Nefs Ve Akıl Kalp’e Bağlıdır

Kalp nefse dedi ki; “Akıl da bana tâbidir. Dolayısıyla sen ona değil aslında bana tâbisin. Zaten his olarak bana daha yakınsın. Benimle irtibatım unutma. Ey nefs-i İnsanî! Senin muharrikin (seni hareket ettiren) rûh-i insanîndir. O akıl da benden. Ben, aklın vehimlerinden uzak, müşahede makamındayım.”

Akıl, nefis, kalp alâkasından anlaşılıyor ki kalp tam orta yerdedir. Hem akla hem de nefse yakındır. Nefsin akla veya aklın nefse doğrudan tahakküm etmesi (hükmetmesi) ekseriyetle neticede zulmü ve yanlışlığı doğurur. Kalp nefse yakındır, ancak bu yakınlık ona zarar vermez. Zira îmân nûru ve muhabbet-i İlâhî ile pür nûr olan kalp hem nefse tâbi olmaktan korunmuş hem de nefsi nûrdan nasibdar kılmış olur. Bu özellikleriyle kalp akla da tercüman olur. Kalp, nefsin taleplerini süzer ve bu ameli yeden sonra akla bu hisleri tercüme eder, tanıtır. Bir nev’î arabuluculukla aklı ve nefsi korumuş olur. Akıl bu bilgiler sayesinde komuta ve otorite merkezi olarak yapılanmaya girer. Hikâyedeki cariyenin aşk hastalığına tutulması nefsin kalbe yakınlığını açıkça gösterir. Nefsin hâlleri akla yabancıdır. Padişahın cariye ile hemdert (dert ortağı) olamayışı ve onun hâcetini anlamayışı bu durumu âşikârâne gösterir.

Kalp/nefis ve akıl cevherlerinin toplum hayatında bile yansımalarını görebiliriz. Halk nefis gibidir, her yerde bulunur ve yaygındır. Halkın saygı gösterdiği, sevdiği idareciler kalp, halkı koruyan kolluk kuvvetleri akıl gibidir. Asker ve Halk temsil makamında kanunları koyan, otoriteye yön veren idareciye tâbi olmazlarsa sıkıntı doğar. Halkın seçtiği idareciler halka ve onların duygu ve isteklerine daha yakındır. Temayüllerini (eğilimlerini) ve arzularını daha çabuk kavrarlar. Yani halka âşinâdırlar. Halkla daha iç içe olmak zorundadırlar. Nizamı sağlamakla mükellef olan (sorumlu bulunan) kuvvetler ise toplumun duygularına karşı soğuk ve yabancıdır. Belki de üstlendikleri vazifeyi daha iyi yapabilmek için bilhassa böyle eğitim almışlardır. Halk ve asker doğrudan etkileşime girerlerse bunun nasıl bir netice verdiği tarih sayfalarında çok net olarak görülmüştür. Çeşni olarak bunu da zikretmiş olduk.

Hülâsa beyitte geçen remizler anlaşıldıktan sonra bizler şöyle düşünebiliriz: Kalp; “Ey nefis! Beni devreden çıkararak doğrudan akla müracaat etme. Sırrını bana emanet et yoksa müşkülün hallolmadığı gibi, bir de gadaba mârûz kalır, daha beter helâk olursun. Akıl, şendeki sırları eşelerse gördükleri onu hiç memnun etmez. Sonra izahtan da âciz kalır, iyice mahrûm olursun.” demektedir.

“Kalbin, sırrının mezarı olursa muradın çabucak husûle gelir.” Bu, hemen hemen herkesin tecrübe ettiği, başına gelen bir gerçektir. Evet, öyledir. Kalpte gizlenen murad daha çabuk oluverir. Hatta bazıları bu durumu, muradın söylenmesiyle işin sihri kaçar yahut kişinin kendi kendine bile nazarı değer şeklinde kendilerince açıklamaya çalışmışlardır. Hâlbuki bu sözde büyük bir mânâya işaret mevcûddur.

Kaynak:

Fatih Çıtlak,Mesnevi Şerhi

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir