İnsanların Rızıkla İlişkisi
Paylaş:

 

 

 

Dünya menzillerinde insanlar dört kısma ayrılır.Birinci kısım dünyadaki rızkını sebeplerden bilir.İkinci kısım başkalarına güvenir.Üçüncü kısım rızkı sebeplerle birlikte Mevla’dan bilir.Dördüncü kısım ise bütünüyle tevekkül eder.

1.Birinci kısım sadece duyularıyla idrak ettiklerini bilen sıradan insanlardır. Bu yüzden var güçleriyle sebeplere yönelirler. Sabah yorgun çıkarlar, akşam bitkin bir hâlde dönerler. Ölçüsüzce çırpınarak hayallerinin peşinde gitmeleri ve kendilerine verilen sınırlı mühlet içinde nimetlerden faydalanmayı terk etmeleri dışında hayvanlardan bir farkları yoktur. Bunlar Allah Teâlâ’nın haklarında “Onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar.” (Furkan 25/44) buyurduğu kimselerdir. Buna rağmen hayvanların hizmeti ve sıradan insanların birlikteliği olmaksızın rızka ulaşamazlar.

2.İkinci kısım asalaklardır. Bunlar inatla dilenen kimselerdir ki rızıklarını sadece başkalarının mallarında ararlar. Dilencilik yaparlar, boyun eğerek başkalarının mallarından isterler. İsteme ve açgözlülük bağlamında iki sınıfın en kötüsü bunlardır. Çünkü ilk kısımdakiler sebeplere sarılırken zillet ve boyun eğme hâline düşmezler. Oysa bunların zillet ve alçalma dışında dönecekleri bir yolları yoktur. Zillet ve horluk, yorulup didinmekten ve talepkâr olmaktan daha aşağı derecededir. Almak da cimrilikten daha alt derecededir.

3.Üçüncü kısım sebeplerine sarılmakla birlikte Allah Teâladan rızık isteyenlerdir ve Müslümanların çoğunluğunu teşkil eder. Onlar şeriatın zâhirine uyan sebeplere sarılırlar. Öte yandan işin hakikatinde asıl müsebbibe tevekkül ederler. Ni­tekim kendisine “deveyi salıverip tevekkül edeyim mi?” diye soran bir bedeviye Peygamber Efendimiz (sav) şöyle buyur­muştu: “Hayır, önce bağla, sonra tevekkül et.”[1] Yine Allah Teâlâ Peygamberine (sav) şöyle buyurmuştur: “Tedbirinizi alın, bölük bölük ya da hep birlikte savaşa çıkın.” (Nisa 4/71) “Onlarla istişare et. Karar verdiğinde de Allah’a tevekkül et.” (Âl-i İmran 3/159)

Allah Resûlü (sav) savaşa çıktığı zaman zırhını giyerdi. Nitekim Uhud gününde iki zırh giymiştir. Kendisi nöbetçiler de dikerdi. Hatta şu ayet nazil oldu: “Allah seni insanlardan koruyacaktır.” (Maide 5/67) Çün­kü Allah Resûlü (sav) bütün Müslümanlar için bir örnekti. Bizim burada zikrettiklerimiz genel olarak insanların menfaatinedir. Onların tevekkü­lü sebeplere sarılmayı bütünüyle ortadan kaldıracak bir mertebeye ula­şamaz. Zira sebepleri tamamen terk etmek mertebelerin en yücesidir ve ona herkes ulaşamaz. Bu bakımdan kendisine yetecek kadarını elde etmek için sebeplere sarılan kimse adalete göre davranmış olur. Elindekileri ço­ğaltmak için sebeplere sarılan kimse de düşükçe hareket etmiş olur. Bunu yapanın, tevekkül iddiasında yalancı olmasından korkarız. Yalancı değilse de faydalanmaksızın biriktirmek, ihtiyaç anında bile harcamaktan sakın­mak gibi anlamsız bir davranış içine düşmüştür.

4.Dördüncü kısım ise tevekkül edenlerdir ve Müslümanların seçkinleridir. Onların kalpleri Allah’ın kefilliğine duyulan güvenle huzur bulmuş ve sineleri sapasağlam imanın nûruyla ferahlamıştır. Kendilerine yetecek kadar rızıkları, tıpkı elle­rinde rızıklarını elde edebilmek için hiçbir sebep bulunma­yan ceninlere, çocuklara ve hayvanlara ulaştığı gibi bunlara da ulaşır. Allah hem onları hem de bunları rızıklandırır. O Alîm ve Kadîr’dir. Rivayet edildiğine göre Allah Resûlü (sav) zamanında ehl-i suffe tevekkül edenlerdendi. Hz. Ömer devrine gelindiğinde onlardan geriye başka bir nesil kaldı. Bunlar da kalpleriyle başka yollara meylettiler ve o yolda da bedenleriyle yürüdüler. Hz. Ömer onlara “Siz kimsiniz?” de­diğinde “bizler Allah’a tevekkül edenleriz.” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer “Sizler başkalarının sırtından geçinen kimselersiniz.” diyerek onları kovmuştur.

