Beşerinsanın Avrupaya Göçü
Paylaş:

 

Ateş ülkesindeki bir topluluktan söz etmiştim. Bu toplulukta zanaat en düşük seviyede kullanılmaktadır. Ateş yakmasını bilmedikleri gibi balık tu­tarken de âletleri olmadığından çıplak elle yakalıyorlar. Kırklarelinde hoca olduğum dönemde, 2010larda, oranın yerlisi arkadaşlar beni akarsulara ve derelere götürmüşlerdi. Orada da aynı Ateş ülkesindeki yönteme benzer şe­kilde balık avlıyorlardı. Ağacın dereye sarkan köklerinin arasına giriyor hay­vancağız. Oradan elle yakalayıp hazırlıyor ve kızartıyorlardı. Bu taze, doğal alabalığının çok güzel bir tadı vardı.

Ateş ülkesindeki yerlilere dönersek, bu insanlar nasıl yaşıyorlar? Darwin’i allak bullak eden bir soru bu. O soğukta çıplaklar ve o hava şartlarına daya­nıp direniyorlar. Kışın da daha kalın giyindiklerini sanmıyor Darwin. Her ne kadar onları kış mevsiminde görmemişse de edindiği izlenim bu. Mağara­larda yaşıyorlar ama önce mağaraları yaşanacak hâle sokuyorlar ve bütün bunları yaparken ne kadar geliştirilmemiş olursa olsun âlet kullanıyorlar.

Nasıl âlet kullanıyorlar?

Taşı alıp onu bir şekilde biçimliyor; eline sığacak hâle getiriyor ve onunla başka maddeleri yontuyor yahut yabanî hayvanların saldırısına maruz kal­dığında o taşı veya bulduğu odun parçasını üstüne atıyor. En kadîm savun­ma biçimi budur. Henüz öldürmeğe yarayan bir âlet yok ortada. Dolayısıyla silâh ortaya çıkmış değil. Zirâ öldürmeye matûf âlete ‘silâh’ —Eski Türkcesiyle pusat— diyoruz. Savaşın olmasıçin başka toplulukların da bulunması lâzım. Büyük ihtimâlle en eski insanlar kendilerine meydan okuyacak toplu­luklardan yoksundular. Nüfus o kadar az ki! M.Ö. Binde nüfusun 750 milyon olduğu tahmin ediliyor. Yânî bundan 3000 yıl önceki bir olay. Bunların da

rakipleri veya basımları yoktu. Meselâ Darwin ile o öbür adamlar oraya çık­tıklarında ne diyeceklerini bilemiyorlar ve buna bir anlam veremiyorlar.

Eski topluluklar kandaş topluluklardı; aynı kökten gelen aile, akraba, ak- rabayıtaallukât ve oba şeklinde genişleyen bir topluluk hâlinde yaşıyorlar­dı.[11] Başka insanları görmediklerinden insan olarak sâdece kendilerini kabul ediyorlardı. Birçok kavmin adı bu sebeple ‘insan’dır. Örneğin Afrikada çok geniş bir sahaya yayılmış Bantular, M.S. Binlerde güneye doğru göçmüşlerdir ve Bantu ‘insan’ demektir. Almanlar kendilerine Deutsch der. O da ‘halk’, ‘in­san’ anlamındaki ‘tüütsch’ten gelir.[12] Bu deyimi kullanmamda mahsur varmı, bilmiyorum ama bizde yaygın bir kullanıma kavuştuğuçin söyleyeyim, çin­geneler kendilerine ‘Roman’ der. O da çingene dilinde insandır. Kuzey kutup dairesinde yaşayan Eskimoların kendilerine verdikleri asıl ad Inuittir, yânî insan. Eskimo, onların güneyinde yaşayan bir Kızılderili obasının onlara ‘çiğ et yiyen’ anlamında verdiği addır. Genellikle komşular birbirlerini sevmezler ve birbirlerine düşmandırlar; o yüzden küçültücü adlar verirler. Meselâ ata­larımızın ataları kadîm Türkler veya Hunlar hemen güneylerinde yaşayanla­ra tunguz, yânî Eski Türkcede domuz demişlerdir. Türkler Müslümanlıktan çok önce domuz yemezlerdi; yasaktı. Çinliler de Hun dediğimiz atalarımıza ‘zâlim’, ‘gaddar’, ‘barbar’ anlamına gelen Xiöngnû (pinyin) yahut Hsiung-nu (Wade-Giles [İ|&]) adını vermişlerdir. Fakat onlar kendilerini Hun, yânî in­san olarak adlandırmışlardır. Türkler de Hunların içinde bir kol yahut da bir hânedân olabilir.

Bahsettiğimiz bu insanlar zamanla toplayarak besleniyor ve İkiyüzüncü binde Afrikanın hemen her tarafına yayılmağa başlıyorlar.

Niye yayılıyorlar? Nedir bunları böyle gezginci kılan?

Yaşama şartları. Nüfus arttıkça çatışmaktansa herkes bir tarafa dağılmayı tercih ediyor. Çatışma imkânı çok kısıtlı; çünkü silâh yoktu. Bahsettiğimiz dönem, Eski Kabataş devri, Frenkcesiyle (Y^İng) paleoithic’tir

Paleolithic ne demek?

İki kelimeden oluşan Yunanca bir terim bu: Paleos ve Lithos İlki ‘eski’ an­lamında bir sıfat, diğeri de ‘taş’. Bu noktada şunu söyleyeyim, ben bir dil milliyetcisiyim. Madem her şeyi açık açık konuşuyoruz. Elden geldiğince bütün terimleri Türkçe kullanmaktan yanayım. Türkçe derken de Farscadan, Arapcadan aldığımız kelimeleri de Türkçe kabul ediyorum. Benimiçin ecnebi söz­ler Frenkceden gelenler; İngilizce ve Fransızcadan aldıklarımızdır.

Geri dönersek, bunlar İkiyüzüncü binde Afrikanın hemen hemen her tarafına dağılmış gözüküyorlar. İklim şartlarından pek bahsetmedik. Devir devir buzul çağ yaşanmaktadır. Buzul çağ yaşanırken kuzey ve güney kutup­larında, özellikle de kuzey kutbunda sıvı buz hâlinde tutulur. Belli bir kısım bölge buzla kaplıdır. Ayrıca yüksek dağ silsilelerinde de geniş bir alanın buz­la kaplı olduğunu görürüz. Bu durumda deniz seviyesi alçalır. Oradaki takı­madalar —Türkcede aral—, Malay aralı Güney doğu Asyaya bitişiktir. Avus- turalya ile Yeni Gine arasındaki boğaz çok dardır. Aynı şekilde Tasmanya ile Avusturalya arasında da hemen hemen kara parçası var, diyebiliriz. Çok sığ bir su, kısa bir mesafe. Herhangi bir kütüğün üstünde bir yerden başka bir yere intikâl edebilirsiniz. Benzeri Kuzey batı Avrupa için de söz konusudur. İngiltere Kara Avrupasına, Danimarka da İsveç’e bitişikti. Birçok başka yer­lerde de buna benzer örnekler verebiliriz. Ayrıca yeryüzünün tarihinde yer- şekilleri birçok kere değişmiştir. Bütün kıtaların bitişik olduğu bir dönemden bahsedebiliriz. Bunların üç ayrı kıtaya ayrıldığı bir dönem vardır. Ve nıhâyet dördüncü yerbilimsel (Fr geologique) devrimde buradaki sıradağları teşekkül etmiştir. Meselâ Karadeniz Hazar Denizi ile bitişik hâlde daha geniş bir alana yayılmıştı ama bir iç denizdi, yânî öbür denizlere açık değildi. Bu dördün­cü devirde bahsettiğim yerbilimsel devrimin sonucunda boğazlar açılıyor ve Karadenize tuzlu su doluyor.

