İskender Pala – Kalp ”Alıntılar”

maxresdefault-300x169 İskender Pala - Kalp ''Alıntılar''

Yine de kalp bu.. Seviyor ama okşamak için elleri yok. Tıbben ağrıması mümkün değil ama bir şekilde ağrıyor işte. Beyne musallat olan migrenden daha şiddetli bir ağrısı var. Hafızası da beyin hafızasından daha kuvvetli. Ayaklarımızın veya beyin hücrelerimizin bizi götüremediği yerlere kadar götürdüğü biliniyor ama asla ne kendisi bir taşıma aracı ne de bizden taşıma ücreti talep ediyor. Biz onu terketmesek o bizi terk etmiyor. Nadiren de olsa sahibine iyilik yapacağı tutarsa cildine güzellik, yüzüne aydınlık, saçına parlaklık, gamzelere keskinlik katarak bunu gösteriyor ve sahibine yaşadığını bütün hakikatiyle hissettiriyor. Bedendeki diğer organlar öyle kendi hallerinde diğer organlarla uyum içinde çalışırken bizimki birden düzeni bozup her şeyi allak bullak ediveriyor. Hatta sevgiden aç bırakıldığında sol böğrümüzdeki yerinde bir boşluk hissi bile bırakıyor.

———————————————————————

Nefsin kendini beğenmesi bir tür acıkma halidir ve doydukça kendini daha çok beğenir. Kendini beğendikçe doyumsuzlaşan ve doyuruldukça kendini daha çok beğenen bir nefsin canavarlaşması kaçınılmazdır. Böylece kontrolden çıkar ve sırasıyla aklı, ruhu, kalbi ve en sonunda da insaniyeti boğar, öldürür. İnsaniyetin ölümü insanın ölümüdür; beden nefes alıyor olsa bile… Bu yüzden insanın içindeki nefis denen canavarı kontrol altında tutması, azgınlıklarını görüp önlemler alması zaruridir. Nefsini kontrol konusunda kendine güvenenler talihsiz, güvenmeyenler bahtiyardır. Nitekim Yusuf peygamber onca iffetine, onca masumiyetine rağmen ”Ben nefsimi temize de çıkarmıyorum; çünkü nefis daima kötülüğü emreder” (Kur’ân-ı Kerim, Yusuf, 53) diyerek nefsin elinden Allah’a sığınmıştı.

———————————————————————

”FAKİR bir derviş talebe okutacak okulu olmayan bir Arapça hocasına rast gelir. Hoca derslerini şehrin duvarlarına tebeşirle yazarak vermektedir. Derviş, hocaya kendisinin de okuma yazma öğrenip öğrenemeyeceğini sorar. Dervişin samimiyetinden etkilenen hoca ona ücretsiz ders vermeyi kabul eder. Duvara tek bir çizgi çeker ve açıklar; ’Bu elif harfi, alfabenin ilk harfidir’ der. Derviş başını eğer, hocaya teşekkür eder ve oradan uzaklaşır. İlk derste alfabenin en az yarısını öğretme âdeti bulunan hoca şaşırır. Bu eğitim uzun bir süreç olacak gibi görünmektedir.

Derviş ne ertesi gün ne de ertesi hafta gelir. Giden gitmiş gibidir. Hoca onu tamamen unutur. Ama o da ne? İki yılın sonunda derviş gözleri gönül ışığıyla parlayarak gelmiştir. Hocayı hararetle selamlar ve ikinci derse hazır olduğunu söyler. Hoca içinden ’Bu hızla alfabeyi asla bitiremeyecek’ diye düşünmektedir. Dervişe döner, ’Tamam. Şimdi ilk dersimizi tekrarlayalım. Elif harfini duvara yaz’ der. Derviş elif harfini duvara yazar ve duvar yıkılır gider.”

(Prager, R., Kalp Nefs ve Ruh, İstanbul 2003, s. 40)

———————————————————————

Akıl, hakikatin peşinde çabalar, kalp ise akıldan aldığı hakikatin verilerini eyleme dönüştürüp inanır. Aklın verileri inanca dönüştüğünde hakikat ortaya çıkar. Hakikat sevgisi veya bilinci, aklın kalbe gönderdiği bilginin erdemiyle doğru orantılıdır. Bu yolda akıl marifetli bir at gibidir, insanın mesafeyi çabuk almasını sağlar. Mesafenin sonuna gelen, yani huzura varan insan anlar ki bineğin ait olduğu yer aslında vardığı yerdir. Onu bağlayıp orada bırakmak gerekir. Bir süvari sultanın sarayına vardıktan sonra atının hesabında olmamak gerekir. Süfîlere göre kalp, sultanının sarayında akıl atına itibar eden aldanmış sayılır.

İnsanın hayat hakkındaki görüşü doğuştan bir ilkellik taşır. Akıl ne derece birikimle hayatı anlamlandırırsa insan da o kadar olgunlaşıp ona göre bir kimlik kazanır. Kazanılan kimliğin en yüksek kertesi kalbin kutsal diye inandığı kudrete teslim olması, boyun eğmesidir. Kuvvetli insan, kas ve adaleleriyle değil idrakinin kudretiyle ölçülür. Akıl ne kadar güçlü bir pehlivan olursa olsun kalbin karşısında güçsüzdür. Top nasıl ki futbolcunun ayağında bir oyuncak ise…

———————————————————————

İnsanoğlu midenin izini sürdüğü müddetçe menfaatlerine ve hırslarına -dolayîsıyla nefsine- üstün kimlikler vermeye ve o kimliklerin kalbine telkin edip durduğu hislerle dolu bir macerayı yaşamaya mahküm olma tehlikesiyle karşı karşıya demektir. Neticede aklımız mavera yerine maddeyle zayıflamakta, gözlerimiz içi ve ruhu görmek yerine yalnızca dışı ve suretleri görmekte, kalbimiz kendisinden uzaklaşmaktadır.

İnsan kalbi bir hazinedir ; ruhun hazineye ulaşmasını sağlayacak rehber ise akıldır. Aklın rehberliği bilgi, marifet, sevgi, korku, üzüntü gibi hallerin kalpte oluşmasını sağlar. Midesinin derdine düşen insan bütün bu erdem veya erdemsizlikleri kalbiyle değil, aklıyla ölçer ve kalbine hükmetme yetisinden mahrum kalır. Yazık ki çağımızın insanı en kıymetli cevheri ve asıl emaneti olan kalbinin derdine düşmesi gerektiğini bilmiyor da midesin derdiyle yanıyor. Oysa kalbinin derdini dindirse, midesine ait dertlerden de kurtulmuş olacak.

———————————————————————

VAKTİYLE bir haritacı varmış. Günlerden birinde yaşadığı dünyanın haritasındaki bütün tanımları, bütün çizimleri, bütün görünümleri gönlündeki sevgi ve aşk ekseninde düzenlemeye başlamış. Artık haritasını çizerken onun doğduğu şehir, onun evine giden yol, onun gezindiği çimenlik, onun altında oturduğu ağaç, onun su içtiği ırmak, onun… diye diye tarumlamış bütün mekânları ve yönleri. Devrinin gönül erleri ”hakiki âşık” olarak haritacının adını defterin en başına gönüllerine yazmışlar, uğraş alanlarında hep onun gibi olmaya çalışmışlar.

Gönülden bir ahdin sahibi olanların ömür haritasının başka türlü çizilmesine imkân ve ihtimal yoktur zaten. Hakiki aşk (hakikatli aşk), gönülde anlam bulmuş bir ahdin izini sürmekten başka bir şey değildir ve ömür haritasında bütün işaretler aşk ahdi üzerine olmadıkça kişi yaşadığım hissedemez. Böyle birisi belki ömür sürer, ama yaşayamadan ömrünü tamamlamış olur. Çünkü yaşamak, ancak gönülle mümkündür.

Hâmiş: Gönül haritalarınızı kontrol ediniz; oradan çıkan yollar nereye gidiyor?!.

———————————————————————

Selim bir kalp, tam huzura ermiş bir kalptir. Kalbin huzurunu kaçıran şeylerin başında otokontrolü terk etmek, çok gülmek, çok konuşmak, merhametsizlik gibi zararsızmış gibi görünen, malayani tavırlar yer alır. Kalbin bunları alışkanlık haline getirmesiyle de bencillik, haset, kibir, cimrilik, hilekârlık, kendini beğenme, başkalarına tepeden bakma, suizanda bulunma, kin besleme, insanların başına gelen musibetten zevk alma, dostlara darılıp onları yüzüstü bırakma, sözünde durmama, dünyaya karşı gözü doymama gibi hastalıklar sökün edip gelir. Oysa selim kalp, hastalıksız kalptir, dingin ve mesut kalptir, temiz ve berrak kalptir. Bu da polisiye tedbirlerle değil ancak vicdanla, Allah korkusuyla mümkün olabilir. Nitekim Resülullah Efendimiz ”Allah’tan korkan, tertemiz kalptir. Bu kalpte günaha, zulme, kine, hasede yer yoktur” (İbn Mâce, ”Zühd”, nr. 24) buyurur.

———————————————————————

Hâmiş: Kalp nasıl ki günde yüz bin kez kanı pompalayarak bütün hücrelerimize hayat veriyorsa, gönül denilen ekran da bize günde yüz bin kez görüntüler sunuyor. Ekranımız temiz değilse orada bir şey göremeyeceğimiz âşikârdır. Akılda tutulması gereken şey ise gönlümüzün ilahî bir ekran olduğu ve görüntü alabilmek için ancak sevgi ve erdemler kanalına ayarlanması gerektiğidir.

İnceleyin:  Kibirli Kalp

———————————————————————

Dile sabun-i teselli sürerek ehI-i nifak.
Damen-i dilde meğer çirk-i nedamet mi kalur
Nâbî

Bozgunculuk çıkaranlar kalplerini teselli sabunu ile yıkayıp paklasalar acaba gönlün eteğinde hiç pişmanlık kiri mi kalır?!..

———————————————————————

”GECENİN karanlığıyla kalbi aydınlanan bir ârif, gözünü tamamen uykuya kapatmıştı. Gece, gözünü güneşe kapar kapamaz onun gözü gönül mumunu sabaha dek yakardı.

Kanlı gözyaşı akan gözünün her kirpiği, sanki kaşına düğümlenmişti.

Bir gün meraklının biri ona bir soru sordu:

’Ey uyku ve rüyanın hiç uğramadığı kişi!

Uyanık kalbin uykudan kurtulduğunda gözünü de uykuya kapatmak zorunda mısın?

Uykusuzluk acısı üzerine çöktüğü zaman bir anlık rahatlık sana ne zarar verir; azıcık uyusan!..’

’Yakışmaz’ dedi ârif, çünkü âlemin yaratıcısı her gece birinci göğe inerek seslenir:

‘Yoldan sapanlar arasından kim kapıma af dilemeye gelir? Bağışımı ona elçi göndereyim, rahmetimi ona şefaatçi kılayım!’

Ben böyle bir durumda yatıp uyur muyum? Bu güzel çağrıya kulağımı tıkar mıyım?

O lütuf gözünü bana açmışken, ikbal gözümü O’na yumar mıyım?

O’na karşı sevdalık iddiasında bulunanlar, O’nun cemâlinden gafil olup uyuyanlardır.
Onların iddiası doğruluktan uzaktır, ilk tan kızıllığının nefesi gibi yalandır.

Molla Câmî,Sufilere Armağan,s.109-110

———————————————————————

”SÖZÜN aslı gönüldür. Her kim gönül bahrine (denizine) yol buldu, ne dürr (inci) isterse dalıp çıkardı. Onlar kim sûrete (görünüşe) baktı, gaflet ipin boynuna taktı; taati hırmenin oda (itaat birikimini ateşe) yaktı, kandilin duhanı (dumanı) göklere çıktı. Zira gönlü Hak kendi için yarattı; ’Her kim beni isterse sınuk (kırık) gönüller içre bulsun!’ dedi. Her kim gönle yol bulmadı ve istedüği nesneyi onda bulmadı, uçmağa (cennete) dahi girmedi, Padişah dîdârın (Allah’ın cemâlini) dahi görmedi; gafil mebaş (Gafil olma)! Gönle yol bulan kişiye kul olan mağbûn (düşkün) değildür. Eğer ol seni kulluğa kabul iderse zehi devlet (ne saadet)!.. Pes imdi anun kim (O halde şimdi her kimin) gönülden haberi olmaya, kamışı şekerden ayırmış ola!”

(Kaygusuz Abdal, Budalanâme’ den)

———————————————————————

Bir insanın herhangi bir konuyu düşünüp durması onun tefekkürünü değil, takıntısını gösterir. Ama eğer insan bir hakikati derinlemesine düşünüyorsa orada tefekkürden söz edilebilir, çünkü artık akıldaki düşünce kalbe inmeye başlamıştır. Buna kalbin düşünmesi de diyebiliriz. Uzakdoğu’da bunun meditasyon yahut yoga içinde eritilmiş bir versiyonu bulunmaktadır. İslâm’ın tefekküründe ise yaratılanların hikmeti, hatalar, kötü eylemler, pişmanlıklar, en fazla da Allah’ın kudreti vardır. Bunlardan herhangi birinde tefekküre dalan kişi dış dünyadan içine doğru yürümeye, kalbinin içindeki cevheri keşfetmeye başlamış sayılır.

Bir aynaya bakmak gibi; kişi kendi içindekini, iç hakikatini görür; yani ”idrak”! Varlık ile yokluk, kâinat ve zaman, geçmiş ve gelecek, yönler ve mekânlar, bâki olanla fânilik, nefsin küçük hesapları ve ruha gel diyen ulvi makamlar, hepsi o tefekkürün içinde birer birer kalbimizde şekillenir, idrake dönüşür, tecelli olur. Tefekkür eden bir kalp dıştan bakışta nazarî bir araştırma yapıyor gibidir ama içe yüründüğünde salt hakikate yapıştığına şahit olunur. İşin akıbetini düşünmek, belki sonunu baştan görebilmek bu sayede mümkündür.

———————————————————————

Hasta kalbin tabibi erdemlerdir. Bizi kimin tedavi ettiğine dikkat etmeliyiz. Çünkü kalp tedavisinde istikamet tutturmak zordur. Kalplerimizi yoklayalım isterseniz ve görelim içinde sevgili kılığında kaç adet hastalık var. Hırs, para, marka tutkusu, şöhret, eğlence, cehalet, kötülük, dedikodu, sahiplenme. arzusu VS. vs. En sağlam ve sağlıklı kalp, hiçbir sevginin (ihtiraslar, tutkular, para vb.) ve sevgilinin (eş, evlâtlar, dostlar, zenginlik, makam vb.) hakiki Sevgili’den kendisini alıkoyamadığı kalptir. Kalplerimizi yeniden yoklayalım isterseniz ve görelim içinde hakiki Sevgili’ye ortak ettiğimiz kaç sevgili var?

Kalbini hastalıktan koruyabilenler kalbin aynı zamanda bir şifacı olduğunu da göreceklerdir. Tarih boyunca en başarılı hekimler kalbin sevgisiyle dinleyen, dokunan, saran veya tedavi eden hekimler olmuştur. Çünkü kalbin bizatihi kendisi bir hekimdir. Rastladığı acıyı dindirmek, her ıstıraba merhem olmak, kederleri sevince dönüştürmek onun yaratılışında vardır. Hastalıkların yol açtığı acılar bedenimizin doğasında değil, ruhumuzdadır. İnsan ve insanlık sancılanmaktadır. Ve yalnızca kalp onun sancısını giderebilecektir.

———————————————————————

Günümüzde pek çok genç, aşk kelimesini sevgi kelimesi yerine ve cömertçe kullanmakta, hatta muhatabını ”Aşkım!” diye çağırmaktadır. Bir ilgi, bir heves, bir dostâne yakınlık, bir sevgi ve en nihayet tutkulu bir muhabbet halinde iken buna aşk demek, belki de gerçek aşkı -buna aşkın gerçeğini de diyebiliriz- tanıma yolunda bir engel, bir perdedir. Her türlü duygu için aşk kelimesini kullanmak ve o duyguyu aşk diye tanımlamak yolun başlangıcındayken hedefe vardığını söylemek, henüz birinci sınıf öğrencisiyken allâme olduğunu zannetmek gibidir. Daha kötüsü de aşk kelimesinin bu derece ulu orta kullanımı aşk kavramının içini boşaltmak, asil ve imrenilecek bir hali ucuzlatarak piyasa metaı haline getirmek biçiminde de yorumlanabilir.

———————————————————————

Hazer kıl kırma kalbin kimsenin cânını incitme
Esîr-i gurbet-i nâlân olan insânı incitme
Târik-i aşkda bîçâre-i hicrânı incitme
Sabır kıl her belâya hâne-i Rahmân’ı incitme
Felekde hâsılı insân isen bir cânı incitme
Günahkâr olma Fahr-i âlem-i zîşânı incitme
Alvarlı Efe Hazretleri

“Aman ha, kimsenin kalbini kırma, canını incitme. Zaten bir ayrılık yurdu olan şu dünyaya esir olup kalmış insanı incitme. O insan ki aşk yolunda ayrılık çeken bir biçaredir. Sana bela getirenlere bile sabret Allah’ın evi olan kalbi incitme.

Hâsılı, şu evrende bir insan olarak yaşıyorsan (insanlığına yakışanı yap), bir canı incitme. Ta ki günaha düşüp âlemlerin övüncü yüce Peygamber’i incitme.”

———————————————————————

ŞAİRİN biri (Ahmet Haşim) ”Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz” buyurmuş. Bir diğeri (Hilmi Yavuz) onun fikrini pekiştirmiş: ”Hüzün ki en ziyade yakışandır bize.”

Deriz ki; hüzün, su ve ateştir, gülünü de gülistanın da, ırmağı ve lalesini de ateş ve suya döndürür hayatın… Hüzün kalpte başlayan bir yanıştır ve göz pınarları yağmur yağmur… Kelimeleri tutsak olmuş zamanları sürükler dalga dalga, inatla ve kasıtla. Sonsuz hürriyete benzer uzayan bir şey vardır uzaklarda, hep uzaklarda… Yağmayan yağmurların altında, yalınayak, antik güzelliklere tutkun papatya tarlalarını seher yürüyüşleriyle geçerek beyaz saatler yaşamaktır hüzün. Damla damla arınmadır, kirli sulardan. Kirlerden arınmak için onu anlamayan nesle âşinâ olmayız, onu kendimize pek yakıştırırız.

Hüzün, kelime anlamıyla ”kalbin içindeki gam ve keder”dir. Keder bir kalp kırığından olabildiği gibi bir sorumluluk hissinden de kaynaklanabilir. Eğer bir sorumluluk hissiyle hüzün sahibiyseniz kalbinizi tebrik edin; çünkü hüzün ancak duyarlı kalplerde bulunabilir. Tıpkı melâl gibi. Hani Namık Kemal, ”Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına” der ya!..

İnceleyin:  Sinan ve San'at Günü

———————————————————————

Biz bülbül-i muhrik-dem-i gülzâr-ı fîrâkız
Ateş kesilir geçse saba gülşenimizden
Sultan 2.Selim

Aşağı yukarı şöyle demeye gelir: “Biz, ayrılık denen gül bahçesinde yanık nağmelerle inleyip duran bir bülbülüz. Öyle (yanık) ki, eğer saba rüzgârı bizim şakıdığımız bahçeden geçecek olsa ateş kesilir (Bir uçtan rüzgâr olarak girer, diğer tarafa ateş olarak geçer).”

———————————————————————

Duhân-ı âh ile şem‘-i ruhundan tâzeler tâbın
Sönerse gam degil bâd-ı fenâdan dil çerâg-âsâ

Gönül, yokluk rüzgarının esintisiyle bir kandil gibi sönse de dert değil;(çünkü o) ışığını, (kendi) ahının dumanı ve (senin) yanağının mumundan (devamlı) tazelemektedir.

———————————————————————

BIR ZAMANLAR çok çabuk öfkelenen, bu yüzden insan ilişkilerinde hüsrana uğrayan bir delikanlı varmış. Mürşidine varıp bu huyundan şikâyetçi olmuş. Mürşidi ona bir kese dolusu çivi vermiş ve her öfkelendiğinde, bahçe kapısına bir çivi çakması gerektiğini söylemiş. Derviş daha ilk gün kapıya 37 çivi çakmış. İlerleyen haftalarda öfkesini kontrol etmeyi öğrendikçe, kapıya çaktığı çivilerin sayısı da her geçen gün azalıyormuş. Gün gelmiş, öfkesini kontrol etmenin, kapıya çivi çakmaktan daha kolay olduğunu keşfetmiş. Ve bir gün derviş kapıya hiç çivi çakmadan durmayı başarmış. Koşup şeyhine durumu anlatmış. Şeyh efendi bu sefer başka bir görev vermiş. Öfkesine her hâkim oluşunda, kapıdan bir çivi sökmek. Günler geçmiş. Derviş, kapıdaki tüm çivilerin söküldüğünü mürşidine söylemiş. Mürşid onu bahçe kapısının karşısına getirip “Aferin sana” demiş, ”çok şey başardın. Ama bir bak, kapının üstü delik deşik oldu. Bu kapı asla eskisi gibi olmayacak. Bır insana bıçak sapladıktan sonra bıçağı çekip alabilirsin ama yara hep orada kalacaktır. Bunun için daha işin başında bıçağı saplamamayı öğrenecek şekilde öfkeni kontrol etmelisin!”

———————————————————————

Kalbinizle konuşun, kalbinizi açın, kalbinizle görün, kalbinizle işitin, kalbinizle… kalbinizle… Çünkü bir söz kalpten geliyorsa kalbe girer, bir kalp kendini açıyorsa açık kalpler bulur, kalp gözüyle bakan elbette görür, kalbiyle işiten söylenmemiş heceleri bile duyar, kalbiyle… kalbiyle…

———————————————————————

“Kalbin durmadan “bud-dub… bud-dub…” diye yankılanması belki de bir gün “Bul-dum…
Bul-dum…” diyebilmek içindir. Çünkü bulmak zordur, hele kendinde saklı olanı bulmak dağları başına koyup taşımak gibidir.”

———————————————————————

“Tabiatın ve varlığın pak yaratılmışken şu dünyanın kirine bulaşma. Sonunda bırakıp gideceğini bildiğin mala, mülke ve makama güvenme. Dünya denen bahçede onca zenginlik içinde yaşadığı halde Karun’un malı şimdi kim bilir nerede, kimin elinde bir baksana. Hele şu dünyada geçici bir misafir olduğunu bilip dururken bunca dünya derdiyle dolup taşmak da neyin nesi?”

———————————————————————

Konfüçyüs diyor ki:

“Herkes gibi ben de ağlayarak dünyaya geldim. Çocukken çok ağlardım. 15 yaşında; kendimi öğrenmeye verdim… 30 yaşında; irademe sahip olabildim… 40 yaşında; şüphelerden uzaklaştım… 50 yaşında; göğün emrini öğrendim… 60 yaşında; seziş yoluyla her şeyi kavradım… 70 yaşında; doğru olan şeylere zarar vermeden kalbimin istediklerini yerine getirebildim… 80 yaşında kalbimi dinleyip ağladım; yalnızca ağladım… Bütün ömrümün bir ağlamadan ibaret olduğunu o vakit anladım.”

———————————————————————

KALBİN VEFASI

Dürlü sûretlerle ‘uşşaka geçer nakş ol sanem

Deyr-i kalbi âh kim nakş-i vefadan sadedür

Zâtî

O put gibi güzel sevgili, değişik sûretler takınarak âşıklarını aldatır durur. Kilise kalbinde her sûret çizilmiş ama nedense vefanın bir sûreti yok…

“VEFASIZ ve sözünde durmayanı sevme. Onların sözleri yel gibidir. Bunun için sen yel kovma. Her kim o tuz ekmek hak­kını bilmezse ve yapılan iyiliklerin ve ihlasların şükrünü eda etmezse, yediği ve yiyeceği ne olursa olsun köpek bile o kişi­den daha üstündür. Ey yiğit! Köpek, insana sadakat ve vefa gösterir. Bundan dolayı bir it bile yüz münafıktan üstündür. Şimdiye kadar münafıklık yapmayan bir kimseye rastlaya- madık. Uygun ve temiz bir insan göremedik. Kimsenin ek­meğini yeme. Yersen de şükürden başka bir şey yapma. Ek­mek yemeyen insan nerede bulunur? Sağlık, ekmek yiyip de şükrünü eda edenedir. Sen dünyada kendine vefalı insanları dost edin. Vefasız insanlarla asla oturup kalkma. Devletsiz, bahtsız kişilerden sürekli kaç. Talihli insanların çevresinde bulun. Kimse dünyayı bozulup dağılmaz sanmasın. Müna­fıklara dünyada kimse kulak vermesin.”

