Yirmi İkinci Fasıl
Bana Abdullah b. Muhammed, ona Abdülmelik b. Amr, ona Züheyr b. Muhammed, ona Muhammed b. Amr b. Halhale, ona Atâ b. Yesâr, ona da Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre’nin, Peygamber’in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir:
“Yüce Allah, Müslümanm başına gelen her türlü yorgunluk, hastalık, gelecek kaygısı, üzüntü, başkalarından gördüğü eziyet ve iç sıkıntısı, hatta ona acı veren bir diken batması gibi her musibeti, o Müslümanm günahlarının örtülmesine vesîle kılar/’[1]
Bize Kabîsa, ona Süfyân, ona el-Â’meş, ona Bişr b. Muhammed, ona Abdullah, ona Şu’be, ona el-Â’meş, ona Ebû Vâil, ona da Mesrûk’un haber verdiğine göre, Âişe şöyle demiştir:
“Allah Resûlü’nden (s.a.v.) daha fazla acı çeken bir kimse görmedim.”[2]
Bize Ebû el-Yemân, ona Şuayb, ona ez-Zührî, ona Abdurrahmân b. Avf’ın âzâdlısı Ebû Ubeyd, ona da Ebû Hüreyre’nin şöyle dediğini rivâyet etti: “Resûlullah’ı (s.a.v.) şöyle buyururken duydum”:
“Hiç kimse ameliyle cennete giremez.” Dediler ki: “Sen de mi, yâ Resûlallah?” Buyurdu ki: “Evet, ben de. Ancak Allah beni lütuf ve rahmetiyle kuşatmıştır. Dosdoğru olun ve yaklaşın. Hiçbiriniz ölümü dilemesin, Umulur ki iyilik yapan kimse daha da hayra yönelir, kötülük yapan kişi ise umulur ki yardım dilenir…”[3]
İlk hadiste, Ebû Saîd el-Hudrî’nin, Ebû Hüreyre’den (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bir Müslümanın başına gelen hastalık, acı, üzüntü, gam, onu inletip telaşlandıran şeyler, yani ayağına batan bir diken bile veya bir şeyi nereye koyduğunu unutup telaşa kapılmasına yol açan, özetle ona eziyet eden her şey bu hâdise dahildir. Allah Teâlâ, her türlü musibeti o Müslümanın günahlarının keffâreti kılar.” İstenmeyen [nâmurâd] bir kazâ seni ebedî murâdına ulaştırdıysa, mutlulukla ne işin olur? Neden arzularına meyletmektesin? Murâdına eriştiğin anda bilmelisin ki nâmurâd devletinden mahrum kalmışsındır. Murâda eriştiğinde de onun geçici bir süre kaldığını bilmelisin.
Mesrûk’un, Âişe’den (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Âişe şöyle demiştir: “Hiç kimseyi görmedim ki onda bir dert, yani bir zayıflık ve şiddetli acılar bulunsun.” Dedi ki: “Hiç kimseyi, Resûlullah’tan (s.a.v.) daha dertli ve daha fazla sıkıntıya maruz kalmış görmedim.”
Böylelikle her bir zayıflığın ve nâmurâdlığın kıymetini bilirsin. Zîra Müslümanlık, fütûhun çokluğunda olsaydı, bu Resûlullah’ta (s.a.v.) olurdu.[4] Ama belâ ehlinin derecesi çok yücedir. Onun en zorlandığı bile, kaldırabileceği kadardır. Zîra bir kimse, kendi yüceliği kadar kendi devletinin yükünü[5] çeker.
Belâ, dosttan bir atâdır ve atâdan şikâyet etmek hatâdır. Seni Allah’la meşgûl eden belâ, seni O’ndan başka şeylerle meşgûl eden atâdan daha hayırlıdır. Sen belâya göğüs geren ol, belâ olma. Allah’ın hükmü altında ol, hüküm veren olma.
Muhabbet kapıyı çaldı ve mihnet ona cevap verdi:[6] “Ben hoş bir şekilde gelenin kölesiyim,” dedi ve ona su ikram etti. Mihnet dedi ki: “Aşka el verdim (dokundum), bundan sonra ne olursa olsun.”
İlâhî! Bize yakıştırdığın her şeyi kabul ettik ve satın aldık. Muhabbet ve belâ elbisesini iki dünyadan kestik, âfiyet perdesini yırttık.
O’nun belâ zincirine bağlı olanlar, kimseyle huzur bulamaz. Hakk’ın çehresinin şarabıyla dağlananlar, O’nun lütuf eli dışında kimseden kadeh almaz. Muhabbetin yer aldığı mahalde, mihnetin yer tutmaya cesâreti olmaz.
