Gönül Zenginliği ve Abdullah b. Esâd Muhâsibî’nin Hikâyesi
Paylaş:

On Üçüncü Fasıl

 

Bize Ahmed b. Yûnus, ona Ebû Bekir, ona Ebû Hasîn,[1] ona Ebû Sâlih, ona da Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil; gönül zengin­liğidir.”[2]

Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Zenginlik, mal çokluğu, yani altın ve mal toplayıp onu biriktirmek, değildir. Lâkin zenginlik, gönül tokluğudur,[3] Yani kalbin kanaat ile zengin olmasıdır.

İşaret

Zenginlik, mal ve paraya karşı ihtiyaçsız olmaktır; malı tutup saklamak değil. Bir şeye muhtaç olduğun vakit, bu dilenciliktir, zenginlik değil. Nitekim Allah’ın dışında her­kes fakirdir. “Zira Allah zengindir, siz ise yoksulsunuz.”[4] Ancak kişi, kendisini O’nun varlığında (O’nda) gördüğünde, ‘O’ndan başkasına ihtiyaç duymaz. Kendi ihtiyaçlarını ”O’nun hazînesinde gördüğünde, onları talep etmekten de müstağni olur. Zîra her şey vaktinde tahakkuk eder; yani her şey bir vakte bağlıdır. Eğer vakti gelmediyse, ne kadar talep ve istekte bulunursa bulunsun, arzusuna erişemez. Ama eğer vakti geldiyse, gök ve yer ehli onu def etmek için ne kadar çaba sarf ederse etsin, bu dervişin boğazındaki tek bir nefesi bile erteleyemez.

Rızık mukadderdir, fazlasını isteyen sensin. Vakti mu­ayyendir; önce isteyen yine sensin.

Nitekim bu kimsede ihtiyaçsızlık hâli âşikâr oldu. Fakat malı olan bir kimse, mal talep ettiği vakit onun kulu olur ve malı bulduğu zaman onu ele geçirmek için zahmet ve acıya dûçâr olur. Onu elinde tutup sakladığında, elinden almamaları ve eksiltmemeleri için kaygı ve korku içinde kalarak titrer ve endişeye kapılır. Öte yandan, malı har­cayınca ağlayıp inler. Elinden gittiğinde, üzüntü ve hasret çeker ve âhirette de malının tutsağı olur. Eğer o mal helâl ise hesabı vardır; haram ise azâbı vardır. O malın her bir hissesini talep etmesinin neticesinde, kaç bin zarar ve ziyân meydana gelir. Zîra bu malı tahsil etmenin meşguliyeti sebebiyle zikir, fikir, gayb ve din makamlarının yolundan geri kalır. Şayet gönül zenginliğine ermiş olsaydı, bu kadar mahrumiyet ona nasip olmazdı ve bu kadar acı çekmezdi. Böylelikle, mal hırsının mihnetinden âzâde olurdu.

Bu hadîs, eğer seni mal toplama isteğinden müstağni kılıyorsa, bu senin kulaklarının gerçekten işittiğine delâlet eder. Eğer böyle değilse, bunun sebebi senin sağır oluşundur. Çünkü sağırlığın, bu hadîsi işitip amel etmene mânidir.

Ten kulağı, akıl kulağına gâlip gelen ve ona göre hare­ket eden bir kimsenin, “Eğer bu işi yaparsan seni sopayla döverim; eğer gereğince itaat edersen sana hil’at veririm” diyen bir zâlimin vaadine uymamasını bekleme. Zira ancak akıl kulağı, şeriatın beyanını kavrayıp tasdik edebilin Bu tasdikten rağbet (ümit) ve rehbet (korku) açığa çıkar. Nitekim Kur’ân’da, rağbet eden ve korkanların amelleri üzerinde vaîd ve va’dler zikredilmiştir. “Kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda, bu onların îmanlarını arttırır. Onlar yalnızca Rablerine güvenirler.”[5] Yani îmanın nişânı, Allah’ın âyetlerini işittiklerinde îmanlarının artmasıyla ortaya çıkar. Tevekkül ettikleri için malları her daim bereketlenir, asla eksilmez. Akıl kulağıyla işitenler, koyun kulağıyla işitenlerden daha isteklidir; daha isteksiz değildir.

Hikâye

Ebû Abdullah b. el-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî (ö. 243/857) -Allah ona rahmet etsin- bu dergâhın büyüklerinden ve mukarreblerindendi. Kendi devrinde ilim, verâ, muamele ve hâl bakımından eşi bulunmayan bir zâttı. Aslen Basralıydı. İmam Hasân-ı Basrî geleneğine[6] bağlıydı, ancak Bağdat’ta ikamet ederdi. Muhâsibî, 243 senesinde, Ahmed b. Hanbel’in vefatmdan iki yıl sonra, Bağdat’ta vefat etmişti.

