İnsanlığın başladığı o çağlarda, beşerden insana geçtiğimiz dönemlerde eğitim nasıldı?
Eğitim, insanolmanın başta gelen unsuru, etkenidir. İnsanlaşmada eğitimden daha önemli hiçbir şey olamaz. Hangi öbekte yer alırsak alalım, hangi eğitim seviyesinde olûrsak olalım, mutlak sûrette eğitilmiş olmamız gerekiyor. Eğitimi yakın çevremizden almağa başladığımızdan söz etmiştik. İşte en başta anne, baba ve ailenin öteki fertleri —sırayla— ağabeğler, ablalar, teyzeler, amcalar, dayılar, v.s. ve nıhâyet nerede yaşıyorsak o obalar, köyler, mahalleler… Tabii bugün hiçbiri yok. Günümüzde ne oba, ne mahalle, ne de köy kaldı. Gitgide aile de ortadan kalkıyor ne yazık ki. Bu bakımdan şu sorulabilir: Günümüzde eğitim sürüyormu? Sürüyor tabii. Sürüyor ama alışılmış eğitim biçimlerinden geçmiyoruz artık. Bu biraz önce saydığım birimler ortadan kalktıkça onların sağladığı eğitim biçimleri de yokolmağa başlıyor.
Eğitimin içini dolduran şey terbiyedir. Burada yine Türkceye methiye düzeceğim. Bizde çok ayrıntılı hâllerin kelime karşılığı vardır. Eğitim genel olarak verilen, yedirilen bir hareket yahut davranma biçimidir. Onun içini dolduran ayrıntılar terbiyeye tekabül etmektedir. Bunlar hep karıştırılıyor, oysa edep, terbiye ve ahlâk aslında birbirlerinden farklıdırlar.
Eğitim toplumdan topluma, çağdan çağa değişir. Dolayısıyla onu dolduran terbiye de değişmektedir. Özellikle tektanrılı vahdet-vahiy dininin ortaya çıkmasından itibâren edep cıhanşumûl hâle gelmiştir ve değişmez birtakım biçimler kazanmıştır.[19] Öncelikle eğitimin kazandırdığı terbiyeye bir örnek vereyim. Meselâ gençliğimizde aldığımız eğitime göre bir erkeğin bacaklarını açıp genişçe oturması çok büyük bir terbiyesizlikti. Bunun ilk defa nerede bilincine vardım? Yıl 19741(1 galiba. O dönemde Halk Partisiyle, Milli Selâmet Partisi karma bir hükümet kurdu. Bülent Ecevit başbakan, Necmettin Erbakan da yardımcısıydı. Bülent Ecevit, bir basın toplantısı veya mülakat sırasında düzgünce oturmuş, kendisiyle mülâkat yapan kimseyle konuşuyor. O zaman televizyon çok yeniydi, siyah – beyazdı. Babam da ayakta durmuş ekranı seyrediyordu. Başını salladı. “Yahu” dedi, “şu adama bak, ne kadar müeddep (terbiyeli/edepli). Bayağı iyi bir aile terbiyesi almış olmalı”. Orada oturma biçiminin terbiyeyle yakın ilişkisini gördüm. Sonra aradan zaman geçti ve askere gittim. Türkiyenin en disiplinli asker okulu Polatlı Topçu okulundaydım. Bize bir Albay, topçuluk veya trigonometri üzerine teorik ders veriyordu. Dedi ki: “Amerikaya gittiğimde beni bir şey çok çarpardı. Adam izin saatları sırasında geliyor, kumandanının karşısında ayaklarını masanın üstüne koyup sohbet ediyordu. Görev saati başladığı ânda o resim tamamıyla değişiyordu. Sanki o gelip ayağını masanın üstüne atan o değildi de bambaşka biriydi. Ayağa fırlayıp hazır ola geçiyor ve disiplin neyi gerektiriyorsa onu yerine getiriyordu”.