Kul derinlemesine düşünseydi; rızıkların önceden taksim edildiğini, bütün işlerin yazıldığını ve önceden yazılı olanda hiçbir değişikliğin ol­mayacağını bilmez miydi? O, hikmet sahibidir ve her şeyi bilendir, insa­nın rızkını başkası yiyemez. O hâlde bu rızkı elden kaçırma korkusu ve te­vekkülden kaçmak da neden? Başkasının rızkının ona ulaşması mümkün değilken o hâlde mal peşinde koşma ve biriktirme için bunca yorgunluk neden? Niceleri vardır; başkasının biriktirdiğinden yer. Niceleri vardır; biriktirdikleri başkasının olur. Niceleri vardır; malı varken açlıktan ölür. Niceleri de vardır ki malı olmadığı hâlde açlığı ve susuzluğu giderilmiş bir hâlde ölür.

Tevekkül hâlindeyken nefsin için ölümden korkman, nefsinin fısılda­masından kaynaklanır. Oysa hiçbir can kendisine ezelde takdir edilenden başka bir şekilde ölmeyecektir. Kendisine ölüm yazılan kimse evinde bile olsa ona ölümü ulaşır. Cafer es-Sâdık – Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şöy­le demiştir: “Rızkımı benden başka kimsenin asla yiyemeyeceğini bildim de gönlüm huzur buldu. Benim yapmam gereken işi benden başkasının yapmayacağını bildim de çalışıp çabaladım. Allah’ın beni herhalde gördü­ğünü bildim ve hayâ ettim. Ölümün mutlaka geleceğini bildim ve onun için hazırlık yaptım.” Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: “Cebrail hiç­bir nefsin kendisine takdir edilen rızkı tamamen almadan ölmeyeceğini kalbime üfledi. O hâlde Allah’tan sakının ve rızkı güzel yoldan arayın.”[2]

Şöyle dedi: Eğer böyleyse ibadetleri terk etmek gerekir. Çünkü in­sanın çabasıyla geçmişte yazılan hükmün değişmesi mümkün değildir ve insanın çabası, hâkimi [Allah] kararından döndürmez.

Şöyle dedim: Evet, öyledir. Ancak Allah bizi nefsimize aykırı olarak, bir özür olmadıkça ahiretin sebeplerini yerine getirmekle imtihan etti. Yine nefislerimize ay kın olarak zorunlu bir ihtiyaç olmadıkça dünyanın sebeplerini terk etmekle imtihan etti. Bu imtihan ise nefisle mücadeleden ibarettir. Asıl itibarıyla saadetin yolu da buna boyun eğmektir. Ahiret yol­larına yönelmek saadete, dünya sebeplerine yönelmek ise şekavete götürür.

Bunun delili şudur: Kudreti yüce olan hikmet sahibi Allah, ahireti karşılık yani mükâfat veya ceza alma yurdu yaptı. Karşılık, ancak sonra­dan gelir. Bu karşılık için işlenen amellerin önceden olması gerektiği bi­linir. Dünyayı da senin için bir meta kıldı. Dünya senden önce de vardı. O hâlde sen dünya için çalışmasan da ona erişeceksin. Çünkü Allah bizi ibadetlerle imtihan etmek için yarattı, ibadetler ise amellerle olur. O hâlde amelde bulunmak, bizden talep edilen bir haktır. O, dünya ile ilgili emrini sadece rızıkla ulaşılabilen bir güç üstüne kurdu. Sonra da bizi bu rızkın peşine düşmekle yükümlü kılmadı. O hâlde bu da gösteriyor ki rızık te­minat altına alınmıştır.

Eğer bunlar sana karışık geldiyse Allah’ın kitabını oku. Mal biriktir­me ile ilgili emirleri ve salih amellerle ilgili emirleri say. Sebepsizce bağış­lanmanın teminat altına alındığını ve rızkın taleple olan bağlantısını oku. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Onlardan bir rızık istemem, beni doyurmalarını da istemem. Şüphesiz Allah rızık verendir, kuvvet ve kudret sahibidir.” (Zariyat 51/56-58) “Ailene namazı emret ve sabırla devam et. Biz senden rızık istemiyoruz; seni biz rızıklandırırız.” (Tâhâ 20/132) “Allah yolunda infak edin, kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın.” (Bakara 2/195) Allah burada tehlikeyi malın elde kalmasını sağlayan cimrilikle, kurtuluşu da malın tüketilmesini sağlayan infakla ilişkilendirmiştir. Öyleyse sen nasıl oldu da cimrilikle kurtulacağını, cömertlikle helak olacağını sandın?

Allah Resulü (sav) şöyle buyurmuştur: “Gerçek bahtiyar, annesinin karnında bahtiyar olan; gerçek bedbaht ise annesinin karnında bedbaht olandır.” Bunun üzerine kendisine “Ey Allah Resûlü! O hâlde amel ni­çin? dendiğinde “Herkese ne için yaratıldıysa o kolaylaştırılır.” buyurdu ve şunları okudu: “Elinde bulunandan verenin, Allah’a karşı gelmekten sakınanın, en güzel söz olan Allah’ın birliğini doğrulayanın işlerini kolay­laştırırız. Fakat, kim cimrilik eder, kendini Allah’a muhtaç görmez ve en güzel sözü (kelime-i tevhidi) yalanlarsa biz de onu en zor olana kolayca iletiriz.” (Leyl 92/5-10)[3] Böylece saadetin hayırlı amelle ilişkili olduğuna işaret etti. Hayırlı ameli, vermek ve cömertlikte bulunmakla açıkladı. Şekavetin kötü amelle ilişkili olduğuna işaret etti. Onu da kendini yeterli görme ve cimrilikle açıkladı. Dolayısıyla her bir amel türü, ilişkili olduğu sonuca götürür. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Hiçbir günahkâr, başka bir günahkârın günahını yüklenmez. İnsana da ancak kendi çalıştığı var­dır ve onun çalışması yakında görülecektir” (Necm 53/38-40)

Rızık yine Allah Teâlâ’nın kulları için üstlendiği şeylerdendir. Allah’ın kullarının rızkını üstlenmesi Ona hakkıyla kulluk etmelerinden dolayı değil, O’nun kulu olduklarından dolayıdır. Çünkü insanlar ve hayvanlar yaşadıkları sürece O’nun rızkında ortaktırlar. Zâhirî sebepler ise ezelde te­minat altına alınan rızka ulaşıncaya kadar zaruri hâller dışında bu sebep­leri terk edip etmeyeceğimizi sınamak içindir. Nefsin hoşuna gitmeyen ve ahiret için olan ameller de böyledir. Onlar da engelleyici bir özür durumu olmadıkça ahiret için çalışıp çalışmayacağımızı sınamak içindir. Ancak sen nefse itaat ederek durumu tersine çevirdin. Fıtratın aslı ile irtibatlı bağış­lanma vaadine güvenerek ahiret için çalışmayı terk ettin. Rızkın ezelde tak­dir edildiğini unutarak kendini rızık kazanma yollatma verdin.

Şöyle dedi: Kimsenin Allah Resûlü’nden (sav) daha yüce bir mer­tebede olduğunu sanmıyorum. Allah dinini onunla tamamladı. O (sav) rızık için sebeplere sarıldı. Başkalarının rızkı için de yollarını gösterdi.

Şöyle dedim: Allah Resûlü (sav) tevekkül ettiğinde dünya kendi­sine sunulmuştu. Fakat o dünyaya değer vermeyerek, başkalarını tercih ederek, dünya malı ve nimetiyle elde edeceği rahatlığı terk ederek ondan yüz çevirdi. Sebepleri terk etmekle ulaşacağı rahatlığa rağmen nefsinin hilafına da olsa sebeplere sarıldı. Çünkü insanların kalplerini çalışarak elde edeceği geçimlik malı konusunda rahatlatmak, fakir ve miskinlerden muhtaç kimselerin kendilerine yetecek kadar mala ulaşmalarını sağlamak istedi. Bunu da rızkının zaten teminat altında olduğunu düşündüğü için değil, bilakis o niyetlerle ve hakiki tevekkülle çalışarak eylemde bulunma­nın sevabını elde etmek için yaptı.

Rasullullah (sav) rızkını, Allah’ın bizi yerine getirmekle imtihan et­tiği; müşriklerle savaşmak, Müslümanları gözetip himaye etmek gibi ne­fislerin hoşlanmadığı sebepler yoluyla aradı. Ticaret, çiftçilik, zanaatkâr­lık gibi dünyayı imar etme yollarından olan ve Allah’ın bizi terk etmekle imtihan ettiği sebeplerle aramadı. Nitekim o (sav) şöyle buyurmuştur:

“Rızkım mızrağımın gölgesi altına konmuştur.”[4] Bu ise kullukla ibadeti birleştiren ve yüceliğin son mertebesine ulaştıran bir derecedir. Çünkü tevekkül kulluktur. Zaten ibadet olan bir sebeple rızık aramak da yine ibadettir.

Allah Resûlü (sav) en hayırlı ümmete gönderildiği için en yüce gayret­lerin sahibi ve asaletin zirvesinde idi. O (sav) kendisine uyulan bir önder olduğu için bizatihi ibadet sayılan bir yolla rızkını aramanın sebeplerine sarıldı. Böylece zahirde halkın ıslahı, bâtında ise seçkinlerin ıslahı sağlan­sın. Önder olmanın anlamı ve yol göstericiliğin kazancı tamam olsun.

Şöyle dedi: O hâlde sen sabır makamını -ki bu, fakirlik makamıdır- şükür makamına tercih etmiş oldun. Çünkü sabır mecburen yapılan, şükür ise tercihe bağlı olarak yapılan bir eylemdir ve zorunlu olarak ey­lemde bulunanın makamı, kendi tercihiyle eylemde bulunanın makamı gibi değildir.

Şöyle dedim: Kardeşim! Senin anlamadan delil getirmekten daha çok doğru yola yönlendirilmeye ihtiyacın var. Sen bu iki makam hakkında konuşuyorsun. Ancak bu ikisine dair hiçbir bilgin yok. Zenginliği kendi isteğiyle terk eden kimse gerçekten bir zorlama altında mı kalmıştır? Çir­kin bir kadını boşayarak ondan kaçan kişi sabırlı mı sayılır? Sabır makamı kendi isteğiyle hakikatin önündeki perde ve hesaptan kurtulduğu anda değil, hiç hoşlanmadığı bir şeye karşı sızlanmayı terk ettiğinde elde edilen makamdır. Allah’ın izniyle bunun açıklaması ileride gelecektir. Nitekim Allah’ı seçen ve dünyayı terk eden Allah Resûlü’ne (sav) amellerindeki gayreti sorulduğunda, “şükreden bir kul olmayayım mı ?” diye cevap ver­mişti.[5] Birine “zâhidler kimlerdir?” diye sorulduğunda “varlıkta şükre­den, yoklukta sabreden kimselerdir.” demişti. Bunun üzerine kendisine “köpekler de böyledir.” denilince o da “peki o zaman kimdir zâhidler?” diye sordu. “Onlar varlıkta başkalarını kendilerine tercih edenler, yokluk­ta ise şükredenlerdir.” diye cevap verildi.

