İbnü’l-Arabî mutluluğun genel geçer bir tanımı olduğundan hareketle değil mutluluğun mahiyetinin tartışılması gerektiği kabulünden hareketle konuya giriş yapar. O, mutluluğun mahiyeti, mutlak iyi ve izafi iyi konularında zaman zaman Meşşai felsefe geleneğinin argümanlarını kullanmıştır. Bilindiği gibi normatif ahlak teorilerinde ahlaki etkinliklerimizin ereği, iyinin doğası, en yüksek iyinin tespitine dair kuramsal tartışmalar yer almaktadır.1
Meşşai felsefe özelinde meseleyi incelediğimizde iyinin doğası, mutlak ve izafi iyilik, en yüksek iyinin ne olduğu hususunda süregelen birtakım tartışmaların ardından mutluluğu en yüksek iyi olarak tespit ettikleri görülmektedir. Normatif ahlak teorilerinde ahlaki etkinliklerimizin ereği üzerinde ısrarla durulması şüphesiz “Niçin ahlaklı olmalıyız?” sorusunun öneminden kaynaklanmaktadır. Bu bağlamda kuramsal düzeyde mutluluğun mahiyeti üzerine tartışmalar kaçınılmaz olmaktadır.2
Mutluluğun hazla özdeş olmadığı noktasında Meşşai geleneği takip eden İbnü’l-Arabî mutluluğun ruhani ve cismani olmak üzere ikiye ayrıldığını söylemektedir.[3] Ruhani mutluluk nefsin nazari ve amelî bakımdan yetkinleşmesi iken bu kuvvetlerdeki zayıflık bedbahtlığı gerektirir. Cismani mutluluk ise makam ve mal gibi haricî ya da sağlık ve güzellik gibi dahilîdir. Bu durumların eksikliği dünyada bedbahtlığa sebep olabilirken ahiret mutluluğunun artışına sebep olabilir. İbnü’l-Arabî zahir ve bâtın eksenli açıklamalarına burada da yer vererek görüntü ve gerçeklik arasındaki zıtlığa dikkat çeker. O, okuyucularını her zaman fenomenlerin arkasında saklı olanı aramaya teşvik eder. Zahirde mutluluk gibi görünen hâlin bâtında bedbahtlık olabileceğini ve yine zahirde bedbahtlık gibi görünen hâlin de bâtında mutluluk olabileceğini dile getirir. Dünya hayatının zahirini tabire[4] yol bulamayanların cismani hazların mutluluk olduğu zannına kapılması kör bir iddia ve çarpık bir bakıştan başka bir şey değildir.
Görüntü ve gerçeklik arasındaki durumu alegorik bir anlatımla susamış insanın su arayışına benzetir: “Susamış insan serabı su zanneder. Çünkü su ihtiyaç duyduğu şeydir. Böylelikle kendisini istediği ve hayat sırrı kendisinde bulunduğu için, sevgilisi olan suya yönelir. Suya geldiğinde ise bir şey bulamaz. Bir şey bulamayınca, suyun yerine Allah’ı orada bulur. Böylelikle susamış, görünürde suya yönelmişti. Allah ise farkında olmadığı yönden onu kendisine yönlendirmişti. Allah farkında olmadığı yönden kuluna tuzak kurduğu gibi kendisine iltica edişinde, O’na dönüşünde ve O’na itimat edişinde de farkında olmadığı yönden kuluna ilgi gösterir. Bunu ise sebepleri kuluna gösterdikten sonra kaldırmasıyla yapar. Serapta tahayyül edilen suyun kaybolmasıyla Allah’ın orada bulunması, kulun sebepler kesildiğinde Allah’a yönelmesi demektir.”[5] Bu açıklamalar onun âlem tasavvuru ile de paralellik arz etmektedir. Âlem iki anda baki kalmayan arazların toplamından ibarettir. Ontolojik fena anlayışını da bu yaklaşımla temellendirmektedir. Allah’tan başka her şey anlamına gelen âlem için kullandığı hayal, serap, imkân vb. terimlerin tamamı aynı manaya gelir.
İbnü’l-Arabî kötülük problemini izah ederken başvurduğu görelilik ilkesini mutluluk anlayışına da uyarlamıştır. Buna göre âlemde kötülük gibi mutluluk da izafi olmak durumundadır. Mutluluğu gayeden meydana gelen mutluluk, yetkinlik mutluluğu, mizaca uygun olan mutluluk ve şeriat tarafindan tespit edilmiş olan mutluluk olmak üzere dörde ayırır.[6] Varlığa iyi veya kötü gibi bir değer atfetmeksizin salt varlık olarak nötralize eder. Varlığa değer atfeden varlık olarak insan söz konusu olduğunda ise iyi veya kötü gibi değer tanımları devreye girer, insanın olmadığı yerde iyi veya kötü olmadığı gibi mutluluk ya da bedbahtlık da yoktur. İnsan durduğu yere göre varlığı, oluşu tanımlar. Bu durum yön mefhumunun insan ile ortaya çıkmasına benzer. İnsan varsa üst, alt, ön, arka, sağ ve sol ortaya çıkar. Bunun gibi mutluluk da insanın gayesine, yetkinlik arayışına, mizacına ve şeriata göre belirir. İnsanın gayesine ve mizacına uygun durumlar onu mutlu ederken gaye ve mizaca uygun olmayan durumlar bedbaht olmasına yol açar.