İşte terbiye, hayatımızın her köşe bucağını kaplayan bir olaydır. Bütün hâl ve tavırlarımızı belirler. 1993te Taylandın kuzeyindeki Çiang Mai2° adlı bölgede altı kişilik bir öbekle yolculuk ediyordum. Kâh fil sırtında, kâh yaya, akarsularda da teknelerle gidiyorduk. Bir gün yedi saatlik bir yürüyüşten sonra rehberimiz bizi bir köy evine götürdü. Orada dinleniyorduk ve yemek yiyecektik. İki Felemenkli, bir İngiliz asıllı Avusturalyalı, bir Alman ile benden oluşan kafilemizden biri, kısa pantolonuyla baldır bacak ortada duvara yaslanmış duruyordu. O sırada evsâhibesiyle rehberimiz aralarında fiskos ediyorlardı. Dikkatimden kaçmadı. Yanaşıp “ne oluyor, ne konuşuyorsunuz?” dedim. Rehber önce bir tereddüt etti ve daha sonra “çok ağırımıza gidiyor bu” dedi. “Nedir?” diye sordum. O adamı gösterdi. “Böyle uluorta bacağını duvara dayanması çok ayıp bir şey bizde” dedi. Onun yanına gidip “biz burada misâfiriz. Farklı bir toplumda yaşıyoruz. Böyle davranma, indir o ayaklarını aşağıya” dedikten sonra rehber yanıma yanaştı ve “aynı yerden geliyorsunuz. Sizin tavrınızla onun davranışı ne kadar farklı?” dedi. “Aynı yerden gelmiyoruz, aynı memleketin çocuğu değiliz. Tip olarak benzeşebiliriz ama biz çok farklıyız” diyerek kendimi temize çıkarmağa çalıştım.
Ben bililtizâm mahsûs oturduğum gibi oturmuyordum. Çocukluğumdan alıştığım yahut alıştırıldığım bir şey vardı. Belki onun da toplumunda bu davranış ayıp sayılırdı ama o benden çok gençti ve artık orada öyle bir sâik kalmamış olabilir. Onlar yirmilerinde filân genç adamlardı; sporcuydular. Bense kırk altı yaşındaydım, onlara oranla çok yaşlı sayılırdım.
Benzeri bir başka olayı yine bu Çiang Maide bir Budacı tapınağında Buda heykellerini seyrederken yaşadım. Ormanın içinde altından dökülmüş Buda heykellerinin nefis bir manzarası vardı. Sessiz, hoş bir ortam… Birden arkamda sakız çiğneyen adamların dilini işittim. Dünyanın en çirkin dili Amerikancayı. Kızışmış mart kedilerinin çıkardığı seslerle arkamda bunları işitiyordum. Herhâlde bundan daha çirkin bir dil yoktur. İçimden lânet yağdırarak soluma bir döndüm, nedense sağdan değil de solumdan dönerek “bu huzuru kaçıran barbarlar kim?” diye baktım. Dönerken de köşede oturan bir rahiple göz göze geldim. Onu daha önce farketmemiştim. Köşeye sinmiş bana bakıyordu. Ben de yanına gidip “merhaba, bir şeymi var?” dedim. “Var. Bunlar tapınağa ayakkabılarıyla giriyorlar. Bu bizim bütün terbiye kurallarımızı berhava ediyor” dedi. Ben de “burası bir mabettir, ayakkabılarınızla giremezsiniz” diyerek uyardım onları. Ben zâten buna alışığım. Camiye ayakkabıyla girmediğimden, oraya girerken de ayakkabılarımı çıkarmıştım. İşte terbiye zamanla kendiliğinden işlemeğe başlıyor ve meleke hâline geliyor. Bunlar ayakkabılarını çıkardıktan sonra tekrar heykellerimi seyretmeğe devam ettim. Yine o iğrenç sesler gelmeğe başladı kulağıma.