(Ferîdüddin Attâr, Mantıku’t Tayr, s. 274-5)

———————————————————————

Kalbin Merhameti

Merhametden güzelüm kalbimi halî dirler

Yok durur âşıka kıymakda misâli dirler

Gelibolulu Âlî

A güzel, senin için kalbi merhametten arın­mıştır diyorlar… Hatta âşıklarına kıymakta bir benzeri görülmemiştir de diyorlar…

MAHLÛKUN merhameti dertten doğar, Hâlik ise rahmetiyle sevince boğar. Merhamet ok ok yürekler kanatır yaratılanda; merhamet eseri olarak yağmur yağmur sevindirir kulunu Ya­ratan da. Merhamet bir gözyaşıdır, gözyaşı dökende merhamet sicim sicim; merhametini rahmet rahmet dağıtınca Rahman ve Rahim, elbet annenin yavrusuna merhametinden çok ötedir, hem çok Kerim!.. Kışın mağaralarında barındığı dağlara da, güneşin sessiz vadilerde kavurduğu çağlara da; toprağın yarıldığı kuraklıklara ve yolları yollara bağlayan aklıklara da eşittir merhamet. Güneş ışığını yayar gibi, ay nurunu salar gibidir. Ozanların sözcüklerinde içli mânalar yüklenir, kanadı kırık kuşun yarasını sardıkça büyüklenir. Dudakları açlıkla kızar­mış bebelerin de şahmaranları cangıllara resmeden perdelerin de sınavı merhamette olur.

Toprağı deşerken saban, garibi büyütürken de yaban merhamet damıtır. Bazen o, yaşayama- dan ölenlerin ve ölmek için doğanların uykusuz kirpiklerine sığınmak ister de kapı bulamaz; bazen da zaman saatini geriye almak isteyenlerin bahar şarkısına girmek için yapı bulamaz. Göç etmeye korkan güvercinleri yuvadan merhamet uçurur, umutlarına yaslanan mahkûmların yürekleri gözlerine merha­met vurur. Güvercin kanatlarında yedi iklime ulaşan muştuların tadıdır bazen; bazen de namluya sürülmüş kurşunların en kızıl yerinden vurduğu zulümlerin adıdır. Oysa şimdi şirazesi dağılmış elyazması kitapların sayfalarında yazılı bir kelimeye döndü ve merhamet menkıbelerinin dağıldı meclisleri, babları, fasılları ve yekpare cümleleri.

Yumurtanın içinden çıkan yavru kuşun ıslak tüylerini ku- rutmasaydı ve son durak göz mesafesine girince en derin uyku gözleri tutmasaydı nerden bilirdik ki merhameti.

(Kırk Güzeller Çeşmesi’nden)

———————————————————————

ŞÎRAZLI SA’DÎ anlatıyor:

“Köyün genç delikanlılarından biri kötü bir işe dadanmıştı. Büyük bir zat, delikanlı bir gün o iş ile meşgulken yarımdan geçti ve o kötü işi yaparken gördü. Delikanlı çok utandı, kan ter içinde kaldı, o büyük zattan af diledi. Sonra da orada bu­rada, ‘Köyün büyüğü yanında rezil oldum’ diye yakınmaya başladı. İrfan sahibi olan o büyük zat bu sözü işitince fena halde öfkelendi:

‘Hey delikanlı, her yerde hazır ve nâzır olan Allah’tan utanmayıp da benden mi utandın? İşte asıl utanılacak şey bu­dur, dedi.”

(Sa’dî-i Şîrâzî, Bostan, s. 310)

 

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir