Barınaktan Konutlara
Paylaş:

 

Tarımla birlikte artık bir köy hayatı da başlıyor ve insanlar birlikte ya­şıyor. Daha önce de birlikte yaşıyorlardı ama daha önceki konargöçer hâl­deki yaşamaları oturmuş bir teşkilâtlanmaya dayanmıyordu. Bu olağanüstü önemli bir olaydır. Köy hayatıyla teşkilâtlanmaya doğru gidişi görüyoruz. Daha önce bahsettiğimiz mülklenmeyle artık ‘benim evim, senin evin, onun evi’ şeklinde barınaklardan bahsedebiliriz. Barınaklar kişilere olmasa bile obaların küçüğü olan otağlara bağlıdır. Bu insanlar çok çeşitli iklim şartları­na göre barınak inşâ ediyor. Çünkü iklim şartları çok önemlidir. Çok yağışlı yörelerde yağmuru akıtsın diye dik çatılı damlar yapılır ve bu barınaklar ka­zıklar üzerindedir, duvarlar bambu çubuklarıyla kaplıdır, penceresi falan da yoktur. Her tarafı kapalıdır. Alt tarafta ya su vardır, bataklıktır ya da yumu­şak topraktır. Son derece yağış alan bir bölgedir. Bir mühendislik harikasıdır bu barınaklar. Bunu Borneoda da Yeni Ginede de, aynı şekilde Türkmen ve Kırgız çadırlarında da gördüm. Bu tarz barınaklarda —İngilizcedeki ‘long house’u tercüme ederek bunlara uzunev diyorum— ya geniş bir aile ya da bir otağ yâni kandaş insanlar oturur ve her barınağın bir reisi vardır. O aynı zamanda burada oturanların başrahibidir, yânî aileleri yönetir. Her evin bir reisi olduğu gibi bir de köyün reisi vardır.

Konutlar kültür tarihinde katedilen seviyelere uygun olarak değişmiştir Geçmişteki konutların nasıl olduğunu yakın bir geçmişte yeryüzünün çeşitli yörelerinde rastladığımız konutlardan da anlayabiliyoruz. Öyle bir çağda ya­şıyoruz ki bu bizi dehşet bir kibre sürüklüyor. Avrupamerikan tarzı bir görü­nümü sunmayan örnekler hep geri, ilkel olarak algılanıyor. Hâlbuki bu konut­ların hepsi olağanüstü bir zanaat harikası ve bir teknik şaheseridir. Meselâ adamlar 40 m civarındaki ağaçların tepesine bambu çubuklarından kulübe­ler inşâ etmişler. Zemin bataklık ve çok rutubetli, her türlü haşere ortalık­ta yaşıyor. Buram buram terliyorsunuz. Çok tatsız bir iklim hüküm sürüyor. Yabanî ve yırtıcı hayvanlar da var. Yukarı çıkıyorsunuz, bir kere havası püfür püfür esiyor. Sanki içeride soğuk hava cihazları varmış gibi serinletiyor. Nasıl yapmışlar bilmiyorum. Ağaca çentikler atmışlar ve olağanüstü çevik insan­lar olduklarından maymun gibi zıplıyor, hopluyor, tırmanıyorlar. Ben çıka- mıyordum, bana yukarıdan bambu liflerinden örülmüş bir halat atıyorlardı. Ona tutunarak ayaklarımı da çentiklere dayayıp ne zorluklarla çıkıyordum. Bir kere çıktıktan sonra bir daha inmek istemedim. Kalıcı konut dedikleri bu olsa gerek. İçeride ateş yanıyor, yemek pişiriliyor. Hiçbir koku moku yok.

Nasıl havalandırılıyorsa? Bir penceresi falan dayok, sâdece bir kapısı mevcut. Balkon gibi küçük, dar bir çıkıntı var. Kapıdan içeri giriyorsunuz, içerisi loş. Bambular hava geçiriyor, yânî içeriyle dışarı arasında hava temâsı sürekli. Ama bu dumanın çıkmasına yetmez. Baca falan yok, bir yerde bir açıklık söz konusu. Niye bunları öğrenemedim? Dilce anlaşamıyorduk. Her köy, bir oba ve her obanın kendi dili vardı.

Sâdece burada değil, bunun benzerlerini Taylandda, Malezya yarımadası­nın ortalarında, Borneoda, Sumatrada da görüyoruz. Tabii oralardaki bu tarz konutlar değil. Meselâ Borneoda ve Malezyanın merkezî bölgelerinde gene bambu çubuklarından inşâ edilmiş ama yerde dursa da haşereler ve rutubet girmesin diye hiçbir zaman zemine değmeyen uzunevlerdi. Uzunevlerde ya­şayan topluluklar yaklaşık olarak aile, otağ, oba ve boy olarak sınıflanıyor. Arapcadan bildiğimiz kabile ve aşîret gibi. Çıkarımıma göre aşereden dolayı 10 kabile biraraya gelip bir aşîreti oluşturuyor olmalı. Aşîret, Frenkcede elan, Fransızcada tribu, Latincede tribus. Tabii bunların hepsi birbirine tekâbül et­miyor, ben Türkceden hareketle söylüyorum. Bütün Türk topluluklarında da aynı sınıflama söz konusu değildir. Bunu çoğunlukla Oğuzlarda görüyoruz. Otağ aynı zamanda konut anlamına da geliyor. Türkcede ‘yurt’ deniyor. Yurt, olağanüstü bir kelimedir. Yaşanılan, bağlı olunan, gönlünü verdiğin yerdir. Yurt ve ocak iç içedir. Tabii yurt zamanla başka anlamlar da kazanmıştır.

Vatan ile yurd aynı şey değilmi?

Vatan ile yurt farklı anlamlara geliyor. Arapcada vatan, yurdun karşılığı­dır ama Türkçe siyâset felsefesinde bu ikisi farklılaşmıştır.

İç Asyada ve Orta Asyada yapılanmalardan, yânî kârgir yapılardan önce insanlar çadırlarda oturuyorlardı ve bunlar farklıydı. Oğuzların çadırları ay­rıydı. Oğuzlarla Türkmenler hep iç içe anılırlar. Aslında Türkmen diye bir boy yok, bu bir uydurmadır. Türkler Talaş vuruşmasında kitleler hâlinde Müslüman oluyorlar. Horasana, Orta Asyaya gelmeyen Arap kumandanın aklı duruyor ve “Türk imân!” haykırıyor, bu Farscaya “Turkoman” diye geçi­yor ve bu da Türkcede “Türkmen” hâlini alıyor.[26] Müslüman olan Arap ku-

mandanı “Türk imân” diye haykırtan kitle Türklerin Oğuz boyudur. Kırgız- lar, Peçenekler gibi başka boylar da var. Oğuz boyu bunlardan bir tânesi ama Oğuz kolundan geldiğimizden en çok ondan bahsediyoruz ve onu Türkmen olarak niteliyoruz. Zamanla Oğuzların Müslüman olan kesimi “Türkmen” olarak kabul edilmiş, diğerleri gene Oğuz diye devam etmiştir. Ama On- üçüncü yüzyılda artık bütün Oğuzların Müslüman olduğunu görüyoruz, yânî Müslümanlığın dışında kalan Oğuzlardan bahsedemeyiz.

Burada da bambu liflerinden örülü bir merdiven sarkıtmışlar. Ağaçlara atılan çentiklerden çıkmaktansa böyle yerlerden tırmanmak daha kolay. Yine pencere yok, kapılar var. Sundurma gibi küçük bir çıkıntıdan konutun içine giriyorsunuz. Daha önce söylediğimi tekrarlamak bahasına içi püfür püfür esiyor, koku filân yok ve en önemlisi aşağısı haşerelerle yılan, çıyan, akrep, sivrisinek ve adını bilmediğim birsürü başka sinek türüyle kaynarken yukarıda bunlardan hiç eser yok.

Kaç kişilik, bu konutlar peki? İçinde kaç kişi yaşıyor?

8 — ıo kişi kalabiliyor. Fakat dilce anlaşamadığımdan tam bilmiyorum. Borneoda kaldığım köylerde en azından bir kişi Malayca bildiğiçin bir bilgi edinebiliyordum ve o uzunevlerde yirmi kişi civarında bir nüfus barındığı­nı öğrenmiştim; her uzunev, bir otağ, bir geniş aile ve kandaştı; kendilerine mahsûs dinleri vardı. Her köyün bir dini var ve her köy bir obadır ve başka köylerle birlikte boyu teşkil eder.

Bu tepedeki ev de Yeni Ginede, oradaki de bir yepyerli. Seyâhatlarımda, hele eskilerde hemen hiç resim çekmemiş imdir. Niye? Korktuğumdan. Özel­likle Müslüman bölgelerde. Tabii o günlerle bugün arasında yüzyıllar var. Pakıstanda, Afganıstanda, Hindıstanın Müslüman kesimlerinde, Afrikada Müslümanlar katî sûrette resim çekilmesine tahammül edemezdi. Avrupa- dan gelenler çekiyordu. Onlar bilmediklerinden korkmuyorlar. Bilmek insa­nı korkak kılıyor. Bilince tehlikeleri öngöremiyorsunuz.

***

Bunlar da uzunevlere örnektir. Malezyada, Borneoda deniz çingeneleri vardır. Bildiğimiz çingene değil ama öyle deniyor. Bizdeki çingeneler Hind asıllıdır, Hindıstanın Sind bölgesinden gelmedirler. Bunların öyle bir durumu söz konusu değil. Peki niye çingene deniyor? Göçebedirler ve yerlerinde dur­muyorlar da ondan. Bunlar konutlarını deniz kıyısında, sığ yerlerde, kazıklar üzerinde inşâ etmişler ve artık göçmüyorlar, yânî sâbitler. Ama konut şekille­ri birkaç bin yıllık örneği yansıtıyor. Çok eskiden kadîm devirlerde de insan­ların bu çeşit konutlar inşâ etmiş oldukları düşünülmektedir. Tekrarlayayım, konutta bir otağ barınmaktadır. Bu otağ, Latincede paterfamilias dedikleri bir ataya veya bir başa sâhiptir. Bu terim kalktı ama Türkcede baba ocağı vardır ve o da zâten ata ocağından gelir. Baba, Türkçe de değildir zâten. Ata ocağı,sonra baba ocağı olmuştur.

Otağlar topluluğu da bir obayı teşkil etmektedir. Her evin, otağın bütün obanın ayrı bir şefi veya reisi vardır. Bu kişi aynı za­manda dinin de idârecisi, yânî dinî ritüellerin veya ibâdetlerin de yöneticisi durumundadır. Bu ibâdetler basittir. Sonraki dinlerde gördüğümüz karmaşık ibâdet şekilleri —herhâlde teknik anlamda en karmaşığı Müslümanlıktadır, belki Yahudilikte de olabilir— yoktur. İbâdetler kendinden geçmeğe, vecd dediğimiz hâllere dûçâr olmak biçiminde cereyân etmektedir. Her şeyden önce ateş yakılır. Ateşin olmadığı yerde ibâdet olmuyor. Dehşet bir gürültü de çıkarılır. Birkaç şey insanı düşünmekten alıkoyar yahut aklı ketler: İçki, uyuşturucu ve gürültü. Gürültünün aşırısı düşünmekten meneder. Hem bu topluluklarda hem de en son Kubada gördüm bunu. Havanada beni Afrika kökenli bir aileye götürmüşlerdi. O nasıl bir gürültüydü? Gizlice kaçtım oradan. Sâdece gürültüden korkmadım, oradaki hareketlilikten de korktum ve belki bana bir şey yaparlar diye çıktım. Gürültü çıkarma bizdeki şamanlarda da —şaman Moğolcadır, Türkcesi kamdır— vardır. 1965te Güney doğu Ana- doluda, Mardin yakınlarında bir defa seyretmiştim.

Niye kendinden geçiyorlar? Oldum olası insanlarda hep din olmuştur, dinsiz bir dönem düşünemeyiz. Ayrıca ruh anlayışı vazgeçilmez bir husus­tur. Can Farscada ruh, Eski Türkcede tın veya tin demektir. Ruh ölümsüzdür. Beden ortadan kalkar ama ruh varlığını sürdürür. Bana en yakın ruh kimdir? Atanıdır. Onlarla sürekli bir bağlantı hâlinde olmam gerekir. Onlardan güç ve fikir alıyorum; onlara danışıyorum ve bana yol gösteriyorlar. Onlarla ilişki kurmanın birtakım yolları vardır. Bütün bu kam törenleri, bu ilişkiyi sağla­maya yöneliktir. Ruhları çağırma olayında da kendinizden geçmeniz lâzım. Akıl az veya çok işe karıştığında doğadışı veya olağandışı tabakalarla bağ­lantı kuramazsınız. Akıl bizi varolana/nesneye yönlendirir; görünene odak­landırır. Onu aşmanın yolu aklın durdurulmasıdır. Dinde devam ediyormu? Evet. Mistiklik veya tasavvuf diyoruz. Müslümanlık, tasavvufu herkesin eline bırakmak istememiştir. Aklınız başınızda olsun ve varolanlarla yetinin. Öte­sine geçerseniz yönünüzü, istikâmetinizi şaşırabilirsiniz, yânî sarhoş olursu­nuz ki sarhoşluk başın yolundan çıkmasıdır.

Bizde deli diyorlar değilmi?

Del Farscada gönüldür. Sondaki bir izâfet ekidir. Yânî “gönülden” demek­tir. Meczup duyguyla hareket eder. Bir cezbe hâli söz konusudur. O yüzden bizde deliler, meczuplar hor görülmez, hattâ hoş görülür ama sarhoş hoş gö­rülmez. Deli sayılır, itibâr görür. O bir kamdır, şamandır. Unutmamak lâzım, kamlar olağandışı insanlardır, akla mahkûm olmayan insanlardır. Bunlar Hı­ristiyanlıkta aziz olmuşlardır, bizde de velî diyebiliriz. Velilik, delilik ve kamlık Allah vergisidir, Tanrı ihsânıdır. Sarhoşluk sizin hatanızdır. Herkes velî olamaz, binde bir kimse velî olur. Peygamberler de velîlerden çıkar. Nitekim Peygamberimizi önce meczup sanıyorlar. Bunlar hep birbirlerine bağlantılı hususlardır. Hattâ kendisi de öyle sanıp “herhâlde delirdim ben” diyor. Onu yola sokan karısıdır. Peygamberler —istisnâları varmıdır, bilmiyorum— er­kektir. Ama arkasında da hep kadın vardır. Hz. İsa’nın kadınları annesi ve daha sonra yoldaşı hâline gelen Mecdelli Af^y^m’dir. Herkes Isa’yı terkeder ama bu iki kadın ölümüne dek, hattâ ölümünden sonra da yanındadır.

Bu obalarda veya boylarda, yânî kadîm insan topluluklarında gördüğü­müz genel bir tavır vardır. Hep maddî etkenlerden, tarımdan, mülk edinmeden falan bahsettik ama işin manevî tarafına hiç bakmadık. Belki Markscıların etkisiyle bu yoldan yürüdük. Hâlbuki o daha da önemlidir. Bu topluluklar­da bireyleşme yoktur. Bireyleşme her insanda tabii ki var ve nihayet başka bir varlık olduğunun farkındadır. Vurduğu zaman canı acıyor, okşadığında hoşuna gidiyor. Bu hayvanda da böyledir. Hayvan da varlığının farkındadır.

Hayvanda birey olabilirmi yânî?

Gâyet tabii, bir bireydir. Kedinin kuyruğunu çektiğinizde bağırır, hattâ pençe atabilir; okşadığınızda hırlar, keyif alır ama bilinç diye bir şey söz ko­nusu değildir. Kurbağaya bile “hö” dediğiniz vakit sıçrar, kaçar. Hamambö- ceğinin önüne bir şey koysanız yönünü değiştirir. Korunma güdüsü vardır. İşte bu bir farkındalıktır; varlığının farkındadır. İnsanda bu tabii daha da güçlüdür. Farkındalığın arkasında bilincin aksine genetik bir yapı söz konu­sudur. Bilinçte genetik bir olay yoktur ve insana mahsûstur. Nereden kay­naklandığı bilinmiyor. İnsanla ilgili bilimsel ifâdelerin yüzde doksanı böyle­dir. Aslı astarı yoktur. Bilmiyoruz, en azından ben bilmiyorum. Bir positivist olarak deneyini yapamadığım, deneyle kanıtlayamadığım bir olayı bilimsel olarak görmüyorum.

Bu toplulukların insanlarının bireyliliklerini bilinçle tahkim etmesiyle ki­şilik olarak ortaya çıkıyor. Birey önce ferdiyken, yânî kişinin kendisine bağ­lıyken aldığı eğitim sonucunda maşerî/kollektiv bir birey hâline geliyor. Ar­tık kendinizi topluluktan ayrı tarif edemiyorsunuz, ondan ayıramıyorsunuz.

Amazon Irmağı dünyanın en zengin su varlığına sâhib ırmağıdır. Kollara ayrılır ve o kolların da kolları vardır. Küçük bir ırmağın kıyısında yaşayan Bororolar adında bir obamız var. Bu Bororolar arara dedikleri kızıl — mâvî renkte bir papağana inanıyorlar. Yılda bir defa o papağanlar ormanda dola­şır. Papağanlardan bir tânesini öldürüp o papağan olur ve bahsettiğim vecd hâline girerler; bu da gürültü patırdılar, uyuşturucular ve içkilerle perçin­lenir. Tabii her devirde, her toplulukta alkollü içki olmuştur. Müslümanlığı kabul ettikten sonraki toplumlar istisnâ tabii. Zâten Müslümanlığın o kadar çok istisnâsı var ki! Dediğim gibi bu hâlde kendilerinden geçiyorlar ve papa­ğanı parçalayıp yiyorlar. Ne oluyor? Papağanın ruhu intikâl ediyor, hepimiz o papağan oluyoruz. Dolayısıyla hepimiz biriz, özdeşiz ve hiçbir farkımız yok. Aynı davranıyoruz, ortada cinsiyet farkı da kalmıyor. Nasıl kalmıyor? Diye­lim ki köyümüzde bir kadın gebe. Ne oluyor? Karnı şişiyor. Erkek – kadın farketmez bütün köy karnına saman gibi bir şeyler bağlayıp şişik bir karınla dolaşıyor. Doğum vakti geldiğinde bütün köy onunla birlikte doğuruyor. Hep birlikte bağırıyorlar, doğum sancısı çekiyorlar. Yılın 365 gününün kaç gü­nünde o köyde doğum bağırtılarıyla çalkalanırsınız.

Aile kavramı varmı?

Bugün anladığımız anlamda çekirdek aile yok, otağ var. Benim gördük­lerimde kadın — erkek ilişkisi ve çocuk biliniyordu ama büyük ihtimâlle bu Bororolarda öyle değildi. Artık bu insanlar da yok tabii. Beşerbilimciler On- dokuzuncu yüzyıl sonları, Yirminci yüzyıl başlarıçin bunlardan bahsediyor. Fransız beşerbilimci Levy Bruhl var meselâ. Ayrıca birçok beşerbilimci bu insanların arasında yaşamış. Margaret Mead adındaki ünlü Amerikalı be­şerbilimci hanım, yanlış hatırlamıyorsam 1920lerde Samoa adasına gidiyor. Tabii bir kültürü içleştirmenin en sağlam yolu evliliktir. Özellikle de kadın başka bir kültürdense… Çünkü kültürü esâs taşıyan kadınlardır, hattâ erkek­ten daha özlü bir biçimde taşır ve dilleri taşıyan da kadınlardır. Hele Türklerde. Kadın ile erkek farklı toplumlardansa yaşanan mıntıka, diyar, kocanın yeriyse çocuklar onun dilini öğrendikleri gibi yaşamadıkları anne ülkesinin de, anne topraklarının da dilini annelerinden öğrenirler. Biz bunda yine bir istisnâyız. Ecnebiyle evlenip de çocuğuna Türkçe öğreten bir Türk kadını görmedim. O anlamda Türkçe çekinik bir dildir. Yayılmacı diller vardır: İngi­lizce, Rusça, Almanca, Arapça, Farsça, Kürtçe ve Çince gibi. Bütün bu saydı­ğım dillerde annenin dili çocuklara intikâl eder, dilini çocuklarına da öğretir.

Hep birlikte doğum sancıları çekiyorlar dedik. Çocuk dünyaya geldikten sonra müdhiş bir sükûnet başlıyor. Çocuğun dünyaya gelmesi bütün eski ge­leneksel topluluklarda huzur kaynağıdır. Bu çok bilinen sevinçli bir olaydır, diyebiliriz. Ama öyle bildiğimiz anlamda bir sevinç değil, aşın bir sevinç söz konusudur. İnsanın beşer yanı canlıdır ve canlıların da en önemli yönü ço­ğalmadır. Dinler insanın o canlı tarafına işâret eder. “Çoğalınız” der Tevrat. İslâmda da öyledir. Yaşamağa aykırı gelen şeyleri yasaklar, yaşamaya yönelik olanlar ne kadar zahmetli olursa olsun teşvik edilir. Zâten edep de buradan çıkar. Edep son derece biyolojiktir, yaşatmaya yöneliktir; yaşamayı kesen, ketleyen bir tarafı yoktur. Modern insana bu çok aykırı, son derece zor ve zahmetli gelir. Çünkü modern insan beşerliğini unutmuştur.

Bu topluluklarda aklın yeri yokmudur? Her insan olayında, her insan ya­şaması düzleminde aklın yeri vardır. Asgarî derecededir, hâkim olan duy­gulardır. Duyguların hâkim olmasına, aklın son derece küçük bir yerde kalmasına felsefede ‘biçimsel olmayan akılla işgörme’ diyoruz. Akıl henüz biçimselleştirilmemiştir. Aklın azamî derecede biçimselleştirilmiş hâli çok sonra felsefeyle çıkacaktır.

Bunun dille alâkasını kurabilirmiyiz?

Biçimsel olmayan akılla, duygu ağırlıklı yaşayan insanların dili kavram açısından son derece yoksundur. Meselâ A.B.D.nin yerlilerinden Çerokilerde yıkanmak fiili yoktur.30 “Elimi yıkıyorum” başka “yüzümü yıkıyorum” başka bir sözdür. “Ben şimdi yıkanmağa gidiyorum” diyemiyorsunuz. “Çamaşır yı­kamak” ayrı, “çocuk yıkamak” ayrı bir kelime. Sayılar da öyle. Yeni Ginede öyle dillerden bahsediyorlar ki genel sayıları yok. Örneğin on kayık diyecek­siniz, oradaki on ile on Hindistan cevizindeki on farklı sözlerdir. Yine Yeni Ginede, Borneoda, Orta Afrikada falan öyle diller var ki belli bir sayının üs­tüne çıkamıyorsunuz, i, 2, 3, 4… Ondan sonrası yok. Ne yapacaksınız? 1, 2,3, 4,1 veya 1,2, 3,4,1,1,1 şeklinde gidiyorsunuz. Çağdaş bazı diller o zamanın mantığını korumuşlardır. Fransanın Fransızcasında 80 quatre-vingts 4 kere 20, 90 quatre-vingt-dix 4 kere 20 artı lodur. Belçikada ve İsviçrede başka şeyler kullanıyorlar artık ama Fransanın geleneksel veya muhâfazakâr Fran- sızcasında bu mantığı yürütüyorlar. Niye yürütüyorlar? Bağlı kalmakiçin. Kendini sayan milletler muhâfazakârdırlar. Bunu yazısında görüyorsunuz. İngilizce, Fransızca en zor yazılar arasındadır. Bir de bizim yazıya çamur atarlar “yok öğrenilemezmiş, çok zor” diye. Osmanlı yazısı, İngilizcenin ya­nında zemzemle yıkanmış gibidir. “One” yazıyorsunuz “van” okuyorsunuz. Fransızcada “beaucoup” yazıyorsunuz “boku” okuyorsunuz. Muhâfaza edi­yor işte. Meselâ Danca da öyle dillerdendir. Çincede de heceleyerek yazmı­yorsunuz, kalıp olarak ezberlemek zorundasınız. O kadar zor bir işdir ki.

Prof.Dr.Teoman Duralı – Felsefe Söyleşileri,c.1,syf:87-96

Dipnotlar:

[29] Türkıstanda Tanrı dağlarının güney batısındaki Talaş ırmağı kenarında Milâdî 751de vukû bulmuş çarpışmanın ardından Türkler, kitleler hâlinde Müslümanlığı benimsemişlerdir. Bahse konu vuruşmada Türkler, Müslüman Arab ordusuna iltihâk edip Çinlilere karşı çarpışmışlardır. Başka bir deyişle, “Türk­ler, Arap kıhncının zoruyla Müslüman kılınmışlardır” iddiası, tarihe ilişkin bir vakanın çarpıtılmasın­dan özge bir şey değildir. Sayıca da heyecân itibârıyla da Türkler, Müslümanlığı öylesine hızlı ve kalaba­lık biçimde benimsemişler ki —rıvâyete göre, bir ayda iki yüz bin Türk ihtidâ edince—, onlara hayranlık nidası şeklinde tezâhür eden “Türk imân!” denmiş. Deyim birleştirilip kısaltılınca, zamanla, öncelikle de Farsça telâffuzla “Turkoman”, o da, Türkcede “Türkmen” diye söylenir olmuştur. Haddızâtında “Türk­men* diye bir boy yok. Oğuzların ihtidâ etmişlerine ‘Türkmen denmiştir.Zamanla Türkler arasında konargöçerler ile rençberlere Türkmen, memur ile âmir konumunda şehirler ile kasabalarda yerleşik hayat sürenlereyse, Türk denmiştir. 1100lerden itibâren gitgide yaygınlaşan bir tutum, Hıristiyanların, Müslümanları Türk şeklinde anmasıdır. Bkz: Edward William Lane: “Arabic – English Lexicon” I. cilt, 305. s.

30..Bkz.9.