Tıb ve Ebû Alî Sakafî’nin Hikâyesi
Paylaş:

Yirmi Ücüncü Fasıl

Bana Muhammed b. el-Müsennâ, ona Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, ona Ömer b. Sâîd b. Ebû Hüseyin, ona Atâ b. Ebû Rebâh, ona da Ebû Hüreyre’nin rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

“Allah, şifâsını indirmediği hiçbir hastalık indirmemiştir.”[1]

Bize Muhammed b. Abdurrahîm,[2] ona Süreye[3] b. Yûnus, ona Ebû Hâris, ona Mervân b. Şücâ’, ona Sâlim el-Aftas, ona Sâîd b. Cübeyr, ona da İbn Abbâs’ın (r.a.), Peygamber’in (s.a.v.) şöyle dediğini rivâyet etmiştir:

“Şifâ üç şeydedir: Hacamatla kan alma, bal şerbeti ve ateşle dağlama. Ancak ben ümmetimi ateşle dağlamaktan men ediyorum.”[4]

Bize Ayyâş b. el-Velîd anlattı, ona Abdü’l-A’lâ, ona Sâîd, ona Katâde, ona Ebû Mütevekkil, ona da Ebû Saîd’in anlattığına göre:

Bir adam Peygamber’e (s.a.v.) gelerek, “Kardeşim kar­nından şikâyet ediyor,” dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Ona bal şerbeti içir!” buyurdu. Adam sonra üçüncü defa[5 geldi. (Hastalığın geçmediğini söyledi) ve Resûl, “Bal (şerbeti) içir.” diye buyurdu. Sonra dördüncü defa[6] geldi ve Yine Hz- Peygamber ona: “Bal şerbeti içir diye buyurdu.” Adam: İçirdim/’ dedi. Bunun üzerine Peygamber: “Allah sözünde doğrudur. Kardeşinin karnı yalancıdır buyurdu.” Sonra bir kere daha içirdi ve bu sefer kardeşi hastalıktan kurtuldu.[7]

İlk hadiste, Ebû Hüreyre’nin Hz. Peygamberden (s.a.v.) rivâyet ettiğine göre, Allah şifâsını, yani derman ve ilacını göndermediği bir dert göndermemiştir.

Ardından, başka bir hadiste şöyle buyurmuştur:

“Şifâ üç şeydedir: Hacamat yapmak, bal şerbeti veya ateşle dağlamaktır. Ancak ben ümmetimi ateşle dağlamaktan men ediyorum.” Üçüncüsü nehyedilmiştir, yani dağlamak.

Diğer hadiste, bir adam Resûlullah’ın (s.a.v.) yanma ge­lerek, “Kardeşimin karnı ağrıyor,” dedi. Resûlullah (s.a.v.): “Ona bal yedir.” buyurdu. Adam gitti ve tekrar geri döndü. Hz. Peygamber bir kez daha: “Ona bal yedir.” buyurdu. Ve bir kez daha geldi: “Yedirdim ama iyileşmedi,” dedi. Dör­düncü kez gelişinde Resûlullah (s.a.v.): “Allah Teâlâ doğru söylüyor, ama senin kardeşinin karnı yalan söylüyor. Git, ona bal ver.” buyurdu. Bu sefer ona bal yedirdi ve o da iyileşti.

Nitekim balın şifâsı yakîn olduğu için, o yakînlik derdi alıp götürdü. Şundan ötürü bilmelisin ki, bir işin çabucak bertaraf olması için yakîn gerekir.

İşaret

Balın şifâ vermediğine dair sahip olunan kötü düşünce neticesinde baldan şifâ alınmaz. Bil ki, Allah Teâlâ’nın sebep verdiği bir şeye dair kötü bir zanna sahipsen, Hak seni o şeyin fütûhundan perdeleyip gizler. O şeyin hayrı, yakîn ile şüpheden arınmadıkça, şifâsı şana yüz göstermez. Nitekim illet yalancıdır. Bilmelisin ki, işin çabucak hallolması için yakîn gerekir. Nazarını O’na kıl, sebebe değil.

