Bir yerde bir konuya İlişkin sorun varsa, bu konu farkında olmadan, sürekli bir gündem oluşturuyor, kendini farklı sahalarda karşımıza çıkarıyor. Türkiye’de herkesin herkesi ahlâkın bir boyutu üzerinden itham ettiği, yargıladığı, mahkûm etmeye çalıştığı, ilginç bir şekilde kendini var olan bütün hercümercin dışında gördüğü bir süreci epey bir zamandır yaşıyoruz. Bu durumu ülkenin genel siyasi ve sosyal durumundan bağımsız okumamız elbette zor. Üstelik buna dünyanın genel yönelimini de eklediğimizde çok ciddi bir irtifa kaybıyla karşı karşıya geliyoruz.
Türkiye’nin güncel, derin ve büyük sorunu genel bir ahlâk krizidir. Üstelik bu kriz farklı biçimlerden, yollardan, kaynaklardan geliyor. Birinci ahlâk durumuna göre; herkes kendi bulunduğu pozisyonu ve yaptığı manevrayı ahlâkileştirerek, bir anlamda meşrulaştırarak ahlâk krizini derinleştirmektedir. İkinci ahlâk durumunda ise genel çerçevede ahlâk; hukuk kurallarına indirgenmektedir, dolayısıyla mesaili bir devlet ve millet yapısı oluşturmaktadır. Üçüncü olarak ahlâk; dinin / İslam’ın yasakları bağlamında ele alınmaktadır. Bu indirgemeci ahlâk anlayışı da ahlâkı zinadan, faizden, rüşvetten uzak olmaya indirgemektedir. Dinin / İslam’ın genel ahlâk anlayışı, yasaklardan da hareket etmekle birlikte mekruhları dahi içerecek bir boyut kazanırken, insanın içini kuşatan ve dönüştüren bir yapı arz ederken, pragmatist dindarlık zahir çerçevesinde bir ahlâk kurmakta, bunu hayatının görülebilecek bir yerine yerleştirmekte. 0 yüzden zina, faiz, rüşvet gibi haramlara bulaşmayan ama türlü entrikaları, ayak oyunlarını» iş takiplerini meşrulaştıran ve sahihliği tartışmalı bir devletsever ve milletsever dindarlık doğmaktadır.
Müslümanın ahlâkı önce bizzat kendisine yönelir. Müslüman önce kendi nefsine konuşur, sonra cemiyete. Bu durum doğal bir ahlâklılık halidir. Bugün bu gerçekleşmiyorsa, ahlâk kaybından önce doğal durum ve halimizin, inanmış olmaktan mütevellit aklımızın ve kalbimizin doğal yöneliminin, bu ülkenin bugünlere doğru gelen tarihi akışındaki doğallığın artık olmadığını veya azaldığını söylemek durumundayız. İslam tasavvufu bir ahlâk ortaya koymuştur. Bu ahlâkın zahirin fıkhı kadar, bâtının da fıkhını içerecek boyut taşıdığını söylemek gerekiyor. Zâhirin ahlâkı bâtının ahlâkını inşa eder, bâtınınki zâhiri takviye ve tahkim eder. Böyle iç içe geçen, birbirini besleyen, etkileyen, hayatın bütünü ve insanın iç ve dış dünyasını kuşatan bir ahlâk, büyük günahlardan uzak durmayı ve suçlardan sakınmayı sağlarken, zerrenin hakkını da kendinde yük belleyecektir. Salt zahir hatta terminoloji çerçevesini belirleyelim, fıkıh üzerinden gidildiğinde fıkhın yetişmediği yer, bir freezone / serbest bölge haline dönüşecektir, dönüşmektedir. Bu durumda da krizi derinleşmektedir. Vicdanın sustuğu, inceliğin hukuk kuralı dışına itildiği, adalet için mücadelenin hukuka, hukuk için mücadelenin kanuna / lafza indirgendiği bir durum elbette ahlâk krizini derinleştirecek bir etki doğuracaktır.
Ahlâkın alanı daraltılırken, birileri bunun dışındaki her türlü durumu ahlâkla bağdaştırabileceği zarinına sahip olmaktadır. Bu yeni durum, bir tür ahlakileştirme olarak bireyden topluma doğru bir seyir izlediğinde ahlâkın krizi başlıyor. Ahlâkileştirme, ahlâk kurallarının değil, bireyin veya toplumun ürettiği kuralların veya ortaya koyduğu eylemlerin etkin olduğu, ahlâkın içeriğinin bunlara göre yeniden belirlendiği, bir tür ahlâk üretimidir. Yeniden, biçimlenerek üretilen ahlâkın artık araçsaIlığından söz edilecektir. Ahlâkçılık tam da burada doğmaktadır. Yeniden biçimlendirilmiş ve üretilmiş ahlâk, kendi kurallarını dayatma, kendi kuralları çerçevesinde bir söylem ve eylem üretme eğilimine girecektir. Kriz olarak adlandırılan durumun da tam da bu yeni ahlâkçılık çerçevesinde oluştuğunu söyleyebiliriz.
Modern hukuk, bir tasavvur ve paradigma ortaya koydu. Toplumsal sözleşme bağlamından hareket eden modern hukuk paradigması, vatandaşlık kavramının içeriğini hukuk çerçevesinde belirledi. Ortaya sorunsuz vatandaş türü çıktı. Sorunsuz vatandaş, hukukla çatışmadığı sürece bir sorun teşkil etmez hatta makbuldür. Her türlü olumsuzluk kamusal alanda cereyan etmediği sürece kendisine ilişilmez, sistem bunun üzerine inşa edilir. Ahlâklı insandan sorunsuz vatandaşa evrilen toplum yapısı, Türkiye’de paradigma / zihniyet sorunlarının başında gelmektedir. Batı toplumları bir toplumsal sözleşme bilinciyle hareket ederek vatandaşlarına bundan kâr olarak toplumsal huzuru elde edebileceklerini vaat etmiştir. Vaadini de gerçekleştirmiştir. Bireysel yaşamları temiz, çamur veya farklı bir biçimde olan insanlar, toplumsal ve devlet alanında imrenilecek bir düzen içerisinde hayatlarını idame ettirmektedirler. Bizde ise tarih boyunca devletin vaadi, bir tür kâr-zarar paylaşımından çok, kendi zihin evreninde oluşan doğal adalet halidir. Bu adalet hali, kâr-zarar mantığından çok, gerektiğinde tek taraflı fedakârlık yapılacak bir bağı ve sadakati taşıyordu. Bütün sistem içinde, her şeyi yenileyip ve geçmişte bırakıp sadece sadakati insanların üzerine yüklemek, sınırların dışına çıkmak, aynı zamanda tersinden bir anakronizmin işlemesidir. İşine gelen yerde işine geldiği gibi davranmak için tarihe malzeme yığını muamelesi yapılması, sadece bir tarih kırılması, yağması ve yanlış anlaması değil, aynı zamanda bir ahlâk kırılmasıdır.
Devletlerin ahlâk karşısındaki ikircikli tutumu, çetrefilli bir hal almaktadır. Devlet ahlâklılık konusunda, ancak pragmatist tavırdan uzaklaşırsa büyük bir adım atmış olur. Ancak devletin ahlâk karşısındaki tavrı, kendini tahkim etmek boyutunda vuku buluyor. O halde devlet, insanı ve milleti için bir zeminden çok, kendini korumak, kendini korumak adına toplumsal düzeni korumak, bunu temin etmek için de insanlara hukuk normları çerçevesinde yoğrulmuş bir ahlâkilik beklentisine girmektedir. Bir yanlış anlama ve/ ya görmeye de bu çerçevede dikkati çekmek gerekiyor. Refah düzeyimiz arttıkça dindarlık artmıyor. Şeklî ve görünen dindarlık arttıkça da ahlâk düzeyimiz yükselmiyor. Enteresan bir şekilde dindarlık ile ahlâk arasındaki bağlar koparak, şeklî dindarlık öne çıkıyor. Şeklî dindarlık iki boyutta tezahür ediyor. İlki dinin emir yasakları bağlamındaki şeklî kısmıyla ilgili olan dindarlık. İkincisi ise görünmeye, göstermeye dayalı bir dindarlık. Şeklî dindarlık, fıkhın dindarlığı, haram-helal çerçevesinde bir hareket sağlarken, daha öteye götürmeye gücü yetmiyor. Dindarlık ile ahlâk arasındaki bağların önce zayıflaması, sonra kopması, daha sonra da mesafenin açılması aslında din(darlık) eksenli birtakım sorunlara daha kaynaklık teşkil etmektedir. Yeni düzlemde insanlar dindarlaştıkça “bir lokma bir hırka” demekten ve buna göre bir kanaatli hayat sürmekten çok, kapitalistleş- meye doğru gitmektedir. Hatta tarihî hattı parçalayıcı bir ahlâkçılık üretilirken, kimi yerde meşruiyet zemininin geleneksel İslam çerçevesinde inşa edildiğini de görüyoruz. Bu durumda da genel şekilci ve kendini bir denetleme mekanizması halinde gören ahlâkçılık, tasavvuf özlü yapılarda ortaya çıkıyor. Bu bozulmadaki en büyük pay, önce nefsine dönmeyen bir ahlâk işleyişinin devreye girmesidir.
Toplum olarak gündelik ihtiyaçlarımızı pragmatik ahlâkçılık üzerinden gidermeye alıştırıldık. Ahlâk zabıtalığı kadar -belki bu yazıyı da birileri aynı kalıba sokacaktır- ahlâk söylevleri de bir şekilde tıkanma getiriyor. Dolayısıyla konuyla ilgili en önemli ve en özel tutum konuşmamak temelli, çok şey yapmakla sağlanabilir. Çok konuşmak ve yazmak, çok iş yapmak anlamına gelmiyor. Ancak geldiğimiz süreçte toplum olarak en çok görünene, en çok konuşana hakikati(mîzi) teslim etmeye hazır oluşumuz bizim zaafımız.
Toplumumuzu sarıp sarmalayan büyük zaaf, görünmek üzerine kurulu bir sistemin üzerinde yürüyor olmaktır. Siyasetin ve devletin görünme meraklısı kadrolar eliyle dünden bugüne ve yarına yönetildiği, tahkimatını sürekli yenilediği düşünüldüğünde karşımıza çıkacak kara tablo, koca sistemin bu işleyiş üzerine kurulduğu olacaktır. Şekli ahlâk ve dindarlık ile görünme üzerine dayalı bir siyaset ve devlet düzeninin, kendisini toparlaması için belli noktalarda keskin, net ve köklü adımlar atması gerektiği bir zaruret olarak görünmektedir.
İnsanların hayatlarının en samimi günlerini, saatlerini sonraki dönemlerde birer referans olarak kullanması, bunun üzerinden bir güç merkezi kurmaya, bir güç merkezine dahil olmaya çalışması her geçen gün karşımıza daha fazla çıkan üzüntü verici bir durumdur. Bir kısım insanlar yıllarca 12 Eylül Darbesi’nde gerçekten yaşadıkları acıları sonraki yıllarda farklı sahalarda yatırıma dönüştürdüler. Bu dönem onlara ideolojik bir meşruiyet sağlarken, diğer yandan da bunun üzerine inşa ettikleri kocaman söylemleri oldu. Sadece hayatlarının değil, düşüncelerinin merkezine dini koyan çevreler ise 28 Şubat’ın mağduriyeti üzerinden bir söylem kuramasalar da siyaset alanı açmayı başardılar. Bunun her ne kadar sosyolojik, felsefi ve siyaset bilimi açısından derinlemesine ele alınmadığı bir yana, bu dönem kendisini izleyen döneme ilişkin mesajlar taşıdı. 15 Temmuz sürecinin taşıdığı en büyük risk de buradadır. İnsanların, o birkaç saatlik tarihi samimiyet ve fedakârlıklarını sonraki süreçte daha fazla insana, daha fazla devletliye duyurma ve gösterme adına girecekleri her çaba samimiyeti örseleyecek, karşımıza samimiyetini pazara süren bir tavrı çıkaracaktır. Devletin ve siyasetin görünme temelli genel yaklaşımı sürdükçe fedakârlık ve samimiyet pazarı da kurulacaktır. Daha fazla çalışanın, daha çok iş yapanın değil, daha çok iş yapıyormuş gibi yapanın ve daha fazla görünenin yükseldiği bir sistem kendi ahlâkını üretecektir. Ahlâk yap ve kenara çekil, der. Yapmak zorunda olduklarımızın semeresini düşündüğümüz an, ahlâkla aramıza bir mesafe koymaya başlamış oluruz. İslam inancını taşıyan bir toplum rıza-i ilahiyi gözetecekse, iyilik yapıp denize atmalı; balıkla ilgi değil, Halik ile ilgi kurmalı.
Bir kara delik etkisini sürdüren kapitalist ahlâkın her şeyi yuttuğu, kendine kattığı bir dönemde, buna dahil olmadan ahlâkı diriltmek son derece zor bir çaba. Ama her zor çaba, zorluğu kadar kolaylığı da taşır. Her zor çözümlü meselenin birde diğer yüzü vardır. İnsan olarak iç dünyamızı harekete geçirmek, toplumda insanların kendilerine dönmeleri, yalınlık / sadelik bize genel sorunlara ilişkin çözüm noktasında ilk adım imkânı sağlayacaktır. Entelektüel planda sorunlara ilişkin karmaşık analizler çözümü de karmaşıklaştırıyor. Oysa meselelerin karmaşıklığı, analiz ve tespitlerin de o boyutta olmasına neden oluyor. Hâlbuki her zaman, çözümler yalın ve nettir. İnsanî erdemler bize sadece ahlâk açısından değil, çoğu meselede çözümü kolaylaştıracak potansiyeli sunmaktadır.
Bu toplumda ahlâkın yeniden belirleyici olması ve güç kazanması, başkalarını temizlemekten ve insanlara ahlâk temelli nutuk atmaktan değil, önce kendimizi ve kalbimizi temizlemeye çalışmaktan başlıyor.
(2017)
Murat Erol – Kaybetmenin Halet-i Rûhiyesi,syf:17-24


0 Yorumlar