Mutluluk ve bedbahtlık mahsus ve makul olduğu gibi ait olduğu mahalle göre saf veya karışık olabilir. Ibnul-Arabi’ye göre dünya, imtizacı gereği saf bir mutluluğun var olabileceği bir mahal değildir. Bu düşünce onun mutluluk anlayışını eskatoloji ile ilişkilendirdiği en önemli noktadır. Ona göre dünya imtizaç âlemi iken ahiret ayrım âlemidir. Dünyada hazlar ve acılar iç içe geçmiştir. Öyle ki her hazda acı ve her acıda haz vardır. Bunu her rahmetin içinde görünmeyen bir azap ve her azabın içinde görünmeyen bir rahmet vardır şeklinde de dile getirir. Dünya hayatında bazen gerçekte bedbaht olan bir insan mutlu gibi, gerçekte mutlu olan bir insan ise bedbaht gibi görünebilir. Ayrışma ahiret âleminde ortaya çıkacak ve içinde azap barındırmayan saf mutluluk gerçekleşecektir.[7] İnsanın kudreti gerçekte ahirette işlevsel hâle gelecektir.[8]
İbnü’l-Arabî ruhani mutluluğu nefsin nazari ve amelî bakımdan yetkinleşmesi olarak tanımlıyordu. Filozoflar nazari yetkinleşmeyi bilimler hiyerarşisi üzerinden izah ederek doğa bilimlerini öğrenmenin maksadının metafiziğe hazırlık olduğunu düşünmekte idiler. Nazari yetkinlik metafizik ile kemale erebilecektir. İbnü’l-Arabî ise nazari yetkinleşme için filozoflar gibi metafiziği zorunlu görürken metafizik bilgiye hazırlanmada doğa bilimlerinin yerine ahlak ilmini yerleştirmiştir. Buna göre nefsin nazari yetkinleşmesi ve dolayısıyla mutluluğu için ahlak ilmi zorunludur. Nazari yetkinleşmenin kemali Allah’ı bilmek ile mümkündür ki Allah’ı bilmenin dışında bir mutluluk söz konusu değildir.[9] İbnü’l-Arabî bu bağlamda imanı Allah’ı bilmek için epistemolojik bir yöntem ve dolayısıyla mutluluğa ulaşmanın zorunlu unsuru olarak sunmaktadır,[10]
İbnü’l-Arabî mutluluk ile ilahi yakınlık ve uzaklık arasında bir ilişki kurarak bu ilişkiyi ilahi isimler teorisi üzerinden temellendirir. Teklife muhatap olan insan yükümlülüklerini yerine gerirdiği oranda Allah’a yakın dolayısıyla mutludur. Teklifin gerecini yerine getirmeyen insan ise Allah’tan uzaklık ile ceza görür ki cehennem bu uzaklığın mahalli olarak tanımlanır. İlahi isimler zaviyesinden meselenin izahı şöyledir: İnsan her hâli ile bir ilahi ismin hükmü altındadır. Bu bakımdan her hâlinde bir ilahi isme yakın iken başka bir isme uzaktır ve o ismin kendisi üzerinde hükmü yoktur. İnsan üzerinde hükmünü icra eden ilahi isme göre mutlu ya da bedbaht addedilir. Diğer taraftan insan avucunda bulunduğu bir varlıktan uzak olamaz diyerek son derece paradoksal bir açılım getirir. İnsan Allah’ın avucunda iken ve O’nun iki eli de sağ eli iken bu uzaklık nispi bir uzaklık olabilir. Dolayısıyla aslolan rahmetin ve mutluluğun her varlık üzerinde hükmünün cari olduğudur.[11]
İbnü’l-Arabî ölüm sonrasına ertelediği mutluluğu duyusal ve manevi cennet derecelendirmesine tabi tutar. Nazari ve amelî kemalin zirvesine erişmiş kimselere varisler, Hakk’ın gelinleri (arâi- sul-Hak) gibi sıfatlar verirken onların ünsiyet yaygısı üzerinde oturacağım söyler.[12]
