Kendini Bilmek, Hakk’ı Bilmenin Anahtarıdır
Bil ki, geçmiş peygamberlerin kitaplarında onlara söylenen şu ifade meşhurdur:
“Kendini bil ki Rabbini bilesin.”
Ayrıca hadislerde ve büyük zatların sözleri içerisinde de “Kendini bilen, Rabbini bilir.” sözü meşhurdur. Bütün bunlar göstermektedir ki insan nefsi bir aynaya benzer; ona bakan, Hakk’ı görür.
Bununla birlikte birçok insan kendine bakar fakat Hakk’ı tanımaz. Şu halde O’nu tanımak, marifet aynası olmak itibariyladır. Bu da iki şekilde gerçekleşir:
Birincisi, daha derin olup pek çok idrak onu taşıyamaz. Bu, avama şerh edilemez, zaten anlatmak da doğru değildir.
İkincisi, yani herkesin anlayabileceği yön ise şöyledir:
İnsan kendi zatından hareketle Hakk’ın zatının varlığını, kendi sıfatlarından ilhamla Hakk’ın sıfatlarını, kendi bedeni ve azalan olan mülkündeki tasarrufundan yola çıkarak Allah’ın tüm âlemdeki tasarrufunu idrak eder.
Bunun açıklaması şudur:
İnsan, önce kendi varlığını tanır ve böylece bilir ki, birkaç yıl önce yoktu, ne namı ne de nişanı vardı. Nitekim Hak Teâlâ buna dair şöyle buyurmuştur:
“Anılmaya değer bir şey değilken, insanın üzerinden
“dehr” den bir zaman gelip geçmedi mi?”1
insan, kendi yaratılışının aslını ise şöyle anlar:
Bilir ki, var olmadan önce bir nutfe ve kötü kokan bir su damlasıydı; onda ne akıl vardı ne kulak ne göz ne baş ne e] ne ayak ne dil ne göz ne damar ne sinir ne kemik ne et ne de deri. Bir başka ifadeyle sadece tek bir nitelik üzere beyaz biı su damlasıydı. Fakat daha sonra tüm bu harikulade şeyle] kendisinde belirmeye başladı. Peki, kendi kendini o mu ya rattı yoksa bir başkası mı? Öyleyse insan, şimdi neredeyse mükemmel düzeyde bir varlık olduğu halde, bir saç telin bile yaratmaktan aciz olduğunu bilir. Bir su damlası olduğı zaman daha aciz ve noksan olduğunu da bilir. Nihayet, kene! zatının varlığının Hakk’ın zatının varlığından kaynaklandığır zorunlu olarak idrak eder.
Daha önce açıklandığı üzere insan, kendi bedeninin hc rikalarma zahir ve bâtından bakınca yaratıcısının kudretti görür ve bu gücün dilediği her şeyi istediği şekilde yaratab lecek mükemmellikte bir kudret olduğunu anlar. Böylesir küçücük ve değersiz bir su damlasından böyle mükemmel güzel ve eşsiz harikalarla dolu bir insanı yaratan kudrette daha mükemmel ne olabilir?
insan, kendi sıfatlarının eşsizliklerini ve uzuvlarının fa’ dalarını düşündüğünde -mesela el, ayak, göz, dil ve diş gi zahiri azalarla; karaciğer, dalak, safra kesesi ve benzeri bâtı azalardan her birinin hangi hikmet için yaratıldığı- yaratıcısın ilminin sonsuz derece mükemmellikte olduğunu ve her şe kuşattığını idrak eder.
Bununla da kalmaz, böyle bir Âlimden hiçbir şeyin gizli kalamayacağım da bilir. Çünkü bütün akıl sahiplerinin akıllan bir araya gelse onlara uzun bir ömür verilse ve düşünüp taşınıp bu organlardan herhangi birini başka bir şekilde yaratmayı tasarlasalar, mevcut olandan daha iyisini yapamazlar.
Örneğin, dişleri farklı bir şekilde tasarlamak isteseler… Yiyecekleri kesmesi için ön dişlerin uçlan keskin; yiyeceği öğütmesi için de diğer dişlerin uçlan yassı şekilde yaratılmıştır. Bunlan yapmak dışmda başka bir çözüm düşünemezler.
Dil, kendi üzerindeki yiyeceği değirmene yönlendiren değirmenci küreğine benzer. Dilin altında gerektiği zaman yiyecekleri ıslatıp boğazda daha kolay kaysın ve orada kalmasın diye pınar gibi su döken bir kuvve vardır. Âlemdeki tüm akıl sahipleri, bundan daha mükemmel ve daha güzel başka bir tasarım düşünemezler.
Benzer şekilde, elin beş parmağı vardır; dördü aynı sırada, başparmak ise onlardan uzakta, yukarıda ve daha kısadır. Böylece başparmak, diğer parmakların her biriyle uyum içinde çalışır ve hepsini yönlendirir. Ayrıca her parmak için üç dış boğum, başparmak için ise iki dış boğum yaratılmıştır. Bu şekilde o el isterse kavrar, onu kepçe veya kaşık gibi kullanır, yuvarlak hale getirip silah yapar, genişçe açıp tepsi ve tabak diye istifade eder yani pek çok bakımdan faydalanır. Kâinattaki bütün akıl sahipleri bu parmakların dizilimini tek bir safta veya üçü bir tarafta ikisi ise diğer tarafta yahut dört, beş, altı parmak ya da mevcut üç boğumun iki veya dört gibi başka bir şekilde yapmayı düşünseler bunların tamamı eksik kalır. Bütün bu seçenekler içerisinde en mükemmeli Allah Teâlâ’nın yaratmış olduğu şekildir.
İşte bu açıklamayla yaratıcının ilminin insanı kuşattığı ve her şeye vakıf olduğu, insanın her bir parçasında böyle hikmetler bulunduğu anlaşılır. Bir kişi bu hikmetleri ne kadar bilirse Allah Teâlâ’nın ilminin büyüklüğüne olan hayranlığı da o ölçüde artar.
İnsan önce uzuvlarına sonra da yiyecek, giyecek ve barınma gibi ihtiyaçlarına bakmca yiyeceğinin yağmura, rüzgâra, buluta, soğuğa, sıcağa ve onları ortaya çıkarabilecek harika sanatlara bağlı olduğunu görür. Ayrıca, bu sanatlar da ihtiyaçlarını karşılamak için demire, ağaca, bakıra, pirince ve benzeri aletlere ihtiyaç duyar. Bu aletlerin yapımı için ise rehberliğe ve bilgiye gereksinimi vardır. Bunun üzerine insan bakar ve anlar ki, bütün bunların en mükemmel ve güzel şekilde yaratılmış olduğunu görür. Sonra da onların her birinin pek çok çeşitliliğe sahip olduğunu, yaratılmamış olması halinde, kimsenin hayaline bile gelemeyeceğini, dolayısıyla hepsinin istenmeksizin ve bilinmeksizin yalnızca Allah’ın lütfü ve rahmetiyle yaratıldığını fark eder.
Buradan, tüm velilerin hayat kaynağı olan başka bir sıfat ona açılır. Bu sıfat ise Allah’ın tüm yaratılmışlara yönelik lütfü, merhameti ve inayetidir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: “Rahmetim gazabımı geçmiştir.”2
Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve selleni) de bu durumu bir hadiste şöyle ifade etmiştir: “Allah Teâlâ’nın kullarına olan şefkati, annenin süt emen çocuğuna olan şefkatinden daha çoktur. “3
Öyleyse insan, kendi zatının vücuda gelmesinden, Allah Teâlâ’nın zatının varlığını idrak eder. Kendi uzuvlarındaki hikmetlerin harikulade ve faydalı hallerinde O’nun ilminin mükemmelliğini görür.