Bu hangi tarihlere tekabül ediyor?

M.Ö. Altıncı binde olmalı. Nitekim Karadenizdeki tatlı su bitkileri tuzlu suya dayanamayıp deniz dibine çöküyorlar. Karadeniz kıyısındaki orman­lardan taş kömürü ortaya çıkıyor. Ölen tatlı su bitkileri zamanla petrole, neft yağına dönüşüyor ve yüksek olan Anadolu yaylasından daha alçak bölgele­re, Arap yarımadasına (Ar cezire) doğru akıp yeryüzüne çıkıyor; günümüzde­ki petrol servetinin kaynağı oluyor.

Bu insanların Afrikadan iki kısım hâlinde Yüzüncü binde çıktıkları tah­min ediliyor. Bütün kadîm ırklar Afrikada teşekkül ediyor —Her zaman tek­rarlarım, bizim asıl ten rengimiz büyük ihtimâlle kara ten olmalı diye. Bir kısım insan Mısırın Kuzey batısından, bugünkü Süveyş kanalının olduğu yerden, Sinâ yarımadası üzerinden Filistin ve Mesopotamyaya intikâl ediyor. Öbür bir kol, Eritre ile Yemen arasındaki Arap yarımadasının güney batı­sındaki Babülmendep boğazı üzerinden Arap yarımadasına geliyor. Yemen Hadramut, Umman… Bu kıyı boyunca yukarı, kuzeye doğru çıkıyor ve bura­dan Asyaya yayılıyor.

İnsan. İnsanın biyolojideki adını Türkceye ‘beşerinsan’ olarak tercüme ediyorum. Bilimdeki adı da Latincede homo sapiens sapienstir.

‘Bildiğini bilen’ diye tercüme edebilirmiyiz?

Sâdece bilmesi yetmiyor. İnsan olabilmesiçin bildiğinin de bilincinde ol­ması gerekiyor. Bildiğinin üzerine katlanması, bildiğinin bilgisine sâhib ol­ması lâzım. Yânî bildiğimi biliyorum; tesâdüf değil, gelişigüzel bir şey de­ğil; bu söylediğimin yahut bu bilgimin bilincindeyim. Homo da ‘beşer’ yahut ‘adam’ demek. Adamın illâ erkek olması da gerekmiyor. Adam Türkcede in­san anlamına da geliyor. Meselâ mağara adamı yerine mağara insanımı di­yeceğiz? Hâlbuki mağara adamı mağarada yaşayan insandır; içinde kadın da var, erkek de.

Homo sapiens sapiens yahut beşerinsan Afrikayı Yüzüncü binde terkediyor. Başka yörelerde homo sapiensler, insana benzer yaratıklar da var. İnsan değil ama insana benziyor diyelim. Kim bunlar? En önemlileri o dönemde Avrupa ve Asyanın batısında karşılaşılan homo Neanderthalensis. Bu çok yeni bir terim­dir. Anlaşılacağı üzre Latinceleştirilmiştir. Neanderthal, orta Almanyada bir vadinin adıdır ve bunların kalıntıları 1800lerin ikinci yarısında bu vadide bu­lunmuştur. Homo erectus, dikduran adam/beşer de insana benzer, insanöncesi beşerdir. Ne demektir bu? İki ayak üzerinde hareket edip yaşayan yaratıklar­dır. Homo habilis de becerebilen yahut becerekli beşerdir.’13

Evrimciler bunu çok hoş bir şekilde açıklıyorlar. İklim değişikliğinde maymunvârî insanlar ağaçlarda otururken bitki örtüsü çok yoksullaşıyor, ağaçlar ortadan kalkıyor ve yüksek otlar kalıyor. Afrikadaki bu yüksek ot­lara Savana[14] denir. Burası Sahel adı verilen çölle bitki örtüsü arası bir yerdir. Onun altında da sık ekvator ormanları gelir. Eskiden baltagirmemiş derlerdi. Şimdi tabii ne yazık ki her yere balta girmiştir artık.