Şöyle dedi: O hâlde Allah Resûlü’nün (sav) şu sözünü nasıl yorum­larsın? “Dünyanızdan bana üç şey sevdirildi: Kadınlar, güzel koku ve gö­zümün nûru olan namaz.”[6] Oysa sen daha önce demiştin ki dünya ona nikâhlı bir eş olarak sunuldu. O ise onu boşadı. Bir köle olarak sunuldu.

O da onu azat etti. Öyleyse nasıl olur da bu dünyadan kadınları ve güzel kokuyu sevmiş olabilir?

Şöyle dedim: O (sav) ‘sizin dünyanız” diyerek dünyanın kendisine ait olmadığını açıkça beyan etmiş oldu. “Bana sevdirildi.” diyerek de kalp­leri elinde tutanın ona kadınları sevdirdiğini açıkça beyan etmiş oldu. Çünkü nikâhta şehvetin giderilmesinden önce bir vuslat ve ihsan hâli vardır. Ayrıca nafaka, bakım ve gözetim zorunluluğu gibi cariyelerin gö­zetimindeki sıkıntıların benzerleri de vardır. Sonra onda Allah Teâlâ’nın bizim eylemimize bağlı hükmünün yerine getirilmesi vardır. Alemin de­vamlılığı bizim neslimize bağlıdır. Nesil ise ancak su (meni) ile olur. Bir erkeğin suyuna bağlı olan bekâ, başkasının suyu ile tasavvur edilemez. Bu da ancak Allah’ın meşru kıldığı şekilde yetkiden (nikâhtan) sonra olur. Nikâh da ancak meşru sebepten sonra mümkündür. Dolayısıyla kişi bu eylemi yapmakla imtihan edilmiş oldu. Bu sırada meşru sebebi yerine ge­tirmek suretiyle Rabbinin hükmünü uygulayarak ona itaat etti. Çünkü biz öldürülme korkusuyla inkâr sıfatını imana dönüştürmek için cihatla emrolunduk. Nikâh ise bir müminin fıtrat olarak bir özden yaratılması­nın sebebidir. Ancak şu kadarı var ki bu, dünyanın kıyamet gününe kadar devamlılığını sağlayacak eylemin yerine getirilmesine daha çok teşvik edi­ci olsun diye şehvetle ilişkilendirilmiştir.

Erkeğin kendi malından yemesine bağlı olarak hayatını sürdürme­si aslında başkasının malı aracılığıyla olmaktadır. Bu yüzden kazanç için çalışmaktan yüz çevirip tevekkül ve zühde yönelerek Allah’ın hükmünü geride bırakmaz. Dolayısıyla rızık meselesinde asıl olan, mübah yollarla elde edildiği takdirde fakirlik korkusu olmadığı müddetçe mülkiyet se­bebinden yüz çevirmektir. Neslin üremesi yoluyla cinsin devamlılığı me­selesinde de -ki sadece yetkiye dayalı olarak meşru kılınmıştır- asıl olan zulmetme korkusu olmadığı müddetçe nikâh yollarına bağlı kalmaktır.

Peygambere (sav) sevdirilen güzel koku, rûhun ve meleklerin nasi­bidir. Hatta onun aslından hayvanlardan sadece ruhani varlıklar faydala­nabilir. Melekler Allah’ın elçileridir. Rûh ise Onun emrindedir. Varlıklar arasında sadece o, O’nun katından gelmiştir. Bu bakımdan her ne kadar cevherleri dünyada görünse de güzel koku ahiret ehlinin nasiplerindendir.

Namaz ise zâhirî ve bâtınî ibadetlerin başıdır. Namazın diğer ikisiyle (kadınlar ve güzel koku) birlikte anılması, onların da anlam bakımından namaz gibi olduğunu gösterir. Bunun için âlimler evliliği Allah’a ibadet için uzlete çekilmenin önüne koydular. Güzel koku sürünmeyi bayram ve Cuma günlerinin sünneti ve Allah için kılınan diğer tüm namazların edeplerinden saydılar.

Açgözlülüğü Terk Etmeyi Gerektiren Sebepler

Kul, kanaatin işleyiş düzenini kavradığında takva ve sakınma bilinci bir tarafa, rahatlık ve kolaylık isteğiyle yönlendiren nefsânî arzular olmasa yerine getirmekle imtihan edilmeyeceği sebeplerden yüz çevirir. Ancak sonra bu sebepleri terk etmeye teşvik eden şeylere bakar. Onun, elinde olmayan şeye karşı açgözlülüğünden doğduğunu görür. Açgözlülüğü per­çinlenince elinde olmayan o şeye karşı hırs besler. Fakat burada ibadetin gereği olarak açgözlülüğü terk etmek zorunlu hâle gelir. Çünkü açgöz­lülük, içinde dört çirkinlik barındırır: İlki zâhirî bir nankörlük, İkincisi sürekli bir fakirlik, üçüncüsü hiç ayrılmayan bir zillet, dördüncüsü de bit­meyen bir tasadır.

Kul kendinde olmayan bir şeye ancak kendi nasibini yetersiz gördü­ğünde tamah eder ve ancak şükür makamından uzaklaştığında kendine düşeni yetersiz görür. Şükür makamından ancak onun zıddı olan nankör­lük ile uzaklaşır. Nankörlük ise yeni nimetlerin elde edilmesine değil de eski nimetlerin kaybına sebep olur. Dolayısıyla kulun nankörlüğü arttıkça -ki o bütün çirkinliklerin başıdır- nimetlerden mahrumiyeti de o dere­ce artar. Sonra bu yoksunluk kıskacı içinde gerçekten muhtaç hâle gelir. Oysa Allah onu daha önce benzer bir hâlden kurtarmıştı. Çünkü tamah edilen şey kulun menedildiği bir paydır. Dolayısıyla onu istediğinde ve elde edemediğinde yokluk, artık onun için tercihe bağlı bir fakirlik hâ­line gelir. Sonra onu varlıklı kimselerden istemek için onlara koşar ki bu da muhtaçlık ve düşkünlüktür. Akıllı bir kimsenin, fakirliğini ortadan kaldırmak isterken onu daha da artıracak bir çabaya düşmesinden daha büyük bir ahmaklık ve rezillik var mıdır?

Açgözlü kimse bunun ardından zillet kaynağına dönüşür. Az malı bulunan aç gözlü kimsenin çabası, güçlü olmasına rağmen mücadele edeninki gibi değil, ihtiyacından dolayı isteyip didinen kimsenin çabası gi­bidir. Fakirin çabası ancak zillet, boyun eğme, yaltaklanma veya ihanet ile sonuçlanır. Bunların hepsi bilinçli tercih sahibi tarafindan hoş karşı­lanmayan çirkin hasletlerdir ve mecbur kalınmadıkça uğranmayan acı ve tuzlu su kaynaklarıdır.

Daha sonra kişi fakir düştüğünde, çabalayıp zillete düştükçe, insanların elindekilere göz diktiğinde; kinle ekilen, kuruntularla sulanan, mey­vesi tasa olan pişmanlık meydanlarına ulaşır. Burada kendisi için yüzüne solgunluk, gözüne bir alev, kalbine bir hasret devşirir. Bunlardan beslen­diğinde ondan haset hastalığı doğar. Haset ciğeri yakan ve bedeni yiyip bitiren bir ateştir. Haset edilenin bundan haberi bile yoktur. Doktor onun bu hastalığından bihaberdir. Geriye ise kaçırılan fırsat için hasretle dö­vünmenin ardından çirkin bir hâlde ve yaralı bir durumda ölüm kadehini yudumlamak kalır.

Hırs

Eğer eceli onu ıskalamışsa bu açgözlülük onu daha büyük bir ihtiras içine sokar. Bu yüzden hırs şu dört rezilliği sebebiyle terk edilmelidir: ilki lezzetsiz bir şekilde bedeni esir eder. İkincisi muhtaç olmadığı hâlde fakir­lik yaygarası yapar. Üçüncüsü faydasızca cimrilikten tat alır. Dördüncüsü de semeresizce zahmete katlanmaktan zevk alır.

Çünkü bir şeye hırs gösteren kimse ona kölelik bağına benzer bir bağla bağlanır. Kölelerin zillet elbisesi içinde yaptığı gibi gönüllü olarak köleliğe devam eder. Yokluk bayrağını herkese açık açık gösterir.

Oysa fakirlik kulun Rabbi nezdindeki ayrılmaz sıfatıdır. Dünya eh­line karşı bu durum gizli kalırken, onu ancak hırs açığa çıkarır. Kişiyi hırsa götüren ise nefsinin oburluğudur. Fakirliğini insanlar arasında ilan etmekten daha çirkin bir rezillik olabilir mi? Zira bu, kişinin değerinin, makam ve mertebesinin yok olmasına yol açar. Hz. Ali’nin şu sözünü duy­madın mı: “Kime muhtaç olmazsan onunla eşit olursun. Kime iyilikte bu­lunursan onun emiri olursun. Kime muhtaç olursan onun esiri olursun.” O hâlde tamah fakirliği getirir. Hırs onu açığa çıkarır. Değer ve mertebe kaybı da onun meyvesidir. O ne kötü bir ağaçtır ve ne kötü bir meyvedir. Ne kötü bir tedbir ve ne kötü bir tercihtir.

Keşke nefesini tükettiği şeyden bir kazanç elde etse! O yüzden, hırslı olup da hırs gösterdiği şeyden mahrum kalmayan neredeyse yoktur. Adil davranıp nimete kavuşamayan da pek azdır. Fakat hırslı kimse kanaatle gizlenmiş fakirliğini herkese duyurur. Bedenini köleleştirmesinden eline geçen sadece mahrumiyet olur. Fakirliğini ilan ederek bedenini terbiye eder. Bu da ona zillet verir. Böylece zilleti tadar ve elindeki fazlalıklar ko­nusunda cimriliği tatlı bulur. Bu yüzden hırsı tarafından kötü yollarla mal peşinde koşmaya sürüklenen kimse varlıktan menedilmek ve yaratıcı hak­kında kötü zanda bulunmakla yüz yüze kalır.

Cimrilik; heybet, sevgi ve vakardan azledilmenin fermanıdır. Zillet, nefret ve adiliğin ilanıdır. Bu alçak hükümranlıkta (cimrilikte) derin bir hırsla çırpınarak kıvranıp durdukça bıkar ve bundan çıkmayı arzular. Zah­metten hoşlanmaya başlar ve çalışmaktan mutluluk duyar. Ancak nasibi ona ihanet eder ve şansı yaver gitmez. Böylece cimrilik hükümranlığından zahmet yoluyla korku zincirine vurulmuş bir hâlde kaygının zindanına doğru yürür. Artık onun için bir nefeslik rahat yoktur. Kurtuluşu ise an­cak perişanlıkla mümkündür.