Zorunluluk, ihtiyaç, güzellik ve süs amacıyla gerekli şeylerin bir araya getirilmesinde Allah Teâlâ’nın lütfunu ve merhametini fark eder. îşte bu bakımdan kişinin kendisini bilmesi, Hak Teâlâ’yı tanımanın aynası ve anahtarıdır.
2.Hakk’ı Tenzih ve Takdis
I İnsan kendi sıfatlarından hareketle Hak Teâlâ’nın sıfatlarını anlayıp kendi zatından yola çıkarak O’nun zatını tanıdığı gibi, O’nu tenzih ve takdisi de yine kendi tenzih ve takdisinden anlayabilir. Zira Hak hususunda tenzih ve takdisin anlamı şudur: jO, vehme gelen ve hayalde ortaya çıkan her şeyden beri ve mukaddestir. Hiçbir yer O’nun tasarrufundan uzak olmamakla birlikte O, bir mekâna ait olmaktan da münezzehtir. İnsan, bizim kalp dediğimiz, vehim ve hayalin kendisine erişemeyeceği hakikatinin bir numunesini kendi varlığında görür. Çünkü daha önce söylediğimiz üzere bu ruh, bir miktar ve ölçü sahibi olmayıp bölünemez. Böyle olduğu için de herhangi bir rengi yoktur. Renksiz ve ölçüsüz olan bir şey asla hayalde canlana- maz. Esasen hayalde yalnızca gözün kendisini ya da cinsini gördüğü bir şey ortaya çıkabilir. Gözün ve hayalin kapsama alanında yalnızca şekiller ve renkler yer alır.
İnsanın doğası bir şeyin “nasıl olduğunu” sorduğunda, aslında bunun anlamı “onun nasıl bir şekle sahip bulunduğu/ ebatları bakımından küçük mü yoksa büyük mü olduğu”dur. Dolayısıyla, bu tür niteliklerin kendisi için geçerli olmayan bir varlığın, “nasıl olduğu” sorusu anlamsızdır. Eğer “nasıl olduğu” sorusunun kendisi hakkında geçerli olmadığı bir varlığın bulunup bulunmadığını bilmek istersen, kendi hakikatine bak; çünkü marifetin merkezi olan hakikatin bölünemezdir, dolayısıyla onun için miktar, nicelik ve nitelik söz konusu değildir.
Biri “Ruh nasıl bir şeydir?” diye sorarsa cevabı şudur: “Nasıl” sorusu onun hakkında geçerli bir soru değildir. Eğer kendini bu sıfatlarla tanırsan Allah Teâlâ’nın böylesi bir takdis ve tenzihe daha layık olduğunu anlarsın. İnsanlar “nasıl” ve “ne şekilde” sorularının kendisi için geçerli olmadığı bir varlığa hayret ederler; halbuki kendileri de böyledir fakat kendilerini bile tanımazlar. Hatta insan kendi bedeninde arayacak olsa onda “nasılsız” ve “niçinsiz/ne şekildesiz” milyonlarca şey bulunduğunu idrak eder. Örneğin, kendinde öfke, aşk, dert ve lezzetin var olduğunu görür. Bunların nasıl ve niçin meydana geldiğini anlamak için çabalar fakat buna güç yetiremez. Çünkü bu tür şeylerin şekli ve rengi yoktur; dolayısıyla öyle bir soru anlamlı değildir.
Hatta bir kimse sesin, kokunun ya da bir tadm hakikatini yani nasıl ve niçin olduğunu anlamak istese aciz kalır. Bunun sebebi, “nasıl” ve “ne şekilde” gibi soruların görme duyusundan kaynaklanan hayale dayalı olmasıdır. Böyle olduğu için insan her şeyde gözün payını arar. Ancak, ses gibi kulağa ait olan şeylerde, gözün alabileceği hiçbir payı yoktur. Hatta sesin “nasıl” ve “ne şekilde” ligini idrak etmeye çalışmak da anlamsızdır. Tıpkı renk ve şeklin kulağın payından münezzeh olması gibi, ses de gözün nasibi olmaktan münezzehtir.
Benzer şekilde, kalp duyusuyla anlaşılan ve akılla bilinen şey, diğer bütün duyuların nasibi olmaktan münezzehdir, yani diğer duyular onların idrak edebileceği manaları kavrayamazlar. Zira “nasıllık” ve “ne şekildelik” duyularda gerçekleşir. Bu konu derin bir araştırma ve incelemeyi gerektirir; biz bunu “Kütüb-i Makulat”ta açıklamış bulunuyoruz, bu kitapta bu kadarı yeterlidir.
Bütün bunları anlatmamızın amacı şudur:
İnsan kendi “nasıllık” ve “ne şekildelik”inden hareketle Allah’ın “nasılsızlık” ve “ne şekildesizlik”ini tanıyabilir. Ayrıca ruhun mevcut olup bedenin hükümdarı konumunda bulunduğunu bilir. Bedende “nasıl” ve “ne şekilde”liğe sahip olan her şey, onun hükümranlık alanıdır. Bununla birlikte ruh ise “nasıl” ve “ne şekilde” sorularından münezzehtir. Benzer şekilde âlemin hükümdarı da böyledir yani bilinemez. Duyular gibi “nasıl” ve “ne şekilde” ile tanımlanabilecek her şey, O’nun hükümranlık alanıdır.
Allah Teâlâ’yı tenzihin bir diğer türü, O’nu hiçbir mekâna izafe etmemektir. Nitekim ruh da hiçbir uzva izafe edilemez. Çünkü ruhim elde, ayakta, başta ya da herhangi başka bir yerde olduğu söylenemez. Bilakis bedenin tüm uzuvları bölünebilir oldukları halde, ruh bölünemez. Bölünemeyen bir şeyin bölünebilende bulunması zaten imkânsızdır aksi takdirde onun da bölünebilir hale gelmesi gerekirdi.
Ruh hiçbir uzva isnat edilmediği halde, hiçbir uzuv onun tasarrufundan bağımsız değildir. Bilakis, hepsi onun tasarrufu ve emri altındadır. O, tüm bedenin hükümdarıdır. Tıpkı âlemin, âlemin hükümdarının tasarrufunda olması gibi. O, özel bir mekâna izafe edilmekten münezzehtir.
Takdisin bu türü, ruhun özelliğini ve sırrım açıkça ifade etmek suretiyle tamamen açığa çıkar. Ancak ruhun özelliğim ve sırrım söylemeye izin yoktur. Allah Teâlâ insanı kendi suretinde yarattı.[4] ifadesinin tüm anlamı, bununla ortaya çıkar.
3.Hakk’ın Hüküm Sürmesinin Bilinmesi
Hak Teâlâ’nın zatının varlığı; sıfatlan, “nasıllık” ve “ne şekildelik”ten mukaddes ve pak oluşu, mekâna izafe edilmekten münezzehiyeti ve tüm bu bilgilerin anahtan olarak insanın kendi nefsini tanıması anlaşılınca bir diğer marifet kapısı kalır. Şöyle ki:
O’nun kendi mülkü üzerindeki hükümranlığının nasıl olduğu ve ne şekilde gerçekleştiğinin bilgisi,
O’nun meleklere emir vermesi ve meleklerin de O’na itaat etmesi,
İşlerin melekler aracılığıyla yürütülmesi,
Vahyin gökten yeryüzüne indirilmesi,
Göklerin ve yıldızların hareket ettirilişi,
Yeryüzündekilerin işlerinin göklere bağlanmış olması, Rızkın anahtarının göklere havale edildiği bilgisi, Bir başka ifadeyle, bütün bunların nasıl olduğunun bilgisi. Bu, Allah Teâlâ’yı tanımanın büyük bir kapısıdır. Tıpkı öncekilere “marifet-i zât” ve “marifet-i sıfât” denildiği gibi bu da “marifet-i efâl” olarak isimlendirildi. Bu bilgilerin anahtan da “marifet-i nefs” yani insanın kendini tanımasıdır. Şayet sen kendi mülkünde hükümranlığını nasıl icra ettiğini bilmezsen, âlemin hükümdarının nasıl hükmettiğini nereden bileceksin?
Önce kendini tanı ve söz gelişi “yazmak” gibi bir fiilinin ne anlama geldiğini öğren. Örneğin, bir kâğıda “Bismillah” yazmak istediğinde, önce içinde bir istek ve irade ortaya çıkar. Sonra, kalbinde hareket ve kıpırdanma meydana gelir. Sol tarafına konulmuş etten bir organ olan zahirî kalbinde değil, kalbinden latif bir varlık hareket eder ve beyne ulaşır. Doktorlar duyu ve hareket kuvvelerinin taşıyıcısı olan bu latif varlığa, “ruh” derler. Fakat bu ruh, hayvanlarmkinden farklı olarak ölümün kendisi hakkında geçersiz olduğu başka bir ruhtur.
Bizim “kalp” dediğimiz diğer ruh, hayvanlarda bulunmaz ve asla ölmez; çünkü o, Allah’ı bilmenin mahallidir. Bu ruh beyne ulaştığında, “Bismillah”ın sureti beynin hayalin bulunduğu yer olan ilk odacığında ortaya çıkar. Akabinde beyinden bir etki sinirlere bağlanır ve beyinden çıkarak bütün uzuvlara ulaşır, parmak uçlarında iplikler gibi düğümlenir. Hatta bu durum, zayıf bir insanın kolunda görülebilir. Sonra sinirler hareketlenir, ardından da parmak uçlarım harekete geçirir. Böylelikle parmaklar kalemi, kalem ise mürekkebi hareket ettirir. Böylece “Bismillah”in sureti, hayal hazinesindekine uygun olarak, duyuların -bilhassa yazarken kendisine ihtiyaç duyulan gözün- yardımıyla kâğıda aktarılmış olur.
Tıpkı bu işin başında sende bir istek doğduğu gibi, her işin başında da Hakk’ın sıfatlarından biri olan “irade” sıfatı bulunur.
Nasıl ki bu iradenin ilk etkisi senin kalbinde ortaya çıkar ve daha sonra onun aracılığıyla diğer yerlere yayılırsa, aynı şekilde Hak Teâlâ’nın iradesinin ilk etkisi öncelikle Arş’ta ortaya çıkar, ardından diğerlerine dağılır.
Nasıl ki ruh denen ve latif buhar gibi olan varlık, kalp damadan aracılığıyla bu etkisini beyne ulaştırırsa, benzer şekilde Allah’ın da latif bir cevheri de etkisini Arş’tan Kürsî’ye taşır. İşte bu cevhere melek, ruh veya Ruhul-kudüs denir.
Nasıl ki söz konusu etki, kalpten beyne ulaşır -beyin, kalbin hükmü, yetkisi ve tasarrufu altındadır- iradenin etkisi de Hakk’ın Arşından Kürsî’ye ulaşır. Kürsî, Arş’ın tasarrufu altındadır.
Nasıl ki senin fiil ve muradın olarak ortaya çıkan “Bismillah”in sureti, beynin ilk odacığında ortaya çıkar, fiil de ona uygun şekilde meydana gelirse, aynı şekilde bu âlemde zuhur edecek olan her şeyin görüntüsü önce Levh-i Mahfuz’da belirir.
Nasıl ki beyindeki latif bir güç, sinirleri harekete geçirir, sinirler eli ve parmaklan, parmaklar ise kalemi hareket ettirir ise, benzer şekilde Arş ve Kürsî’ye müvekkel olan latif cevherler de gökleri yıldızlarla birlikte harekete geçirir.
Nasıl ki beyin gücü, sinirler ve damarlar aracılığıyla parmakları hareket ettirirse, melek denen o latif cevherler de gezegenler ve onların ışınlarının daha aşağıda bulunan âlemle irtibatları sayesinde o âlemin temel unsurlarına hareket kazandırır. İşte yeryüzündeki bu dört temel unsur sıcaklık, soğukluk, nem ve kuruluktur.
Nasıl ki kalem, Bismillah’ın suretinin oluşması için mürekkebi yayar ve toplarsa, bu sıcaklık ve soğukluk da suyu, toprağı ve bu bileşenlerin temel unsurlarını harekete geçirir.
Nasıl ki kâğıt mürekkebi tutar, yayar veya toplarsa; nem bu bileşenleri şekillenebilir duruma getirir, kuruluk da o şekilleri korunup dağılmaması için muhafaza eder. Çünkü nem olmasaydı, şekil alamazdı; kuruluk olmasaydı, o şekil korunamazdı.
Nasıl ki kalem işini tamamlayıp hareketini sona erdirince “Bismillah”ın sureti, göz duyusunun yardımıyla hayal hâzinesindeki şekle uygun olarak ortaya çıkar; sıcaklık ve soğukluk da bileşenlerin bu temel unsurlarını meleklerin yardımıyla hareketlendirir. Böylece bitkilerin, hayvanların ve diğer varlıkların suretleri Levh-i Mahfuz’daki surete uygun bir şekilde bu âlemde ortaya çıkar.
Nasıl ki bedenin bütününde işler öncelikle kalpten peyda olur ve daha sonra tüm uzuvlara yayılırsa, cisimler âlemindeki işlerin başlangıcı da Arş’ta meydana gelir ve oradan tüm cisimler âlemine yayılır.
Nasıl ki bu özelliği ilk kabul eden kalp, diğerleri de onun tasarrufu altında kalbe bağlı ve bundan dolayı da kalpte bulunduğu zannediliyorsa aynı şekilde, Allah’ın tüm âlem üzerindeki hükmü Arş aracılığıyla olduğu için, insanlar CYnun Arş’ta oturduğunu zannederler
Nasıl ki sen kalbe hükmettiğinde ve kalp düzgün çalıştığında, tüm beden memleketinin idaresini sağlayabiliyorsan, aynı şekilde, Allah (celle celâlühü) Arşı yaratarak ona hükmetti, Arş yerli yerinde durdu ve âlemin düzeni sağlanmış oldu. Bu durum,“Arşa istiva etti ve işleri düzenekoydu.”5 şeklinde ifade edilmiştir.
Bil ki, tüm bunlar hakikat olup basiret ehline apaçık bir mükâşefe ile malum olmuştur. Böylece onlar bu manayı “Allah inşam kendi suretinde yarattı” hakikatiyle bilmişlerdir.
Şunu hakikat olarak bil ki, hükümdarı ve hükümdarlığı, yalnızca hükümdarlar bilebilir. Eğer sana kendi mülkün üzerinde bir hükümdarlık, Allah’ın mülkünden ve hükümdarlığından muhtasar bir numune sana verilmemiş olsaydı, âlemlerin Rabbini asla tanıyamazdın. Bu yüzden, seni yaratan, sana hükmetme yetkisi ve kendi saltanatının bir göstergesi olarak sana mülk veren Allah’a şükret. Zira O, kalpten senin arşım inşa etti, kaynağı kalp olan hayvanı ruhu senin İsrafil’in, beyni kürsün, hayal hâzinelerini levh-i mahfuzun; göz, kulak ve tüm duyularını senin meleklerin; kalp sinirlerinin kaynağı olan beyin kubbem, senin gökyüzün ve yıldızların; parmaklan, kalemi ve mürekkebi senin hizmetkârın yaptı; seni de eşsiz, “nasılsız” ve “ne şekildesiz” yarattı; seni her şeye hükümdar kıldı. Sonra sana “Dikkat et! Kendinden ve hükümdarlığından gafil olma. Aksi halde, kendi Yaratıcından da gafil olmuş olursun. Zira Allah inşam kendi suretinde yarattı. Öyleyse ey insan, nefsini tam ki Rabbin’i tanıyabilesin.