İnceleyin:  Hayra'r-razıkin" Ne Demektir?

Babası vefat ettiğinde ona yetmiş bin altın (kırmızı dinar), yani yedi yüz bin gümüş (dirhem) miras kalmıştı. Ancak Muhâsibî bu maldan bir kuruş dahi almadı. Zîra babasının mezhebi Kaderiyye idi. Muhâsibî, Resûlullah’tan (s.a.v.) sahih bir rivâyete dayanarak şöyle dedi: “İki farklı dine (millete) mensup olanlar birbirine mirasçı olamaz.”[7]

Ve ekledi: “Benim dinim başka, onun dini başka. Bu miras bana nasıl intikal eder?” Ardından şehrin yöneticisine şöyle dedi: “Bu mirası sen al. Zîra bu mal bana değil, sana geçer/’

Yine kendisi (Allah ona rahmet etsin) helâl olup olmadığı şüpheli bir yemeğe elini uzattığında, eli o yemeğe erişemez ve parmağındaki bir damar harekete geçerdi. Bu vesîleyle yemeğin şüpheli olduğunu anlar, onu yemekten kaçınırdı. Eğer bir kimse onun ağzına şüpheli bir lokma koyacak olsaydı, ne kadar çiğnerse çiğnesin, o lokma boğazından geçmezdi.

Büyük bir şeyh kabul edilen Ebû Abdullah Hafîf-i Şîrâzî -Allah ona rahmet etsin- şöyle demiştir: “Bütün akval ve ahvâlde, meşâyihin beş şahsına uyunuz. Geriye kalanların hâllerini teslim ediniz.” Yani bu beş kişi dışındakilere ittibâ etmeyiniz. Bu beş kişi: El-Hârîs b. Esad el-Muhâsibî, Çüneyd b. Muhammed, Ebû Muhammed Ruveym, Ebû Abbâs b. Atâ ve Amr b. Osmân el-Mekkfdir. Zîra onlar ilim ile hakîkati birleştirmiştir. Yani şeriat ilmi ile tarikat ilmini bir araya getirmişlerdir. Onlar hem ilim hem de muâmele ehlidirler.

Muhâsibî (Allah ona rahmet etsin) şöyle demiştir:

“Bir kimse kendi bâtınını murakabe ve ihlâs ile sağlamlaştırırsa, Hak Teâlâ onun zâhirini mücâhede ve Seyyid’in (s.a.v.) sünnetine uymakla süsler.”

Remiz

O asırda insanlar, bu beş kişiyi halkla zâhir ilmi diliyle konuştukları için tercih ediyorlardı. Onlar, dinleyenlerin seviyesini gözetip herkesin derecesine göre söz söylerlerdi. Böylece avam onların sözlerini yanlış anlayıp hataya düşmez. Bu şekilde herkesin seviye sine göre konuştuklarından dolayı, avam dinin gamından dışarı çıkmaz ve halk kendisini bu beş kişiyle kıyas etmez.

Bâtına riâyet etmekten dolayı zâhirdeki nâfileler eksik görülse bile, bu nâfilelerde kusur bulunmaz. Onlar işin so­nunu gördükleri için, ilk iş mücâhedeye ihtiyatlı bir şekilde başlarlar. Tâ ki onlara iktidâ eden müridler zarar görmesin ve sözlerinin avam için şeriata aykırı görünmemesi sağlansın.

Her asırda, o asrın ehli bu beş kişiye iktidâ etmeyi se­çer, Zira onların her nefesi ve her adımı hem avam hem de havâs için faydalıdır. Geri kalanı, zafer kazanmak için bir kelime söylerse onu iyi kalpli olanlar güzelce te’vil eder. Bu iyi kalpliler, geri kalanların nâfilelerinde bir gevşeklik görseler bile üzerinde durmazlar. Onları affederek, Allah’ın yüceliğinin güzelliğine Celle Celâluhû, hem şerîatte hem de tarîkatte her nefeste ve adımda daha müstakim olan diğerlerinin dinine uyar.

Neticede, eğer bir ulu zâtta hatâ görürsen onu görme. Eğer eksik bir kimsede doğru bir söz işitirsen, o sözü muh­kem tut. Eğer bir yerde bî-edeb bir günahkâr varsa, onun etrafında dolaşma ve kendi edebini muhâfaza et.[8]

Senin iktidâ etmen gereken, Kitap ve Sünnettir. Her kim Kitap ve Sünnet üzere ise, sen onunla sohbet et. Sünnete muhalefet eden biriyle ne diye oturup kalkarsın!

Ey aziz! Bir cinsin kendi cinsiyle hemdem olması, başka bir cins ile aynı kafeste bulunmasından çok daha hayırlıdır. Zâhir düşmanla savaşmak kolaydır; asıl olan bâtın düşmanla mücadele etmektir. Zira onun maksadı îmandır.

İnceleyin:  Mevlânâ’ya Göre Gönül/Zihin Kontrolünün Önemi

Rüzgâr olma ki aşağılık kimseye doğru esme. Ateş olma ki her samanı yakma. Toprak gibi olma ki değersiz şeylerle karışma. Su gibi olma ki her bir cinsle karışma. Cömertlikte rüzgâr gibi ol ki herkese esebilesin. Şefkatte su gibi ol ki her nefse ulaşabilesin. Fakat sohbette yabanî ol ki herkesle kanşıp yüz göz olmayasın. Muhabbette ateş gibi ol ki yakabilesin.

Ama bu kavın in ehli, avamla hemkadem, havasla hem- demdir. Zâhidle önde beraber, ârifle hemnazardır. Ulemâ ile kal, âriflerle hâl bakımından birliktedir. Müridle talepte beraber, murâdla sevinçlidir. Şüphesiz, kimin yolu onlara düşerse öne çıkar; fakat kim onlara karşı gelirse helâk olur. Nitekim bütün ateşler, onların güneşinin yaranda soğuktur. Onların dostluğunun yokluğunda bütün nimetler acıdır. Onların gördükleri dışında bütün görülenler, tozdur. Bir kimse bir saatlik hizmetlerine nâil olsa, senelerce gayretle bulamayacağı nasibe kavuşur. Onların hâli ona akseder.

Onların hizmeti ve muhabbetinden azıcık nasip alan bir kimse, akranları arasında devlete nâil olur. Çünkü bu akranlar, onların hizmetinde bulunmamış ve hürmetlerinden mahrum kalmışlardır. Kâbe’ye hürmet, Kâbe’yi tâzim buyrulduğu içindir. Onların kalbindeki o hizmet gizli olduğundan dolayı Kâbe, onların gönlündeki bir zerreyi arzu eder.

Rûhlar âleminde mesafenin ne mânâsı olur? Zîra O’nun bahçesi olan sekiz cennet, dostlarının kalbinden akseder. Onların kalbindeki bu akse, Cebrail bile hayretle bakar. Bu azizlerin canı, letafetin kaynağıdır. Onların muhabbetine erişmek kifayetle değil, belki sırf inayet iledir. Onlara hiz­metin hil’âtmı bir kimsenin üzerinde görürsen ona hürmet et; büyük bir hazla ona hizmette bulun.

Bu hürmet ve hizmete erişebilmenin tevfîkini kendi adına bir inâyet say ki, Celle Celâluhû’nun fazlıyla sen de bu devletten tez zamanda feyzlenesin.

Lâ ilâhe illâ Hû.

Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:

Dipnotlar:

[1] Herevî, bu iki râviyi tek bir kişi olarak kaydetmiştir.

[2] Buharı, Sahih-i Buhârî, Rikâk 15,2/569. HN: 23751.

[3] Hadisin orjinalinde ve forsça metinde de “nefs” kelimesi kullanılmıştır. Türkçeye çevirirken mânâyı gönül karşıladıı için gönül şeklinde çevril­miştir.

[4] “(Ey müminler!) İşte siz Allah yolunda harcama yapmaya çağrılıyorsunuz, fakat içinizden bir kısmı cimrilik ediyor. Halbuki cimrilik eden ancak kendine karşı cimrilik etmiş olur; zira Allah zengindir, siz ise yoksulsu­nuz. Eğer hak çağrısına sırtınızı dönerseniz Allah sizin yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar.” Muhammed 47/38.

[5] “Müminler o kimselerdir ki, Allahın adı anıldığında yürekleri titrer, ken­dilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda bu onların imanlarını arttırır. Onlar yalnızca rablerine güvenirler,” Enfâl 8/2.

[6] Kitapta Muhasibi’nin imam Haşan Basrî’nin dayısı olduğu yazılsada mu- temelen bir yazım hatasıdır. Zira Haşan Basrî Muhâsibî’den iki yüz yıl önce yaşamıştır.

[7] Hadis metni şu şekildedir: Müslüman kâfire, kâfir de Müslümana mirasçı olamaz. Buhârî, Sahîh-i Buhârî Ferâiz 26,2/623. HN: 25180.

[8] Bu rubâyi elyazmasının haşiyesinde aynı el yazısı ile bulunmaktadır.

Hakk’ı felsefecilerin deliline sorma.

Dîni yalnızca hadîs ve Kur’ân’a sor,

Senin gemin şerîat, senin Nuh’un Kur’ân’dır.

Bu ikisi olmaksızın kurtuluşu tufanda arama.

Risâle-i Mufassala, vr. 49a.