Peki bu ağaçlar ortadan kalkınca bu zavallılar ne yapıyorlar? Etrâflarını kolaçan etmekiçin dört ayak üzerinde dururken iki ayak üzerine kalkıyorlar. Çok hoş masallar bunlar.

Bu noktada evrimcilikle[15] evrimbilimciliğin[16] ayırımını vurgulayabilirmiyiz?

Evrimbilimcilik bilimdir ve biyolojinin canlılar biliminin en önemli kolla­rından biridir. Evrimcilik ise bir ideolojik görüştür. Fakat ideolojik görüş deyip de elimizin tersiyle iteceğimiz bir olay değildir. Evrimcilikten çok önemli çağ­daş ideolojiler türemiştir yahut ideoloji çıkmıştır. O bakımdan hayatî önemi hâizdir. Bu ayırımı da Türkcedeki ifâde imkânlarına dayanarak yapıyorum. Frenkcede böyle bir keskin ayırım yapılamıyor. Evrimbilimciliğe Fransızcada evolution deyip geçiyorlar. Bozuk Fransızca da İngilizce olduğuna göre evolution diyorlar. Evolution evrim ve aynı zamanda evrim bilimi anlamına gelir­ken evolutionnisme evrimcilik oluyor. Türkcedeki ‘-cilik’, ‘-cılık’ takısı, Frenkce- deki (Fransızca) ‘-isme’ ve Latincedeki ‘-ismus’ takılarına tekâbül ediyor.

Türkceyle bilim veya felsefe yapılmaz” genel kabulünden hareketle sorarsak, Türkcede böyle bir ayırım yapılabilmesi Türkcenin çok zengin bir dil olduğunumu gösteriyor?

Bu, Türkü sömürgeleştirme siyâsetinin bir parçasıdır. Dilini ortadan kaldırdınızmı zâten bir milleti yere yatırmış olursunuz.

***

Konumuza dönersek, bahsettiğimiz beşerinsanın Afrikayı terkedişi, yânî göçü binlerce yıllık bir süreçtir. Otuzaltıncı binde Avrupaya çıktığından bah­sediliyor ama bazı kaynaklar bunu Ellinci bine kadar götürüyor. Avrupada Neandertha ile karşılaşırlar fakat orada ne yaptıkları açık değildir. Bu da çok ilgi çekicidir. Kimi görüşe göre sevişmişler ve Neanderthal genetik özellikle­rinin de kendini gösterdiği yeni bir beşerinsan, bir homo sapiens sapiens ırkı doğmuştur. Kimi kadîm (eskinin eskisi) beşerbilimci/paleoantropologue da —Antropoloji gibi logi ile biten kelimelerin “ji” ile ifâde edilmesi aslında ha­talıdır. Fransızcada ‘gden sonra ince ses veya harf geldiğinde  okunur. Bunu da böylece dilimize almışızdır. Tabii bu yanlıştır. Yunancasında ‘g’dir o, yânı logos. O sebeple logi olması gerekirdi— atalarımızın Neanderthah öldürdüğünü veya yokettiğini iddia etmektedir. İnsana yakışan da hep bu oluyor zâten. Yokediveriyor, gittiği her yeri berbad ediyor.

Neanderthalın ortadan kalkması Otuzuncu bindedir. Ondan sonra kalıntı­larıyla karşılaşılmıyor. Otuzuncu binde çok önemli bir hâdise yaşanıyor: İlk kez ateş yakmasını beceriyoruz. Bu daha önce olmamışmıdır? Olabilir. Fakat ateş yakma olayıyla iki yerde karşılaşılıyor: Güney batı Afrikada Kap şehrine yakın bir yerde, bir de Pigi yakınlarında bir mağarada. Ateş yakma ya homo sapiens sapiensin eseri ya da homo sapiens sapiensten önce oralara varan homo pekinensisin. Bu bir homo habilistir. Yânî ateşi ilk kez kullananlar kuvvetle muh­temel homo sapiens sapiens ama homo habilis olma ihtimâli de var.

