Otuz Beşinci Fasıl
Bize Abdullah b. Yûsuf, ona el-Leys, ona Yezîd, ona Ebû el-Hayr, ona da Abdullah b. Amr’in[1] rivayet ettiğine göre:
Bir adam Hz. Peygamber’e “İslâm’da hangi davranış hayırlıdır?” diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Yemek yedirmen ve tanıdığın tanımadığın herkese selâm vermendir” buyurdu.[2]
Bize Ali b. Abdullah, ona Süfyân, ona ez-Zührî, ona Atâ b. Yezîd el-Leysî, ona da Ebû Eyyûb’un rivayet ettiğine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Müslümanın, müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durması helâl değildir. İki müslüman birbirleriyle karşılaştıkları zaman birisi yüzünü bu tarafa, diğeri de öteki tarafa çevirir. Hâlbuki bu iki müslümanın hayırlısı önce selâm verendir.”
Süfyân bunu Peygamber’den üç kez işittiğini söylemiştir.[3]
Bize Muhammed b. Mukâtil[4] Ebû Haşan, ona Abdullah, ona Ma’mer, ona Hemmâm b. Münebbih, ona da Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Küçükler büyüklere, yoldan geçenler oturmakta olanlara ve sayıca az olanlar kendilerinden kalabalık olanlara selâm verirler.”[5]
İlk hadiste Abdullah b. Amr’ın[6] (r.a.) rivayet ettiğine göre Peygamber’e (s.a.v.) bir adam: “Yâ Resûlallah, hangi İslâm daha hayırlıdır?” diye sordu. Yani, Müslümanlardan kim daha iyidir? “Yemek yediren ve tanıdığı ve tanımadığı herkese selâm veren kimsedir” buyurdu.
Diğer hadiste Ebû Eyyûb Ensârî’nin (r.a.) rivayet ettiğine göre Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: “Müslümana, kardeşiyle üç günden fazla konuşmaması helâl değildir. Karşılaştıklarında birbirlerine yüz çevirirler. Oysa bu iki müslümandan daha hayırlısı, önce selâm verendir.” Yani, selâm yabâniI iği ortadan kaldırır. Çünkü onun bu kızgınlığı Hak uğruna değil, tersine dünya uğrunadır.
Diğer hadiste Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiğine göre Resûl (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Selâm verin.” Yani, ilk önce küçükler büyüklere, geçenler oturanlara ve az olanlar sayıca çok olanlara versin.
Bir başka hadiste ise7 “Binek üzerinde olanın yürüyene, yani hareket hâlinde olan az sayıda kimsenin sayıca fazla olana selâm vermesi gerekir. Zulüm töhmeti altında kalmamak için binek üzerinde olanın yürüyene, kötü şeylerden uzak durduğu zannını yok etmek için sayıca az olamn çoğa, saygısızlık töhmeti altında kalmamak için yürüyenin oturana selâm vermesi gerekir. Velhâsıl, her kim selâm vermekte öncülük ederse, onun devleti daha çok olacaktır.”
İşaret
Kime selâm verirsen, dilindeki sözde kalbin samimiyetini ara. Zîra halkın nazarı söze, Allah’ın nazarı ise kalbedir. Sakın ha, ikiyüzlülükle selâm verme. Gönlünden onun selâmetini talep et ve sonra selâmı dilinden zâhir et.
Yani, Sen benden yana selâmettesin. Ne sana haset ederim, ne kötü düşünürüm, ne sana kötüyü reva görürüm, ne kötülüğünü söylerim, ne de kötülüğünü isterim. Allah’tan daima senin selâmetini dilerim. Hep sana selâm veririm; yani Allah’ın âferini, benim yokluğumda da varlığımda da benden selâmettesin. Selâmıma itimât et ve benden yana gönlünü ferah tut. Zîra gıybet etmeyeceğim, düşmanlarınla asla birlik olmayacağım ve asla düşmanlık etmeyeceğim. Selâmını iki yüzlülükle kirletmeyip Allah için yaptığımı mahvetmeyeceğim. İslâm’ın düstûrunu nifâk maşası yapmayacağım. Mümini selâmla kandırmayacak, onu benim hakkımda kötü düşünmeye sevk etmeyeceğim. “Esselâmü aleyküm” dediğimden gayrı bir şey yapmayacağım. Sen de buna daha güzel bir cevapla karşılık ver, “Ve aleyküm selâm ve rahmetullah’ de.”İşte, Ben de senin benim için söylediğinden daha fazlasını senin için isterim.
Ey kardeşim, ey benim iyiliğimi isteyen, ey dinde yoldaşım, ey Müslümanlıkta yârim, ey tâatteki yardımcım, ey günahlardan beni men eden, ey yalnızken de herkesin içinde de iyiliğimi isteyen ve bana duâ eden, Allah’ın rahmeti ve selâmı senin üzerine olsun. Allah’ın âferini ve rahmeti üzerine olsun. Çünkü bana selâm vermekte önce davranarak şeref verdin.