Tekrar döndüm ve yine göz göze geldik rahiple. Yanına gittim. “Bunları bir uyarsanız. Hanımların başları, omuzları açık; örtseler” dedi. “Buraya başınız ve omuzlarınız açık giremezmişsiniz” diyerek anlattım durumu. Bastılar kalayı, sayarak söverek çıktılar. “Bir daha buraya gelmeyeceğiz” dediler. Benim de canıma minnet. Sonra rahibe “niye siz söylemiyorsunuz, aynı dili konuşuyorsunuz? Pekâlâ söyleyebilirdiniz” diye sordum. “Siz daha iyi söylersiniz herhâlde” dedi, “onlardan olduğunuza göre”. Yine aynı noktaya geldik. Onlardan olmadığımı söyledim. Biraz sohbet ettik. Taylandda onların terbiyesine göre karşı çıkmak yahut itirâz etmek ayıp sayılıyor. Kalkıp “böyle gelemezsiniz, ne yapıyorsunuz?” falan diyemiyorsunuz. O yüzden benim de onların terbiyesine uygun, yalınayak, üstüm başım tertipli bir biçimde durup heykelleri seyrettiğimi görünce onlardan farklı olduğumu ama onlardan da olduğumu düşünerek kendi söyleyemediği, terbiyesinin izin vermediği o söyleme işini bana devretti. “Nasıl olsa bu terbiyesizlikleri bilir, bu adam her ne kadar terbiyeli görünüyorsa da o terbiyesizliği gösterebilir” düşüncesindeydi.
Bir kültürden başka bir kültüre geçerken en zor olay, o yeni geçtiğiniz, intikâl ettiğiniz kültür çevresinin terbiyesini görmektir. Biz bu anlamda Türk olarak son derece olumlu, aklın almayacağı derecede müsâit bir konumda-yız. O tarafı da, bu tarafı da anlayabiliyoruz. Çok garip ama bunu hayatımda defalarca gördüm. Türkün dünya yahut devrâlem seyâhatından bahsetmedik henüz. Eskiden böyle bir tabirimiz vardı, devrâlem seyâhatı derdik. Hattâ çocukluğumuzda öyle romanlar okurduk, “İki Çocuğun Devrâlem?’ falan. Nerelerden buralara gelmişiz. Bunun yarattığı ve bugün düşünemediğimiz muazzam bir birikim söz konusudur. Her geldiğimiz yerde devlet kurmuşuz.
Dünya üzerinde buna benzer başka devlet kurmuş göçebe toplumlar görülmüyormu?
Gördüğüm kadarıyla böyle bir olay yok. İngilizler gittikleri yerlerde yerleşmişler ama hep İngiltereye bağlı kalmışlardır. Oysa biz çıktığımız yere bağlı kalmamışız. Gittiğimiz yere yerleşmiş, devletimizi kurmuş ve eskiyi bir tarafa atmışız. Bugün artık herhangi biri Moğolıstanın kuzeyinden bahsetmez olmuş, yânî unutmuşuz tamamıyla. Bizim maşerî hâfızamızdan çıkmış oralar. Ama görüp yaşadıklarımızın tortusu kalmış içimizde. Bunu o kadar değişik yerlerde gördüm ki hayretler içinde kalıyor insan. Meksika yerlilerinin bazı terbiye unsurları, Afganistan, Moğolistan ve Balkanlar da öyle. Çünkü büyük çapta kültürlerde yanlış yaptığınızda bağışlanmaz; çok fenâ cezalandırılır. Hoşgörü çok yeni ve farklı bir coğrafyaya bağlı bir hâdisedir. Bu Yeniçağ Avrupasında ortaya çıkmış yahut Onsekizinci yüzyılda filân lâfı edilmeğe başlanmış. Islâmda tahammül hattâ hoşgörü vardır. Hattâ Allahın elçisine buyruğudur: “Söyle onlara, sizin dininiz size benim dinim bana”. Bu hoşgörünün merkezini, temel ilkesini oluşturur. Ama bu olay Müslümanlığın yayıldığı bölgelerde yer etmiş değildir, büyük ölçüde teorik kalan bir hâdisedir.
Önce o kültürü meydana getiren dokuyu, yânî terbiyesini tanıyacaksınız ki hata işlemeyesiniz. İşte çıktığım kaynak beni böyle bir hatadan hep alıkoymuştur ve çok kere de teğet geçmişimdir. Şunu da belirtmeden geçmeyelim. Burada genel bir konuşma yaptığımıza göre her şeyden bahsetmemiz icâb eder. Affınıza sığınıyorum, geğirme ve yellenme toplumumuzda çok ayıp şeylerdir değilmi? Avrupada da öyledir. Ama Almanların en büyük fı- losoflarından büyük ilahiyatçı, hattâ din kurucusu, şair, bestekâr Ortaçağın sonlarında, Yeniçağın başlarında yaşamış Martin Luther Ortaçağ terbiyesine bağlıdır hâlâ ve şöyle meşhur bir sözü vardır: “Geğirmiyorsunuz, yellenmiyorsunuz, yemeğimi beğenmiyorsunuz?” Demekki yemeği beğenmenin işâ- reti olarak bugün olağanüstü terbiyesizlik olarak nitelediğimiz bir belirtiyi ortaya koymak gerekiyordu. Çok manidârdır bu.
