Mahmut Hakkı AKIN
Türkiye’de Cumhuriyet dönemi din ve toplum ilişkisi, çok yönlü ve dönemlere göre farklılaşan bir ilişki olarak dikkat çeker. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devam eden süreklilikte toplumsal hayatın en önemli ve belirleyici kurumlarından biri olan dinin konumu pek çok tartışmaya neden olmuştur. Türk modernleşmesi olarak da adlandırılan bu toplumsal değişme olayı, hâliyle dinî alanda pek çok değişime ve din odaklı tartışmalara da sebep olmuştur. Burada toplumsal değişmeye atıfla toplumsal kuramların ve kültürün doğrudan pratik görünümlerinin ve sürekliliğinin var olduğu gündelik hayatın değişiminden bahsetmek mümkündür. Din, öncelikle toplumsal bir kurumdur. Ayrıca geniş Osmanlı topraklarında pek çok kültürel farklılığa kaynaklık eden ve böylece farklı kültürlere ruhunu veren bir zihniyet ve pratikler bütünüdür. Türk modernleşmesinin Cumhuriyet öncesi dönemi göz önünde bulundurulduğunda bu durumun sadece Müslümanlar için değil gayr-i müslimler için de bu şekilde var olduğu tespit edilebilir: Devlet ve bürokrasi merkezli değişimle başlayan ve etkileri zamanla toplumda daha net bir şekilde takip edilen Türk modernleşmesi, bütün modernleşme ve değişim tecrübelerinde olduğu gibi eski olan ile yeni olan arasında kültürel mesafe üretmiştir.
Burada dinin toplumsal gerçeklik yönünü üreten yapılar ve gruplar, eski olanı temsil eden gerçeklikler olarak kabul edilmiştir. Eski ile yeni arasındaki kültürel mesafe, bazı dönemlerde kendine özgü gerilimlere de kaynaklık etmiştir. Bu konuda Cumhuriyet modernleşmesinin Osmanlı modernleşmesinden tarihsel ve sosyolojik farklılığının göz önünde bulundurulması gerekir. Elbette Cumhuriyet modernleşmesinin Osmanlı’dan devam ede- gelen süreklilikten bütünüyle bir kopuş olduğunu iddia etmek doğru olmayacaktır. Cumhuriyet modernleşmesi, kendi şartlarında bazı değişimlere ve kırılmalara sahip olsa bile bir yönüyle geçmişten devam eden sürekliliğe dayanması açısından Osmanlı modernleşmesinin ürünüdür. Din ve gelenek konusunda da meselenin bu yönünü dikkate almak gerekir. Bu nedenle Cumhuriyet’in 1oo yıllık tarihi, geçmişten gelen birikime bir şekilde bağlıdır. ıoo yıllık tarih, kendi içinde de ayrıca dönemlere göre farklılıklara sahiptir.
Cumhuriyet, Tek Parti Dönemi’nde kurucu ideolojiyi toplum mühendisliği yoluyla halka yaymaya çalışmıştır. Resmî ideoloji ile halk arasındaki ilişki, eski olan ile yeni olan arasındaki kültürel mesafeyi yansıtan ilişki biçimidir. Bu ilişkinin en önemli mesafe üreten kaynaklarından biri, yeni söylem ile geleneksel söylemin din konusunda birbirlerinden farklı vurgulara sahip olmalarıdır. Söz konusu mesafe kaynakları arasında toplumsal yapı, tarihsel birikim, özel ve kamusal alan arasındaki farklılaşma gibi pek çok unsur da ayrıca zikredilebilir. Sonuçta Cumhuriyet tarihi boyunca din, sadece siyasal değil, tarihsel ve kültürel bir mesele olarak gündemde kalmıştır.
Bu yazı, sivil dinî alanın ve bu alanda var olan oluşumların 100 yıllık süreçte tarihsel ve sosyolojik değerlendirmesini yapma amacındadır ve dinin sivil alanda temsili konusunu odağına almaktadır. İlgili literatüre bakıldığında bu konu, fazlaca siyasal ilişkilere bağlı bir şekilde, neredeyse sadece siyasal bir meseleymiş gibi ele alınmıştır. Konunun siyasal bağlamı önemlidir ve literatürde daha çok yer işgal etmesi de anlaşılabilir bir durumdur. Bu yazıda da siyaset ile din kurumları arasındaki ilişkiye özellikle vurgu yapılmıştır. Yine de bu meselenin siyasal yönleriyle birlikte çok yönlülüğü de göz önünde bulundurulmalıdır. Cumhuriyet dönemi, aynı zamanda Türkiye’de geniş halk kitlelerinin büyük hareketliliğini ve nesiller arası değişimini de kapsamaktadır. Sivil alanda dinî oluşumlar konusunda 1oo yıllık bir muhasebenin genel hatlarıyla yapılabilmesi için pek çok etkenin zaman ve şartlar açısından dikkate alınması gerekmektedir.
Osmanlı’dan Cumhuriyete Toplum Yapısı ve Din
Osmanlı’da toplum yapısı, milletlerin din temelinde birbirlerinden ayrıldıkları bir geleneğe bağlıdır. Bu yapısal durumun hem Selçuklu’dan devam eden hem de tarım toplumu olmanın getirdiği bazı dinamikleri söz konusudur. Nüfusun büyük çoğunluğunun köylerde yaşadığı, geniş bir coğrafyada hâlâ göçebeliğin yoğun olduğu, tarım ve hayvancılığa dayalı ekonominin hâkim olduğu bir toplum yapısı, tarihsel ve sosyolojik gerçeklik bütünü olarak kabul edilmelidir. Böyle bir toplum yapısında insanların kim oldukları sorusuna temelde iki türlü cevap vermek mümkündür. Bir insan mensup olduğu dinî inanca, mezhebe ve aileye ya da soy bağına atıfla tanımlanır. Kimin hangi milletten olduğu İslam ya da gayr-i müslim olması şeklinde bir ayrımla net bir şekilde tanımlanmıştır. Bu kültürel çeşitlilikte din, dünyayla varoluşsal ilişki kurma bağlamında hem kültür kaynağı hem de asli kimlik unsuru olarak en önemli toplumsal kurumdur.
Ekonomi, siyaset, eğitim, hukuk, şehir ve köye ait mekân farklılaşmaları, çalışma hayatı ve süregiden gündelik hayat, dinin farklı etkilerinin bariz bir şekilde hissedildiği bir gerçeklik şeklinde geleneğe dâhil olarak var olmuştur. Müslüman ya da gayr-i müslim, bir insan ve cemaat için din sadece zamana ruh veren manevi kaynak olmanın ötesinde varlığı her alanda takip edilebilen semboller ve pratikler bütünüdür. Uzun yıllar kendisi de cemaatler şeklinde organize olmuş Osmanlı toplum yapısında dinî cemaatler, insanların en temel sosyal çevrelerini, anlam dünyalarını ve kültürel pratiklerinin temel sınırlarını belirlemiştir.
Toplumsal hayatın dinî tarikat ve cemaatlere bağlı alt örgütlenmelerle oluşması, Anadolu’nun ve Balkanlar’ın İslamlaşma sürecinin temel dinamiği ve reddedilemeyecek gerçeğidir. Türklerin İslamlaşma sürecinde göçebe, yan göçebe ve yerleşik unsurlar arasında farklar olmakla birlikte bütün unsurlar için tarikatların önemli ve belirleyici bir yeri olduğu tespit edilebilir. Yerleşim birimlerine göre kitabi ve şifahi kaynaklar ve farklı kanaat önderleri tipleri var olsa da tasavvufa bağlı tarikat odaklı bir yapılanma hâkim olmuştur.[1]
Dinî sosyolojik anlamda makro ve mikro yönleriyle bu gerçeklik yüzyıllara uzanan bir gelenek üzerinden kendisini sürdürmüş, daha da yapılaşmış ve kuvvetlenmiştir. Elbette farklı dönemlerde farklı etkiler, bazı dinî hareketlere ve zümrelere bağlı gerilimler ve çatışmalar da yaşanmıştır. Özellikle 17. yüzyıl hem Müslümanlar hem de gayr-i müslimler açısından yeni dinî yorumların ortaya çıktığı, kendilerini mehdi ve mesih ilan edenlerin arttığı ve dinî zümrelerin birbirleriyle yoğun bir şekilde çatıştıkları karışık bir dönemdir.[2] Osmanlı tarihinde din, bir yandan devlet yönetimi, kanun yapma gibi süreçlerde belirleyici olurken bir yandan da aile, küçük üretime bağlı esnaflık ve zanaatkârlık, köy ve mahallede süregiden gündelik hayat ilişkilerini organize eden kurumların başında gelmiştir. Osmanlı modernleşmesi, böyle bir sosyolojik yapı karşısında inşa edilmeye çalışılmıştır.
Osmanlı Devleti’nin son yüzyılında yaşanan değişim, modernleşme, batılılaşma, çağdaşlaşma, ilerleme gibi kavramlara atıfla açıklanmaya çalışılmıştır. Bu sürecin ordunun modernize edilmesiyle başlaması ve sadece askerî bir organizasyonun dönüştürülmesinin ötesinde geleneksel dinî tarikatlar arasında en güçlülerinden biri olan Bektaşîliğe karşı mücadeleye de dönüşmesi manidardır. Başka bir deyişle Osmanlı modernleşmesinin ilk döneminde yaşanan değişime bağlı gerilimde ya da eski ile yeni arasındaki çatışmada dinî tarikatlar ve cemaatler de bir şekilde yer almıştır. Yine Islahat Fermam sonrasında Sultan Abdülmecid’e karşı askerî darbe ve suikast düzenlenmesiyle ilgili girişim, orduda bir subay grubu ile Nakşibendi tarikatına mensup bir şeyh ve müritleri arasındaki iş birliğiyle gerçekleşmiştir.[3] Kuleli Vakası olarak bilinen bu olay, şeriatı tekrar hâkim kılmak söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.