İnsan ateş yakmayı öğrendikten sonra büyük ölçüde serbestleşiyor. Ha­zır ateş bulma derdinden kurtuluyor. Hazır ateşi elde etme yolunda obalar arasında ilk büyük çatışmalar çıkıyor. Burada henüz ince ayrıntılı silâh yok; birbirlerine taş, sopa atıyorlar. En eski silâh diyebileceğimiz âlet kargıdır ve kargı tahtanın veya ahşabın yontularak öldürücü bir hâle gelmesini sağlıyor. Kadîm insan bununla avlanıyor ve birbirini de öldürüyor. Öncelikle kuze­ye çıkanlar, orada yaşayan fil benzeri bir hayvan olan mamutu avlıyorlar. Müdhiş gürültü çıkarıp hayvanı korkutarak uçuruma doğru sürüklüyor ve hayvan düşüp ölünce de etini tüketiyorlar. Kargı kullanmıyorlar; çünkü o dev bir hayvan olduğundan kargı zayıf kalıyor ve mamutu yaralayabiliyorlar sâdece. Yabanî hayvanlar yaralanınca büsbütün vahşileşerek ortalığı dağıta­biliyor. Atalarımız Neanderthah ortadan kaldırdığı gibi birçok hayvan türünü de yokediyor. Bunların arasında mamutların da bulunma ihtimâli yüksektir. Geçmişten söz ettiğimde hep ihtimâllerden bahsediyorum. Zira kesinlemeler yapamayız; bu mümkün değil. Çünkü tekrar canlandırma yahut deney yap­ma imkânından yoksunuz da ondan.

Yaklaşık Kırkıncı binde Avrupaya dağılmağa başlıyorlar. Bu dönemde bu­zul çağı hâkim ve bir kısmı buzulların arasında, buzul ortamda yaşıyor. Bunu özellikle vurguluyorum: İnsan artık dirimsel, yânî biyotik bir varlık değildir. Çünkü doğa şartlarının çerçevesinde yaşama mecburiyetinde değildir. Ak­lıyla çevresini, istekleri yahut talepleri doğrultusunda değiştiriyor. En olum­suz şartlarda varlığını sürdürebiliyor. Böylece kendine göre yeni bir doğa yaratabiliyor. İnsanın kendine göre, kendi ihtiyâçları doğrultusunda yarattığı doğaya ‘dünya’ diyoruz. Yeryüzüyle doğa iki farklı olaydır. Arapcada ‘örz’dır yeryüzü. Dünya, insanın yeryüzünü kendine göre yaşanır hâle getirmesidir. Ben göremeyeceğim ama siz göreceksiniz; sizin çocuklarınız, hattâ torun­larınızın çocukları Marsa yerleştiklerinde orası dünyamız olacaktır. Nereye gider yerleşirsek insan olarak orası dünyamızdır. Başka bir çıkış yolumuz yok. Yeryüzünü perîşân ettik ve burada pek bir geleceğimiz kalmadı. Şim­di sıra başka gezegenleri mahvetmekte. Tabii onları da dünyalaştıracağız ve kendimize göre yontup yaşanır hâle getireceğiz. İnsan, yeryüzünde insanın yaşamasına kesinlikle elvermeyen yörelerde bile yaşamıştır. Daha önce Ateş ülkesinden bahsettim. O günkü Orta kuzey Avrupa veya Kuzey Amerika ya­şanabilir bölgeler değildiler. Hâlâ yaşanabilir olmayan bölgelerde, meselâ Tibet yaylasında dört bin veya beş bin metre irtifâda insanlar yaşıyor. Boliv­ya da öyledir. Olağanüstü bir şey bu.