Muhabbet, güzel kokularla dolu bir bahçedir. O’nun ferahlık veren nehrinde, yüz binlerce nâmurâdhk ve nasîbsizlik sıralanır. Muhibbin kalbi uyanıktır ve âşığın gözü cevher yüklüdür. Belâ, O’nun dostlarına kefildir ve onları dosta ulaşana kadar taşır. Belâ Allah’tan geldiği için, belâ hayırdır.
Diğer hadiste, Ebû Hüreyre’nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bir kimse ameliyle cennete giremez.” “Sen de mi, yâ Resûlallah?” diye sordular. Yani sende mi amelinle cennete giremezsin. Buyurdu ki: “Evet, Allah Teâlâ beni lütfü ve rahmetiyle kuşatmadıkça ben de…”
Yani O’nun lütfü ve rahmetiyle cennete gireceğim. Fakat siz yolda dosdoğru olun ve O’nun rahmetiyle emirlerine itaat edip O’na yaklaşmanın peşinde olun. Sizden hiçbiriniz ölümü dilemesin.
İşaret
Yani bir insan ölümü talep ediyorsa, bu onun sabırsızlığından ileri gelir. Eğer O’na tâlibsen, burası talep etme yeridir. Eğer ziyâdelik, yücelik ve sevâb istiyorsan, burası amel yeridir. Ya işten kaçıyorsun ya da yükten. İş devlete, yük ise yüceliğe sebeptir. Sen istiyorsun diye ecel vakti değişmez. Fakat yükten veya işten kaçıp ölümü istiyorsan, bu senin defterine yazılır. Ecel, seni fazlasına rağbet ederken, belâya sabrederken ve kazâya râzıyken değil; işten ve yükten kaçarken yakalar.
O hâlde ey kul! Ölüm temennisinden vazgeç ve yük ile işini çoğaltmaya gayret et. Çünkü ölüm zaten gelecektir. Böylece o an geldiğinde, Hakk’ın kazâsını hoş karşılarsın, dostun didârına iştiyâk gösterir ve amelden geri durmazsın.
Bil ki, bu dünyada iyi işler yapanlardansan hayatın, mertebenin yükselmesiyle geçer. Şâyet kötü işler yapanlardansan, umulur ki tevbe seni bulur ve bu mânevi uzaklık [vahşet], pişmanlıkla arınır. Böylelikle yarın cehennem ateşiyle temizlenmene gerek kalmaz.
Ey kul, mâsiyetinin ölümünü iste, tâatinin değil. Bu yolun erleri, her bir nefeste öyle çok devlet biriktirirler [zahire] ki, sekiz cennetten bîniyâz olmak, Sübhan olan Allah’ın denizi yanında bir katre gibidir. Bu nasıl bir denizdir ki, bir katresi iki dünyanın kara ve denizlerini içine alır. Rahmet tufanı sanki ayağa kalkmış ve âlemdeki bütün zerrelerden her biri bir deniz olmuş, iki dünyanın kara ve denizinden hiçbir iz kalmamış gibidir. Ne büyük nîmet verici [mün’im]![7] Ne büyük ihsan edici [mufdıl]! Zîra bu tâifenin hakkına ne kadar lütuf ve nimet düşmüştür. Bundan dolayı onlar da bu amele tâlip olmuşlardır.
Amelle cennete girilmez, çünkü ameller îmanla birlikte kabûl edilir. O’nun lütfü ve rahmeti olmaksızın îman sâhibi olunmaz. Bu dünya ve âhiret, îman ve İslâm, bunların hepsi, O’nun lütuf ve ihsânındandır.
Amelsiz ilim hatâlıdır [sâkîm], ilimsiz amel verimsizdir [âkîm]. İlim ile birlikte amel, eşsiz bir mücevherdir. Amelsiz ilim divânelik, ilimsiz amel bigâneliktir. Bugün seni günahlardan uzaklaştırmayan ve tâate yöneltmeyen ilim, yarın seni cehennem ateşinden de korumayacaktır.
O hâlde sâlih amel işlemeye çalış ve gayret içindeki lütuf ve keremi gör. O’nun lütfunun cemâli, sâlih amel aynasında görünür*. Ayna saflaşıp temizlendikçe ve büyüyüp genişledikçe, ondaki cemâl daha aydınlık ve net görünür.