Bilindiği gibi Batı Avrupa’da başlayan ve modern toplum yapılarının ortaya çıkmasına sebep olan değişimlerin ekonomik, siyasi, dinî, fikrî ve kültürel bir değişim olarak gerçekleştiği genel olarak kabul edilir. Özellikle kilisenin hâkimiyetindeki Orta Çağ Avrupa’sından Rönesans ve Reform ile başlayan ve Aydınlanma ile devam edip ekonomik anlayışını sanayi devriminde ve siyasetteki anlayışını Fransız devriminde hayata geçiren topyekûn bir değişim ilerlemeci bir anlayışla tasvir edilmiştir. Bu değişimin sonuçlarından biri olan sosyolojinin ve bir bilim anlayışı ve hatta ideolojisi kabul edilebilecek pozitivizmin kurucularından Auguste Comte, bütün bu değişim sürecinin toplumlarda dinî bilginin hâkimiyetinden bilimsel bilginin hâkimiyetine doğru bir ilerleme olduğunu iddia etmiştir. Bu iddia, üç hâl yasası olarak da bilinen toplumsal değişim süreci olarak bütün toplumlar için zorunlu bir değişim yasası olarak formüle edilmiştir.
Auguste Comte ve 19. yüzyıl pozitivizminin Osmanlı entelektüelleri ve özellikle de İttihat ve Terakki Cemiyeti konusunda önemli çalışmalar yapılmıştır.[4] Önce cemiyet ve daha sonra siyasi parti şeklinde var olan İttihat ve Terakki’nin bugünkü kullanımıyla adındaki “düzen” ve “ilerleme” kavramları doğrudan doğruya Comte sosyolojisinin ve pozitivizmin ilkelerinin adıdır. Özellikle ilerleme yasalarının bir toplumu dinî bilginin hâkimiyetinden bilimsel bilginin hâkimiyetine taşınması gerektiği vurgusunu hatırlamakta fayda vardır. Bilimin ve bilimsel bilginin, çağa uygunlukları ve ilerlemenin en önemli kriterleri olmalarıyla ilgili kabulün, dönemin hâkim anlayışı ve hatta ideolojisi hâline geldiği dikkate değerdir.
Konuyla ilgili ilk ve önemli çalışmalardan birini yapmış olan Murtaza Korlaelçi’nin yerinde tespit ettiği gibi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e pozitivizmin farklı yorumlarına sahip entelektüellerin pozitivizme yönelen eleştirileri Türkiye’de çok dikkate alınmamış ve karşılık bulmamıştır.[5] Eleştirel tavır ve tarzın olmaması, belli kesimlerde bilimsel olduğu iddia edilen anlayışın bilimsel olmayan bir şekilde, zihniyetin de ötesinde inanca dönüşmesine yol açmıştır. Hatta bazıları için bu inancın fanatizme ve dolayısıyla kesin inançlılığa dönüştüğünü de belirtmek gerekir.
19.yüzyıldan 20. yüzyıla, Tanzimat ve I. Meşrutiyet’ten II. Meşrutiyet ve Cumhuriyet’e devam eden süreklilikte Türkiye’de kültürel bölünmüşlük daha da belirgin hâle gelmeye başlamıştır. Bu farklılaşmanın en önemli kaynaklarından biri modern eğitim kurumlandır. Bu kurumlardan mezun olan ve bürokraside istihdam edilen yeni eğitimli kesimin zamanla geleneksel hayat tarzından uzaklaşmaları ve kendi kültürel konumlarını ayırt eden yeni değerler benimsemeleri çok önemli bir gelişmedir. Dönem itibarıyla pozitivizmin ve batılı hayat tarzının genel kabul gören etkileri de düşünüldüğünde kültürel bölünmüşlüğün bir yanında geleneksel köy, kasaba ve şehirlerde mahalle hayatı yer alırken diğer yanında şehirli ve yeni oluşan kamusal mekânlarda farklılaşan bir kesim oluşmuştur. Bu farklılaşmada bir taraf geleneksel olanın sorgulanmayan tekrarı üzerine hayat kurarken diğer taraf yeni bir tarzla geleneksel olanın değişimini ve hatta dönüşümünü talep eden zihniyeti benimsemiştir. Bu farklılaşma, kendisini II. Meşrutiyet Dönemi’nde daha net şekilde göstermiştir. Birbirinden çok farklı pek çok görüş, kitaplarda, dergilerde, yeni kurulan derneklerde ifade edilmeye başlanmış, ancak bir yandan da geleneksel hayat varlığını sürdürmeye devam etmiştir.
Niyazi Berkes, Osmanlı dönemi modernleşmesini geleneksel kuramların sürekliliğine bağlı olarak devrimci olmamakla değerlendirmiş ve Cumhuriyet modernleşmesinin laiklik, dolayısıyla devrimciliğinin Türk modernleşmesinde asıl ve esas kırılma olduğunu iddia ederek Kemalizm’e teorik temel üretme çabasında olmuştur. III. Selim’den itibaren eski olan ile yeni olanı bir arada sürdürme çabası hem geleneğin sürekliliğini sağlamış hem de yeni olana tepkiselliği güçlendirmiştir.[6] Dönemin toplum yapısında geleneksel olanın en önemli taşıyıcı kurumunun din olduğu ve bu süreçte oluşan iki başlı yapısal durumun bir şekilde din kurumu etrafındaki tartışmalarda kendisini gösterdiği bilinmektedir. Geleneksel dindarlık, cemaatler ve tarikatlar üzerinden var olmaya devam etmiştir. II. Meşrutiyet Dönemi’nde tartışmalar fikrî düzeyde kalırken, Cumhuriyet Dönemi’nde çok daha farklı bir yeni durum ortaya çıkmıştır. Bu gerçekliğin daha radikal ve kendine özgü şartlar ürettiği göz önünde bulundurulmalıdır.
Osmanlı’da gündelik hayatın sürekliliğinde dinî tarikat ve cemaatlerin çok önemli bir yeri olmuştur. Bu durum sadece Müslümanlar için değil, gayr-i müslimler için de geçerlidir. Yukarıda bahsedilen kültürel bölünme daha belirgin hâle geldikçe gündelik hayatın sürekliliğinde de birbirine mesafeli ve birbirinden rahatsız olan iki anlam dünyası oluşmaya başlamıştır. Bu nedenle din konusunda fikirleri daha da radikalleşen bir kesim için geleneksel dinî grupların varlıklarını sürdürmeleri ya da ıslah edilmeleri, ilerleme önünde engel durumlardır. II. Meşruiyet Dönemi’nde İctihad dergisinde Abdullah Cevdet ve Kılıçzade Hakkı gibi isimlerin batıcı ve geleneksel dinî yapılar karşısındaki yazıları, radikalleşen fikirlerin en önemli göstergeleridir.[7]
Dönemine göre çok radikal olan ve hayata geçmesi neredeyse imkânsız görülen fikirlerin çoğu Cumhuriyet’in inkılapları arasında yer almıştır. Burada ortaya çıkan durum bir çeşit travma ya da Osman Turan’ın deyimiyle manevi buhran olarak yaşanmış ve Cumhuriyet tarihi boyunca din ve laiklik gerilimine kaynaklık etmiştir. Ona göre, laiklik Türkiye’de din aleyhtarı bir pratikle Var olmuş ve toplumun bölünmesine katkıda bulunmuştur.8 Cumhuriyetin kamusal alan ve sivil toplum konusunda farklı dönemlerde farklı görünümleri olsa da Osmanlı modernleşmesine bağlı kültürel bölünmenin ürettiği bu gerilim hattı varlığını sürdürmeyi başarmıştır.
Tek Parti Döneminde Yeni Kamusal Alan ve Sivil Dinî Oluşumlar
Tek Parti Dönemi’ndeki bazı uygulamaların nasıl yorumlanması gerektiği konusunda pek çok dindar insan kafa karışıklığı yaşamıştır. Her ne kadar II, Meşrutiyet Dönemi’nde din konusunda bazı radikal tartışmalar yapılmışsa da 1912’de başlayıp 1922’nin Eylül ayına kadar devam eden savaşlar dönemi, tartışılan konuların hayata geçmesine engel olmuştur. Ayrıca bu dönemde I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Padişahı Sultan V. Mehmed Reşad’ın Müslümanların halifesi unvanıyla cihat ilan etmesi, Millî Mücadele yıllarında yurt içinde ve yurt dışında İslam’ın ve hilafetin kurtuluşu için mücadele edildiği propagandası üzerinden Müslümanlar nezdinde kamuoyu oluşturulmaya çalışılmıştır. Millî Mücadele’nin en önemli propaganda afişlerinden biri, “Halâskârân-ı İslâm” (İslam’ın Kurtarıcıları) sloganının yer aldığı ve Mustafa Kemal Paşa başta olmak üzere komuta kademesinin fotoğraflarıyla hazırlanan afiştir. Bir geçiş süreci sonrasında Cumhuriyetin kurulması ve özellikle Şeyh Said İsyanı sonrasında Takrîr-i Sükûn ile başlayan inkılapçı hareketler, yukarıda zikredilen ortalama bir dindarın kafasının karışmasına sebep olacak gelişmeler olarak yaşanmıştır.