4.İnsanın Hükümdarlığı ile Hakk’ın Hükümdarlığı Arasındaki Denge
Bu dengeyi açıklamanın ardından, insanın hükümdarlığı ile Hakk’ın hükümdarlığı arasındaki iki büyük ilme işaret edilmiştir.
Bunlardan biri, insanın, kendini tanıması, insan azasının bu kuvve ve sıfatlarla ilişkisinin nasıl olduğu, bu kuvve ve sıfatların kalple olan bağlantısıdır. Bu, uzun bir ilim olup böyle bir kitapta detaylı bir şekilde açıklamak mümkün değildir.
Diğeri ise, âlemin hükümdarının mülkünün meleklerle, meleklerin birbiriyle, göklerin, Arş’ın, Kürsî’nin de meleklerle olan ilişkisinin ayrıntısıdır. Bu, daha uzun bir ilimdir.
Bu işaretin amacı, zeki olanın bunlara inanması ve Allah’ın azametini bu açıklamalarla tanıması; akılsız olanın ise, en azından bütün bu güzellik sahibini düşünmekten nasıl gaflet ettiğini ve ne kadar büyük bir kayıpta olduğunu anlamasıdır.
Bütün bunlardan mahrum kalan kimsenin uluhiyet mertebesinin güzelliğinden ne kadar haberi olabilir ki?
Şimdiye kadar yapılan açıklamalar, insanların “kendilerinin ne olduğunu” bilebilecekleri cümlesindendir.
5.Tabiatçılar ve Müneccimler
Şu zavallı tabiatçı ve nasipsiz astrolog, işleri tabiatlara ve yıldızlara dayandırırlar. Böylelerinin durumu, kâğıt üzerinde yürüyen ve kâğıdın karardığını, üzerinde bir şeklin oluştuğunu gören bir karınca gibidir. Bu karmca bakar ve kalemin ucunu görür. Sevinçle “Bu işin hakikatini anladım. Bu çizimi kalem yapıyor.” der. Bu, âlemdeki hareketlerden en alt dereceleri dışında hiçbir şey anlamayan tabiatçıların durumuna benzer.
Sonra görüşü daha geniş ve görme mesafesi daha uzun olan başka bir karınca geldi ve “Hata ettin. Çünkü ben bu kalemin hizmetkâr olduğunu ve arkasında da bu çizimi yapan başka bir şeyin bulunduğunu görüyorum.” dedi. Bu sebeple sevindi ve “Hakikat şu ki, çizenin kalem değil parmak olduğunu, kalemin yalnızca parmağın hizmetkârlığını yaptığını anladım.” dedi. İşte bu, görüşünü daha ileri götüren ve tabiatların yıldızların hükmü altında olduğunu bilen, fakat yıldızların da meleklerin hükmü altında bulunduğunu ve bunun ötesindeki mertebelere ulaşmanın mümkün olmadığım düşünen müneccimlerdir.
Nasıl ki cisimler âleminde tabiatçı ile astrolog arasında böyle bir farklılık varsa ve bu farklılıktan dolayı da bir ihtilaf meydana geldiyse, aynı şekilde ruhlar âlemine terakki edenler arasında da böylesi farklılıklar vardır. Pek çok insan, cisimler âleminden terakki edip onun ötesinde bir şeylere erişince, ilk mertebede kalakaldı. Böylelikle ruhlar âlemine yükselme yolu da onlara kapanmış oldu.
Nurlar âleminden olan ruhlar âleminde, yani nurlar âleminde de mertebe mertebe birçok engel ve perde vardır. Bazılarının derecesi yıldız, bazılarının ay ve bazılarınınki ise güneş gibidir. Bu, göklerin melekutu kendilerine gösterilen kimselerin yükseliş basamaklarıdır. Nitekim Allah, Halil İbrahim (aleyhi’s-selâm) hakkında şöyle buyurmuştur:
“Böylece İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik.Derken gece kaplayınca bir yıldız gördü: ‘İşte rabbim’ dedi. Yıldız kaybolup gidince de ‘Ben batıp gidenleri sevmem.’dedi. Sonra doğmakta olan ayı görünce: ‘Bu benim Rabbim, öyle mi?’ dedi. O batıp kaybolunca: ‘Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşenlerden olurdum’ dedi. Bir gün de güneşi doğarken gördü ve hemen: ‘Bu benim Rabbim, öyle mi? Bu hepsinden de büyük!’ dedi. O da batıp kaybolunca asıl gerçeği haber verdi: ‘Ey kavmim, şüphesiz ben, sizin Allah’a koştuğunuz ortaklardan beriyim.'”6
Bunun üzerine Hz. İbrahim şöyle mukabelede bulundu:
“Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim.,7
İşte bundan dolayı Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle demiştir: “Allah’ın nurdan yetmiş perdesi vardır; eğer onları kaldırsaydı, O’nun cemalinin nurları, görebilen her şeyi yakardı.”
Bu konunun detaylarını Mişkatü ‘l-Envar ve Musaffâtü ‘l-Esrar adlı kitapta açıkladık; dileyen o esere müracaat edebilir.
Amaç şudur:
Bir şeyi sıcaklık, nem, soğukluk ve kuruluğa havale eden zavallı tabiatçılar bütünüyle yanlış söylememiştir. Çünkü bu unsurlar İlahî sebepler arasında yer almasaydı tıp ilminin bir anlamı olmazdı. Bununla birlikte tabiatçıların yanılgısı, görüşlerinin dar olması bakımındandır. Onlar ilk basamakta takılıp kalmışlar ve onu bir hizmetkâr değil, asıl zannetmişler. Bir bende değil, efendi olduğu zannına kapılmışlar. Halbuki tabiat, ayak hizasında duran en aşağı mertebedeki hizmetçiler sınıfmdandır.
Astrolog ise, yıldızları sebepler arasında saydığı için doğru söylemiştir Zira böyle olmasaydı, gece ile gündüz eşit olurdu. Güneş, âlemdeki sıcaklığın ve ışığın kendisinden kaynaklandığı bir yıldızdır. Yazm sıcaklığı da ondandır. Bu sebeple yaz ve kış da eşit olurdu. Zira güneş yazm gökyüzünün ortasına yaklaşır, kışm ise uzaklaşır. Güneşi sıcak ve parlak yaratma kudretinde olan Allah Satürn’ü soğuk ve kuru, Venüs’ü sıcak ve nemli yaratmışsa, bunda şaşılacak ne var? Bu, İslam’a aykırı görülen bir durum değildir.
Astrologun yanıldığı noktaya gelince o, yıldızları bir araç değil, bir asıl ve dayanılacak merci yaptığı, yıldızların hizmetkâr olduklarını görmediği ve Güneş,ay ve yıldızlar O’nun emrinin hizmetindedir.”8 ayetini anlamadığı için yanıldı. Hizmetkâr olan, işe koşulan kimse demektir. Dolayısıyla yıldızlar, kendi hesabına değil, meleklerin emriyle çalışan işçiler konumundadır. Tıpkı sinirlerin, beyindeki güçle organların hareket etmesi hususunda kullanıldıkları gibi yıldızlar da en alt seviyedeki hizmetkârlardır; her ne kadar nakibler derecesinde olup ayakkabıların bulunduğu safta yer almasalar da. Nitekim dört unsur kalemin yazı yazmadaki tasarrufu misali en alt düzeydeki hizmetçilerdir.