Bu hadiste, emrin yüceliğine ve sebebin de zillet olu­şuna işâret vardır. Adam “Bal yedi ama şifâlanmadı,” dedi. Peygamber: “O (bala) şifâ koymuştur.” Buyurdu. Ona yakîn olunca şifâ buldu.

Ey bizim kulumuz! Gözünü sebebe dikme, sebepteki Müsebbib’e bak. Allah bir şeyi sebep kıldığında sen onu nehyetme, sebeplerden geçip tevekkülle adım at ve sebep­lerden kurtulmak için tembellik yolunu düşünme. Allah, hicâp ehline sebep ile şifâ verir, ama visâl ehline sebepsiz verir. Bazen de tersi olur; biri itimat etmesin ve diğeri de ümidini kaybetmesin diye, birine sebepsiz, diğerine sebebe bağlı olarak verir. Hakk’ın huzuruna [kademgâh’a] geri gelindiği vakit, şayet sebep ehlindense, sebeple uğraşır; ya da şayet Müsebbib’i tanıyanlardan ise sebebe itimat etmez. Bir kimse sebep makamından geçirilince, Hak’tan izinsiz tekrar sebebe rücu edemez. Zîra sebebi görmemek cehâlet iken, sebepte kalıp Müsebbib’i görmemek şirktir.

Dert, yolcuların eczânesidir (ilâç deposudur) ve bu ec- zânenin anahtarı sabırdır. Derdin kapısını sabır anahtarı ile açan bir kimse, her derdine öyle bir devâ bulur ki, bu devânm en küçüğü havada uçmak ve su üzerinde yürü­mektir. Bu dert eczânesinde kalbin ölümsüzlük ilacı ve îman zevklerinden tadılan zevkin ilacı vardır. Ayrıca bu diyârın her yerinde, yanık kokusu ile O’nun kokusunu duyuran bir devâ vardır. “Muhakkak ki ben Rahmân’ın kokusunu Yemen tarafından alıyorum.”[8] Zîra nutkun devâsı şu âyette zikredilmiştir: “Allah, hakkı Ömer’in diline ve kalbine yerleştirmiştir.”[9] Her bir uzvun ilacı bütün eşyanın üzerinde olan zikir ve teşbihtir.

İnceleyin:  Şikayeti Bırak, İşine Bak!

Sözün kısası, dert eczanesini sabır anahtarı ile kim açarsa bu ilaçlan bulur. Eğer rızâ anahtarı ile açarsa, âlâ ilaçlar bulur. Eğer muhabbet eli ve anahtarıyla kapıyı açarsa, ondan daha da âlâsını bulur. Eğer niyâz ve ağlama eliyle ve sır anahtarı ile açarsa, en büyük simyâyı bulur ki böylece bütün zehirler panzehire dönüşür, bütün dertler ilaç, bütün bakırlar altm ve bütün taşlar lâl[10] olur. Ne güzel ilaç, ne iyi eczâne, ne hoş ip ve ne güzel anahtar! Yüzlerce senedir gelirler ve anahtar getirirler. Anahtarların dişi kadar devâ alıp yaparlar. Bir kilit ve binlerce anahtar. Müptelâ olunan bir hastalık ve binlerce çeşit ilaç! Herkesin eli kadar farklı çeşitte ilaç gelir. Ne hoş, ilginç bir eczâne! “Biz Kur’ân’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o (müminler için) bir şifâdır.”[11] Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illâ Hû.

Ama eğer bir mahrem yoksa, nâmahreme sırrı söy­lememek daha iyidir. İncinin sedefin içinde kalması ve sırların sinede gizlenmesi daha iyidir. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illâ Hû

Hikâye

Ebû Alî Muhammed b. Abdülvehhâb es-Sakafî (ö. 328/939) (Allah ona rahmet etsin), vaktinin imamı olup Ebû Hafs Haddâd, Hamdûn Kassâr ve Ebû Osman Hîrî’nin sohb etinde bulunmuştu. Tasavvuf, Nişabur’da onun ve arkadaşlarının sâyesinde ortaya çıkmıştı. Ebû Alî, dinî ilimlerde ve her alanda âlim bir zâttı. Ancak bu ilimleri bir kenara bırakarak sûfîlerin ilmiyle meşgul olmuştur. Ebû Osman Hîrî, onu övgüyle anmış ve onun faziletlerinden bahsetmiştir. Ebû Alî, nefsin kusurları ve amellerin âfetlerine dair çok güzel sözler söylemiş ve 328 senesinde vefat etmiştir.

Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):

“Bir kimse, her çeşit tâîfenin sohbetinde bulunarak bü­tün ilimleri kendinde toplasa bile, bir pirden veya bir edeb sahibinden veya hir imamdan riyâzet yolu ile eğitilmedikçe erenlerin menzillerine ulaşamaz. Bu yol, sünnete tâbi olmak ve selefe muvâfakat etmek üzeredir. Bir kimsenin, müeddeb ve nasihat veren bir üstâddan tarîkat âdâbı öğrenmek yerine, amellerin kusurları yani muâmele ve ahlâkın tashihinde amellerin noksanlığı ve nefsin ahmaklığı hâkim olan bir kimseye iktidâ etmesi münâsip değildir.”

Yine şöyle buyurmuştur (Allah ona rahmet etsin): Bir kimsenin, hürmet ve edep olmaksızın büyüklerin sohbe­tinde bulunması haramdır. Zîra, onlardan gelecek faydadan, nazarlarının bereketinden ve nurlarından mahrum kalıp hiçbir şekilde istifâde edemez.

Ebû Alî şöyle dedi: “Bizden sonra bu ümmet için öyle bir devir gelecek ki bir mümin, bir münâfıka dayanıp sı­ğınmadan hoş bir hayat yaşayamayacak.”

Ve yine şöyle dedi: “Güler yüz gösterdiği vakit dünya meşgûliyetlerine yuh olsun!”

Ve dedi ki: “Dünya bir kimseden yüz çevirdiği vakit, dünyadan ötürü duyulan kayıp ve hasrete yuh olsun! Azîz ömrü, dünya meşgûliyetleri ve hasretle boşa gider ve geriye sadece günah ve vebâl [azap] kalır. Ve o da gider. Şu hâlde akıllı kimse, dünya ona yüz gösterip yaklaştığında onu meşgûl eden şeylere gönlünü kaptırmaz. Dünya ondan yüz çevirip gittiğinde ise hasrete kapılmaz. Zîra, ömrü zâyi eden böyle bir şeye karşı rahat hissetmeyerek kalbi meyi etmez.”

Remiz

Seni senden huzura erdiren, senin dünyandır. Büyük kusuru senin gözünde küçük göstermesi, onun gururudur. İlim öğrenmek ve tahsil etmek için ilim gerekir ki ilimle ilim tahsil edilsin. Zîra tuz madeninin bulunduğu yere ne atarsan tuz olur. Cehaletle öğrenilen bir ilim, cehâlete hizmet eder. Onun faydası zarara dönüşür. “Faydasız ilimden Sana sığınırım.”[12] Ancak senin bâtınında bir kusur doğarsa, üstadın hemen onu görüp işe girişir. Çünkü ilim tâlibi, ilmi hâsıl ettiği zaman yüzünü kendisine ve dünyaya çevirmeyip evliyâmn sözlerine ve âhiret yoluna arkasını döner. Selmân’ın yolunu bırakıp sultanın yolundan gider. Enbiyânın ahlâkını bırakıp şeytanlann ahlâkını alır. Ayrıca ilmi cehâletle öğrenen, ilmi hep cehâlete harcar ve illetleri hep daha çok çoğaltır. Öyle olur ki nasihat edildiği vakit artık dinlemez. O hâlde ilk başta nefsini kendi içinde çok büyütme. Çünkü gücünün ona yetmesi gerekir. Civânmertlerin işâret ettikleri yoldan git ki her zaman mansûr olasm.

İnceleyin:  Şeytan'ın Aldatmacası

Bir kimse on yıl ilim öğrenir, ama bir çerâğ bile yan­mazken, bir derviş bir harf söyler ve bir sürü insan bu sözden yanar. Bu iş, gayret ve çabadan ötürü değil, aksine ihsân ve lütufdandır. Bu iş, tâatten değil, tersine tevfîk ve inâyettendir. Bu iş, deri ve renkten ötürü değil, aksine dostun inâyetindendir.