Tek Parti Dönemi’nde izlenen din siyasetinin temelde iki yönü olduğu tespit edilebilir. Bunlardan birincisi, Cumhuriyet Dönemi’nde Osmanlı toplum yapısında bütün yaşanan değişimlere rağmen bir şekilde varlığını sürdüren dinin kamusal alandaki etkinliğinin azaltılmaya çalışılmasıdır. Dinin yeri, artık bireysel ya da özel alan olarak tanımlanmış ve hatta kamusal görünürlüğünün bile bu alana çekilmesi için çaba gösterilmiştir. Meselenin ikinci yönü ise kamusal alanda bir şekilde var olan ve ortadan bütünüyle kaldırılamayacak dinî gerçeklik unsurları millî bir forma sokularak değiştirilmesi şeklinde hayata geçirilmeye çalışılmıştır. Ezanın Türkçe okunması, ibadet dilinin Türkçe yapılmasıyla ilgili bazı girişimler, Ziya Gökalp’in sosyolojik analizlerine göre şekillenen ve insanların asıl aidiyetlerinin ümmete değil de millete olması gerektiğini kabul eden anlayışa dayanmaktadır. Bu anlayışı yansıtan bir örnek olarak Atatürk’ün 1930 ve 1931 yılında kendi el yazılarıy- la hazırladığı ve Başbakan İsmet İnönü’ye Maarif Vekâletinde ders programlarına eklenmesi tavsiyesiyle gönderdiği “Vatandaş için Medeni Bilgiler” başlıklı notlarına bakılabilir. Notların “Millet” bölümünde şu ifadeler geçmektedir:[9]
Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır* Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görüyoruz. Türkler İslam dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin millî bağlarını gevşetti; millî hislerini, millî heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde, şamil bir ümmet siyaseti idi.[10]
Bu görüşler, Emile Durkheim’ın seküler bir eğitim yoluyla millet aidiyetinin oluşturulması ve meslek odaklı bir dayanışmanın sağlanması vurgusunu çağrıştırmaktadır ki metin içindeki bölümler ve tespitlerde Durkheim’ın yorumcusu olarak Ziya Gökalp’in etkileri bariz bir şekilde kendisini belli etmektedir. Ayrıca pozitivizmin meşhur üç hal yasasının tesiri de dikkat çekmektedir. Üç hal yasasına göre din ve dinî bilgi, teolojik dönemin hâkim kurumu ve bilgi türüdür. İkinci hal ya da geçiş aşaması olan metafizik aşama, insan aklının öne çıktığı, dinin ve dinî bilginin hâkimiyetinin sarsıldığı ve doğanın mutlak gerçek olduğunun keşfedildiği aşamadır. Üçüncü aşama olan pozitif aşamada ise bilim dünyayı açıklamakta hâkim hâle geldiği gibi en önemli ve geçerli bilgi türü bilimsel bilgidir.[11] Yukarıda ve bağlı dipnotta Atatürk, dinin millet olmak için yeterli bir kaynak olmadığına dikkat çekmiştir.
Yüzyıllardır toplumun merkezinde olmuş, sosyolojik olarak gündelik hayattaki en mikro bireyler arası ilişkilerden siyasal ve iktisadi sisteme büyük etkileri olmuş din gibi önemli bir kurumun toplum üzerindeki etkinliğini azaltmanın elbette kolay bir şekilde gerçekleşmesi beklenemez. Cumhuriyet’i kuranlar da böyle büyük bir değişimi hayata geçirmenin kolay olmadığının farkında olmuşlardır. Bu süreçte belli aşamaların takip edileceği düşünülmüş ve yeni bir vatandaş tipinin yetiştirilmesinde eğitimin rolü öne çıkmıştır. Tek Parti Dönemi’nin ideolojisinin temelinde laiklik bulunmaktadır. Laiklik ilkesi, 1931 yılında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın Üçüncü Büyük Kurultayı’nda parti programına konulmuş ve 1937 yılında kanunla Anayasa’daki yerini almıştır. Ancak bu adımlardan önce toplumun laiklikle ilişkisini kurabilmek için bazı adımlar atılmıştır. 3 Mart 1924 tarihinde Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılması, Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması, hilafetin ilgası ve tevhid-i tedrisatı içeren kanunların kabul edilmesi ilk ve önemli adımlar olarak kabul edilebilir. Hatta bu kanunlar, Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra oldukça radikal denilebilecek kararlardır.
1928 yılındaki bir kanun değişikliğine kadar “Devletin dini İslam’dır.” ibaresi Anayasa’da yer alsa da eğitimin birleştirilmesi ve tamamen devlet kontrolüne alınması, Osmanlı modernleşmesinde-ki geleneksel olan ile yeni ya da modern olanın bir arada olmasına bağlı çift başlılığı ortadan kaldırmak iddiasını taşımaktadır. Devlet, sivil alanda kendi kontrolü dışındaki bir eğitime izin vermeyeceğini net bir şekilde ortaya koymuştur. Ancak yüzyıllardır medreseler, tekkeler ve zaviyeler, geleneksel din eğitiminin en önemli kuruluşları olarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Tevhid-i Tedrisat Kanunu, medreseler başta olmak üzere geleneksel din eğitimi vereli kurumların işlevsiz hâle gelmesi anlamına gelmiştir.
Tek Parti Dönemi’nde zamanla radikalleşen ve rejimin resmî ideolojisi hâline gelen Türkiye’ye özgü laiklik anlayışı, geleneksel yollarla kendisini üreten kurumlaşmış dinî yapıların kamusal alanda ve sivil hayatta sürekliliğini kırmayı hedeflemiştir. Örneğin Şeyh Said İsyanı konusunda siyasi pek çok tartışma olsa da Şeyh Said’in Hilafetin ve Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin ilgasına karşı, Tevhid-i Tedrisat Kanunu dolayısıyla Güneydoğu Anadolu’daki tekke ve medreselerin geleceği konusunda oluşan durumdan endişelerle harekete geçtiği en makul görüştür.[12] Ayrıca, bu isyan, Cumhuriyet tarihinde laiklik ve inkılaplar açısından radikalleşmeyi tetiklemiş ve rejimin karşısında asıl düşmanın irtica olduğu retoriğinin yerleşmesinde et- kili olmuştur. 1930 yılının sonunda yaşanan Menemen olayları da benzer bir etkiye sahip olmuştur. Her iki olayda da Nakşibendi tarikat mensupları cezalandırılmışlardır.
Diyanet İşleri Eski Başkam Ahmet Hamdi Akseki,[13] din eğitimi hakkında hazırladığı raporda tevhid-i tedrisatla birlikte din eğitiminin güya medreselerin Maarif Vekâletine bağlanarak imam hatip okullan olarak varlığını sürdüreceği izleniminin oluşturulduğunu ancak kanunun neşrinden bir hafta sonra sayılan 465’i bulan Medaris-i İlmiye’nin, ardından da 38 kadar imam hatip okuluna çevrilen dinî müessesenin kapatıldığını ve dinî okulların ilga edildiğini yazmıştır. Akseki’ye göre, Diyanet İşleri Başkanlığına din eğitimi konusunda alan açılmaması, daha sonra bu konuda yaşanan manevi boşluğun en önemli sebebidir.
Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıktıktan sonra 1924 yılında ilkokul ders programı hazırlanmıştır. Bu programa göre “Kur’an-ı Kerim ve Din Dersleri”nin ilkokul ikinci sınıfta başlayıp ilkokul bitene kadar her sınıfta haftada 2 saat okutulmasına karar verilmiştir.[14] 1926 yılında yapılan program değişikliğiyle din derslerinin “Hayât Bilgisi” adı altında değişik üniteler içinde verilmesi esas alınmış ve üçüncü sınıftan itibaren haftalık bir saat olarak başlatılmıştır. 1930 yılında din dersleri beşinci sınıf öğrencilerine velilerin isteği üzerine haftada yarım saat okutulacak şekilde yeniden düzenlenmiştir. 1936 yılındaki program değişikliğinde millî kültür ve millî varlığa aidiyet vurguları yapılmış ve din dersleri programda yer almamıştır. 1939 Köy İlkokulları Programı’nda din derslerine yer verilmemiş ve üç sınıflı köy ilkokullarında din derslerinin haftada yarım saat program dışında okutulabileceği ibaresi yer almıştır. Aynı yıl beş sınıflı köy ilkokulu modeline geçildiğinde bu ibare de kaldırılmıştır.[15]
1924’ten itibaren aşama aşama ders saatleri azaltılan, sonra seçmeli hâle getirilen ve en sonunda şehir ya da köy ayırt etmeksizin ilkokul programlarından tamamen kaldırılan din dersleri, 1948’de tekrar gündem olmuş ve seçmeli olarak yeniden programlarda yer almıştır. Okul dışında din eğitimi verecek dinî oluşumlar da bulunmadığı için bu iş tamamen ailenin imkânlarına ve inisiyatifine kalmıştır. Bu uygulamalarla dinin geleneğe bağlı olarak kamusal ve sivil alandaki sürekliliğinin önüne büyük engeller çıkarılmıştır. Toplum, bu sürekliliğin sadece özel ve mahrem alanda devam edebileceği gerçeğiyle yüzleşmiştir.