6.İnsanlar Arasındaki İhtilafın Sebebi
İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkların çoğu, herkesin bir açıdan doğru söylemelerinden, diğer yönleri görmedikleri halde her şeyi gördüklerini zannetmelerinden kaynaklanır. Onların hali, şehrine bir fil geldiğini duyan bir grup kör insanın durumuna benzer. Bu güruh fili el yordamıyla tanıyabileceklerini zannederler. Bu amaçla ellerini file uzatırlar; birinin eli filin kulağına, birininki ayağına, birininki bacağına, bir diğerininki ise dişine denk gelir. Daha sonra öteki körlerle bir araya gelip kendilerine filin vasıflan sorulduğunda, elini filin ayağına koyan, “O bir sütuna benzer” dedi. Kulağına dokunan, “O bir kilim gibidir” dedi. Dişine dokunan ise, “O bir taş şeklindedir” dedi. Bunların hepsi doğru söyledi, fakat aynı zamanda hepsi de yanıldı. Çünkü fili bütünüyle tanımış olduklarını zannettiler, oysa anlamamışlardı.
İşte astrolog ve tabibin gözü de Allah’ın hizmetkârlarından bir kıvılcıma takılıp kaldı. Onun saltanatına ve hakimiyetine hayran kalarak “Hükümdar bunun bizzat kendisidir. İşte benim Rabbim” dediler. Akabinde, doğru yola yönlendirilmiş biri, hepsinin eksikliğini fark edip daha ötesini gördü ve şöyle dedi:
Bu, başka birinin tasarrufu altındadır. Başkasının tasarrufu altında olan bir şey, Rab olmaya layık değildir. “Ben batıp gidenleri sevmem.”9
7.Yıldızların ve Burçların Hükümdarlık Düzenine Benzetilmesi
Yıldızlar, tabiatlar, on iki bölüme ayrılmış olan yıldızlar kümesi yani burçlar ve bütün bunların ötesindeki Arş bir yönüyle bir saltanata benzer. Hükümdarın vezirinin oturduğu özel bir odası vardır ve bu odanın etrafında on iki küçük kapısı bulunan revaklı bir sofa bulunur. Her kapıda vezirin bir vekili oturur ve bu kapıların dışında, yedi süvari nakib sürekli bu on iki kapının etrafında dolaşırlar ve vezirin vekilleri vezirden kendilerine gelen fermam dinlerler. Dört piyade bu yedi nakibin altında durmuş, gözlerini bu nakiplere dikmiş vaziyette padişahtan kendilerine gelecek emirleri gözlerler. Fermana uyarak bazı insanları hükümdarın huzuruna götürmek için ellerinde de birer kement konmuştur. Bazılarım hükümdardan uzaklaştırırlar, bazılarına ödül verirler, bazılarım ise cezalandırırlar.
Arş, özel oda ve ülkenin vezirinin yani Allah’a en yakın meleğin makamıdır. Yıldızlar küresi, o revak; on iki burç ise on iki kapıdır. Vezirin vekilleri, Allah’a yakın olan melekten daha düşük derecede olup her birine farklı bir görev verilen diğer meleklerdir. Yedi gezegen, bu kapıların etrafmda sürekli dönen yedi süvaridir. Onlara farklı türden bir emir ulaşır. Dört unsur denen ateş, su, hava ve toprak kendi vatanından göç eden dört hizmetkâr piyadeye benzer. Sıcaklık, soğukluk, nem ve kuruluktan ibaret olan dört tabiat ise onların elindeki dört kement gibidir.
Örneğin, birinin durumu değişir de dünyadan yüz çevirir, keder ve korku onun kalbini kuşatırsa, dünya nimetleri onun gönlüne nahoş gelir ve işin sonunun ne olacağı endişesine kapılırsa, tabip, “Bu hastadır, bu hastalığa melankoli denir; tedavisi ise kaynatılmış eftimondur.” der. Tabiatçı ise, “Bu hastalık, beyne hâkim olan kuruluğun tabiatından kaynaklanır.” der. Bu kuruluğun nedeni kışın havasının kuruluğudur; bahar gelip nem havaya baskın olmadıkça, kişi iyileşemez. Astrolog ise, “Bu, onun başma gelen bir sevdadır. Sevda ise Utarit’in Merih ile benzeşmesinden kaynaklanır. Utarit iki yahut üç uğurlu yıldıza yani Zühre ve Müşteri’ye ulaşmadıkça bu durum düzelmez.” der. Hepsi de doğru söylüyor, fakat “İşte onların ilimlerinin ulaşabildikleri bu kadarıdır.”10
Ancak rububiyet makamında, kendisi hakkında saadet hükmü verilmiş olan insan için Merkür ve Mars denen iki hızlı ve becerikli vekil görevlendirilmiştir. Bu vekiller, dergâhın piyadelerinden biri olan havayı kullanarak, kuruluk kemendini atar, onun başını ve beynini yakalar, yüzünü dünya lezzetlerinden çevirir, onu korku ve keder kamçısıyla, irade ve arzu dizginleriyle uluhiyet mertebesine davet eder. Bu ilim ne tıp ne tabiat ne de astroloji ilminde bulunur; yalnızca peygamberlik ilminin denizinden gelir. Bu ilim, memleketin her tarafını, tüm çalışanları, vekilleri ve huzurda bulunan hizmetkârların tamamını kuşatır. Her birinin hangi iş için orada bulunduklarını, hangi emirle hareket ettiklerini, insanları nereye çağırıp nereden alıkoyduklarını bilir.
İş bütün bu sebeplerden ötürü, onların her biri ne söylediyse doğrudur, ancak onlar memleketin padişahının ve bütün başkumandanlarının sırrından haberdar değildiler. Allah Teâlâ bela, hastalık ve dert vermek suretiyle insanları kendi huzuruna çağırır ve “Bu bir hastalık değildir; onun aracılığıyla dostlarımı kendi huzuruma çağırdığım lütuf kemendimdir.” buyurur. İşte bundan dolayı hadis-i şerifte şöyle haber verilmiştir: “Şüphesiz ki bela, önce peygamberlere, sonra velilere, sonra da onlar gibi olanlara gelir.”
Yani onlara hasta gözüyle bakmayın, çünkü onlar bizden- dir. “Hastalandım ama beni ziyaret etmedin.” hadisi de onlar hakkında olup bu manaya gelir. Önceki örnek, insanın kendi bedenindeki hakimiyetini ifade ediyordu, bu örnek ise onun bedeni dışmdaki memleketinin hakimiyet biçimini gösterir. Söz konusu bu bilgiye kişinin kendisini bilmesinden hareketle ulaşılır. İşte bu sebeple, “kendini bilme”yi öncelikle ele aldık.
8.Dört Teşbihin Manası
Şimdi şu teşbihin anlamını bilmenin vaktidir. Çünkü bu dört kelime muhtasar olsa da İlahî marifeti içerir:
“Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Bütün övgüler Allah’a mahsustur. Allah’tan başka ilah yoktur.Allah her şeyden daha yücedir.”
Kendi tenzihinden, O’nu tenzihi anladıysan, “Sübhanallah”ın manasını da anlamışsındır. Kendi hükümdarlığından, O’nun hükümdarlığına intikal ettiysen O’nun hükümdarlığının detaylarını da öğrenmişsin demektir.