Eğer “Muradına eren nice tamahkâr, zengin olan nice hırslı vardır.” dersen şöyle derim: Kazandıkları kendine yapışan rezilliklere değdi mi veya çirkinliklerin kirini arındırdı mı ? Eğer değdiyse ve arındırdıysa sonu­cunda ne kazandı ve ne ürün aldı ? Bu, ona ezelde taksim edilenden başka bir hak mı kazandırdı? Yoksa kendine yetecek kadarından fazla bir nzık mı getirdi? Ancak dünyadaki zahmetinin azabı, ahirette de biriktirmenin hesabı kaldı. Üstelik tamahkâr olmayan insanlar da onun payına düştüğü kadarını elde etti. Ona ne oldu da bu rezillikleri kuşandı ve sıkıntı çekerek bu rezilliklerin içine düştü?

Kul kanaatkâr olduğunda elde ettiklerine sevinmez. Bunun dört yönü vardır. İkisi sana nimet geldiği zamanki hâl, ikisi de bir imtihan geldiği zamanki hâldir. Nimet açısından olan iki yöne gelince; nimetin mehri vardır. Bu mehir verilmedikçe o nimet sende kalmaz ki o da şü­kürdür. O, insanların çoğunun hakkıyla ödemekten âciz kaldığı en pahalı mehirdir. Hatta ümmete; bütün insanlar arasında sadece Allah Resûlü ne (sav) verilen bir nimetin şükrü için rahmet duası edilmesi miras olarak bırakılmıştır. Oysa onun geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlanmış­tır. Hatta Hz. Süleyman Allah’ın kendisine, anne ve babasına verdiği ni­metin şükrünü eda edebilmesi için Allah Teâlâ’ya yakarmıştır. O hâlde peygamberler dışında sahip olduklarından dolayı zengin olduğunu kim söyleyebilir? Hiç kimse! Üstelik o sahip oldukları yok olmanın eşiğindey- ken! Hayatım üzerine yemin olsun ki ayrılığın kaygısı vuslatın sevincini yok eder. Ayrıca daha önce söylediğimiz üzere sahip oldukların senin ne mutluluğunu ne izzetini ne de kudretini artırır. Sadece bedenine ağırlık verir, kalbini meşgul eder. Bu sayede sen dünyanın nimet yurdu olmayıp imtihan yurdu olduğunu anlarsın.

İmtihan açısından olan iki yöne gelince; nimetin aldatıcı bir yanı, yanıltıcı bir çekiciliği, kavuşma tutkusu vardır. O bir cariye gibidir ki ona ödeyeceğin mehir bütün ömründür. Sen ona mehrini tam versen bile so­nunda mutlaka başkasının olacaktır. Oysa sen ona bütünüyle sahip olup onu kucakladığını sanır ve ayrılıktan korkmazsın. Rabbini unutursun. Unutkanlık meclisinden azgınlık atına binersin. Sen bu azgın atının üs­tünde oyun ve eğlence meydanlarında gezip dolaşırken bir de bakmışsın dizgine hâkim değilsin. At seni meydandan çıkarıp bir vadinin ortasında yere savurmuş. Yardım feryadına bir ses gelmez. Ne çıkacak bir yön ne tırmanacak bir gücün var. Dünya hiç önemsemeden seni arkada bırakarak senin gibi birine yönelmiştir. Nitekim onu daha önce de defalarca sana doğru gelirken görmüştün. Akıllı bir kimse böyle bir şeye sevinir mi ? Vus­latıyla mutlu olur mu? Sağduyu sahibi bir kimse hile ve aldatmayla gelen­den sevinç duyar mı ? İşte bu senin dünyadaki payındır. Ahirette ise ayrılık ve ateşten başka bir payın yoktur.

Nasıl ki Allah’ın kendine verdiği şeye sevinmediyse elinden kaçırdığı dünyalığa da üzülmez. Bunun dört yolu vardır. Eğer sana gelen ve elin­den kaçırdığın şey nimet idiyse o hâlde elinden kaçmasının sebebi onun mehirden muaf olmasıdır. Bu kayıp onun fakirliğini artırmaz. Elde etti­ği zamanki istifadesi bakidir. Kaybettiği zaman da sabrının ödülünü alır. Çünkü o nimet dindeyken onun mülkü değil bilakis Rabbinindi. Elin­den gitmiş olsa: bile onun rızkından bir eksilme olmaz. Çünkü Allah Teâlâ ona nimetini hakkıyla verir.

Eğer bu elden kaçan şey bir imtihan idiyse bunun alınmasının sebebi imtihanda tökezlemekten kurtulması ve güvenli bir noktaya gelmesidir. Zira nefsin o fitneye olan çağrısı kesilmiş ve kul sükûnete ermiştir. Ka- naatkâr kulun durumu perhiz yapan hastanın durumuna benzer. Ona iyi gelmeyen bir şey olmadığında bünyesi yatışır, ancak bunlar o hastaya veri­lirse içindeki dürtüler canlanır. Belki de bu dürtülerin dizginlerine hâkim olamaz da bu fitnenin içinde helak olur.