Kalpteki bu niyet, selâm ve cevabının her iki taraftan da karşılık bulup kavuştuğu anda, eğer kalpte gıllügiş bulunuyorsa merhametin seli bunları alıp götürür. Eğer korku varsa bu da niyet sâyesinde ortadan kalkar. Zîra selâm sünnetinin bereketi, kalbin selâmeti ve mânâsının sıhhatiyledir. Öyle ki, şu ana kadar bu hususun sadece kokusu geçti ve geri kalanı ise yola revân olanların kalplerine sudûr eden mükâşefenin selâmetiyle keşf olunacaktır. “Allah’a temiz kalple gelenler dışında.”[8]
Saf ânın üstün olmasıyla, “Onların gönüllerini düşmanlık duygularından temizledik,”[9] mânâsına varılır. Cihâddan çıkıldığı vakit ise: “Artık bir kardeşler topluluğu olarak sedirler üzerinde karşı karşıya oturacaklar”[10] hâline varılır. Nitekim müminlerin herhangi bir vakitte selâmlaşmaları sırasında bu mânâ keşf olunur.
Selâm, selâmetten ötürü söylenmiş olup kabul ve kurbiyetin hil’ati her ikisine de zâhir olur. Öyle ki, şerhin ehemmiyetli kısmı o sülûkun görülmesidir. Onların kınanmış ahlâkı bırakmalarının başlangıcındadır. Nitekim eldeki iş nakittir, vârid virddedir ve ukbâ zevki dünyadadır. Karşılamanın methedilmesi içenlere mâlumdur ve zevk edenlere âyandır. İçenlere âfiyet olsun ve her dem ziyâdeleşsin.
Hikâye
Ebû Abdullah Muhammed Hafif Şîrâzî (ö. 371/982) (Allah ona rahmet etsin) büyüklerden olup onun “şeyh-i kebîr” olduğu da söylenir. Annesi Nîşâburludur. İbn Hafif, Ebû Tâlib Hazrec Bağdâdî’nin müridiydi. Kendisine tarîkatte “şeyhülislâm” da denirdi. Ruveym ve İbn Atâ’nın sohbetinde bulundu. Onlann dışında, Ebû Bekir Kettânî, Yûsuf Hüseyin Râzî, Ebû el-Hüseyin Mâliki, Ebû Haşan Müzeyyin, Ebû Hayr Derrâc gibi sûfîlerle görüşüp Ebû Tâhir Makdisî’nin sohbetinde de bulundu. Beytü’l-Mukaddes, Remle, Dımeşk, Mekke ve Bağdat’taki şeyhlerden birçoğunun meclisinde bulundu. Zâhir ilimlerinde ve hakikat ilimlerinde âlim bir zât olup birçok eser yazmıştı. îbn Hafifin itikadı pâk ve sîreti güzeldi. Şâfiî mezhebindendi, Şeyhü’l-meşâyih olup vaktin imâmıydı. Gençlik ve çocukluk çağında gecelerinin çoğunu mescidde geçirip ibadet ile meşgul olurdu. Şeyhü’ş-şuyûh ve zamanın yegânesiydi. 371 senesinde vefat etmişti.
Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):
“İrâde, sıkıntı hâlini çekmeyi devam ettirerek rahatı terk etmektir. Mürîd için nefsine uymaktan, ruhsatla amel etmek istemekten, ve bu hususta yapılan tevilleri kabul etmekten daha zararlı hiçbir şey yoktur.”
Ona kurbdan sordular: “Kurb nedir?” O da şöyle dedi: “Kulun Hakk’a yakınlığı, devamlı emirlere uyma hâlinde olmaktır. Her kim bunu yapıyorsa yakınlığın nişâmdır. Hakk’ın kuluna olan yakınlığı ise ona devamlı tevfîk kılmasıdır.”
Bu büyük zât, bütün Kur’ân’ı bir rekât namazda hatmederdi, Her gün sabahtan öğle namazına kadar bin rekât namaz kılardı. Hâlinin başlangıcındaki bir devirde, bir rekâtta on bin “Kül hüvallâhu ehad” sûresini okurdu.
Bir vakit bir derviş, İbn Hafifin yanma gelip “Bende vesvese var” deyince îbn Hafif şöyle cevap verdi: “Bizim devrimizde sûfîler şeytanla alay ederlerdi. Şimdi ise şeytan onlarla alay ediyor,” Hak Teâlâ, şeytanın elini sûfîlerden çektirmişti. “Şüphesiz, kullarım üzerinde senin hâkimiyetin olmayacaktır.”[11] Şeytan, bunu tartışmasız kabul etmiş ve “aralarından senin samimi kulların hâriç, onların topunu kesinlikle yoldan çıkaracağım”12 demişti. Şu halde , sen şeytanın vesvesesinden bitâp düştüysen, sen sûfî değilsin.