Nitekim tüm sebepler ve vasıtalar, tıpkı yazarm elindeki kalem örneğinde olduğu üzere O’nun emrindedir.
Ayrıca “Elhamdülillah”m da anlamını öğrenmişsindir; çünkü O’ndan başka gerçek nimet verici olmadığı için hamd ve şükür yalnızca O’na mahsustur.
Ve hiçbir varlığın kendi başına buyruk olmadığını anladıy- san, “Lâ ilahe illallah”ın anlamını da bilmişsindir.
Şimdi ise “Allahu Ekber” ifadesinin ne anlama geldiğini bilmenin vaktidir. Bil ki, şimdiye kadar öğrendiklerinden Allah Teâlâ hakkında hâlâ bir şey bilmiyorsun. “Allahu Ekber” in manası, “Allah en yücedir” demektir. Bu ise, Allah’ın yaratılmışların O’nu kendi ölçüleriyle kavradıklarından daha yüce ve büyük olması anlamına gelir. Yoksa, Allah’ın kendisi dışındaki her şeyden daha büyük olduğu anlamına gelmez. Çünkü Onun zatı karşısında başka hiçbir şey yoktur ki O, ondan daha büyük olsun. Zira bütün mahlukat, O’nun varlığının nurundandır. Nitekim güneş ışığı, güneşin kendisinden başka bir şey değildir ki “Güneş, kendi ışığından daha büyüktür.” denilebilsin. İşte bundan dolayı “Allahu Ekber” in anlamı, Allah’ın insan aklının kıyaslayarak idrak ettiğinden daha büyük olduğudur.
Maazallah, O’nu takdis ve tenzih, insanın kendi takdis ve tenzihiyle nasıl eş değer olsun? Allah, insan da dahil yarattığı mahlukata benzemekten münezzehtir. Maazallah Onun hükümranlığı, nasıl insanın kendi bedenindeki hükümranlığı gibi olsun? Onun ilim ve kudret gibi sıfatlan nasıl insanın sıfatlarma benzesin?
Bilakis bütün bunlar insanın, uluhiyet makamının cemalinden kendi sınırlı kapasitesince bir şeyler anlayabileceğine dair sadece birer simgedir.
Bu simgenin durumu, bir çocuğun bize “Önderliğin, hü- kümdarlığın ve ülke sahibi olmanın tadı nasıl bir şeydir?” diye sormasına; bizim de ona, “Tıpkı topa vurmak ve cirit oynamak gibidir” dememize benzer. Çünkü o çocuk bundan başka bir zevk bilmez. Çocuk, sahip olmadığı bir şeyi ancak sahip olduğu başka bir şeye kıyasla anlayabilir. Oysa hükümdarlığın zevkinin cirit atma ve topa vurma zevkiyle hiçbir ilgisi yoktur, Bununla birlikte genel anlamda her ikisi de “zevk” ve “mutluluk” şeklinde isimlendirilir. Şu halde bir yönü itibarıyla isimlendirmede ikisi de aynıdır. İşte bu sebeple, böylesi benzetmeler çocukların anlayışı için uygun olabilir. Bu benzetmelerin ve örneklerin işlevinin bu olduğunu bil. Binaenaleyh Allah’ın kemalini ve hakikatini Kendisinden başkası bilemez.
9.Şeriata Tabi Olmak Saadet Yoludur
Hak Teâlâ’yı bilmenin ne demek olduğunu etraflıca açıklamak oldukça uzundur, ayrıca böyle bir kitapta doğru olmayacağı için anlatılmaz. İnsanın gücü yettiğince söz konusu bilginin tamamını araması için bir teşvik ve uyan olarak bu kadar açıklama yeterlidir. Çünkü saadetin tamamı bununla gerçekleşir hatta insanın mutluluğu Allah’ı tanımakta, O’na kulluk ve ibadet etmektedir.
Allah’ı bilmenin insanın saadet sebebi olduğu daha önce açıklanmıştı. Kulluk ve ibadetin insanın saadetine sebep olması ise şöyledir:
İnsan öldüğünde, Allah ile olacaktır.
“Nihai dönüş yalnızca O’nadır.”11
İnsanın son durağı kiminle olacaksa, saadeti de o kişiyi sevmesine bağlıdır. Onu ne kadar çok severse, saadeti o kadar artar. Zira rahat ve huzur sevgiliyi görmekten dolayı ziyadeleşir. Hak Teâlâ’nın sevgisi, ancak O’nu tanımak ve daha çok anmakla kalbe hâkim olur. Nitekim kişi kimi seviyorsa, onu çokça anar; zikretmesi arttıkça sevgisi daha da artar. Bundan dolayı, Hz. Davud’a (aleyhi’s-selâm) şöyle vahiy geldi:
“Senin muvaffakiyetinin sırrı, benimle olan irtibatına bağlıdır; o halde beni zikretmeyi asla bırakma.” Yani senin çaren benim, dönüşün banadır; bir an bile beni zikretmekten gafil olma.
Zikrin kalbe hâkim olması ibadete devamlılıkla gerçekleşir. Kişinin kendisini ibadete verebilmesi kalpten şehvet bağlarını çözmekle mümkündür. Bu bağların çözülmesi ise, günahlardan el çekilmesine bağlıdır. Öyleyse günahlardan el çekmek kalbin huzuruna, gerekli ibadetleri yerine getirmek ise zikrin kalbe hâkim olmasına yol açar. Bu ikisi de saadet tohumu olan sevgiyi doğurur. İşte bu durum “felah/kurtuluş” olarak ifade edilmiştir. Nitekim Hak Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur.
“Kendini arındıran, Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse kurtuluşa ermiştir.”12
Öte yandan her amel ibadet olmaya layık değildir; bazısı ibadettir, bazısı ise değildir. Ayrıca tüm dünyevî arzuları terk etmek mümkün olmaz zaten bunların tümünü terk etmek doğru da değildir. Çünkü insan yemek yemezse ölür, eşine yaklaşmazsa nesli tükenir. O halde bazı arzular terk edilmeli, bazıları ise yerine getirilmelidir. Dolayısıyla onlan birbirinden ayıracak bir sınır olmalıdır.
Bu sınır ya insanın akima, nefsine ve kendi çabasına dayanır ve kendi görüşüne göre tercih eder; ya da bir başkasından alınır. Söz konusu sınırın insanın kendi iradesine bırakılması mümkün değildir. Çünkü heva, insana hâkim olduğu sürece doğru yol ona gizli kalır, neyi dilerse o, kendisine doğru görünür. Binaenaleyh irade dizgini kişinin kendi elinde değil, bir başkasının elinde olmalıdır. Fakat herkes buna layık değildir; hal böyleyken insanların en basiretlisi gerekir. Bu basiret sahibi kimseler ise peygamberlerdir. (Allah’ın salatı onların üzerine olsun)
O halde şeriata tabi olmak ve onun hükümlerinin sınırlarını gözetmek saadet yolunun gereklerindendir. Zaten kulluğun gerçek anlamı da budur. Kim şeriatın sınırlarını aşarsa, kendi iradesine uyarak helak olma tehlikesine düşer. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
“Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur. “13
10.İbahilerin Sapkınlığı ve Cehaleti
Allah Teâlâ’nın hükümlerinin sınırlarını hiçe sayan İbahilerin hataları ve cehaletleri şu yedi açıdandır:
Birinci sebep, Allah’a iman etmeyenlerin cehaletidir. Çünkü onlar Allah’ı hayal ve tasavvurda arayıp “O’nun nasıl ve ne şekilde olduğu” sorularının peşine düşmüşler; cevap bulamayınca da O’nu inkâr ederek her işi yıldızlara ve tabiata dayandırmışlardır. Aynca insanlar, diğer canlıların ve bütün bu hikmet ve düzenle dolu âlemin kendi kendine ortaya çıktığını zannederler. Ya hep bizzat var olduğunu ya da doğanın eseri olduğu zannına kapılırlar. Oysa doğa kendinden dahi bihaber iken başka bir şeye nasıl yetişsin? Böylelerinin durumu, güzel yazılmış bir yazı gören ve onun kudret, ilim ve irade sahibi bir kâtip olmaksızın kendi kendine yazıldığını zanneden kimseye benzer. Körlüğü bu dereceye ulaşmış olan biri saadet yolunu nasıl görsün? Tabiatçıların ve münecciminlerin hatası işte bu zikredilen sebepten ileri gelir.