Ayrıca İlâhî korunmanın bir çeşidi de hiçbir şeye ulaşamamandır. İlâhî koruma rahmet kapısının iki kanadından biridir. Diğer kanadı ise Allah’ın inayetidir. Rahmet kapısının önündeki akıllı kimsenin yoldaşı hüzün değildir. Ona düşen, nimet ve ihsan sahibine kanaat ve sabır hâlin­de iken her dil ile hamd etmektir.

Malların Helal ve Haramları

Mallar dört kısımdır, tiki haram olanlardır ki sahibinin onda hiçbir mülkiyeti yoktur. İkincisi haram olup sahibine hiçbir faydası olmayanlar­dır. Üçüncüsü helal olup içinde Allah’ın hakkı olanlardır. Dördüncüsü de helal olup tamamen sahibine ait olanlardır.

1.İlkine gelince, bunlar zorla gasp edilmiş mallardır. İnsanların rızası ve Hak Teâlâ’nın izni olmaksızın zulüm yoluyla toplan­mışlardır; ; tıpkı dolandırıcıların, hırsızların ve yağmacıların ellerindeki mallar gibi. Hırsızların ve yağmacıların elindeki mallar gibi. Bu kimselerle bağlantı hâlinde bulunan zalimler de bu malları mutlaka sahiplerine iade etmçk, sebep oldukları haksızlıktan dolayı pişmanlık duymak, istiğfar etmek, korku ve özürle tövbe etmek dışında bu yükten kurtulamazlar. Bunu da fiilleri veya eylemleriyle güçleri bitene kadar yapmaları ge­rekir ki ancak böylece Rahman’ın rahmetine yaklaşabilsinler.

2.Malların İkincisi fesat üzere yapılan anlaşmalarla, şeriata göre geçersiz kabul edilen sözleşmelerle veya kısmen de olsa esastan hıyanet taşıyan kazanç yolları gibi kullara yasak kılman yollar­la elde edilen mallardır.

Malların temiz olmayanları beden için zehirden daha kötüdür. Zehir dünya hayatını sona erdirirken haram mal da cehennem ateşine sebep olur. Hatta Allah Resûlü (sav) Hayber’deki zehirli yemekten kendini koruma­mış fakat gasp yoluyla elde edilen kızartılmış koyun etinden kendini ko­rumuştu. Böyle bir malın sorumluluğundan ancak sadaka ile kurtulmak mümkündür. Onu sadaka olarak verdiğinde de elinden çıkarmış olurdu. Bu da geriye yorgunluk ve pişmanlık dışında bir kazanç bırakmazdı. Şu adam ne ahmaktır ki kendini haram mal biriktirmekle yormuş, bu uğur­da dinini parçalamış, tasadduk ederek durumu kurtarmaya çalışmışsa da beklentileri gerçekleşmemiştir. Sonuçta din örtüsü yamalı hâle gelmiş, nefsin sükûneti kaybolmuştur,

3.Malların üçüncü çeşidi, helalliği konusunda şeriatın aklı onay­ladığı yollarla kazanılan mallardır. Malını bu yolla kazanan ki­şinin emanete riayet konusundaki eylemleri sözlerini destekler. Bu sayede ektiği temiz olur, malı artıp çoğalır, kazancının tadı hoş olur, sonu da övgüyle biter. Fakat o, bollukta az bir kısmı­nı, yüklü mallarından da miktarı belli bir kısmını vermekle bir imtihana tabi tutulur. Oysa mal biriktiren kişi malını tatlı bu­lur, gönlünü ona bağlar. Cimriliğinden dolayı nefsini, malını çıkarıp vermeye razı edemez. Böylece kendisine, yaptığı süslü gösterilmeye başlar, emellerinin süresi uzatılır, ecelin yaklaş­ması unutturulur ve şöyle der: Daha bu işin vakti var. Eksik­likler kapatılıp telafi edilir. Böylece bu durum kalbine hâkim olur, hevası aklının gücünü esir alır, cimrilik ise tabiatı hâline gelir. Elindekilerin sımsıkı tutulması, hatta nefsinden bile sa­kınılması bir düstur hâline gelir.

Sonuçta malının bütün hayrından mahrum kalmış ve onu başkaları için yığan biri hâline gelmiştir. O malının hesabını yaparken bir taraftan nefeslerinin hesabı sorulur. Ölüm meleği elinde kadehiyle karşısına çıkar. Kabir azabına kadar uzanan gidişatını, bir yandan da malının nankör mirasçılara kadar uzanan seyrini gözleriyle görür. Cimrilik ettiği şeyler boynunu ve göğsünü damgalayan ateşten bir gerdanlık, omzunu ve sırtım kıran ağır bir yük olur.

4.Malların dördüncüsü ise başlangıçta sahibinin inancının temiz ve sonunda da niyeti saf olduğu maldır. Sahibi bu ni­metten tam olarak faydalanır. Fazlasını da sadaka olarak verir. Hayatı boyunca onun ayakta kalmasını sağlar. Öldükten sonra onun için bir rehber olur. Zira o, kazanç yollarını arındırmış, hesabını düzgün yapmış ve elçiye vereceği cevabı önceden ha­zırlamıştır. Bu yüzden elçi geldiği vakit onun emrine çabucak boyun eğer. Hesaba çekildiğinde hemen, o vakit hesabını verir. Onun için kolay bir hesap olur. Sonra da sevdiklerine sevinç­li bir hâlde döner. İşte bu Resûlullah’ın (sav) dünya hakkında söylediği “haramı azaptır, helali ise hesaptır.”[7] sözünün tevi­lidir. Bu sözün tasdik edicisi de yüce Allah’ın şu sözleridir: “Sonra o gün nimetlerden mutlaka sorguya çekileceksiniz.”(Tekâsür 102/8) “Artık kitabı sağından verilen kimse, kolay bir hesapla hesaba çekilecek ve sevinçle ailesine dönecektir? (İnşikâk 84/7-9)

Dünya Malı Karşısında Kullar

Dünya malı konusunda insanların dört makamı vardır. Şükür ve hamd makamı, inkâr ve hoşnutsuzluk makamı, sabır ve rıza makamı, sız­lanma ve şikâyet makamı.

1.Şükür makamının sebebi Allah Teâlâyı her hâlükârda nimet verici olarak bilmektir. Bu yüzden sahip olmadığı bir şeyin yokluğundan dolayı şükrün terk edilmesi çirkindir. Oysa Al­lah’ın kendisine verdiği nimetler çeşit çeşittir ki bunların en aşağısı yaşamdır ve yaşam sermayenin aslıdır. Bu nimetlerin en yücesi de imandır ki o da her durumda amaçlanan şeydir. Bu yüzden kul kalp ile şükretmek ve dil ile hamd etmek suretiyle çirkini terk edip güzele meyleder. Bu da zayıf bir kulun bile gösterebileceği bir çabadır.

2.inkâr makamının sebebi rızıkları taksim edeni hakkıyla bil­memek veya rızık taksimi hakkındaki hükümde hata edildi­ğini zannetmektir. Bu yüzden kişi kendisine verilmeyip de başkasına verilen şeylerin kendisinden haksız yere alındığını düşünür. Böylece nankörlük yapmayı ve Allah’ın takdirine karşı hoşnutsuzluk göstermeyi güzel sayar.

3.Sabır makamının sebebi karşılıkları bilmektir. İnsanın karşı­lıkları bilmesi başına gelen sıkıntı ve musibetleri kolayca at­latmasını sağlar. Hatta akıllı kimseler dünyadaki sıkıntılara karşılıklarını ahirete bırakmadan hemen elde edecekleri için katlanmışlardır. Nitekim tabip ilacı içirir. Çünkü sonunda şifa vardır. Her ne kadar hoş olmasa da bu durum akıl sahipleri nezdinde makbuldür. Hasta da sanki serin ve tatlı bir su içmiş gibi o ilacı içmeye razı olur.

4.Sızlanma makamının sebebi bedelleri bilmemektir. Hiçbir akıllı sonunda şifa bulacağını bilmediği bir ilaca katlanmaz. Bir şey elde etmeyi ummadığı hiçbir savaşa girmez. İcabet ummadığı hiçbir dua için kendini yormaz. Ne zaman bir şeye zorlanırsa sızlanmaya başlar ve ona kanaat etmeyip şikâyet eder. Feryat, figân edip ağlar. Eğer hakkında verilen hükmü gönülsüzce bile olsa düşünse sızlanıp yakınmasının sadece sıkıntısını artırdığını anlar. Çünkü hâkimin hükmü onun sızlanmasıyla değişecek bir hüküm değildir. Kul için takdir edilen şeyler onun kaygılarıyla geriye alınmaz. Bu sızlanması onun ancak zafiyetini artırır. Güçlü görünme hâlinin yükü hep sırtında olur. Böylece zararı artıp çoğalır.

Nimeti tamam, rahmeti her yanı kuşatan o Yüce Hükümdar her türlü eksiklikten münezzehtir. Hiçbir kul Onun nimetinden hiçbir hâlde mah­rum kalmaz. O nun yolu apaçık, delili parlaktır. Akıl sahipleri için onun yolu ve delili gizli değildir. Taksiminden dolayı şükür O’nadır. Biz O’nun taksiminden başka bir pay görmedik. Böyle olmasaydı da sabretmek dü­şerdi. Eğer kalpler onun nimetinin karşılığını görmezse ancak inkâr ile kör olduğundandır. Kalp körlüğünden, göğüs darlığından, dindeki musi­betten, Müslümanlardan ayrı düşmekten Allaha sığınırız. Salat ve selam Muhammed e ve onun bütün ailesine olsun.

Ebû‌ ‌Zeyd‌ ‌ed-Debûsî‌ ‌- İnsanın En Yüce Gayesi,syf:5

Dipnotlar:

[1] Tirmizî, Sünenut-Tirmizî, 2517.

[2]  Bezzâr. el-Bahru’z-Zebbâr, 7/314.

3.Buharı, Sahîhul-Buhârî, 3954; Müslim, Sahîhu Müslim, 2647.

[4] Ahmed b. Hanbel, Müsned (Kahire: Dâru’l-hadîs, 1995), 5114.

[5] Buhârî, Sahîhul-Buhâri, 1130; Müslim, SahîhuMüslim, 2819.

[6] Nesâî, es-Sünenul-Kübra, 8/149.

[7] Şîreveyh b, Şehridâr b. Şîreveyh b. Fenâhserıı Ebû Şucâ* ed-Deylemî el-Hemedânî ed- Deylemî, el-Firdevs bi’Mesûri’l-Hitâb, thk. es-Saîd b. Besyûnî Zağlûl (Beyrut: DâruT Kütübi’l-Ilmiyye, 1406/1986), 5/283.