Bir hoca güneş istedi, ama bulamadı. Öte yandan güneş bir köleyi uyurken aydınlattı. İşte biri koşar ama yetişemez, biri de uyurken ona erişir.

İlâhî, âcizim ve ne yapacağımı bilemiyorum. Ne bildiğim şeye sâhibim ne de sâhip olduğum şeyi biliyorum. İlimle ilim tahsil eden bu tâîfe, nefsini bağladı ve kalbi nefse musallat ederek öğrendiği bütün ilimleri kalbin silâhı kıldı.

Nefsi her bir ilim ile yeni bir bağ ile bağladı. Her ilimden kalpte bir mum daha yaktı. Bundan ötürü nûr, nûr üzerine artarak nefsin cehâletini azaltır. Böylece tamamen nûr kalır ve zulmetin tabiatı kaybolur ki: “(Rabbimiz!) Nûrumuzu artır, eksiltme.”[13] Vaadi yerine getirmek vefâdandır. İlmin sözünden ilme geldi ve ilimden ilmin lüb buna ulaştı. Okuyun ve öğrenin ey ülü’l-elbâb!

İlâhî, yapabilecekken bilmiyordum ve bildiğim zamanda yapamadım. Ah olsun bu öğrenilmemiş ilme. Bazen bu öğrenilmemiş ilme gark oluyorum, bazen de ondan ötürü yanıyorum.

İlâhî, iş kavis, büklüm ve kıvrımdan başka bir şey değil. Ama kabul et ki elifin hiçbir kıvrımı, kavisi ve büklümü yoktur.

Sözün kısası, şükredilmeyen her bir nîmet, her iki cihanda da eksikliktir. Sabredilmeyen her bir şiddet ve mihnet, ebedî ziyân ve helâktir. İlim ve ihlâs olmayan her bir tâat, hayatı zâyî etmektir.

Halktan bî-niyâz olmayı tâc edip başının üstüne koy.

İşin serencâmı için ilim çerâğını yanına al.

İşarette bu kâfidir. Zîra derviş için her şeyden maksat tek bir şeydir. Dervişin maksadı, Allah’ın keremiyle dervişe mâlum olur. Hiçbir şey onu bu maksattan uzaklaştıramaz. Hiçbir şey dervişin yolunu kendisinden uzaklaştıramaz. Böylece onu bu saâdetten kimse azledemez. Kendinde bu çabanın düşüncesini bulmadan önce bu remizden bir şey öğrenmeye çalış.

Lâ ilâhe illallâh. Vahdehû lâ şerîke leh. Lâ ilâhe illâ Hû.

Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi –  Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:184-190

Dipnotlar:

[1] Buhârî, Sahîh-i Buhârî, Tıb 1,2/441. HN: 17783.

[2] Herevî râviyi sadece Abdurrahman şeklinde kaydetmiştir.

[3] Herevî râviyi Şüreyh olarak kaydetmiştir.

[4] Buhârî, Sahîh-i Buhârî, Tıb 3,2/441. HN: 17786.

[5] Buhârî’nin rivâyetinde ikinci defa demektedir. Nitekim metinde birinci kez sorduktan sonra ikinci demesi gerekirdi. Muhtemelen bir satır atlaya­rak yazılmıştır.

[6] Buhârî rivâyetinde kaçıncı defa olduğunu belirtmiyor.

[7] Buhârî, Sahîh-i Buhârî, Tıb 4,2/442. HN: 17789.

[8] Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, C. 1,2019, 535.

[9] Ebû Dâvûd, 19. Haraç, 18, 3/365. HN: 2962; Tirmizî, 46. Menâkib, 17, 5/617. HN: 3682; İbn Mâce, Mukaddime, 11,1/40. HN: 108.

[10] Lâl taşı, parlak kırmızı renkli kıymetli bir taştır.

[11] “Biz Kur ’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa, bir rahmettir; zalimlerin ise sadece ziyanını arttırır.” İsrâ 17/82.

[12] Ebû Davud, Sünen-i Ebu Davud, Vitr 368, /360. HN: 10408.

[13] “Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Umu­lur ki rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennet­lerine koyar. O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz. Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yolları­nı aydınlatırken şöyle derler: ‘Rabbimiz! Nurumuzu arttır eksiltme ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter.’” Tahrîm 66/8.