İkinci sebep, ahirete iman etmeyenlerin cehaletidir. Onlar, insanı öldüğü zaman tamamen yok olacak bir bitki veya başka bir hayvan olarak kabul ederler. Bunun sonucunda, insan için ne bir azap ne ceza ne de sevap olacağına inanırlar. Böyle bir zanna kapılmalarının sebebi, kendilerini gerçekten tanımamış olmalarıdır. Zira böyleleri kendilerini bir eşek, inek ya da bitkiden farklı görmemekte, insanın hakikati olan ruhu tanımamaktadırlar. Halbuki onların söylediklerinin aksine ruh ebedidir, asla ölmez; yalnızca bedeni ondan alınır. İşte buna “ölüm” denir. İnşallah bunun hakikati dördüncü bölümde açıklanacaktır.
Üçüncü sebep, Allah’a ve ahirete zayıf bir imanla inananların cehaletidir. Böyleleri şeriatın manasını bilmez ve “Allah’ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var? “Bizim günahlarımız O’na ne zarar verir ki? O, sultandır, insanların ibadetinden müstağnidir. Ona karşı isyan da günah da eşit düzeydedir.” derler.
Üstelik bu cahiller, Kufan’daki şu ayetleri de görürler:
“Kim arınırsa, kendisi için annır.”[14]
“Kim mücahede ederse, kendisi için mücahede etmiş olur.”[15]
“Kim iyi bir iş yaparsa bu, kendi lehinedir.”[16]
Şeriatı yanlış anlayan bu bedbaht cahil, şeriatın manasının “ameli kendisi için değil de Allah için yapmak gerektiği” şeklinde olduğunu zannederler. Böyle birinin durumu, perhiz yapmayıp “Onun tavsiyelerine uysam da uymasam da doktora ne?” diyen bir hastaya benzer. Bu söz doğrudur fakat hastanın sonunu getirir. Doktorun hastanın perhiz yapmasına ihtiyaç duyması değil, hastanın perhiz yapmaması kendi sonunu getirecektir. Doktor ona kılavuzluk etmiş ve yol göstermiştir. Kılavuz bundan ne zarar görür ki onun sonu olsun? Nasıl ki bedenin hastalığı bu dünyanın yok olmasının sebebi ise, kalbin hastalıklı oluşu da o dünyanın bedbaht olmasına sebebiyet verir. Nasıl ki ilaç ve perhiz bedenin sağlıklı kalmasını sağlıyor ise; itaat, marifet ve günahlardan sakınmak da kalbin sıhhatini temin eder. Bu durumu Allah Teâlâ şöyle bildirmiştir:
“Yalnızca selim bir kalple Allah’a gelen kimse kurtuluşa erer.”17
Dördüncü sebep, şeriatı başka bir açıdan yanlış anlayan kişilerin cehaletidir. Böyle kimseler derler ki:
Şeriat, kalbi öfkeden, şehvetten ve riyadan temizleyin diyor; bu ise mümkün değildir. Çünkü insan bunlarla yaratılmıştır. Böyle bir talep, bir kimsenin siyah bir kilimin beyaza çevrilmesini istemesiyle aynı anlama gelir. Sonuç olarak, öyle bir işle meşgul olmak imkânsızı talep etmek demektir.
Gelgeldim bu ahmaklar şeriatın böyle emretmediğini bilememişler. Bilakis şeriat, öfke ve şehveti terbiye etmeyi ve onları öyle bir halde tutmayı emretmiştir ki ne şeriata ne de akla üstün gelmesin, azgınlaşmasın, şeriatın sınırlarını korusun. Büyük günahlardan uzak dursun ki küçük günahları affedilsin ve bağışlansın. Bu mümkündür ve pek çok kimse bunu yapmak hususunda muvaffak olmuştur.
Nitekim Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) de “Öfke ve şehvet kesinlikle olmamalıdır.” demedi. Kendisinin dokuz hanımı vardı ve “Ben bir insanım; insanlar nasıl öfkelenirse, ben de öyle öfkelenirim” demiştir. Hak Teâlâ da bu hususta şöyle buyurmuştur:
“Onlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.”18
Böyle buyurmak suretiyle öfkesini yutan kişiyi övmüştür; Öfkesi olmayan kimseyi değil.
Beşinci sebep, Hak Teâlâ’nın sıfatlarını anlayamayan kimselerin cehaletidir. Böyleleri derler ki:
Allah Teâlâ Rahim’dir, Kerîm’dir. O, sahip olduğu her sıfatla bize karşı merhametlidir.
Oysa onlar Allah Teâlâ’nın Kerîm olduğu gibi aynı zamanda da azabının şiddetli olduğunu bilmezler. Bunlar, Allah Kerîm ve Rahîm olduğu halde bu dünyada birçok insanı bela, hastalık ve açlık içinde tuttuğunu görmezler. Yine bilmezler ki, insanlar ekip biçmeden, ticaret yapmadan bir şey elde edemezler; çaba göstermeksizin ilim sahibi olamazlar. Öte yandan bu kimseler, dünyalık elde etmek hususunda hiç kusur etmeyip “Allah Kerîm’dir, Rahim’dir; ticaret yapmadan, ekip biçmeden bize rızık verir.” de demezler. Oysa Allah bu hususta şöyle buyurmak suretiyle rızık vereceğini garanti etmiştir.
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. “[19]
Yine Allah Teâlâ şöyle buyurarak ahiret işlerini insanın ameline bağlamıştır:
“İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.”[20]
Dolayısıyla bu durumda olanlar Allah’ın keremine gerçekten iman etmedikleri için dünya ve dünyalık peşinden koşmaktan el çekmezler. Ahirete dair “Allah Kerim’dir” şeklindeki sözleri ise sadece dillerinde kalır. Bu tür sözleri, şeytanın telkini olup hiçbir temele dayanmaz.
Altıncı sebep, kendisiyle gurur duyup aldanan kimselerin cehaletidir. Bunların aldanış ve kendini beğenmişlikleri şöyledir:
Biz öyle bir makama ulaştık ki artık günah bize zarar vermez; dinimiz o kadar geniştir ki kirlenmez ve necaset kabul etmez.” derler. Bu ahmakların çoğu, öyle zayıftırlar ki biri onların haşmetini bir sözle zedelese yahut bencilliklerini kıracak olsa, ömür boyu o kişiye düşmanlık ederler. Arzuladıkları bir lokma onlara verilmese, dünya kendilerine dar ve karanlık gelir. Erlikte henüz iki külle olgunluğa erişmemiş olan bu eblehler, böyle sözler söylemekten nasıl korkmazlar? Onların bu tür iddialarının doğru olduğu nasıl kabul edilebilir?
