüne inişi, Hz. Adem ve Havva döneminde değil, kapitalizmin ortaya çıkışıyla başgöstermiştir. Büyüleyici aşk’ın, keramet’in, hikmet ve marifet’in, daralarak henüz kapitalizmin egemen olmadığı coğrafyalara çekilmesinin başlangıcıdır bu.

Kapitalizm, binlerce yıllık temel insani değerlerin kaybına yol açan bu süreci gizlemek için, “modern toplum’’, “birey olmak”, “aklın bağımsızlığı”, “hukukun ve bilimin üstünlüğü”, “ilerle­me, büyüme ve gelişme” gibi, özünde insanı yalnızlaştıran ve yoksullaştıran bir dizi kavram türeterek işin üstesinden gelmeye çalışıyor.

Fakat modern toplumda ekmeğin kutsallığı bir kez yitiril- dikten, nimet dolayısıyla duyulan şükran, bir kez adres değiştir­dikten sonra insan için psikiyatriden başka sığınacak liman kal­mamıştır. Psikiyatrinin bu modern toplum bilimi olarak ortaya çıkışı bu noktada ayrıca kavda değer.

Sözde uygarlaşmanın bugün geldiği aşamada ekmek, bayat­layınca çöpe atılabilen herhangi bir üründür. Ekmeği çöpe atan insan, anlaşılmaz bir gurur ve hevesle psikiyatrinin öznesine dö­nüşüyor. Yeterince farkında değiliz belki, şükürsüzlük ve kadir bilmezlik, insanı alçaltmakta ve bu yolla cezalandırmaktadır.

Burada önemli bir noktaya işaret etmekte yarar var: yukarda değindiğimiz rızk, nimet, kanaat, şükür gibi kavramlar, Türkçe üzerinde yıllar boyu amaçlı biçimde yürütülen yıkıcı propaganda nedeniyle, bugün ilk bakışta, sadece islami—ideolojik çağrışımlar yapabilirler. Ancak burada herhangi bir komplekse kapılmamak gerekiyor. Çünkü dil, tıpkı üretim araçları gibi sınıflar üstü bir alandır. Dil’i ilerici ve gerici kategoriler içerisine ele almak ve öylece değerlendirmek mümkün değildir. Dil o denli sınıflar üstüdür ki, “komünizm” sözcüğü bile, kilise terminolojisinin önemli kavramlarından birisi olan “commünion” la aynı kökten gelmesine rağmen, marksistler tarafından son derece kompleksiz bir biçimde kullanılagelmiştir. Bunun yanısıra Marks dahil batılı birçok ateist filozofun, Hıristiyanlığın kadim dili olan Yunanca ve Latince’yi çekincesiz, hatta zorunlu bir biçimde kullandıkları ortadadır. Bu dillerin sunduğu terminolojiyi kullanmadan batılı anlamda felsefe yapmak zaten imkansızdır.

Dolayısıyla kaynağı ne olursa olsun, rızk, nimet, şükür gibi halkımızın gönlünde hâlâ derin bir karşılığı olan antikapitalist kavramları geniş bir iç huzuruyla kullanabilir ve onların öngör­düğü ahlâkı irdeleyebiliriz. Bu meşrudur.

Aynı bağlamda, insanlığın alçalmasına yol açan bir başka et­ken olarak “pazar için kitlesel üretim” histerisine gerekçe sağla­yan, sözde “sonsuz ihtiyaçların” deşifre edilmesinde de, bu an- tikapitalist kavramların olağanüstü bir kolaylık sağlayacağı kuş­kusuzdur. Kapitalizmin kitlesel üretim ve tüketim ahlâksızlığına karşı, geleneğimizin ve tarihimizin kanaat ahlâkı, insanın mad­di ihtiyaçlarının aslında sınırsız olmadığı konusunda, bize yeterli dayanak sunabilir. Burada insanlığın binlerce yıl boyunca, sadece bazı ihtiyaçlarına atfettiği kutsallık sıfatını, ölçüt olarak öner­mek mümkün görünüyor. Kapitalizmin doğurduğu meta fetişiz­mi, insanlığın olmazsa olmaz kutsallarını gölgede bırakarak, asli ihtiyaçlarımızın, sanal ve yapay ihtiyaçlarla yer değiştirmesine yol açmıştır. Veya özünde binlerce gereksiz “produkt” sanki asli bir ihtiyaç gibi algılanır olmuştur. Bu yanılsamanın süreklililiği için, reklamcılık, pazarlama, moda, vb. teknikler geliştirilmiştir. Bu kadarını sezebiliyoruz.

Kapitalizmin türevi olarak Batı Aydınlanması, geliştirdiği ve kapitalizmin amacına uygun anlamlar yüklediği bilimler sayesin­de, bin yıllık değerleri önemsizleştirmiştir. Bugün Aydınlanmacı tarih, filoloji ve arkeoloji bilimleri, insanlığın binlerce yıllık de­ğerlerini, ölü bir müze kültürü biçiminde algılamamızı öngörü­yor. İnsan, eskiten, tüketen, modasını geçiren bir algı biçiminin kıskacındadır. Ve bu, farkında olmadığımız psikolojik bir sorun­dur.

Artık, tarihin geçmiş dönemlerinde kutsallık atfedilen hakiki ihtiyaçların yerini, nefs, şehvet, güç ve şiddet provakasyonları üzerinden pazarlanan sayısız “meta”lar almıştır. Ekmeğin kut­sallığını yitirerek, ayak üstü tıkınılan ve yarısı yerlere dökülen plastik bir hamburgere dönüşmesi, insanı alçaltmaktadır. Mo­dern yüzyıllara damgasını vuran bu süreç, insanı acımasızca hır­palayan ve yıpratan bir hayat tarzını dayatmıyor mu? İnsanlık, kitlesel üretim ve tüketim sürecinde yorgun düşmüştür. Kitlesel üretim esas alındığı sürece, mülkiyet biçimleri de fazla önem taşı­mıyor. Sonuçta sovyet kollektivizminin çöküşünde bile, olası bir kanaat ahlâkının içselleştirilememiş olması esas rolü oynamıştır. Bugün gelinen noktada, kapitalizmin şehvet ve nefs provakas- yonlarının, sovyet kollektivizminin şekil verdiği insanlar üzerin­deki mutiak galibiyetine tanık oluyoruz. Aym zafer, bambaşka bir bağlamda, Gökdelen yatırımcısı Araplar, Çinliler, Malaylar, vd. üzerinde zaten çoktan gerçekleşmiştir. Nefs, şehvet, güç ve şiddet gibi tutkuların kitlesel üretim ve tüketim uğruna prova- ke edilmesi, insanın teslim alınması demektir. Bunu, yukarda belirttiğimiz gibi amansız şizofrenik bir süreç olarak anlamak mümkündür..

Fakat her şeye rağmen, bir gün maddi ihtiyaçların aslında sınırsız olmadığı bilincine varan insanın, üzerinden kalkacak baskıyı hayal etmek, heyecan vericidir. Maddenin baskısından kurtuluş: aynı zamanda sıradışı bir özgürleşme, aşk’ın, bilgeli­ğin, şiirin ve bunaklaştıran bir etkinlik olarak değil de, oyun ola­rak oyunun, neşe ve coşkunun önünün açılması, yüce hazlara uzanan yolun onarılması anlamına geliyor. Öyleyse öncelikle, insanın hakiki ve asli ihtiyaçlarının yeniden düzenlenmesi, ta­nımlanması ve kapitalizme kan taşıyan yapay ihtiyaçların ayık­lanması gerekmektedir. Hakiki ihtiyaçlarımızı, sahte olanlardan “kutsallık ölçütü” sayesinde ayırabileceğimizi iddia ediyorum. Buna göre, birkaç ana unsurun dışında insanın sanıldığı kadar çok şeye ihtiyacı olmadığım anlayacağız.

Oktay Taftalı – Acının Eşiğinde Yaşama Felsefesi,syf.49-75

10 Aristoteles: Nikomachische ethik. Stuttgart 1998, S. 17.

11.Aristoteles: age. S. 10.

12.Aristoteles: age S.5.

13.Aristoteles: age, S. 10

14.Aristoteles: age, S. 5.

15.Aristoteles: age, S. 17.

16.Aristoteles: age. S.26,

17.Max Weber: Diu protcstanrtsche lithik utul dur CJçist des Kapitalismııs. Potsdam 1999. S. 10.

18.Max Weber. agv, S. 10.

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir