Oysa ben akşam olmuşum
Yapraklarım dökülüyor usul usul Adım sonbahar
Attila İlhan, Ayrılık Sevdaya Dahil, s. 103.
Sait Faik Abasıyanık, 1934 yılında Varlık, dergisi için kaleme aldığı Sonbahar yazısında çiçeklerin ve ağaçların, toprağın en karanlık derinliklerinde mevcut olan esrarı aslında kokularıyla ve renkleriyle ifşa ettiklerini, lâkin insanın bu tecellileri bir türlü an- lamlandıramadığını yazar. Hemen peşine de “Bu anlaşılmaz lisanlarını kulağımıza fısıldayan nebatat, anlaşılmadıklarına mahzun sönüp giderlerken, biz de yeni mevsime gireriz. İşte bu mevsim sonbahardır.”[1] diyerek sonbaharı, anlaşıl(a)mayan bitkilerin hüznünün bir tür dışavurumu olarak görür. Bu ifadelerde güzün yalnızca takvimsel bir geçiş değil, aynı zamanda içsel bir burkulmanın zamanı olduğu sezilir. Sonbahar bu bağlamda hem tabiatın hem de insanın içine sinen müşterek bir melankoline mevsimidir ve Edip Cansever’in terennüm ettiği üzere “bir hüznün öz- gül ağırlığıdır”. Nitekim Japon yazar Futabatei Shimei de “Acımasız insanlar bile bir sonbahar akşamının beraberinde getirdiği kederi hissedebilir.”[2] derken mezkûr hüznün derinliğine atıf yapar.
Sonbahar hüzündür, tabiatın âdeta Hüzzam makamındaki hazin bir tınıyla kendini sükûnete hazırladığı, yer ile gök arasındaki ezelî irtibatın gözle görülür, gönülle hissedilir bir şekle büründüğü tinsel bir mevsimdir. “Hüzün ve matem ayı”[3] Eylül’ün serin ve latif esintileriyle başlayan bu tahavvül, âlemin/kozmosun iç ahengiyle insanın ruhunu sarar, âlem-i kebirdeki (makrokoz- mos) her değişim, âlem-i sağirin (mikrokozmos) merkezinde {kalpte) yankılandığından her bir yaprak dökümü kalbe derin bir telmihte bulunur. Şairin, “Diri dedikleriniz ölü, ölü dedikleriniz diri / Sonbahar yaprakları gibi dökülüyor dünya terleri.” mısraları bu telmihe bir nazire yapar. Yeryüzüne isabet eden ışınları eğikleşen güneş yazınki o haşmetli, yakıcı parlaklığından sıyrılmış, bulutlar daha bir mahzun, daha bir alçak ve yer yer beyaz ile gri arasındaki o muğlak hâliyle süslenmiştir. Kozmosun kozmetik[4] yanı kendini en çok güzün gösterir. Tarlalar, sararmış başakların geride bıraktığı kurumuş anızlarla boylu boyunca uzanır, toprağın içindeki hazine görünmez ama kendini bir sonraki dirilişe değin muhafaza eder. Yeryüzü sonbaharla birlikte bekleyişe geçmiştir, yeniden canlanma vakti gelinceye dek sürecek dingin bir bekleyişe.
Göğe yükselmiş eller gibi önce rüzgârla oynaşır, ardından yavaşça düşer “savrulan yaprakları hicranh sonbaharın.”[5] Her yaprak toprağa dönerken âdeta birer hatime niyetiyle kendi serencamim tayin eder. Sait Faik, “Sonbaharda yapraklar konuşur.” der.[6] Bu meyanda ilk dökülen yaprak, yaklaşan kışın bir fisıldayıcısı,bir nevi mukaddimesi gibidir. Dallarından kopan her yaprak, rüzgârın eline teslim olur ve süzüle süzüle yere konar. Her biri ayrı bir letafetle veda eder. Kimi ağır, kimi hafifçe süzülür ve nihayet yeryüzünün şefkatli, mütevazı ve davetkâr kucağına düşer.[7] Sonbaharda yaprakların rengi yalnızca bir renk tebdili değil, zamanın ve doğanın birbirine karışan, birbirinden feyz alan hikâyesinin en zarif ifadesidir de. Sarı ile kahverengi arasındaki o ince nüans, her bir yaprağın kendine has bir hikâye-yazgı barındırdığını ve dahası her bir yaprağın kendi hususi tınısını kulağımıza fısıldarken nevi şahsına münhasır rayihasını da burnumuza çalar. Öyle ki, Sait Faik, “Beyoğlu civarında bir otelde yatmıştım. Işığı söndürüp yatmadan evvel pencereyi açtım. Pencere önünde bir ağara tüttüreyim, dedim. Ilık bir sonbahar gecesiydi, odanın içine bir yaprak kokusu ile beraber bir tadı sessizlik giriyordu.”[8] derken tam da bu hissiyatın hasıl ettiği sükûnetten dem vurur.
Toprağın kokusu da bu mevsimde mühim bir değişime uğrar, îlk yağmur toprağa düştüğünde havaya karışan o eşsiz koku (pet- rikor)(9), ruhu ta derinden kavrayıverir. Mezkûr koku, insanı mazinin en tenha köşelerine sürükler, belki bir çocukluk hatırasına, belki unutulmuş bir köy yoluna, belki de çoktan harap olmuş eski bir evin toprak kokan avlusuna. Yağmur, sonbaharın en sessiz refakatçisi, varlığıyla huzur bahşeden latif bir misafiridir. İnce ince yağan yağmur, pencerelerde usulca iz bırakırken içeriye bir ferahlık, bir dinginlik sızdırır. Her bir damla yer ile gök arasında kurulmuş bir mülahazadır, âdeta Tanrının rahmetini yeryüzünde tecelli ettiren bir vasıta gibi görünür. Her bir yağmur damlası gökyüzü ile yerin birleştiği o mukaddes bağı hatırlatır ve “Tanrı yağmurdadır.”[10] diye fisıldar. Yağmurun düşüşü insanın ruhunda derin bir sükûnet bırakır, kalbin çeperlerine latif bir hüzünle dokunur.
Sonbahar aynı zamanda tabiatın müphem lisanını en açık şekilde anlayabildiğimiz mevsimdir. Kuşlar uzak diyarlara hicret etmeye hazırlanmış, kimileri çoktan yola çıkmıştır. Gökyüzünde bir tertip ile süzülen kuş sürüleri tıpkı Feridüddin Attar’ın Mantıkut-Tayr\nda olduğu gibi insamn kendi içindeki yolculuğunu temsil eder. Kuşların kanat çırpışları doğamn ezelî ve ebedî ahen- gine bir işaret gibidir. Rüzgâr hafif esintisiyle yaprakları savururken tabiatın kendi içindeki ahenkli nidasını duyurur. Sanki ağaçlar yapraklarına son bir vasiyeti fisıldar ve “Vakit veda vaktidir.” dercesine melankolik bir hâletiruhiyeyle salınır. John Steinbeck, Tatlı Perşembede tam da böylesi bir durumu anımsatırcasına Do- ck ile Mackin üstüne çöken melankoliyi manidar bir şekilde sonbahar yapraklarına. benzetir.[11]
Gökyüzü yazın yakıcı sıcaklığından sıyrılıp daha ağır, daha melankolik bir renge bürünür ve bulutlar hüzünle yere eğilmiş, beyaz ve gri tonlarıyla tabiatın çehresini yeniden şekillendirir. “Varlıkların rengârenk etrafa saçılmasına, rüzgârın değişen sesine, gece çökerken evrenin o inkâr edilmez varlığına yayılan, eskimsi huzura karşı belli belirsiz dikkatimizi uyandıran o duyguda, aceleci bir hüznün karaltısı, yol kıyafetleri içinde bir melankoli seçilir.”[12] İbnul-vakt olan insan bu değişimle birlikte derin bir tefekküre girer. Zaman sanki hızla akan nehrin yavaşladığı bir gölcüğe dönüşüverir.
Sonbahar yalnızca tabiatın renklerini soldurmakla kalmaz, insan ruhunun en ücra yerlerine usulca sızarak derin bir iç burkulmasının kapılarım da aralar. Sezai Karakoç’un, “Arzın merkezi gibi soğuyorum gün gün / Benim kalbimden başlıyor ölenlerin ölümleri / Bu yıl ilkin benim kalbimden başlıyor sonbahar.” terennümü tam da bu içsel mevsimin kelimelere dökülmüş hâlidir. Genç Werther’in “iç ve dış dünyasına sonbaharın gelişi” de tabiata sonbaharın gelişiyle başlar.[13] Hakeza Femando Pessoa da sonbahar akşamüstlerindeki kayıtsızlığın derinliğinden yola çıkarak “Sonbahar varlıklardan önce bizde başlar.”[14] der. Bu mevsimde insan kendi iç dünyasında daha derin tefekkürlere dalar. Geçmişin hatıralarına döner ve geleceğe dair tahayyüller inşa eder. Belki de sonbaharın getirdiği o ince hüzün, tabiatın yavaşlayan ritmiyle insanın kendi hayatını mezcetmesinden neşet eder. Geceler uzar, gündüzler kısalır ve insan bu döngünün farkına vararak bir iç muhasebeye girişir. Şuaranın ve ediplerin, sonbaharı melankolinin mevsimi olarak nitelendirmesi de bundan olsa gerektir. Örneğin Mevlana İd- ris’in “kaderim sararıyor gökler sararıyor hafifliyor uykular / Dalgınım bu akşam unutmuşum yollan içim dışım sonbahar.” terennümü tam da bunu dillendirir.
Sonbahar hüznünün insana temas eden veçhesi sinemada da karşımıza çıkar. Örneğin Yasujirö Ozu’nun Geç Sonbahar’a veda. dul bir annenin, kızım evlendirme çabası ve akabinde kendisinin de yalnız kalışı sonbaharın geçiş temasına denk düşer. Bu geçiş insan ilişkilerindeki kopuşu, kuşaklar arasındaki değişimi ve kaçınılmaz ayrılıkları simgeler. Ozu’nun karakterleri de tıpkı ağaçlardan ayrılan yapraklar gibi birbirlerinden yavaşça ve sessizce uzaklaşır. AndreyTarkovski’nin Nostaljisinde de ağır ritimli görüntülerde sonbahar mevsimi yalnızlığın ve geçmiş özleminin metaforu olarak tezahür eder. Kurumuş yapraklar ve sisli manzaralar, karakterin içsel dağınıklığım yansıtır. Ingmar Bergman’ın Güz Sonatında da piyanist Charlotte ile kızı Eva’nın hikâyesi sonbahar temalarını barındırır. Sevgisiz bir ortamda büyüyen Charlotte annelik rolünü ihmal eder ve Eva da annesinden göremediği sevgi ve ilgi karşısında kırgınlık ve öfke ile doludur. Hem anne hem de kız ömrün sonbahanndadır: Charlotte yaşlanmış, sanat hayatında gerileme dönemine girmiştir. Eva ise kendi hayatını kuramamış, sevgisizliğin gölgesinde çocuğunu kaybetmenin de hüznüyle olgunluk döneminde bir tür erken sonbahar yaşamaktadır. Filmde sonbahar aynı zamanda insan ilişkilerinde geri dönüşü olmayan kırılmalara gönderme yapan bir metafordur.
Sonbaharın hâlleri felsefeye de akseder. Heidegger geç dönem metinlerinde bu muazzam tahavvülün farkına vararak sonbaharın “bilge sükûneti”nden anlam devşirmeye çalışır. “Baharın kıpır kıpır heyecanımın “güzün sakin ölümü”yle buluşmasını “çocuğun oyunu”nun “yaşlının bilgeliğiyle göz göze gelmesiyle özdeşleştiren filozofa göre bu bilge sükûnetin hazır ettiği ortamda “yankısı kıryolu tarafindan sessizce oradan oraya taşınan her şey huzur içindedir.” Bu huzur ortamında sonbahar günlerinin ürpertisinde yazın harlı ateşi, neşeyle yoğrulmuş bir sükûnete kavuşur. Yaz, özünde sakladığı sonbahar serinliğinin mahzun neşesiyle varoluşu kaynaştıran ezelî bir oyun misali her yıl bu patikanın kıyısında usulca salınır durur. “Bu bilge sükûnet ebedî ve ezelî olana açılan kapıdır. Onun kapısı, bir zamanlar işinin ehli bir demirci tarafindan insan varoluşunun muammaları dövülerek yapılmış menteşelere bağlı olarak açılır ” Bu atmosferde kıryolunun çağrısı oldukça alenidir. Bu çağrıda konuşanın ruh mu, dünya mı yoksa Tann mı olduğu sorusunu sorup mezkûr çağrının -kimden geldiğinden bağımsız olarak- “uzaktaki köklerimize varışımızda bizi evimizde kıldığı”nı tebarüz ettirir filozof.[15]
Yeryüzünün sonbaharının ilham verici hâlleri ve hepsinden de öte inşa edici sükuneti bizi hala her yıl doğal çevrimin bir parçası olarak ziyaret ederken öte yanda yanı başımızda sökün eden ve diğer bütün mevsimleri egemenliği altına alarak büyüyen “dünyanın sonbaharının mütemadiyen derinleştiği de artık fazlasıyla aşikârdır. Arap ve Ingiliz dilinde, bir gezegen olan dünya (arz-earth) ile yaşam sürdüğümüz ve bilişsel ufkumuzla sınırlarını kavrayabildiğimiz dünya (dünya/world) farklı kelimelerle ifade edilir. Öyle ki, Kur’an’da da bu nüans çok net bir şekilde görülür zira Kur’an bir gezegen olan dünyanın yaratılışını anlattığı ayetlerde Arz’ı (Mümin, 40/85) kullanırken insanın bu dünyadaki tecrübesine, arzularına, yönelişlerine ve fâniliğine temas eden ayetlerde ise dünyayı (A’lâ, 87/16) kullanır. Heidegger’in düşüncesinde de yeryüzü ve dünya kavramsal olarak ayrışır ve dünya “yer, gök, ilahi olanlar ve ölümlülerin yalınlığının olagelen ayna-oyunu”5 olarak karşımıza çıkar.[16] Bu ayrım özelinde yeryüzünün sonbaharı ezelî döngünün her sene devreden bir unsuru iken dünyanın sonbaharı hususiyle moderniteyle birlikte tesis edilen yeni dünyanın ve yeni hayat tarzının mevsimi olarak tezahür eder. İlki tabiatın içsel sükunetinde saklı olan hikmetin bir tecellisi iken İkincisi anlamdan yoksunlaşmış bir dünyanın yazgısınız.
Dünyanın sonbaharı varoluşsal ufkun sisle kaplandığı mevsimdir. “Yazın çürüyüşü, parça parça çürüyüp dökülüşüdür.”[17] Bundan böyle mevsimlerin akışı, zamanın rahminde anlam doğuran o kadim ritmini kaybetmiş ve bir görüntüler-imgeler-imajlar şeridi hâline gelmiştir, insan bu şeritte kendine ait olanı değil, dayatılanı izlemeye mahkûm hâle ge(tiri)lir. Bu sebepten dünyanın sonbaharı, insana mevsimlerin kısalan günlerini değil, hakikatin kısalan ömrünü haber verir. Her şey gün geçtikçe daha hızlı[18], daha parlak ve daha erişilebilir kılındıkça anlam geri çekilmekte, dünya daha da çirkinleşmekte[19], büyü ve gizem silinmekte ve hikmet, enformasyona alışkın kursaklardan geçemez hâle gelmektedir. Dünyanın sonbaharı, Yusuf Has Hacip’in Kutadgu Bilig’deki “Parlak yaz gibiydim binlerce çiçekli / Hazan mı düşürdüm, hepsini kuruttum.”[20] (Yaruk yaz teg erdim tümen tü çeçeklig, hazanmu tüşüttüm kamuğnı kurıttım) kuruttım) terennümünde olduğu üzere çiçekli-renkli dünyanın birçok yönden kuruduğu-renksizleştiği bir evreye tekabül eder.
Yeryüzünün sonbaharı insanı içe ve derine çağırırken, dünyanın sonbaharı onu dışa ve yüzeysele savurur. îlki insana kendi fâniliğini hatırlatarak merhametli bir bilgelik sunarken İkincisi ölümsüzlük vehmiyle donatılmış bir körlüğün içinden ancak çorak bir çöl şatafatı vaat ede(bili)r. Dahası, dünyanın sonbaharı yaprak dökmeye de imkân tanımaz. Yaprak dökümü yeryüzü sonbaharının bir bileşeni olup mukavemet bahşedici bir karşı koyuş mekanizmasıdır. Ağaçlar yaprak dökerek kışı göğüsler ve de bahara erişebilmeyi umar. İçinde bulunduğumuz hazan mevsiminde mukavemet göstererek yaprak dökmek ziyadesiyle zordur çünkü mevcut mevsimsel fırtınaların hedef aldığı şey doğrudan köklerdir. Ve köklerin hedef alındığı bu şerait altında insan, Dante’nin müteakip nidasını anımsatır bir edayla bir sonbahar yaprağı gibi düşüşü deneyimlemektedir: “Ey gökyüzüne uçmak için yaratılan insan, niçin düşüyorsun en ufak bir rüzgârda?”[21]
“Her yeni sonbahar, göreceğimiz son sonbahara biraz daha yakındır.” der Pessoa. Bu yakınlık dünyamız için de gün geçtikçe daha dramatik bir şekilde yak(ın)laşmaktadır. Pessoa 14 Eylül 1931’deki yazısını şöyle nihayete erdirir: “İnsanlığıma dair ne varsa – özlemlerimden yaşadığım sıradan eve, bana ait tanrılardan gene bana ait patron Vasques’e dek, hepsi sonbaharla gider, hepsi sonbaharın kayıtsız yumuşaklığında gider. Her şey sonbaharla gider, evet, sonbaharla her şey gider.”[22] Bu büyük inkılabın kulağımıza fısıldadığı hakikati duymaya, hâletiruhiyesinden hikmetler çıkarmaya, kokusundan anlam devşirmeye, o derin hüznünü mürebbi kılmaya ve en temelde Knut Hamsun’un harikulade tabiriyle “fânilik karnavalı ortasındaki bu mevsim”i[23], bu kasvetli ahir zamanı, dünyanın sonbaharım bütün yönleriyle layıkıyla anlamaya ve onun çağrısını işitmeye ne kadar hazırız?
[1] Abasıyanık, S. F. Bütün Eserleri. “Havuz Başı.” – Sonbahar. Yapı Kredi Yayınları. 2009, s. 752.
[2] Shimei, F. Savrulan Bulutlar. Tokyo Manga. 2024, s. 52.
[3] Mehmet Rauf. Eylül. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan. 2020, s. 156.
[4] Fransızca cosmftigue kelimesi, sırasıyla “kosmos (Grekçe) – kosmein (Grekçe) – kosmetikos (Grekçe)” silsilesi üzerinden evrilmiştir. Kozmos ile kozmetik arasındaki ilişki bu yüzden ziyadesiyle manidardır.
[5] İlhan, A. Aynhk Sevdaya Dahil. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan. 2015, s. 12.
[6] Abasıyanık, S. F. Bütün Eserleri. “Havuz Başı.” – Bir Sonbahar Akşamı. Yapı Kredi Yayınlan. 2009, s. 699.
[7] “Alçakgönüllülük yeryüzünün hâlidir. Oradadır, sessizdir, her şeyi kabullenir ve mucizevi bir şekilde bu atıklardan yeni bir zenginlik üretir, yozlaşmaya rağmen bir zenginlik, hatta yozlaşmanın kendisini dahi yaşamsal bir kudrete ve yaratıcılığın yeni bir imkânına dönüştürerek. Güneşe açıktır, yağmura açıktır. Ektiğimiz her tohumu almaya hazırdır. Ve her bir tohumdan otuz kat, altmış kat, yüz kat fazlasını vermeye muktedirdir.” Bloom, A. Beggining te Pray. Paulist Press. 1970, s. 35.
[8] Abasıyanık, S. F. Bütün Eserleri. “Mahalle Kahvesi.” — Bir Bahçe, s. 460.
[9] Petrikor, yağmur damlalarının susuz toprağa temas etmesiyle ortaya çıkan
toprak kokusudur. Terim, Antik Yunancada kaya anlamına gelen TtErpa (petra) ya da ırerpoç (petrol) sözcükleri ile Yunan mitolojisinde tanrıların damarlarında dolaştığına inanılan ilahi sır anlamındaki îyuıp (ikhor) kelimesinin birleşiminden türetilmiştir. Müteakip dipnotla birlikte okunduğunda bu etimolojinin manidar bir ilişki tesis ettiği söylenebilir
[10] Resulullah (s.a.v.) bir gün yağmur yağarken ellerini semaya açmış niyaz edince sahabe taaccüp edip meselenin hikmetini sual eder. Cevabı şöyle olur Allah Resulü’nün: “Çünkü bu yağmur Yüce Rabbine (O’nun yaratmasına) daha yeni mazhar olmuştur… (onun için onunla teberrük ediyorum).” (Müslim, Istiska, 13).
[11] Steinbeck, J. Tatlı Perşembe. Sel Yayınlan. 2017, s. 14.
[12] Pessoa, F. Huzursuzluğun Kitabı. Can Yayınlan. 2014, s. 195.
[13] Goethe, J.W.V. Genç Wertherin Acıları. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan. 2019, s. 77.
[14] Pessoa, E Huzursuzluğun Kitabı, s. 195.
[15] Heidegger, M. “Kıryolu”, Kutadgubilig, 30,2016, s. 214.
[16] Zirkeden: Inwood, M. Heidegger Sözlüğü. Ayrıntı Yayınları. 2025, s. 308 (vurgu yazara ait). Öyle ki, Vattimo, Heidegger’in bu ayrımını eser üzerinden açıklar: “Dünya, eserde tezahür ettiği sürece okunan manalar sistemi iken, yeryüzü tıpkı yorumlarla ve manalarla asla tüketilemeyen biı çekirdek gibi sürekli kendisini yenileyen unsurdur.” Vattimo, G. Modernliğin Sonu. İz Yayıncılık. 1998, s. 123.
[17] Karaosmanoğlu,Y.K.^raZ^^ow^.İletişim Yayınlan. 1996,s. 117.
[18] “Anında başarı günün kuralı, ‘Şimdi istiyorum!’ Merak ediyorum, acaba makinelerin bizi yozlaştırmasından mı kaynaklanıyor diye. Makineler her şeyi çok çabuk ve hayatın doğal ritminin dışında yapıyor, bir araba ilk denememizde çalışmasa öfkeleniyoruz. Hâlâ kendimizin yaptığı birkaç şeyin, yemek yapmak, örgü örmek, bahçe işleri gibi aceleye getirilemeyen bütün işlerin çok özel bir değeri var bu nedenle.” Sarton, M. Bir Yalnızlık Güncesi. Albaraka Yayınları. 2024, s. 8 (vurgu yazara ait).
[19] “Bu dünyada yaşıyor oluşum, beni onun güzelliği kadar çirkinliğine de ortak kılıyordu. Bu nedensellik yahut faillik meselesi değildi. Varlık’ın ta kendisiydi. Zira dünya düşmüş hâliyle çirkinliğin her yerde vücut bulduğu bir sahnedir. Şayet dünya acı ve çirkinlik içindeyse ve ben onun bir parçasıysam, o hâlde hem dünya hem de ben iyileştirilmeyi bekleriz,” Gabor, O. Immigrant on Earth. Resource Publications. 2025, s. 1-3.
[20] Yusuf Has Hacip. Kutadgu Bilig. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan. 2018, s. 482: 6531.
[21] Dante Alighieri. İlahi Komedya. “Araf.” Oğlak Yayınları. 2022, XII-94.
[22] Pessoa, F. Huzursuzluğun Kitabı, s. 195-96.
[23] Hamsun, K. Açlık. Varlık Yayınları. 2007, s. 30.


0 Yorumlar