Eğitim ve terbiye içeriğini ortaya koyduktan sonra hikâyesini anlatmağa başladığımız Kabataş devrine dönelim. Hatırladığım kadarıyla orada kalmıştık. Hatırlamak demişken, hâfıza bizim yaşama devindiricimiz, dinamomuz- dur. En büyük felâket hâfızanın kaybıdır. Devrimlerimizi yaşarken, onların çok heyecânlı, coşkun savunucuları hâfızaya karşı çıkıyorlardı. Bununla da bayağı karşılaşmışımdır. Adı lâzım değil, büyük bir bilimadamımız bir tarihte, galiba Teknik Üniversitesinde verdiği bir konuşmada ezberlemeyi yerden yere vuruyordu. Niye ezberlemeye karşı çıkıyor? Hâfızayı boşaltacak. Çünkü hâfızamız olumsuzluklarla doludur. Ezberleyen insan rahatlıkla akılyürütemez. Çok gençtim tabii o zaman. Gençlikte insan zıpçıktı oluyor ve terbiye kurallarını zorluyor. Babam yaşında koca adam, hattâ bilimadamı… Ben de orada zibidi zibidi kalkıp “hocam siz çok iyi Fransızca biliyorsunuz. Ezber- lemeksizin nasıl öğrendiniz bunu?” dedim.
Dil öğrenmek hâfıza işidir, ezber işidir. En basitinden fiil çekimi… İsim çekimi Fransızcada yok ama onda da başka şeyler var. Latincede isim çekimi diye bir belâ çıkıyor başına insanın. Üstelik üç tane de cinsiyeti olan bir dil… Perîşân olursunuz. Tabii onun kastı bu değildi, belki hiç düşünmedi bile dili, başka bir kastı vardı. Fakat ezberlediğimiz ölçüde hâfızamızı güçlendiriyoruz. Ne yaparsak yapalım, ezber gerekiyor. Terbiye kurallarından başlayarak çarpım cetveline, alfabeye, dil öğrenmeğe, nereye girerseniz girin, işin içinde ezber vardır. Tabii ezberden ibâret kalıp da akılyürütmeye geçmezseniz o çok büyük bir olumsuzluktur. Ama akılyürütme kâbiliyetine sâhib insanlar parmakla sayılacak kadar da azdır. O bakımdan ezberi yermek, yerin dibine geçirmek olumsuz bir husustur. Yânî o üç, beş akıl yürütebilen çok akıllı insanların yüzü suyu hürmetine ezberi yasaklayamazsınız. Ezberi ne kadar yüceltirseniz yüceltin, toplumu- nuzda öyle insanlar varsa gene ortaya çıkacaklardır. Zâten akılyürütme de hâfızaya dayalı bir olaydır. Yânî benim arkamda bilgi dağarı olmaksızın yeni bir şeyler üretemem, yeniliklerde bulunamam.
Yânı insanlaşmamız hafıza ile yahut hafıza sahibi olmamızla da göbekten bağlı bir şeymidir?
Hem de nasıl! Onu kaybettikmi zâten insanlığımızı yitiriyoruz.
Bu arada Türkcemizde ‘ezber bozmak’ diye bir deyimimiz de var. Yanlış ezberlenenlerdir bunlar. Meselâ size ezber bozucu bir şey söyleyeyim. Sabahtan beri davranma tarzı, davranma biçimi diyorum. Buna yanlışlıkla davranış biçimi, davranış tarzı deriz Türkcede. Bu yanlıştır. Çünkü o sona gelen “ş” eki tarza yahut biçime tekâbül eder. Anlam tekrarı olduğundan mantıksız bir şeydir. Buyurun işte size bir ezber bozucu. Her “ş” takısı tarza işâret eder. Bu bağlamda yaşayış tarzı yanlıştır. Doğrusu yaşama tarzıdır. Çünkü yaşayış zâten yaşama tarzı demektir.