Bu hadîs, ameller husûsunda gevşeklik göstermene işâret etmiyor, aksine bu yolda O’nun lütuf ve rahmetinde kendini kaybetmeni gösteriyor. Cehennem ateşinde zâil olmamak için çirkin fiillerini, sâlih ameller vâsıtasıyla ortadan kaldır. Lütuf ve rahmetin cemâli, amellerin güzelliği ile ortaya çıktığında, cennet yolu sana açıldığında, O’nun lütuf ve keremine gark olduğunu gördüğünde; o zaman, öncekilerin gittiği gibi, sen de rahmet ve lütuf ehlinin yurdu olan cennete gidersin.
Kendi mizâcmı düzeltmeye çalış ki bu işin aynası olabilesin. O vakit peşinde olduğun her neyse âşikâr olur. Senin için ayna olmaktan başka bir yol yoktur. Yol sensin, nereye gidiyorsun? Perde sensin, şikâyetin kime? Engel sensin, kime söyleniyorsun? Ayna sensin, nereye bakıyorsun?
Hikâye
Ebû Muhammed Abdullah b. Münâzil (ö. 330/941-42) (Allah ona rahmet etsin), vaktinin yegânesi ve melâmetî ehlinin şeyhiydi. Hamdûn Kassâr’ın sohbetinde bulunmuştu. Âlim bir zâttı. Resûlullah’ın (s.a.v.) birçok hadîsini yazmıştı. Muâmelelerde ihlâs ve tashih üzerine güzel kitapları ve hikmetli sözleri vardı.
Meşâyihin büyüklerinden biri şöyle demiştir: “Ben bir buçuk adam tanıdım. Yarım adam, insanları iyi yönleriyle anan Nasrâbâdî;[8] tam adam ise insanları hiçbir şekilde anmayan Abdullah Münâzil’di.”
Münâzil dedi ki: “Mustafa’yı rüyamda gördüm. ‘Yâ Resûlallah! Dînimde selâmete erişmek için hangi kavimle oturayım?’ diye sordum. Buyurdu ki: ‘Ziyafete giden kavimle, yani dervişlerle. Ziyafet veren kavimle değil, yani zenginlerle değil.'”
Münâzil, Nîşâbûr’da 329 veya 330 senesinde vefat etmişti. Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):
“Bir kimse farzlardan bir farzı zâyî ederse, Hak Teâlâ onu sünnetleri zâyî etmeye mübtelâ eder. Sünnetleri zâyî eden ve aldırış etmeyen bir kimse, çok geçmeden bid’ata mübtelâ olur.”
Ve yine şöyle demiştir:
“Sâhip olduğun vakitlerin en faziletlisi, nefsin kuruntularından [hevâcis] selâmette olduğun vakittir. Bereketli saat ise, senin kötü zan ve düşüncenden halkın kurtulduğu vakittir.”
Remiz
Önce tahâret al, sonra namaz kıl. Önce halka eziyet etmeyi bırak, ondan sonra onlardan ihsânın tevfîkini bulmayı bekle. İlk önce sen, bâtınını halka kötü zan beslemekten kes ki halkı üzmekten kurtulasın. Sûret ehline, el ve dil ile eziyet ederler, çünkü onlar sadece sûrete bakar. Ama mânâ ehline ise kötü zan ve düşünceyle eziyet ederler.
Hor görme, onların zannından ibârettir. Zîra onlar şöyle düşünür: “Benim aklım onlar kadardır ve benim anlayışım onların İlmî seviyesindedir.” Sonunda kötü zan, falandan daha iyi değildir ve bu zanda kesin ve sağlam bir bilgi yoktur. Bu zannın amacı, kendince mânâ ehlini eksik görüp reddetmekten başka bir şey değildir. Bunun toplamı, firâset ve velâyet ehlini tammamaktan kaynaklanan bir küçümsemedir. Bu küçümsemenin aksi, onların kalplerine yansır ve bu hissi içlerine alırlar, fakat şikâyet etmezler.
Her ne kadar onların hâli, rahmeti ve ilmi, aşağılayan kimsenin seviyesinin altında görünse de, hakikatte ona üstündür. Onların aklı ve ilmi ki onunkinden kat ve kat üstündü, onların hali karşısında darmadağın oldu; velâ- yetlerini idrak etmekte hayrete düştü. Çünkü bu kimse, “Benim aklım onlarınkine yetişir” diye düşünür. Bu zan, düşünce yayıyla onlara doğru gönderilen bir ihânet oku olup zâhirde dalkavukluk etmek olarak görünür.