Ve şöyle dedi: “Zayıfladığım için ayakta nâfile namaz kılmaktan geri kalıyordum. Gençliğimde yaptığım ibadetten yaşlılığımda geri kalmak istemiyordum. Ayakta kılman her bir rekât yerine iki rekât oturarak kılıyordum. Resûl’ün (s.a.v.) hadîsine istinâden: ‘Oturarak namaz kılanın namazı, ayakta kılanın yarısı kadardır.”’13 sevap bakımından, oturarak kılman namaz ayakta kılman namazın yarısıdır.
Remiz
Kuvvet ve mâla dâir neyin varsa, bu yoldan esirgeme. Bârî’nin yolunda kuvvet senin sıfatın olur. Eğer kuvvetini zâyî edersen senin zaafın ve hasretin olur. Eğer yolda malını esirgemeden bol bol sarf edersen, senin mülkün ve zenginliğin olur. Eğer zâyî edersen senin iflâsın ve eziyetin olur. Neyin varsa ödünçtür. Yolda kaybederek kendi mülkün hâline getir. Her şey fânidir, yolda kaybetmekle bâkî kılmaya bak. Gençliği ebedî bahtiyarlığın vesilesi kıl. Yani, gençliğini O’nun yolunda harca. Senin elinden almadan ve onun hasretini seninle yoldaş etmeden önce, ne kadar hadem ve haşem14 varsa bırak ve yürü. Hızlı ol, korkma, cesur ol ve gel. Çünkü himmetini toplaymca bütün zorluklar sana kolaylaşır. Can çekişmek, canın beslenmesine dönüşür.
Başlangıçta böyle gözükür ki mert, namertten ayırt edilsin. Himmet toplandığında peş peşe nusret kazanılır. Mert kişi, ‘Ben bu devlete nasıl bu kadar çabuk ulaştım?’ diye şaşırıp kalır. ‘Bu makamın sözünü akılla idrâk edememişken, bu makamın varlığını [vücûd] nasıl bu kadar erken buldum?’ Ona şöyle derler: ‘Evet, sen böyleydin. Bu bizim lütfumuzdandır. Biz bir kimseye yâr olursak, varlığın [keyn] bütün zerreleri bu kimsenin saâdetine mânî bile olsa, her biri O’nun delîli olur. Bütün zulmetler nûra döner. Bütün perdeler onun kapıcısı olur. Tüm zorluklar kolaylaşır. Sen korkma ve mertlik yap, içeri gir. Çünkü kapı açık, yol ferahtır ve selâm verilmiştir.’ Nitekim bu, tâlip, sâdık ve ârif olan kulun hakkında O’nun binlerce lütuf ve nusretinden biri bile vasfedilemez.
Lâ ilâhe illâ Allah. Lâ ilâhe illâ Hû.
Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:175-183
Dipnotlar:
[1] Ensârî râviyi Ömer şeklinde kaydetmiştir.
[2] Buhârî, Sahîh-i Buhârî, îsti’zân 9,2/532. HN: 22133.
[3] Buhârî, Sahîh-i Buhârî, îsti’zân 9,2/532. HN: 22134.
[4] Ensârî, hadis senedinde Ebû Hasan’ın Muhammed b. Mukâtil den aktardığını kaydederken Buhârî senedinde Muhammed b. Mukâtil Ebû Haşan olarak tek bir râvi şeklinde kaydeder.
[5] Buhârî, Sahîh-i Buhârî, îsti’zân 4,2/531. HN: 22123.
[6] Ensârî hadisin Farsça tercümesinde de Abdullah b. Ömer şeklinde kaydetmiştir. Biz Buhârî’nin senedine istinaden Abdullah b. Amr şeklinde tercüme etmeyi tercih ettik.
[7] Bkz. Müslim» Sahih-İ Müslim, Selâm 5646, /918. HN: 6001; Selâm 5646, Z918. HN: 271827; Tirmizi, Sünen-i Tirmizi, îsti’zân ve’l-edeb 14,5/61. HN: 15919; îsti’zân ve’l-edeb 14, 5/62. HN: 15923; îsti’zân ve’l-edeb 14, 5/61. HN: 271214;
[8] Şuarâ 26/89
[9] Hicr 15/47.
[10] Hicr 15/47
[11] Hicr 15/42.
12 Hicr 15/39-40.
13.Ahmed b. Hanbel, Müsned-i Ahmedt Abdullah b. Amr b. el-As 6894, 2/680. HN: 61749.
14.Haşem, hizmetçiler ve maiyet halkı demektir.


0 Yorumlar