Felsefe konusuna girdiğimizde mantıktan ve mantığın üç kolundan söz edeceğiz. Bunlardan biri mantığın kendisi, İkincisi matematik, üçüncüsü dilbilgisidir. Yâni dilbilgisi mantık kollarından biridir. Dilbilgisini çok iyi bir biçimde sindirmemişsek dili yanlış kullanırız. Dilin yanlış kullanılması da mantık hatalarına götürür. Bugün Türkcede yahut da Türkiyede en fazla işlenen suç dil hatasıdır; dolayısıyla mantık yanlışıdır. Mantık düşünme ve dille ilgilidir. Yunancadan ilhâmla geliyor, /onartan[21] hareket ediyor. Logos temelde söz, konuşma, lisan, söz etme sanatı yahut dile getirme sanatıdır. Dile getirme de akılla bağlantılıdır. Aklınız iyi işlemiyorsa diliniz de bozuk demektir. Akıl[22] Arapcada devenin bağlandığı direktir. Tabii düşünmelerimizin de bağlandığı direk aynı zamanda. Harika bir benzetmedir bu.
İnsanlığın gelişme süreci aklın keskinleşmesiyle paralelmidir?
Buna açık seçik bir cevap verme imkânından yoksunuz. Daha önce de söylediğim gibi isteseniz de istemeseniz de benim yorumuma dayalısınız; başka çâresi yok. Yorumuma göre de evet, insanlığın gelişme süreci aklın gelişme süreciyle iç içe yol almaktadır. Yânî Kabataş devrinde insanlar dahamı ahmaktılar? Öyle demeyelim ama aklın keskinleşmesi, aklın daha işlek bir biçimde kullanıma açılması, ilerleyen kültür safhalarıyla karşımıza çıkıyor. Dikkat ederseniz, zekâ değil, akıl dedim. Akıl ile zekâ bir ve aynı şey değildir ve hep karıştırdığımız iki kavramdır.
Prof.Dr.Teoman Duralı – Felsefe Söyleşileri,c.1,syf:38-43
Dipnotlar:
[19] Bkz: EK 6.
20.Bkz.EK,7.
[21] Legö: Toplamak, toparla/n/mak, nizâm intizâma sokmak, ilgili parçalan veya unsurları biraraya getirerek şekil oluşturmak.
Logos: Derlenmişlik, toparlanmışlık. Benzetme yoluyla ‘söz’; giderek, ‘anlam-taşır-sesler- topluluğu demek olan ‘söz’ün mahreci, menbaı ‘akıl’ ağırlıklı ‘maneviyât’.
[22] (Ar) ‘AKaLe: (Deveyi) bağladı; tuttu, tutuldu; (güreşte) yere çaldı; (işlediği cinâyete karşılık) kan parasını, diyet ödedi; akletti; (Ar) ‘ikâl: Devenin ön ayağını bağlamaya yarayan ip yahut urgan; kelepçe; köstek, bağ, (deve kılından) saç bağı; (Ar) ‘ukle: çoğ: ‘Ukal yahut ukulât: Düğüm, yumru, (kamış) demet; (Ar) ‘akl; çoğ: ‘Ukûl: Kan parası, diyet; anlamagücü, fehim, temyiz, akıl; (Ar) ‘âk(i}k çoğ: ‘Ukalâ yahut ‘ukkâl: Anlamagücü, aklî, makul, akla yatkın, uygun, aklı başında; (Ar) ‘aklî: Akla uygun, aklî; (Ar) e\-‘akliyat: Akıl-mantık âlemi; (Ar) ‘akliye: Zihniyet; (Ar) ma’kûl: Akla uygun, anlaşılır, kavranılır, makul; (Ar) ma‘kûliye: Anlaşılırlık, anlaşılabilirlik, makullük —bkz: E. W. Lane: “Arabic – English Lexicon”, II. cilt, 2113.-2115. syflr.; ayrıca bkz: Hans Wehr: “Arabic – English”, 630. – 631. syflr.
Ayrıca eski Türkcede ‘us’un akıl, temyiz, fehim; ‘ög un zihin; ‘aıj’ın (ang) ise, anlama, anlamagücü anlam- larma gelmiş oldukları düşünülebilir. Bkz: Teoman Duralı: “Sorun Nedirl”, 106. – 109. syflr.


0 Yorumlar