Öte yandan, zengin bir kimsenin fazlasıyla tevâzu göstermesi de zâhirde ihânettir. Azdan daha az göstermek sûretiyle bâtına hürmet etmedi ve zâhirde de onu dünya ehlinden daha iyi yapmadı. Ardmdan “Benim nefsim, falanca dervişe saygı gösterdi” diye övünerek kendini kutlar. Oysa gerçekten ona saygı gösterseydi, üzerinden bir yıl bile geçmeden[9] onun âlemin efendisi ve mahlûkâtm en yücesi olduğunu anlardı. “Kim Allah için tevâzu gösterirse Allah da onu yüceltir.”[10]
Dervişlerin kerem ve hilmlerinin kemâlinden ötürü, bir müddet o kimsede hakirlik ortaya çıkmadı. Öte yandan da: “Kim kibirlenirse Allah da onu alçaltır/*[11]
Dervişlerin tevâzusunu iki dünyanın Serverinden öğren. Dikkat et! İşin ehlinin yanında sarraflık etmeye kalkma. Onların hâlinin cemâline gözünü dikip bakma ve bu dik dik bakışın sebebini onların suçu sanma. Yoksa öyle bir yere düşersin ki, çok zor ayağa kalkarsın.
Önce kendi bakışından çıkıp farzlara bak ki, sünnetlerin sırlarına vâkıf olup nâfilelerin nârlarından feyz alasın. Farzlardan bilhassa namaz ibâdetinin noksan olmamasına dikkat et. Zîra şeriat te farzlardan namazın eksikliği ağır bir hicaptır ve ancak bu hicabı yine namaz ile kaldırabilirsin. Yani eğer farzlarda bir noksanlık varsa, bu noksanlık ancak farzla giderilir. Eğer eksiklik sünnetlerdeyse, sünnetle telâfi edilir. Eğer nâfiledeyse, yine nâfileyle eksiklik tamamlanır.
Ayrıca şerîat pratikleri ve dîn makamlarında karşına bir şey çıkarsa, bu ya farzdır, ya sünnet, ya edeb, ya da fazilettir. Bunların birinde bir eksiklik olursa, bu noksanlığı onun kendi cinsiyle telâfi etmeye çalış. Ağlayıp niyâz ederek tevbe et ve istiğfâr et. Nazla ve tekebbürle değil.
Acı çek ki, hiçbir fiil ve düşüncenle farzlarda noksanlık yapma. Hiçbir durumda sünnetten uzaklaşıp[12] ayrı düşme. Böylelikle bu işten ne devletler görüp bulduğunu anlarsın. O devletler ki, onun sıfat ve niteliklerini tarif etmek istesende akılla yapamazsın. İşte o zaman bu kavmin ne demek istediğini anlarsın. Onların sahip olduğu devletin bir zerresi bile yere göğe sığmaz. Onların taşıdığı emanetten yer ve göğün kaçması şaşırtıcı değildir. Çünkü onlarm sâhip olduğu bu zerre yere ve göğe sığmaz.
Lâ ilâhe illallah. Lâ ilâhe illâ Hû.
[1] Buhârî, Sahîh-i Buhârî, Merzâ l, 2/434. HN: 17568.
[2] Buhârî, Sahîh’i Buhârî, Merzâ 2,2/435, HN: 17573.
[3] Buhârî, Sahîh-i Buhârî, Merzâ 19,2/440. HN: 17777.
[4] Bu cümlenin bir fili yoktur ve cümle çksik kalmış görünmektedir.
[5] Bar kelimesi sözlükte yük ve meşakkat anlamına da gelmektedir.
[6] Haşiyede metne ek olarak şu ifade yer almaktadır. “Ben hoş bir şekilde gelenin kölesiyim.” dedi ve ona su ikram etti.” (Risale-i Mufassala, vr. 82a; Server Mevlâî, bu ifadeyi metin içinde zikretmiştir, Risâle-i Çihil u Du, s 130)
[7] el-Mün*im> Allah’a nispetle kullanılan bir sıfat olup yarattıklarına sayısız nimetler veren, ihsan eden ve sonsuz lütfeden demektir.
[8] İbrahim b. Muhammed Nasrâbâdî, (ö. 367/978) muhaddis ve ilk devir sû- filerindendir.
[9] * bu ifadenin tam anlamı sözlüklerde bulunamamıştır.
Mânâya uygun bir anlam çerçevesinde tercüme edilmiştir.
[10] îbn Şeybe, Musannef-i İbn Ebu Şeyhe, Zühd 36797, 19/485. HN: 126056. Elsisiletul sahihat 2328.
[11] îbn Ebî Şeybe, Musannef-i İbn Ebu Şeybe, Zühd 36797, 19/485. HN: 126056. Elsisiletul sahihat 2328.
[12] ^j^’nerusse” şeklinde yazılmaktadır, fakat bu kelime sözlüklerde bulunamamıştır. Kelime muhtemelen mervesse olup adet, uzaklaştırmak anlamlarına gelen sözcüktür.


0 Yorumlar