Atalarımız bir yandan Avrupaya, öbür yandan Asyaya doğru yayılıyorlar. Hatırladığım kadarıyla Avusturalyaya Altmışıncı binde geliyorlar. Çok daha sonra Onbeşinci binde de Amerikaya geçiyorlar. Peki bu buzul çağı ne za­man bitiyor? Sekizinci binde. Onikinci binde kısa bir süre için yeryüzü 1000 — 2000 yıl boyunca ısınıyor, denizler yükseliyor ve Sekizinci binde son buzul çağı yaşanıyor. Sonra yeryüzü tedricen ısınıyor, sular yükseliyor ve buraya gelen insan buradan bir daha çıkamıyor. Sular yükselip de genişleyince bari­katı aşamıyor. Nasıl geliyor oraya? Kütüklerin üstüne binerek. Kütük sürük­leniyor ve oraya çıkıyor. Bunlara Avusturalya yerlileri diyoruz —(Fr aborigene, İng aboriginaî) Türkceye ‘yepyerli’ diye tercüme ediyorum. Nereden geldim buraya? Bunlar koltukta otururken aklıma gelmiyor, yaşarken geliyor. Bor- neoda, Malezyanın Sabah eyâletinde Tavau diye bir şehir var. Oradan or­mana daldım ve tesâdüfen bir yerli obanın köyüne ulaştım. Uzun hikâye… Bunların arasında dört gün yaşadım.[17] Tipik Asyalı bir ırk olan Kadazanlar[18] çekik gözlü, ufakça boyluydu. Bir gün beni yanlarında götürdüler. Ormanın derinliklerinde karatenli, bir dudağı gökte, bir dudağı yerde, basık burunlu, kıvırcık saçlı insanlarla biraraya geldiler. Kendi getirdikleri malzemeyi kara­tenli insanlara verdiler. Onlardan da kendi ihtiyâç duydukları şeyleri aldılar. Onlar buraya gelen ilk kavimdir ve Afrikadaki özelliklerini muhâfaza etmiş­lerdir. Hattâ Afrikada çok eski bir kavim olan Pigmelere benzemektedirler.

Prof.Dr.Teoman Duralı – Felsefe Söyleşileri,c.1,syf:31-37

Dipnotlar:

[11] Kandaş topluluğun temel birimi aile olup en geniş çaplısı, nihâî merhalesi kavimdir. Kandaş toplulu­ğun evrimi: anne (kadın) + ata (erkek) = çocuk: aile4 akraba-» akrabayıtaallukât-» oba (Ar kabile)^ boy (Ar aşiret)-) budun/kavim.

[12] Bkz: EK 2.

[14] Fransız kadîmbeşerbilimcisine (Fr paleoantropologue) Yves Coppense bakılırsa, beşergiller, beşerim- siler ve nıhâyet beşer, Afrikanın iki farklı iklim bölgesinde ortaya çıkıp yaşamışlardır. Bunlardan biri» Orta doğu Afrikadaki Rift vadisinin batısındaki sıcak ve rutubetli ekvator ormanları; öbürüyse vadinin doğusunda uzanan ve Savana denilen, seyrek ağaçlı yüksek otlarla kaplı mıntıka.

[15] Evrimcilikle ilgili bilgileriçin bkz: Teoman Duralı:”Hayatın Anatomisi”, 85. – 90. syflr.

[16] Evrimbilimcilikle ilgili bilgileriçin bkz: Teoman Duralı: “Hayatın Anatomisi”, 124. – 126. syflr.

[17] Bkz: EK 5.

[18] Dâhice tasarlanmış ‘havalandırma tertibatıyla Malezyanın Borneo adasındaki Sabah eyâletinin baltagirmemiş ormanlarında yaşayan Kadazanların ‘uzunev’leri ile Yeni Ginenin batısında İndones- yanın îriyancaya eyâleti dağ ormanlarında yaşayan yepyerlilerin ağaç tepesine kurdukları kulübelerde karşılaştım.