Faraza biri düşmanlık, şehvet, riya ve öfkenin semtine uğramadığı bir kimse haline gelse, yine de bu iddiası sebebiyle gurura kapılmış demektir. Çünkü onun mertebesi peygamberlerin mertebesini aşmış değildir. Peygamberler bir hata ve kusur sebebiyle ağlayıp inler ve tövbe ile meşgul olurlardı.
Sıddık olan sahabeler küçük günahlardan bile sakınır, hatta birtakım helal şeylerde şüphe duyacak olsalar onlardan dahi kaçınırlardı. Peki, bu eksik akıllılar neye dayanarak şeytanın tuzaklarına düşmediklerini ve kendi mertebelerinin peygamberlerin ve sıddıklarm mertebesinden üstün olduğunu zannediyorlar?
Eğer “Peygamberler de böyleydi; ancak yaptıkları, insanların menfaati içindi.” derlerse, o halde neden kendileri de insanların menfaati için aynı şeyleri yapmıyorlar? Zira böylelerine bakıp da onlar gibi gururlanan kimse helak olur.
“Başkasının helak olması bana zarar vermez” diyorlarsa, o halde neden bu durum, Peygamber’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahatsız ediyordu? Eğer zarar vermiyorsa, Peygamber neden kendini takva eziyetine maruz bıraktı ve sadaka olan bir hurmayı bile ağzından çıkarıp attı? O hurmayı atmayıp yeseydi, bunun insanlara ne zararı olurdu? Nitekim onu yemek herkese mübahtı. Şayet bu bir zarar teşkil ediyorsa, neden o kıt akıllılar, nebiz kadehlerinin kendilerine zarar vermeyeceğini düşünüyorlar?
Sonuç olarak böyle düşünenlerin mertebeleri Hz. Peygamber’in mertebesinden daha üstün değildir. Aradaki fark yüz kadeh içkinin verdiği zararm bir hurmanınkinden daha fazla değildir.
Böyleleri kendilerini yüz kadeh şarabm kirletmediği bir derya; Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir hurmayla kirlenen küçük bir kâse su mesabesinde görürler. Madem durum budur, öyleyse şeytan onlarm sakallarıyla oynar ve dünyanın aptalları da onları maskara eder. Akıl sahiplerinin bu tür kimseler hakkında herhangi bir söz sarfetmesi veya onlara gülmesi bile beyhude bir uğraştır.
Din büyükleri ise, kişinin hevasına boyun eğmemesi ve onu kontrol altına alması gerektiğini bilen kimselerdir. Çünkü nefsinin esiri olan ve onun hükmü altına giren kimse, aslında insan olarak nitelenmeye layık değildir; hatta o, bir hayvandan farksızdır. Bu nedenle din büyükleri nefsin kurnaz ve aldatıcı olduğunu, sürekli yalan yere iddiada bulunduğunu, “Heva benim hükmüm altındadır, hâkim olan benim” şeklinde asılsız sözler söylediğini bilirler. Bundan dolayı hevadan delil isterler. Elbette söylediği sözlerin doğruluğunun tek delili kendi başına buyruk olmayıp şeriatın hükmü altına girmesidir,
Şayet her zaman gönüllü olarak şeriata boyun eğiyor ise, doğru söylüyor demektir. Ancak sürekli ruhsat (dini kolaylaştırıcı hükümler) isteyip çeşitli tevil ve hilelere başvuruyorsa, velayet iddiasında bulunsa bile şeytanın kölesi olmuş demektir.
Böylelerinden söz konusu delili, son nefese kadar istemek gerekir; aksi halde kişi gurura kapılır, aldanır ve farkına varmadan helak olur. Nefsi bütünüyle şeriatın emrine vermek ise, Müslümanlığın henüz ilk mertebesidir.
Yedinci sebep, cehaletten değil, gaflet ve şehvetten kaynaklanır. Bu ise, daha önceki şüphelerden hiçbirini duymamış bir grubun ibahatinden yani her şeyi mübah görmelerinden ibarettir. Zira bunlar, ibahat yolunda giden, fesat çıkaran ve yaldızlı anlamsız sözler söyleyen, tasavvuf ve velilik iddiasında bulunup sufi kisvesine bürünen başka bir grubu görürler. Bunların tabiatında da şehvet ve tembellik baskın olduğu için gördükleri bu durum tabiatlarma hoş gelir ve tembellik galebe çalar. Ancak, fesat çıkardıktan sonra “Bu yaptığımızdan ötürü bir ceza göreceğiz” demeye rıza göstermezler ki o fesatları gönüllerine acı gelsin. Bilakis “Bu bir fesat değildir; bize iftira ve boş bir sözdür.” derler.
Hal böyleyken onlar, ne “iftira”nın ne de “söz”ün anlamını bilirler. Böyleleri gafilveşehvet dolu kimseler olup şeytan onlar üzerinde dilediğini yapar. Şüpheleri yalnızca “söz”den kaynaklanmadığı için sözle ıslah edilmeleri de mümkün değildir. Bu tür insanların çoğu, Hak Teâlâ’nın kendileri hakkında şöyle buyurduğu kimselerdir:
“Biz onların kalplerine perde koyduk ki anlamasınlar, kulaklarına ağırlık koyduk ki duymasınlar. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler.”21
“Sen Kur’an’da Rabbinin birliğini anınca onlar, canları sıkılmış vaziyette arkalarını dönüp nefretle kaçarlar.”22
Madem durum bundan ibarettir, öyleyse böylelerine kılıçla muamele etmek delille konuşmaktan daha evladır.
Buraya kadar anlatılanlar ibahat ehlinin rezilliklerini anlatmak için kafidir. Hâsılı bu bölüm altında dile getirilen hataların sebepleri ya insanın kendi nefsini ya Allah’ı ya da kendisinden Allah’a uzanan yolu yani şeriatı bilmemekten kaynaklanır.
Cehalet, insanın tabiatıyla uyumlu bir hususta ortaya çıkmışsa giderilmesi daha güç olur. Bu nedenle, bazı insanlar hiçbir şüphe taşımadan ibahat yolunu seçerler ve “Biz şaşkm ve kararsız kimseleriz” derler. Onlara “Hangi konuda kararsızsınız?” diye sorulsa, cevap veremezler. Çünkü onların ne bir arayışı ne de şüphesi vardır. Böylelerinin durumu, bir doktora gidip “Hastayım” diyen ama rahatsızlığının ne olduğunu söylemeyen kimseye benzer. Hastalığın ne olduğu tespit edilmeden tedavi de mümkün olmaz. İyisi mi böyle kimselere “Hangi konuda tereddüt edersen et, ancak senin yaratılmış olman ve yaratıcının her şeye kadir, alim ve her istediğini yapabilen biri olduğu hususunda şüphe duyma.” demektir.
Burada ifade edilen mana, daha önce detaylı bir şekilde açıkladığımız deliller vasıtasıyla onlara gösterilmelidir.
İmam Gazali – Kimyâ-yı Saadet Serisi 1 ,Hakiki Mutluluk Sırrı,syf:59-87
1 insan, 76/1.
2 Buhârî, Tevhid, 55 (nr. 7553).
3 Buhârî, Edeb, 18 (nr. 5999).
[4] Buhârî, Isti’zân, 1 (nr. 6227).
5.Yunus,10/3
6.En’am,6/75-78
7.En’am,6/75
8.A’raf,7/54
9.En’am,6/76
10.Necm, 53/30.
11.Maide,5/18.
12.A’la,87/14-15
13.Talak,65/1
[14] Fâtır, 45/18.
[15] Ankebut, 29/6.
[16] Fussılet, 41/46.
17.Şuarâ, 26/89.
18.Âl-i Imrân, 3/134.
[19] Hûd, 11/6.
[20] Necm, 53/39.


0 Yorumlar