6*
-Bazı irfansızların inkâra yayınları münasebetiyle-
Zamanımızda dahi yaratma teorisinin önemi genellikle tasdik edilmiş gibidir. Bunun içindir ki, yeni kalem erbabının dilinde “yaratmak” kelimesinin sıklıkla kullanıldığına şahit olmaktayız. Gerçekten de yaratma kudreti bulunmasaydı, illiyet (nedensellik) kanunu olamazdı; illiyet kanunu bulunmasaydı, külli (tümel) ilim vücuda gelemezdi; ilim bulunmasaydı, düzenli sınâî fiiller ortaya çıkamazdı. Kısacası kâinat ve insanlar bile bulunamazdı.
Ancak, yaratma teorisinin önemini tasdik etmeye yönelik gayretler arasında büyük bir suistimalin yapılmakta olduğunu da hatırlatmak mecburiyetindeyiz. “Yaratmak” kelimesinin mânasındaki azameti hissedip tasdik etme meziyetini gösteren kalem sahiplerinden birçok gençler, bu kelimeyi ne yazık ki bir oyuncak gibi, herhangi bir tesir vasıtasına unvan olarak yapıştın vermek hürmetsizliğini de gösteriyorlar. Böylece, kâinatın varlığının sırrı olan bu yüce mânayı sık sık çiğneyerek kıymetini zayi ediyorlar.
Bilmiyorlar ki, çok sıradan bir mahlûka en büyük unvanları izafe etmek, o mahlûku yükseltmek değil; bilakis o unvanları hafife almaktır. Mesela bir külhanbeyine “profesör” unvanını vermek, iyi niyetle bir saygı ifadesi olarak yapılsa dahi, hakikatte külhanbeyine hürmet göstermek değil profesörü ve profesörlüğü tahkir mânasını taşır.
Bu kastı ve istihfafı bilerek yapanlar hakkında elbette kolay kolay bir ıslah ümidi besleyemeyiz. Ancak bunu düşünmeden, özel bir kasıt taşımadan yapan ve sadece modaya uymaya çalışanları tefekküre davet etmeyi bir vazife biliriz. Onlara sözlerinde yaratılmışı yaratıcı demek gibi bir yalan ve iftiraya -bazen cazibeli de olsa- tenezzül etmemelerini tavsiye ederiz.
Evet, her nedensellikte bir halk (yaratma) vardır. Fakat bu şeref, aradaki vasıta sebeplerin değil, bizzat ilk sebebin hakkıdır. Ara sebeplere “yaratmak” isnadında bulunmak, bir haksızlığı içerir. Her haksızlık ise bir zulümdür. Ve malum olduğu üzere zâlimler lânetlenmişlerdir.
*“Allah’ın laneti o zâlimler üstünedir.”1
Niçin böyle oluyor? Çünkü ara illetler hakikatte illet değil, birtakım şartlar ve sebeplerdir. Daha doğrusu bunlar birer yol, birer ileticiden ibarettir. Bunlara hakiki illet nazarıyla bakmak, elektrikli tramvayların hareketlerine sokaktaki telleri illet olarak görüp, elektrikten gaflet etmeye benzer. Mübdi (ilk ortaya koyan) ve muhteri (icat eden, yepyeni bir şey ortaya koyan) adı verilen kâşiflerin hiçbiri, ne bir zerreyi ne de o zerrede tecelli eden bir kuvveti yaratmış değildir.
Gerek ilmimizin gerek sanatımızın bütün malzemesini biz hazır buluruz. Yaratılışta numunesini keşfettiğimiz şeyleri akıl ve fikrimizle, çabamız ve irademizle çoğaltıp genelleştirerek fabrikalar, vapurlar, trenler, uçaklar yapabildiğimiz zaman bile, bunların enfusî (içsel) ve âfâkî (dışsal) bütün unsurlarını, ilk sebebe (illet-i ûla) borçluyuz.
Kinin ile sıtma mikrobu arasındaki zıtlık ilişkisinden beklediğimiz şifa özelliğini yaratan fâil, o kâşif olmadığı gibi; bu ilişkiyi ve şifâ özelliğini keşfeden zekâyı yaratan da o değildir. Bunların hepsinin yaratıcısı, ilk sebepleridir.
Biz bu vâsıtalar sayesinde Hâlık teâlâ’nın sürekli feyzinden istifade edebiliyorsak, bununla ne bu ara sebeplere ne de kendimize, gerçek anlamda bir illiyet, bir yaratıcılık isnat etmek gibi bir haksızlıkta bulunmamalıyız.
Bizim bütün kudretimiz, dışımızda mevcut olan şeyleri zannî olarak veya yakînen keşfedebilmek ve keşfettiklerimizi irademizle kendimize katabilmekten ibarettir. Buna ise “yaratma kudreti” değil, ancak “kazanma kudreti” denebilir.
Dolayısıyla, ilim yoluyla ilmen ve irade yoluyla amelen kazanarak elde edebildiğimiz neticelerin yaratıcılığını kendimize isnat etmek, pek büyük bir cehalettir. Bu cehaleti biz gençlerimize reva görmediğimizden, kendilerini “yaratmak” kelimesini kullandıklarında dikkatli olmaya ve hakşinaslığa davet etmeyi bir vazife sayıyoruz.
Evet, yaratmak vardır; fakat o da ancak varlığın ilk sebebi olan Hak teâlâ’nın hususî fiilidir. Tekvin (yaratma) sıfatı yalnızca O’na mahsustur. Maddeye muhtaç olan her varlığa, öncelikli olarak ve bizzat atâlet kanunu hâkimdir. “Atâlet kanunu” ise, bir şeyin kendiliğinden hiçbir şey yapamaması, hatta kendisine verilen bir eseri, dışarıdan yardım olmadıkça değiştirmeye dahi gücü yetmemesi demektir. Atâlete kuvvet adını vermek bir mecazdan ibarettir. O, kuvvet değil, ancak bir kuvve, yani salt bir kâbiliyet hâlidir. Onda fâiliyetten bizzat hiçbir şey yoktur. Bu sebeple, maddeyi kadîm (ezelî) kabul etmek bir tenakuzdur. Zira fiilini kendine borçlu olmayan bir mevcudun,varlığını kendine borçlu tasavvur etmek bir tenakuz tasavvur etmektir.
Bunun içindir ki Lavoisier’nin maddenin bekâsı teorisini, bugün kuvvetin bekâsı kanunu geçmiştir. Bununla birlikte şu hususu da unutmamak gerekir ki, biz “kuvvet” dediğimizde, onu bir cevher anlamıyla değil, bir araz anlamıyla tasavvur ederiz. Zatsız bir kuvvet düşüncesi ise bize imkânsız gelir. Bu nedenle, her kuvveti bir zatla birlikte düşünmek isterken, maddeyi zât-ı mutlak makamına koymak gibi bir karıştırma ve iltibasa düşeriz. Böylelikle her kuvveti, her kudreti, kuvvet sahibi olan bir zatta tasavvur edecek yerde, maddenin kendisinde tasavvur ediveririz. Buradan da, madde ile kuvvetin birliğine ve aralarında fark olmadığını söylemek gibi bir vesveseye kapılırız. Bu ise, fâil dediğimiz ilkeyi bir araz olarak tasavvur edemediğimizden dolayı bunu bir cevhere isnad etmek ve bu sebeple yer tutan bir cevher olarak düşündüğümüz âtıl maddeyi aynı zamanda bir fâil (etkin, etki veren) ilke gibi tasavvur eylemektir, işte başlangıçta fâil ve âtıl bir ilke olarak zihnimize yerleştirdiğimiz maddeyi, işin sonunda edilgen/etkilenen (kabil) bir ilke olarak tasavvur edivermek çelişkisi böyle kuvvet mefhumu üzerindeki bir psikoloji hatasından kaynaklanır ki kendi mânasında kullandığımız “kuvvet” ile mecazen “kuvvet sâhibi” mânasında kullandığımız “kuwet”i ayırt edememekten kaynaklanan bir kelime hatasıdır.
Dolayısıyla, bizim maddeye kuvvet dememiz doğru olmadığı gibi, kuvvete madde dememiz de doğru değildir. Hakikatte kuvvet kuvvettir, madde de maddedir. Ve fâil ilke, bir araz olan kuvvet değil, kuvvet sâhibi olan bir zâttır.
*
“Şüphesiz Allâh Rezzâk, kuvvet sâhibi, metin O!”2
Son zamanlarda, özellikle “kuvvet” ve “madde” konusunda karşılaştığımız hataların kaynağı, “kuvvet” kavramının “zî-kuvvet” (kuvvet sahibi) anlamında kullanılması gibi bir kelime safsatasına yol açtığı unutulmamalıdır.
Şimdi bu mülahazalardan çıkaracağımız sonuç şudur:
Fâil ilke: Gerçekte bir kuvvet değil, bir zî-kuvvettir (kuvvet sahibidir). Buna “kuvvet” ismini vermek, büyük hatalara yol açan bir mecazdır.
Madde: Her yönüyle âtıl (pasif) olan bir edilgen/etkilenen ilkedir. Bütün fiil ve hareketlerini, hattâ varoluşunu ve sükûnunu (duruşunu) dahi fâil ilkeye borçludur.
Kuvvet: Fâil ilkenin kabil ilkede etkisi görülebilen kudretidir. Zâtıyla fâil ile var olan bir sıfat ve etkisiyle kabil ile ayakta duran bir arazdır. Bu sebeple, maddede kuvvet ancak arazî olarak tasavvur edilebilir. Diğer bir ifadeyle kuvvet, fâil ile kabil (etkileyen ile etkilenen) arasında bir nisbet ifade eden bir durumdur.
Hakikî Hâlık (Yaratıcı): İlk illet (sebep) olan fâil ilkedir. Bu nedenle, ara sebepler bazı yönlerden fâil olabilirse de yaratıcı olamazlar.
Sıradan ve sefil gönüller, zaman zaman cazibesine esir oldukları fani (geçici) şeylere tapınırlar; herhangi bir zevk veya ümitlerini tatmin edecek gibi gördükleri yaratıkları mabud (ilâh) tanıma zilletine düşerler. Dün bir dilberin, bugün bir kahramanın, yarın ise bir servetin kulluk eşiğinde yaş dökerler. Ne zaman ki bu varlıklar yok olur veya beslenen arzuları tatmin edemezler, ya da tatmin edilen arzular söner, yenileri doğar ve bu yeniler, eski tapınıcılara zıt bir hedef ortaya koyarlarsa hemen ümitsizlikler, acılar istila eder; işte o zaman eski mabudlar makamlarından azledilirler. Yeni hayaller içinde yeni mabudlar aranır. Efsaneler, hurafeler çıkarılır. İnsanlar üzerinde hayallerin hakikatten daha çok etkili olduğuna inanılmaya başlar.
Hâlbuki her hayalin etkisi, aslında bir hakikatin taklidi olmasına bağlıdır; fakat bu gerçek artık idrak edilemez olur. Hak ve hakikatten artık uzaklaşılır. Menfaatler parçalanır, birbiriyle çatışmaya girer. Toplumlar perişan, milliyetler yerle bir olur.
Bütün o yalancı mâbudlar, dünya sahifesinden silinirken, devirden devire yaratılışlar peş peşe devam eder; geceleri gündüzler, kışları baharlar takip eder. Dökülen yapraklar bile, sağken kazandıkları özelliklere göre yeni bir hayatın değerli mayası, yarınki gülistanın neş’e ve safâsı veya cefâsının sebebi olurlarken, ölümün karanlık ve korkutucu kapısından hiçlik sahasına sürülmüş zannedilen ölüler de, ikinci bir dirilişin mahşer mübadelesinde, kendilerine bağışlanan yetenekler ve kazandıkları amellere göre hâddelerden[3] geçmekte devam ederler, sonradan gelenler öncekilerle birleşir. Aralarındaki ilişkilerin çekicilik veya iticiliğine göre meclisler kurulur.
Aileler ve milletler görürsünüz ki, zamanın unutulma mezarlığına gömüldüğü zannedilen atalar ve dedeler, evlât ve to- runların saygı ve hürmet meclisinde ebedî bir saadet hayatı yaşarlar.
Yine aileler ve milletler görürsünüz ki analar babalarla, oğullar torunlarla saç saça, baş başa can yakan bir çekişmenin dehşetli sonuçları içinde çırpınır, boğuşurlar. Sonra gelenler öncekilere lanet okurlar: “Bizi yoldan çıkaran, bu belâlara sürükleyen onlardır! Biz bugün yanıyor, inliyorsak, onlar bu ateşin iki katına müstahaktırlar!” diye sonrakiler öncekilere öfke savururlar. Savurdukça da her iki tarafın elem ve cezâsı kat kat artar.
***
“Sonrakileri öndekilerini göstererek, ‘Rabbena* derler, ‘işte şunlar bizi yoldan çıkardılar, onun için bunlara ateşten iki katlı azap ver.’ Allah teâlâ, ‘Her birinize iki katlı azap var ancak siz bilmiyorsunuz’ buyurur.”4
Bu defa önceki kuşaklar bağırırlar: “Ne oluyorsunuz, sizin bizden iyi neyiniz var? Biz kendi derdimizi kendimiz çeker, ecdadımızın kemiklerini sızlatmazdık. Sizin kötülüğünüz ise kendinize kalmıyor, bize de sirayet ediyor. Elemimiz bir iken iki oluyor. Eğer gerçekten adam olsaydınız, bize üstün bir meziyetiniz bulunsaydı, bizi incitmez, yeni dertlere sokmazdınız. Bizim bıraktıklarımızı alır, eksiklerini tamamlayarak ıslah ederdiniz. Hiç değilse bize dokunmaz, bıraktığımız hâliyle muhafaza ederdiniz. Bugün sizin çektiğiniz acılar ve fazlasıyla bize de çektirdikleriniz, hep sizin kazancınızdır. Bari bunları bize mâl etmeyin de, yaptığınız kötülüklerin cezasını yalnızca kendiniz çekin” derler.
”Öndekiler de sonrakilere der ki:’Sizin de bize karşı bir meziyetiniz olmadı, artık kendi kazancınızın cezası olarak tadın azabı!”5
İşte yaratılış hâllerinin bütün bu seyrinde, o gelip geçici mâbudlar bir bir yıkılıp giderken, “Haberiniz olsun ki siz ve Allah’tan başka taptığınız nesneler hep cehennem mermisisiniz (çırasısınız)”6 sırrı ortaya çıkarken yalnız ve yalnız ebedî yaratıcı, ehadiyet (teklik) arşında Hayy (diri) ve Kayyûm (kâinatı ayakta tutan) olarak kalır. Celâl sâhibi Allah’ın*“Bugün mülk kimindir?”7 sorusu sorulur ve bunu ancak yine Cenâb-ı Kibriyâ’nın * “O, Vâhid ve Kahhâr olan Allah’ın!”[8] cevâbı çözer.
Bütün ümitlerin karardığı, bütün gönüllerin korku ve ıstırapla titrediği o anlarda, bir yandan büyük bir şiddetle cezâ yıldırımları kaynarken, diğer yandan da büyük bir şefkatle tecellî şimşeği parlar, rahmet yağmuru yağmaya devam eder. Yıldırımlar düşmeden evvel şimşekler çakar. Rahmet şimşeğinin, dehşet yıldırımından önce olduğu görülür. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır”[9] âyeti okunur; “Rahmetim gazabımı geçmiştir”[10] kudsî kelâmı işitilir. Umutsuzluktan kıvrılan kalpler, bu noktada müphem bir kasılma ile açılmak ister; ağlamaktan şişen gözler, sebebini tayin edemedikleri gizli bir ümidin büyüleyici tesiriyle gülümser gibi olurlar.
Denizin ortasında gemiler parçalanmış, enkaz etrafa dağılmışken bile boğulmak üzere olan birinin kalbinde hâlâ gaipten gelen bir kurtuluş yelkeni eser. Hekimler artık ümidini kesmiş, dost ve yakınlar gözlerinden veda yaşlarını silmekle meşgulken hasta, “Çıkmadık candan ümid kesilmez” diyerek ümid ve emeller kıblesine yönelir.
Neden? Niçin? Çünkü her gönülde O Vâhid ve Kahhâr olan Zât’ın aynı zamanda Rahmân ve Rahim olduğuna dair şuurlu veya şuursuz bir kabul, bir tasdik duygusu vardır. Her kalp, O’nun zorba ve inatçı bir kör tabiat olmadığına gizli bir delil taşır. Yaratıcısı -hâşâ- kör bir tabiat olsaydı, insan ruhu o ümit menbaını nereden bulurdu? O ümit nereden gelir, o şuur nereden doğardı?
Umutları bahşeden zât, bizzat onları yaratan olmaz da kim olabilir? Gurur zamanlarında gözleri kararanlar, her türlü hakikati çiğneyip geçmek ve bütün varlıkların üzerine çıkmak isterler. Fakat bu gurur, Bârî’ye (Allâh’a) şirk olduğu için, çok geçmeden düşecekleri bezginlik çukurunda, o Vâ- hibü’l-âmâl’den (emelleri verenden) mucizeler istemeye kalkmaktan uzak duramazlar. Çünkü o zaman kendilerine gelirler ve kendilerini bilenler de bütün imkân (mümkünler) âleminin, Cenâb-ı Bârî’nin kudretine boyun eğmiş olduğunu kabul etmekte tereddüt göstermezler.
Pekâlâ bilirler ki, Hâlık olan Hak teâlâ, yaratmanın ilk ve esas sebebidir; ve ilk sebebin üstünde başka bir illet, bir hâkim tanımak bir çelişkidir. Yürürlükteki kanunlar, ilk illet üzerinde değil, yalnız ara sebepler üzerinde hâkimdir, ancak onların düzenli işleyişini nizam altına alır. Tabiat denilen şey de, ancak bu düzenli işleyişlerin bir ifadesidir. Bu ıttıradlara mahkûm olan Hâlık değil, sadece mahlûkattır.
Dolayısıyla, ilk illet olan Hâlık teâlâ, kanunlara mahkûm değil, onların vaz edicisidir (koyucusudur). Ve bu sebeple de fâil-i muhtardır (dileyerek, tercih ederek fiil yapan fâildir). Bekayı kuvvet (enerjinin korunumu) kanunu, bize O kuvvet sahibi Kâdir’in ezelî ve ebedî olduğunu gösterirken; tehavvül-i kuvvet (enerjinin dönüşümü) kanunu da bize, alışılmış illiyet (sebeplilik) içinde bir irade sırrının hükümran olduğunu ve ıttıradlar (doğal düzen) içinde mucizeler gizlendiğini gösterir. İşte, din-i mübîn-i İslâm, insanlara o fani mâbudlardan yüz çevirmelerini tavsiye ederken, kulluğu sadece bu Hayy ve Kayyûm, Rahman ve Rahîm, Vâhid ve Kahhâr olan yegâne Hâlık-ı Ezelî’ye yapmanın yolunu gösteriyor. Bu ebedî duygu, “Bu Cemâl-i Kibriyâ, bu rıdvân-ı ekber varken, bugün var yarın yok olan fanilere gönül vermeyiniz, sonra mahzun olursunuz” diyor. “Siz hür ve seçme hakkına sahip varlıklarsınız. Hâlık’ın iradesine dair güçlü bir belge niteliğinde olan bir irade örneğine sahipsiniz. Fakat sizin iradeniz her şeyin ilk kaynağı değildir. Onu güzelce kullanarak yerine sarf edebilirseniz bahtiyar olursunuz” diye irşad ediyor.
“Hak teâlâ, insanlığın saadetini kulluk kanununa bağlamış ve bu kanunun uygulanmasını insanın tercihte bulunma yetisine emanet etmiştir. Dolayısıyla, bu kanunun uygulanmasında tercih kuvvenize ve iradenize sahip olunuz, şeytanî aldatmalara kapılmayınız. Hakiki Mâbud’dan başkasına kul olmayınız; birbirinizi rab edinmeyiniz, Allah’ın sınırlarını aşmayınız. Hakiki Mâbud, yani Allah olarak yalnızca, yaratıcı olan Hak teâlâ’yı tanıyınız. Aksi hâlde, mâbudlarınız helâk olurken siz koruyucusu, dayanağı, yardımcısı, yol göstericisi olmayan, kısaca ümitsiz bir serseri gibi kalır; umutsuzluk ve bezginlik içinde mahvolur, yok olur gidersiniz” diyor.
Bunun içindir ki Allah’tan başka varlıklara tapan milletlerin mâbudları ölür; bir müddet de bu ölülerin hayal ve heykeline tapanlar bulunur. Ama sonunda, bu hayalin bir serap olduğu ve o tapınmanın cezayı gerektirdiği ortaya çıkar. Nihayetinde de kıyamet kopar ve ebedî bir hüsran meydana gelir.
Fakat kâmil bir mü’min olan Müslümanın Allah’ı her zaman Hayy (diri) ve her zaman Kayyûm’dur (kâinâtı ayakta tutandır). Hem sığınılacak ilk kapı, hem de son çare yine O’dur. O’na sadâkatle kulluk edenler hiçbir zaman umutsuzluk ve mahrumiyetin yakıcı pençesinde inlemezler. Aksine, onların acılarından ümit, ümitlerinden amel (çaba), amellerinden de saadet doğar.
Dikkat edilirse görülür ki, hiçbir dilde “Allah” özel isminin tam anlamını karşılayacak bir kelime yoktur. “Hudâ”, “Tanrı” kelimeleri bile köken olarak “rab”, “nur” anlamında kullanılmıştır. Hele Batı’nın “Dieu” kelimesi ise sadece bir cins isim olan “ilâh”, “mâbud” anlamındadır. Hattâ denilebilir ki, Doğu’nun “dîv” (şeytan) kelimesi bir tür başkalaşım geçirmek suretiyle Batı’da “Dieu” şeklinde bir mâbud olmuştur.
özetle, İslâmiyet yalnızca her şeyi yaratan Allah teâlâ’yı tek mâbud olarak tanıtıp, ibadeti sadece O’na tahsis ederek, fani ve hayal ürünü tanrıların boş ve hayâli otoritelerini yıkmış,onları yaratılmışların mâbedinden atmışsa bununla insanlığın saadet yollarını kapatan vehimleri ve efsaneleri temizlemek, kurtuluşunun ana yolunu açmaktan başka bir şey yapmamıştır.
Fayda ve zararı bütünüyle garanti altına alacak bir güce sahip olmayan fanilere gönül bağlamakla, gökleri ve yeri yaratan Allah’ın birliğinin kapısında, tevazu ile yalvarmak arasında ne kadar büyük bir fark vardır! Ben “hah” dediğimde bile, bir irade ile elim kolum hareket edebiliyor, irademin bedenimde gözle görülebilir bir gerçeğe dönüştüğünü görüyorken; bu sınırlı kudreti bana bahşeden Yaratıcı’nın sonsuz iradesinden çıkan bir “ol!” emriyle neler yapabileceğini anlamaktan nasıl gaflete düşebilirim?
İlliyet (nedensellik) kanununun ilk hareket noktası olan o “öl!” emridir ki, bugün bizi * “O öyle bir lütufkâr ki sizin için yeri bir döşek yaptı, semâyı bir bina!”[11] âyetinin anlamı gereğince bu yaratılış kâşanesinin (köşkünün), şu varlık sarayının yeri ile göğü arasında raks ettiriyor. Bizi emelden emele, hareketten harekete fırlatıyor. Peki nasıl olur da ben O Yaratıcı’nın sonsuz kudretinden şüpheye düşerim? Nasıl olur da adalet ve rahmetinden ümidimi keserim? Nasıl olur da ümitsizliklerime karşı O’ndan mucizeler beklemem?
* “Allah’ın rahmetinden ümitsizliğe düşen ancak kâfirler gürûhudur.”[12]
(Söz madem ki buraya geldi, öyleyse biraz da hârika ve mucizenin ilmen mümkün oluşundan bahsetmek lâzım geldi. Fakat onu da başka bir makaleye bırakalım).
Sebilürreşâd, sy. 627, 29 Rebîülâhir 1343 (27 Kasım 1924), s. 33-36.
Elmalılı Hamdi Yazır – İlhad Ne Büyük Cehalettir,syf:59-69
Dipnotlar:
1.A’raf,7:44
2.Zariyat,51-58.
3.Hâdde: Ezilerek şekillendir ilebilen madenlerin kütük, levha, çubuk şeklindeki parçalanın, aralarındaki mesafeler gittikçe daralan bir dizi silindir veya makara arasından geçirmek suretiyle saç, tel, ray vb. duruma getiren makine.
4 A‘râf, 7:38.
5 A‘râf, 7:39.
6 Enbiyâ, 21:98.
7 Mümin, 40:16.
[8] Mümin, 40:16.
[9] A‘râf, 7:156.
[10] Buhârî, “Tevhîd”, 15.
[11] Bakara, 2:22.
[12] Yûsuf, 12:87.


0 Yorumlar