İbnu l-Arabî nefsin urûcu vetiresinde geçirdiği evrelere dair açıklamaları da onun mutluluk ve mebde-mead bağıntısı açısından önemlidir. Dikkat çekmek istediğimiz husus nefsin yetkinleşmesini ve dolayısıyla mutluluğunu surete bürünmek ya da tavırdan tavıra geçmek şeklinde açıklamasıdır. Ona göre ölüm sonrası nefsin kemali dünyada edindiği bilgi nispetinde yani bilgisinin suretine göre olacaktır. Aynı şekilde beden de amelinin suretine göre ortaya çıkacaktır.[13] Berzahı nefs ve beden meselesi ahlaklanma ile doğrudan ilişkilidir, Konevî ve Ankaravî de bu görüşü teyit eder mahiyette izahat verirler. Buna göre ruhani ve nurani bir cevher olan hayal âlemi bütün suretleri içerir, insana dünyada hangi sıfat hâkim ise ona uygun biçim alır. Memduh ve mezmum ahlak sahipleri ahval ve amaline uygun surete bürüneceklerdir. Söz gelimi kişide gazap kuvveti baskınsa yırtıcı hayvan, şehvet baskınsa domuz, kibir baskınsa panter, hırs baskınsa fare suretinde görünecektir.[14] İbnü’l-Arabî buradan hareketle ilginç bir saptamada bulunur. Ona göre tenasüh fikrinde olanlar bu berzahi suretlerin dünya hayatında olduğunu zannetmişlerdir. Ruhun bu berzahi bedenlere göçmesi dünya hayatında değil berzahta gerçekleşecektir.[15] Netice olarak insanın ahlaklanma süreci nefsin kemali ve mutluluğu için hazırlanma ameliyesi anlamına gelmektedir.
Serap Kılıç – Allah’ın Ahlakıyla Ahlaklanmak,syf:391-396
Dipnotlar:
1.[Burada bu tartışmalara yer ver. Bu tartışmalara metin içinde değil, dipnotta yer ver.]
2.[Buraya Aristo, Platon, Sokrat, İbn Sina, Farabî özelinde tartışmalara yer ver. Sokrat’tan beri mutluluğun en yüksek iyi olduğunu, bu anlayışı Ibn Sina, Farabî çizgisinin de sürdürdüğünü anlat.]
[3] Benzer bir taksim için bkz. Aristo, Nikomakhos’a Etik,… [Sayfaları yaz].
[4] İbnü’l-Arabî ıstılahında “tabir” ifadesi rüya yorumu manasının ötesinde bir şeyin zahirinden bâtınına “ubûr etmek”yani geçiş yapmak manasında da kullanılır. İbret, vadiyi geçmek anlamında “abertu el-vâdiye” ifadesinden türetilmiştir. Sufı ıstılahında yer alan “işaret ve ima” da bu mana ile ilgilidir. “İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar.” hadisine sıkça atıf yapan İbnü’l-Arabî için hayat, tabir edilmesi gereken bir rüyadır. Arif bu rüyayı tabir edebilen kişiye denir. Görülen rüyalar ise rüya içinde rüyadır. Bu noktada “Onlar dünya hayatının zahirini bilirler. Ahiretten ise gafildirler.” (Rum, 7) ayetini de insanların pek çoğunun hayatın bir rüya olduğu hakikatinden perdeli oldukları ve hatta ayetin bir iyimserlik içerdiğini, çünkü insanların dünya hayatının zahirinden de bihaber oldukları şeklinde bir yorum getirir. (Konu ile ilgili ayrıntılı açıklama için bkz. Fütûhât-ı Mekkiyye, 2. cilt, s. 91,144-145) Fusûsu’l-Hikem’de. “Yusuf Fas- sı”nda da bu konuya değinir ve Hz. Yusuf’un babasına “Babacığım! Bu daha önce (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi.” (Yusuf, 100) sözünü şöyle yorumlar: [Fütuhattan bu açıklamayı bul.]
[5] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 215.
[6] İbnü’l-Arabî. Fütûhât, 1. cilt. s. 432.
[7] İbnü’l-Arabî, Fütühüt, 1. cilt, s. 432.
[8] İbnü’l-Arabî, Fütuhat, 5. cilt, s. 240.
[9] İbnü’l-Arabî, Fütühât, 17. cilt, s. 193.
[10] İbnü’l-Arabî, Fütühât, 3. cilt, ss. 37-39.
[11] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 9. cilt, ss. 412,415-419.
[12] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 1, cilt, s. 290.
[13] İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 1. cilt, s. 276.
[14] Konevî, Marifet Yolcusuna Kılavuz, s. 101; Ankaravî, Nakşul-Fusûs Şerhi, s. 56; Câmî, Nakdun-Nusûsfi Şerh-i Nakşi’l-Fusûs, tsh. ve thk Wil- liam Chittick,Tahran, 1381, ss. 56-57.
[15] İbnü’l-Arabî, Fûtûhât, 11. cilt, s. 113. [Buraya tenasühle ilgili birkaç kaynak verebilirsin.]


0 Yorumlar