Tek Parti Dönemi’nde kamusal alan ve sivil toplum tartışmaları da bu makalenin temel tezleriyle doğrudan ilişkilidir. Bu dönemin I. Dünya Savaşı sonrası şartlar bağlanımda değerlendirilmesi gerekir. Devletlerin kendi sınırlarına daha çok kapandığı, otoriter ve totaliter rejimlerin yükselişe geçtiği bu dönemde, Türkiye Cumhuriyeti de zamanın büyük uluslararası etkilerine maruz kalmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin totaliter bir rejime dönüşüp dönüşmediği konusunda tartışmalar olsa da otoriter bir rejim olduğu konusunda herhangi bir şüphe yoktur. Dönem ve şartlan açısından rejimin totaliterleşme yönünde bazı eğilimleri olsa bile henüz kitle toplumu hâline gelememiş bir tarım top- lumunda devlet rejiminin totaliter olması önünde yapısal engeller bulunmuştur.
Osmanlı Dönemi’nde vakıflar, dinî tarikatlar ve cemaatler üzerinden süregiden sivil toplumsal hayat, Cumhuriyet Dönemi’nde kamusal alanın da resmî ideolojiye uyumlu ve hatta bağlı hâle getirilmesi yönünde müdahalelere uğramıştır. Elbette Osmanlı toplumunda kamusal alandaki sivil oluşumların devlet iktidarına karşı siyasi hareketlere kaynaklık edebilecek durundan da söz konusu olmamıştır. Başka bir deyişle devlet kendi iktidarına alternatif bir söylem ve karşı hareket dışında bir sivil topluma ve kamusallığa izin vermiştir. Cumhuriyet, pek çok yönden aynı devlet mirasım devam ettirmişse de kamusal alanda varlığını sürdüren sivil dinî oluşundan artık bir siyasi muhatap ve hasım olarak görmüştür.
Cumhuriyet ile sivil dinî oluşumlar kamusal alanda resmî devlet söylemine aykırı, hâkim ideolojiyle çelişen ve yeni oluşan siyasi rejimi yıkıcı etkilere kaynaklık edebilecek potansiyelde örgütlenmeler olarak görülmüşlerdir. Ayrıca Osmanlı’nın etnik, dinî ve mezhebi karmaşık çoğulcu yapısının Cumhuriyet’in ulus devlet anlayışına uymadığı ve bir millet olma iddiasıyla çeliştiği de göz önünde bulundurulmalıdır. Cumhuriyet Halk Partisi ile devlet arasında bütünleşmenin yaşandığı 1930’lu yıllarda II. Meşrutiyet’ten beri varlığını sürdüren ve Cumhuriyet ideolojisine destek olan Türk Ocakları kapatılmış ve CHP’ye bağlı Halkevleri açılmıştır. Türk Ocaklarının kapatılmasına karşı çıkan Türk Ocakları Başkam Hamdullah Suphi Tanrıöver, 1951 yılında Demokrat Parti milletvekili olduğu sırada Halkevlerine ait mülklerin devriyle ilgili müzakerelerde TBMM’de yaptığı konuşmada hem dönemin totaliter rejimlerinin örnek alınmasına vurgu yapmış hem de Atatürk’ün Türk Ocaklarının kapatılması konusunda Anadolu Ajansı’na verdiği beyanatı kürsüden okumuştur:
Memleketlerin tarihinde bazı devirler vardır ki, muayyen maksatlar elde etmek için maddi ve manevi ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı istikamete sevk etmek lazım gelir. Yakın senelerde milletimiz böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin verdiği mühim neticeleri idrak etmiştir. Memleketin ve inkılabın içeriden ve dışarıdan gelecek tehlikelere karşı masuniyet için bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması lazımdır. Tesisi tarihinden beri ilmi sahada, halkçılık, milliyetçilik akidelerini meşru tamimde sadakada ve imanla çalışan ve bu yolda memnuniyeti mucip hizmetleri sebket- miş olan Türk Ocaklarının kendi partisine katılmasını ben münasip gördüm. Bu, millî müessese hakkında duyduğum emniyetin bir neticesidir.[16]
Türk Ocaklarının CHP yöneticilerinin kararıyla kapatılması ve mülklerinin Halkevlerine devredilmesi, Sefa Şimşek’e göre, Kemalistlerin Ziya Gökalp tarafından formüle edilen orijinal ideolojilerini de terk ettiğinin işaretidir.[17] Çünkü Ziya Gökalp için siyaset ile kültür arasında herhangi bir hegemonya ilişkisi kurmak mümkün değildir. Böylece iktidar, kamusal alanda herhangi bir boşluk bırakmamış ve resmen CHP’ye bağlı olmayan mesleki zümreler, kadın dernekleri gibi sivil kuruluşlar dâhil olmak üzere hiçbir sivil oluşuma izin vermemiştir. Halkevleri, CHP’ye bağlı eğitim ve kültür kollan olarak kurulmuş, temel amacı resmî ideolojiyi kitlelere yaymak olarak belirlenmiş propaganda birimleridir.
Dönemin totaliter rejimlerinden alınan uygulamalarla kültür, sanat ve spor bütünüyle ideolojik bir kalıba sokulmaya çalışılmıştır. Bir millet olmanın aynı zamanda ortak bir kültüre sahip olmak anlamına geldiği temel kabulünden hareket edilmiştir. Ömer Çaha’ya göre, “Bütün farklılık potansiyeli taşıyan etnik, dinsel ve geleneksel unsurlara dayalı taşra kültürü, modernleşme ve uluslaşma söylemi etrafında yeniden üretilen merkezin siyasal kültürü karşısındaki meşruiyetini yitirmiş ve böylece 1923-1950 Dönemi’nde sivil toplumun hayat damarlarından belki de en önemlisi yok olmuştur.”[18] Halka resmî ideolojiyi benimsetme yolunda izlenen siyasetin ne kadar karşılık bulduğu da çok partili hayata geçince tecrübe edilmiştir.
Belli bir ideolojiye, dinî ya da siyasi yoruma bağlı olan zümrelerin kendi varlıklarını sivil alanda sürdürebilmeleri için görüşlerini ifade edecekleri basın organlarına ihtiyaçları olur ki bu durum kamusal alanın sivil toplum çeşitliliği açısından son derece önemlidir. Din ve inanç konusunda sivil örgütlenmenin önü kesildiği gibi gazete, dergi ve kitap yoluyla inançların ve fikirlerin halka aktarımı konusunda yasaklar ve sansür ciddi bir şekilde işletilmiştir. Burada geçmişten gelen kültürel çeşitliliğin tek bir kültür hâline dönüştürülme çabası dikkat çekmektedir. Özellikle dinî yayınlar konusunda yaşanan baskıda Diyanet İşleri Başkanlığının tıpkı din eğitimi konusunda olduğu gibi bir kenarda bırakıldığı görülmüştür. Teftiş için Diyanet İşlerine yasal bir yetki ve sorumluluk verilmemiş; sadece yasaklama kararlarının meşrulaştırılmasına aracılık etmesi ve birtakım dinî ifadelerin anlaşılmasına yardımcı olması istenmiştir?9
Tek Parti Dönemi’nde din konusunda izlenen siyasetin sadece sivil alanda değil, resmî bir kuruluş olarak Diyanet İşleri Başkanlığı açısından da kendi varlığını sürdürme ve görevlerini yerine getirme konusunda ciddi bir şekilde kısıtlandığı görülmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığı konusunda İsmail Kara, “Cumhuriyet ile yaşıt tarihi süresince, kendisine biçilen yere ve sınırlara sadık kalarak Müslümanların din işlerine bakmaktan çok “devletin din işlerine bakan”, devletin felsefi ve siyasi temayülleri, zaman zaman baskılan doğrultusunda dinî yorumlar yapan, halkın din anlayışını, dini yaşama biçimini dönüştürmeyi amaçlayan bir kurum” olduğunu iddia etmiştir.[19] Cumhuriyet tarihi boyunca dinî cemaatler ve tarikatların yanında Diyanet İşleri Başkanlığının kendisi de pek çok kez tartışmaların odağında olmuştur.
Kontrol Edilemeyen Toplumsal Değişim ve Dinî Oluşumlar
Tek Parti Dönemi uygulamaları, Türk siyasal hayatıma ve kültürünün şuuraltını oluşturmaktadır. II. Dünya Savaşı sorasında çok partili hayata geçiş yapılması ve kısa bir süre sonra Türkiye’de köylerden şehirlere doğru göç hareketliliğinin başlaması, daha sonraki süreçleri birlikte değerlendirmek açısından son derece önemlidir. Başka bir deyişle yaşanan değişim sadece siyasilerin aldıkları kararlar ve uygulamalarla sınırlı kalmamıştır. Meseleleri bu şekilde sadece siyasi olaylar odağında ele alan değerlendirmelerin pek çok eksik yönü bulunacaktır. Çünkü siyaset, büyük çaplı bir toplumsal değişim sürecinin bileşenlerinden ye hatta karar alma mekanizmalarından biri olarak kabul edilse bile farklı sosyolojik bileşenleri ve süreçleri de birlikte düşünmek gerekmektedir. Tek Parti Dönemi’nde yaşanan gerilimlerin ve geleneğin sürekliliğinde yaşanan kırılmaların daha sonra var olan toplumsal yapıya ve değişime çok büyük etkileri olmuştur. Bu nedenle bu dönemi bir şuuraltı dönem olarak değerlendirmek mümkündür. Çünkü bu dönem, toplumun kendi süregiden geleneksel kültürünü değiştirmeye yönelik radikal adımların atıldığı, özellikle mütedeyyin kesimde şok etkisi uyandırmış bir dönemdir. Ayrıca Tek Parti Dönemi’nde dinî konularda yaşanan gerilimler Türkiye’nin gündeminden bir daha hiç düşmemiştir.
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devam eden toplumun temel kültürel bölünmüşlüğü, Tek Parti Dönemi’nde tamamen ortadan kaldırılamamış, bütünüyle resmî ideolojinin dünya görüşünü ve değerlerini benimsemiş, otorite sahibi yöneticilere tamamen bağlanmış bir millet ortaya çıkmamıştır. Otoriteye itaat edilmişse de geçmişten gelen kültürel bölünme, kendisini farklı biçimlerle yeniden üretmeye devam etmiştir, Türkiye’yi yönetenler, II. Dünya Savaşı sonrasında Amerika Birleşik Devletleri ya da Sovyetler Birliği yakınında olmakla ilgili ciddi bir tercih ikilemiyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu gelişmeler, yöneticilerin çok arzu edip etmemesinden bağımsız olarak gerçekleşmiş ve Türkiye yeniden demokrasiye geçiş sürecine girmiştir. 1946-1950 arasında demokratikleşmenin daha önce izlenen resmî ideoloji siyasetiyle birlikte devam edemeyeceğinin izleri takip edilebilir* En azından ideolojik kabuller devam etse bile metodolojik açıdan aynı radikal tarzla ve geleneksel halk kitlelerini hesaba katmayan bir anlayışla yola devam edemeyecekleri gerçeği ortaya çıkmıştır.
Burada en önemli kırılmalardan birini CHP’nin 7. Büyük Kurultayı oluşturmaktadır. Eski İslamcı Şemsettin Günaltay’ın divan başkanlığını yaptığı kurultayın ana gündem maddesi laiklik olmuştur. Kurultayda laiklik konusu etrafında ciddi tartışmalar yaşanmıştır. Bir tarafta devletin katı laiklik siyasetinin değişmesi gerektiğini savunanlar, diğer tarafta Tek Parti Dönemi’nin inkılapçılığını ve özellikle de laiklikten asla taviz verilmemesi gerektiğini savunanlar yer almıştır.[21] Sonuçta CHP, genel seçimleri DP’ye karşı kaybettiği 1950 seçimlerine doğru din konusunda yaşanan gerilimi azaltma yönünde bazı adımlar atmıştır. Bazı aşırı Kemalistler, seçime iki yıl kala ilkokul ders programlarına din derslerinin yeniden seçmeli olarak konulması, imam hatip kurslarının açılması, ilahiyat fakültesinin kurulması gibi uygulamaları Cumhuriyet’in ideolojisinden, inkılaplardan ve laiklik ilkesinden taviz olarak değerlendirmişlerdir. 1950li yıllardan itibaren din ve laiklik konusunda Tek Parti Dönemi anlayışı kendisini özellikle askerî darbe dönemlerinde göstermeye devam etmiştir. Ancak sürekli demokratik hayata geri dönüldüğü için Tek Parti Dönemi’ndeki şekliyle otoriter ve kapalı bir toplum modeline geçilmemiştir.
Türkiye’de sivil dinî oluşumları daha kapsamlı bir şekilde anlamak ve açıklamak için yaşanan tarihsel ve toplumsal değişimin çok yönlü olarak göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Türkiye’de herhangi bir dinî cemaat ya da grup, kendisini bir geleneğe bağlamak durumundadır. Fakat diğer taraftan 1950’li yıllardan itibaren aktif olan ve öne çıkan dinî cemaatlerin önemli bir kısmının Türkiye’nin değişimiyle açıklanabileceği ve Osmanlı’daki modellerden farklılaştıkları tespit edilebilir. Bu durumun sebeplerinden biri, yeni oluşan şartların sivil alanda dinî cemaatleri yeniden alternatifler hâline getirmesidir. Böylece yeni şartlara farklı tarzlarla uyum sağlamak durumunda kalmışlardır. Türkiye’de oluşan manevi boşluk ve buhranın, köylerde ve şehirlerde İlmî yönden zayıf, batıl akide ve yalancı tarikatların yayılmasına imkân sağladığını iddia eden Ahmet Hamdi Akseki, tarikatların bir şekilde kanunen yasak olmasına rağmen gizli saklı yayılarak sahalarını genişlettiklerini belirtmiştir.[22]
Akseki, 1950’li yıllara gelindiğinde dinî alanda oluşan boşluğun Diyanet İşleri Başkanlığı açısından iki ayrı mücadele alanı ürettiğini tespit etmiştir. Bir tarafta dine karşı aşın hareket edenler, diğer tarafta ise dinî bilgileri yeterli olmayan ve halka bu yönleriyle zarar verebilecek ve halkın samimiyetini istismar edecek gruplar yer almıştır. İsmail Kara’ya göre Akseki bu çıkışını, tasavvufa ve tarikatlara pek sıcak bakmamasının ötesinde siyasi karar organlarını din eğitimine ve seviyeli (aydın, bilimle donanmış) din adamı istihdamına ikna etmek için Cumhuriyet ideolojisinin söylemine yakınlaşarak Sünni tarikatları ve cemaatleri tehditkâr bir araç gibi kullanmıştır.[23] Bu tarzı bir zihniyet temsili olarak yorumlayan Kara, 1994 yılında toplanan din şurasına Alevi temsilcilerin çağrılmasına atıfla Diyanet İşleri Başkanlığının uzun yıllar sadece Alevileri değil, Sünni herhangi bir dinî cemaati ya da tarikatı da doğrudan muhatap almadığına işaret etmiştir.
Nurculuk, Süleymancılık, Ticanilik, Işıkçılık gibi dinî grupların büyümeleri, 1950’li ve 1960lı yılların değişim süreci içinde toplumda kazandıkları bazı işlevsel karşılıklar üzerinden anlaşılabilir. Öncelikle bu grupların hâlâ köylü bir tarım toplumu var olmaya devam ederken en önemli insan kaynaklarından biri köy ve kasabalarda yaşayan çocuklar olmuştur. Bir yandan da bu cemaatlerin, çocukların eğitim üzerinden Kur’an kursları yoluyla şehirlere ve şehirlilerin sahip oldukları imkânlara hareketliliklerini sağlamada önemli rolleri olmuştur. Daha çok şehir odaklı daha küçük ve sınırlı etkilere sahip olan dinî gruplar da söz konusudur. Bu nedenle çok kapsayıcı genellemelere ihtiyatla yaklaşmak gerekmektedir.
Bu hareketliliğe dönemin şartlan imkân sağlamıştır. DP Döneminde kamusal alanda dinin konumlanışı, Tek Parti Dönemi’ne göre kıyaslanmayacak şekilde rahatlamıştır. 1946’da dinî derneklerin sayısı bütün Türkiye’de 11 iken 1959 yılında bu sayı yüzde 34’e yükselmiştir. 1946’da bütün dernekler içinde dinî derneklerin oranı %ı,3 iken 1959 yılında bu oran %31,9’a yükselmiştir.[24] Yücekök’ün atıfta bulunulan doktora çalışmasındaki resmî verilere göre 1960’lı yıllar boyunca din derneklerinin oranı %30’a yakın bir seyirle var olmaya devam etmiştir. 1960 ve 1968 yılı verilerine göre dinî dernekler, diğer alanlarda kurulan derneklerle kıyaslandığında Türkiye’de sivil alanda en fazla sayıya sahip dernekler hâline gelmiştir.[25]
Bu arada bu dinî derneklerin çok büyük bir kısmı cami yaptırma dernekleridir. Ezanın tekrar Arapça okunmasına izin verilmesi, radyodan dinî yayın yapmayı yasaklayan kanunun değiştirilmesi gibi uygulamalar, DP Hükûmeti’nin ilk aylarında, ramazan ayının gelmesi de gözetilerek hayata geçirilmiştir.[26] Bu uygumalar da dinî cemaatlerin rahatlama dönemine girmelerine, yeniden örgütlenme imkânları aramalarına ve elbette siyasetçilerle fayda temelli ilişki kurmalarına sebep olmuştur. DP yöneticilerinin bazen kendi aralarında tartışmalarına ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar gibi Kemalizm’e ve rejime bütünüyle bağlı bir siyasetçiyi karşılarına almalarına ve ikna etmek zorunda kalmalarına sebep olmuştur. Ancak siyasetçiler seçilmek için oy almaya muhtaçtırlar. Siyasetçiler ve dinî gruplar arasında karşılıklı olarak birbirini gözeten ve her iki taraf açısında da maksimum fayda elde etmek isteyen bir anlayış var olmaya devam etmiştir.
1950’li yıllardan itibaren dinî gazete, dergi ve yayın sayılarında ciddi artış yaşanmıştır. Bu çeşitliliğin 1946’dan itibaren daha da arttığı ve 1950’li yıllarda ayrıca çeşitlendiği tespit edilebilir. Dönemin diğer önemli kitle iletişim araçlarından radyo devlet tekelindedir. DP’nin ilk iktidar döneminde 1950 yılının ramazan ayı öncesinde ezanın Arapça okunması serbest bırakılınca 5 Temmuz 1950 tarihinde radyodan dinî yayın yapılmasını engelleyen yasa da değiştirilmiş ve radyodan Kur’an-ı Kerim yayını başlamıştır. Bu yasağın kaldırılması da ramazan ayına yetiştirilmiştir. Üstelik haftanın üç günü, pazartesi, çarşamba ve cuma günlerinde düzenli olarak radyoda Diyanet İşleri Başkanlığına belli bir saat ayrılmıştır.[27]
Böylece 1950’li yıllardan itibaren dindarların cami yaptırmak, Kuran kursları açmak, yardım ve hayır toplamak için dernekler kurdukları, kendi dünya görüşlerine uygun olan gazete ve dergileri takip ettikleri, radyodan dinî program dinledikleri yeni bir kamusal alan oluşmuştur. Yeni oluşan kamusallık yine resmî ideolojiye bağlı bürokrasi tarafından denetlenmiştir. Hatta 1952 yılında Malatya’da gazeteci Ahmet Emin Yalman’a suikast girişiminde bulunulması ve faillerden birkaçının Büyük , Doğu Dergisi okuyucusu ve Türk Milliyetçiler Derneği üyesi olması üzerinden başlayan tartışmalarda DP Hükümeti, irticai hareketlere taviz verilmeyeceğini vurgulamış ve Tek Parti Dönemi atmosferi kısmen hissedilmiştir.
Necip Fazıl Kısa- kürek, Cevat Rifat Atilhan, Osman Yüksel gibi isimlerin tutuklandığı dava, DP Dönemi’nin önemli bir kırılma noktası olarak da yorumlanabilir. Pek çok din adamı ve dindar kanaat önderinin DP Dönemi’nde de ciddi cezalar aldıkları bilinmektedir. Örneğin Necip Fazıl Kısakürek ve Süleyman Hilmi Tunahan’ın DP Dönemi’nde cezaevinde kaldıkları süre, Tek Parti Dönemi’ne göre daha uzundur.28 Din konusunda Tek Parti Dönemi’nin anlayışı bütünüyle bir kenara bırakılmamıştır. DP Dönemi’nde askerî ve sivil bürokrasi, basın, üniversiteler gibi pek çok alanda Tek Parti Dönemi’nin anlayışı ve dine yaklaşımı var olmaya devam etmiştir.
Türkiye’de çok partili hayata geçişin kamusallığı ve sivil toplum yapısını değiştirdiği ve bu durumun dinî tarikat ve cemaatler tarafından olumlu karşılandığı muhakkaktır. Ancak bir yandan da bu değişim bütünüyle sivil toplum dinamiklerinin kendiliğinden devam edecek sürekliliğine bırakılmamıştır. Özellikle askerî darbe dönemlerinde bürokrasinin doğrudan Tek Parti Dönemi anlayışını temsil eden refleksleri ortaya çıkmıştır. Örneğin 27 Mayıs 1960 tarihinde askerî darbe gerçekleştikten kısa bir süre sonra Milli Birlik Komitesi Başkanı Orgeneral Cemal Gürsel, ezanın tekrar Türkçe okunması, Kur’an kursları ve imam hatip okullarının kapatılması gerektiğiyle ilgili açıklamalar yapmıştır.[28] Darbenin sıcak etkisiyle yapılan bu açıklamaların karşılığının olamayacağını MBK üyeleri de tecrübe etmişler ve tekrar bu tür ifadeler dile getirmemişlerdir. MBK kararıyla Said Nursi’nin naaşının mezarından alınması ve sonrasında İsparta’da bilinmeyen bir yere defnedilmesi gibi olaylar da yaşanmıştır. Ancak dinî sivil alanın sınırlarının ne olacağı önemli bir mesele olarak bu dönemde de devam etmiştir. Bir yandan da Nurculuk, Süleymancılık ve İskenderpaşa gibi dinî cemaat üyelerinin sayılan ve etkinlikleri de artmıştır. Oluşan yeni ortamda Tek Parti Dönemi’ne geri dönülemeyeceği net bir şekilde ortaya çıkmış, ancak sivil dinî alan bütünüyle dinî grupların ve derneklerin kendilerine de bırakılmak istenmemiştir.
Devlet, kendi otoritesini kullanarak kamusal alan ve sivil toplum üzerinde kontrol ve güç uygulamaya devam etmiştir. 1961, 1965 ve 1969 genel seçimlerinde ordunun ve sivil bürokrasinin istemediği sonuçlar alınmıştır. 1965-1971 arasında Süleyman Demirel’in başbakanlığı sırasında Nurcular ve Süleymancılar siyasette aktif hâle gelmişlerdir. Bu gruplara mensup bazı kanaat önderlerinin DP Dönemi’nde de siyasetle ilişkileri olmuştur. 1960lı yıllar, askerî otoritenin siyaset ve gündelik hayat üzerinde etkisinin hissedildiği bir dönem olsa da 1950’li yıllarda hızlanan Kur’an kurslarının ve imam hatip okullarının açılması ve diğer dinî derneklerin kurulması devam etmiştir. Diğer taraftan gazeteler, dergiler ve kitaplar yayımlanmaya devam ettiği gibi yeni nesillerin bu değişimde aktör hâle gelmesiyle yayınlarda ciddi bir çeşitlenme de yaşanmıştır. Yani 1960’h yıllarda, dinin kamusal alandaki görünürlüğü yükselerek var olmaya devam etmiştir.
1960-1980 arasında Türkiye, iç göçe ve ekonomiye bağlı değişimin etkilerinin görünür olduğu bir dönemdir. Bu etkilerin bir kısmı köyden kente geçişin gerçeklik alanı olarak gecekondu bölgelerinde takip edilmiştir. Kemal Karpat, gecekonduyu daha genişçe bir köy-komünal kültürünün bir parçası olarak kabul etmiş ve yaptığı araştırmada iyi bir Müslüman olmanın cemaatin bir parçası olmak anlamına geldiğini tespit etmiştir.[30] Gecekondunun bir kentleşme aracısı olduğu göz önünde bulundurulduğunda bu geçişte dinin önemli bir rolü olduğu da tespit edilebilir. Gecekondu bölgelerinde yaşayan Sünni ya da Alevilerin çok dindar olmalarının ötesinde, dine yükledikleri olumlu anlam ve dini vazgeçilmez bir kimlik unsuru olarak görmeleri önemlidir. Kendine özgü kentlileşme tecrübesinde dinî cemaatlerin bu toplumsal yapıyı tamamlayıcı ve işlevsel etkileri söz konusu olmuştur. Tek Parti Dönemi’nin sonundan itibaren yeni müritler yetiştirmek için köylere yönelen dinî cemaatler, gecekondu bölgelerinde de taşıyıcı etkilerini sürdürmüşlerdir. Gecekondu bölgelerinde yaşayanlar için dinin çok önemli ve merkeîi bir anlam kaynağı olması, bu etkileşimi sürdürmüştür.
Türkiye’nin iç göç hareketliliği ve şehirlerinin büyümesi, çok partili hayata geçişten itibaren kontrolden çıkan kamusallığın daha da kontrol edilemez hâle gelmesine sebep olmuştur. 1970 yılında kurulan Millî Nizam Partisi, bu hareketliliğin ve değişimin bir sonucu olarak görülebilir. Necmettin Erbakan’ın İskenderpaşa Cemaati lideri Mehmet Zahit Kotku’nun emriyle siyasete girmesi, yakın siyasi çevresinin bu cemaate bağlı eğitimli bir gruptan oluşması, din ile siyaset arasındaki ilişki açısından önemlidir. Böyle bir gelişmenin 1940’h ya da 1950’li yıllarda yaşanması beklenir bir durum değildir. Millî Görüş hareketi, devletin sert laiklik anlayışıyla pek çok kez karşı karşıya kalmış, partileri kapatılmışsa da Türkiye’nin değişim dinamiklerine sağladığı uyumla bü- yükşehirlerde önemli bir güç hâline gelmiş ve 1990lı yıllarda süregiden siyaseti belirlemiştir.
Darbeler yoluyla topluma müdahale etme ve Tek Parti Dönemi’ne dönme arzusu, darbelerde dile getirilmiştir. Bürokratik kontrolcü anlayış, 1980 darbesi sonrasında din eğitimini ilk ve orta öğretimde zorunlu hâle getirmiş, 1997’den itibaren yaşanan 28 Şubat darbesinde 1980’li yıllardan itibaren kendilerine daha da fazla alan açılan dinî cemaatlerin tekrar kontrol altına alınması girişimi olmuştur. Sürecin bazı dinî cemaatlere büyük maliyetleri olsa da bu zihniyetle uyumlu gibi gözükürken bir yandan da geleneksel mağduriyet kozunu iyi kullanan bir dinî yapı hem sivil alanda hem de bürokraside büyümeye devam etmiştir. 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişimi, devlet, ordu, bürokrasi ve sivil dinî alan odağında anlaşılabilir. Bu darbe girişiminin bir sonuç olduğu ve tarihsel ve sosyolojik gerçekliğe bağlı çoklu sebep alanında karmaşık ilişkilerin analiz edilmesiyle açıklanabileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
Toplumsal Değişme ve Dinî Sosyalleşmenin Çeşitlenmesi
Türkiye’nin modernleşme sürecinde dinin zamanla bireysel alanda vicdani kabulle ilgili bir sınırlılıkta kalacağını düşünen pek çok aydın ve sosyal bilimci var olmuştur. Bu kabulün Batı merkezli sosyal bilim teorilerinde de uzun süre karşılığının bulunduğundan söz etmek mümkündür. Aslında bu kabul ya da iddia, dinin toplumsal olmaktan çıkacağı ve bireysel ve öznel bir gerçeklik hâline geleceği bir dönüşüm anlamına gelmektedir. Halbuki din bir kurum olarak toplum hayatında var olmaya devam ettiği gibi yeni dinî hareketler ve oluşumlar da ortaya çıkmıştır. Elbette dine toplumsal hayatta atfedilen değer ve inanma oranlarıyla ilgili bir değişim söz konusudur. Örneğin, Dünya Değerler Araştırması’nın 7. dalgasında “Din hayatınızda ne kadar önemlidir?” sorusuna “Çok önemli değildir.” ve “Hiç önemli değildir.” diyenlerin çoğunlukta olduğu ülkeler Avusturalya, Kanada, Çin, Çekya, Almanya, Japonya, Güney Kore, Moğolistan, Hollanda, Yeni Zelanda, Büyük Britanya, Amerika Birleşik Devletleri, Uruguay ve Kuzey İrlanda’dır.[31] Bu ülkelerde kendilerini herhangi bir dine bağlı hissetmeyen ve ateist olarak tanımlayanların oranlan da yüksektir.[32] Din, insanların bu dünyadaki anlam arayışına katkıda bulunan bir kurum olduğu için varlığını sürdürecektir. Türkiye için de bu durum geçerlidir. Dine ilgi var oldukça dinî cemaat ve gruplar da çeşitlenerek var olmaya devam edecektir.
Dinî cemaatlere aidiyet, bağlanan insanlara pek çok şey sunmaktadır. Öncelikle insanlar hayatlarında manevi bir boşluğun oluşmasından çekinmektedir. Dinî bilgi seviyeleri ne olursa olsun insanlar için dinî sosyalleşme ve dayanışma ihtiyacı da önemli bir etkendir. Dinî tarikatlara ve cemaatlere aidiyet duyan insanlar üzerine yapılan bazı araştırmalarda birbirine çok benzeyen sosyal ve psikolojik etkiler tespit edilmiş-tir.[33] Bu etkiler, varoluşuna tatmin edici anlam yüklemek ve hayatla ilgili belirsizliği ortadan kaldırmak şeklinde özetlenebilir. Türkiye’nin toplumsal değişiminde dinî tarikat ve cemaatlerin taşıyıcı etkileri vardır. Bu araştırmaların da gösterdiği üzere bir dinî cemaate bağlanmak, bir tarikatın yolunu takip etmek, insanlara hem sosyal hem de psikolojik faydalar sağlamaktadır. Burada insanların dinî gruplara aidiyetlerinin tamamen faydacı ve çıkarcı bir anlayış temelinde kurulduğu söylenemez. Böyle bir iddia aşın bir yorum olacaktır. Ancak insanların anlam arayışlarına tatmin edici cevaplar bulmalarının yanında belli bir sosyalleşme ağının içinde kendilerini bulmalarının sağladığı güven de dikkate alınmalıdır.
Din toplumsal bir kurum olduğu gibi dindarlık da belli bir dinî sosyalleşmenin sürekliliği üzerine kurulmak durumundadır. İnsani ilişkilerin ve bilgi paylaşımının zayıf olduğu yalnızlaşmış bireysel dindarlığın sürdürülmesi zordur. Geleneksel hayat tarzında köy ve mahalle kültürünün bizatihi kendisi kültürel ve dinî cemaat ilişkilerinin iç içe geçtiği bir dayanışma ve kendiliğinden dinî sosyalleşme üretmiştir. Ancak toplum değiştikçe, geleneksel hayat tarzı ve gündelik hayatın devam ettiği mekân ilişkileri farklılaştıkça dinî sosyalleşme ihtiyacı ortadan kalkmamış, eski ve yeni dayanışma formlarının bir arada bulunduğu bir durum ortaya çıkmıştır. Gazete ve dergilerde kadın ve çocuklara yönelik sayfaların hazırlanmasından kaset ve video yayınlarına, 1990’larda özel radyo ve televizyon kanalları kurmaya ve 2000’li yıllarda internetin sağladığı dijitalleş- me imkânlarını kullanmaya doğru bir süreklilik takip edilebilir. Hem dinî cemaatlerin kendilerine bağlı insan ihtiyacının karşılandığı hem de insanların dine ihtiyaçlarının karşılandığı karşılıklı üretim ilişkisi devam etmiştir. Elbette bütün bu değişim ve çeşitlenme, dezenformasyonun yanında bilgi hiyerarşisi yerine popülerleşme odaklı risklerle devam etmektedir. Dolayısıyla öğretinin klasik olduğu iddia edilse bile araç-amaç dengesinde yeni durumlar ve çeşitlenmenin artışına bağlı bölünmeler, karşı saldırılar vb. devam etmektedir.
Dinin medyada ve dijital platformlarda temsili, geleneksel usullerle bilgi aktarımı ve dayanışma üretiminden farklılaşmaktadır. Paylaşımların ve gündemin hızlı bir şekilde değişmesi, görünürlüğün öne çıkması, dinî otoritenin belirsiz hâle gelmesi, reklamlar, takipçileri etkileme ve takipçi sayısını arttırma gibi hedefler, karmaşık ve belirsiz bir yapının oluşmasına sebep olmaktadır. Ancak bir yandan da internet ve sosyal medya kullananların sayısındaki astronomik artış, dinî grupların hem kendi takipçilerini ikna etmek hem de öğretilerini yaymak için fırsatlar sunan bir alternatif olarak görülmelerine sebep olmuştur.[34] Bu alanda ilk çalışmalardan birini yapan din sosyologu Mustafa Derviş Dereli, siber uzamın kutsallaştırılmasının teknolojinin arka planındaki seküler dayanağa aldırış etmeden internetin dinî niyet ve amaçlarla kullanılabileceği, dinî kimliklerin inşası ve pratiği için yeni bir saha olabileceği fikrini ima ettiğine işaret etmiştir.[35]
Burada kutsal ve iyi niyetli amaçlar için dijital imkânların kolayca kullanılabileceği, baştan olumlu bir ön kabul ve bir varsayım olarak öne çıkmaktadır. “İnsanların internet ortamındaki grupsal tele-varoluşlarıyla meydana gelen online dinî toplulukların büyük bir yekûnunu offline dünyada karşılığı olan geleneksel dinî oluşumların ya da yeni dinî hareketlerin online mecralara intikali oluştururken yalnızca siber uzamda oluşumu gözlenen online dinî grup, cemaat ve topluluklar da mümkün olabilmektedir.”[36] Dinî cemaat liderlerinin, yöneticilerinin ve üyelerinin YouTube kanal hesaplan, resmî sosyal medya hesaplan açmaları ve dijital alanlarda kendilerini göstermeleri, toplumsal değişimin sonucu olarak kabul edilebilir. Elbette yüz yüze etkileşim odağında devam eden cemaat ya da grup aidiyeti ile kıyaslandığında dijitalleşmenin aynı etkileri ne kadar taşıdığı tartışmalı bir konudur.
Dijitalleşme, dinî sosyalleşme ve dinî cemaatler açısından çok yönlü etkilere sahip bir süreç olarak kabul edilebilir. Dijital platformların ne kadar sivil oldukları ve ortak bir katılıma ne kadar imkân tanıdıkları da ayrı bir tartışma konusudur. Çünkü sosyal medya uygulamalarının gelir elde etme, gündemi kendi hâline bırakmama, sansür uygulama ve kullamının yoğunluğuna göre algoritma üzerinden farklı gündemler oluşturma durumları söz konusudur. Bu nedenle dijital mecralar, klasik kamusal alan ve sivil toplum tartışmaları açısından oldukça farklı değerlendirilmeleri gereken platformlardır.[37]
Bu dönüşüm, gazeteden radyo ve televizyona doğru devam eden medyanın dönüşümünü de beraberinde getirmiştir. Sadece sunulanlar açısından değil takip edenlerin beklentileri açısından da pek çok şey dönüşmüştür. Bu etkilerin izleri dijitalleşen dinî gruplar, dindarlıklar, dinî kanaat önderleri ve dinî çatışmalar üzerinden takip edilecektir. Ancak daha karmaşık ve eskiyle kıyaslandığında belirsiz tarafları çok olan yeni bir durum Türkiye’de de ortaya çıkmıştır. Bu konuda literatürde bazı boşluklar bulunduğu gibi ve özellikle dinî cemaatler ve gruplar odağında yeni araştırmaların ve çalışmaların yapılması ihtiyacı bulunmaktadır. Cumhuriyet’in ıoo yıllık hikâyesinde dijitalleşmeye bağlı akışkan gerçeklik tartışmalarının dinî oluşumları etkilediği aşikârdır. Dinî grupların geleceğine dair öngörülebilir analizler yapabilmek için dijitalleşen din meselesinin çok yönlü analiz edilmesi bir ihtiyaçtır.
Sonuç
Batı’da sivil toplum konusundaki teorik tartışmalarda ekonomi kurumunun merkezî bir yeri vardır. Aynı konuda Türkiye’deki literatüre bakıldığında siyaset kurumunun literatürü daha çok belirlediği dikkat çeker. Elbette din ile ekonomi arasındaki ilişki de önemlidir ve Türkiye’de demokrasinin kamusal alanda sağladığı ekonomik avantajlardan ve hareketlilik imkânlarından dinî gruplar da faydalanmıştır. Türkiye’de modernleşme, Osmanlı’dan itibaren şehirli, eğitimli ve ekonomik imkânları görece daha fazla olan kesimlerde kültürel bir farklılaşmaya sebep olmuştur. Aslında eski ile yeni arasında kültürel farklılaşmaya bağlı mesafeler oluşmuştur. Kendilerini ilerici ve batıcı kabul eden pozitivist dünya görüşüne sahip entelektüeller ve siyasetçiler, dinin kamusal alandaki etkinliğinin azaltılması ve bireylerin vicdanlarıyla sınırlı bir özel alanda kalması gerektiğini kabul etmişlerdir.
II. Meşrutiyet Dönemi’nde farklı radikal ve hayata geçmesi zor gözüken pek çok fikir, Cumhuriyet’in kuruluşundan kısa bir süre sonra hayata geçirilmeye başlanmıştır. Tek Parti Dönemi’nde kamusal alanı bütünüyle kontrol altında tutmak isteyen bir ideolojik anlayış hâkimiyet kurmuştur. Resmî ideolojinin olmazsa olmaz ilkesi laiklik olarak belirlenirken kendi hâline bırakılmayan sivil toplum alanı da resmî ideolojiye ve dolayısıyla laiklik anlayışına -hatta ideolojisine- uydurulmaya çalışılmıştır. Geleneksel kurumların sürekliliğinin kırılması, dinî eğitim başta olmak üzere dinî ritüeller ve sembollerle ilgili önemli bir boşluk doğmuştur. Bu dönemde Diyanet İşleri Başkanlığının da bürokraside yetkilerinin kısıtlandığı ve din ile devlet arasındaki ilişkilerde köprü işlevi göremediği belirtilmelidir. Tek Parti Dönemi din ve devlet ilişkisinin oluşturduğu travma, Türk toplumunun dinî konularda şuuraltını oluşturmaktadır. Dindar kesimde nesilden nesle aktarılan kaygılar ve korkular bu dönemde oluşan manevi boşluktan meydana gelmiştir.
Çok partili hayata geçiş ve iç hareketliliğe bağlı önemli bir toplumsal değişme olayı olarak kentleşme, devlet ve din arasındaki ilişkinin yeniden düzenlenmesine de sebep olmuştur. Osmanlı’dan Cumhuriyet’e sivil dinî oluşumlar değişmiş ve Cumhuriyet dönemi şartlarına göre yeni dinî cemaatler ortaya çıkmıştır. Yeni oluşan kamusallıkla siyasette, ekonomide, köylerde ve şehirlerde bu grupların kendi sürekliliklerini sağlayacak imkânları araştırdıklarını ve yeni kaynakları kullandıklarını tespit etmek mümkündür. Ayrıca dinî cemaatler, kamusal alanda kamuoyu oluşturacak araçlar kullanmışlardır. Çok partili hayata geçişle birlikte bürokrasinin yeni siyasal- lığın güdümüne giren kamusallığı kontrol altına alma çabası da dikkat çekmektedir. Başarılı olmuş ya da olmamış bütün askerî darbelerde darbecilerin bir şekilde Tek Parti Dönemi laiklik anlayışına vurgu yapmaları, ancak o dönemin radikal uygulamalarını tam olarak hayata geçirememeleri Türkiye’nin yaşadığı değişimle ilgilidir.
Din bir kurum olarak varlığını hem dünyada hem de Türkiye’de sürdürmeye devam etmiştir. Din, toplumsal bir kurum olduğu için tamamen özel alanda ve bireylerin vicdanları sınırında varlığını sürdürebilecek bir gerçeklik değildir ki bu durum sosyolojik gerçekliğe de aykırıdır. Farklı dönemlerde yeni kaynakların kullanımları üzerinden yeni dinî sosyalleşmeler ortaya çıkmaktadır. Dinî cemaatler, dinî sosyalleşmeye hem kaynaklık eden hem de dinî sosyalleşme sayesinde varlığını sürdürebilen toplumsal birimlerdir. Türkiye’nin 1960lı yıllarda uluslararası dinî etkilere açık hâle gelmesi, yakın ve uzak coğrafyalardaki dinî grupların ve tartışmaların etkileri, 1980 sonrası dışa açılma, teknik değişmeler dinî hayatta pek çok çeşitlenmenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. 2000’li yıllarda internetin ve sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla siber alanda dinin dijital üretimi yeni bir dinî sosyalleşme biçimi olarak ortaya çıkmıştır. Bu yeni durum, kendine özgü belirsizliklere sahipse de bütün dünyanın ve Türkiye’nin inkâr edilemeyecek bir gerçeği olarak varlığını sürdürmektedir. Cumhuriyet’in 100. yılında Türkiye’de sivil dinî alan ve bu alanda varlık gösteren oluşumlar bir yandan tarihsel gerilimlerin ve bölünmüşlüklerin etkilerini taşımakta bir yandan da yeni oluşan şartlara göre yeni formlarla varlığını sürdürmektedir.
Editör:Hicret K. Toprak – 100. Yılında Cumhuriyet ve Dini Hayat (Hafıza Muhasebe Tahayyül),syf:277-313
Dipnotlar:
[1] Sarıkaya, “Türklerin İslamlaşma Süreçlerinde Mezheplerin ve Tarikat- ların Yeri”, Yeni Türkiye Dergisi (82), 2022, s. 638.
[2] İnalcık, Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet, İstanbul, İş Bankası Kültür Yayınlan, 2016, s. 123-125.
[3] Onaran, Padişahı Devirmek: Osmanh’da Islahat Çağında Düzen ve Muhalefet: Kuleli (1859), Meslek (1867), İstanbul, İletişim Yayınlan, 2018,
[4] Hanioğlu, Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük ı, İstanbul, İletişim Yayınlan; Mardin, Jön Türklerin Siyasi Fikirleri, İstanbul: İletişim Yayınlan; Korlaelçi, “Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi”, Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi (2), 1994, ss. 217-220.
[5] Korlaelçi, “Poziti vist Düşüncenin İthali”, Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi, M. Ö. Alkan (Der.), İstanbul, İletişim Yayınlan, 2011, s. 222.
[6] Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, A. Kuyaş (Çev.), İstanbul, Yapı ve Kredi Yayınlan, 2008, s. 230,
[7] Altıntaş, “Kılıçzade Hakkı ve Projesi”, Eskiyeni Dergisi (8), s. 95’97-
8. Osman Turan, Türkiye’de Manevi Buhran; Din ve Laiklik, 2. Baskı, İstanbul, Ötüken Yayınlan, 2005, ss.110-111.
[9] Atatürk’ün “Vatandaş için Medeni Bilgiler” notlarının el yazmalarının fotoğraflarında alıntılanan ifadelerde bazı farklılıklar ve kesintiler yapıldığı görülmüştür. Bu hassasiyet bazı ifadelerin dindar insanlan rahatsız edebileceği şeklinde yorumlanabilir. Yukarıda alıntı yapılan bölüm el yazılarında şu şekilde yer almaktadır: “Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz. Türkler Arapların dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi.Arap dinini kabul ettikten sonra, bu din ne Arapların ne aynı dinde bulunan Acemlerin ve ne de Mısırlıların ve sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine hiçbir tesir etmedi. Bilakis, Türk milletinin milli rabıtalarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabii îdi. Çünkü, Muhammed’in kurduğu dinin gayesi, bütün milliyetlerin fevkinde şamil bir Arap milliyeti siyasetine müncer oluyordu. Bir Arap fikri, ümmet kelimesi ile ifade olundu. Muhammed’in dinini kabul edenler, kendilerini unutmağa, hayatlarını Allah kelimesinin, her yerde yükseltilmesine hasretmeğe mecburdular. Bununla beraber, Allah’a kendi milli lisanında değil, Allah’ın Arap kavmine, gönderdiği Arapça kitapla ibadet ve münacatta bulunacaktı. Arapça öğrenmedikçe, Allah’a ne dediğini bilmeyecekti. Bu vaziyet karşısında Türk milleti birçok asırlar ne yaptığını ne yapacağını bilmeksizin, adeta, bir kelimesinin manasını bilmediği hâlde Kur’an’ı ezberlemekten beyni sulanmış hafızlara döndüler.” (İnan, Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları, 2, Baskı, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1988, ss. 364-367.
10 İnan, Medeni Bilgiler ve M, Kemal Atatürk’ün El Yazıları, 2. Baskı, Ankara, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1988, s. 21.
11.Comte, “Pozitif Felsefe Dersleri”, Sosyoloji Dergisi, 2(19-20), 1964, s. 217-
[12] Kurşun, “Şeyh Said”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, EK- 2, Ankara, Diyanet Vakfı Yayınlan, 2019, s. 561.
[13] Ahmet Hamdi Akseki, “Din Tedrisatı ve Dini Müesseseler Hakkında Rapor II”, Sebîlürreşâd, 5(101), s. 5.
[14] Tavukçuoğlu, “Cumhuriyet Döneminde Din Derslerinin İlkokul Programındaki Yeri”, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 6(6), 1996, s. 150.
[15] Tavukçuoğlu, “Cumhuriyet Döneminde Din Derslerinin İlkokul Programındaki Yeri”, Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 6(6), 1996, ss. 151-152.
[16] TBMM Tutanak Dergisi, IX. Dönem, Cilt: 9,109. Birleşim (6.8.1951)» ss. 617-618.
[17] Şimşek, Bir İdeolojik Seferberlik Deneyimi: Halkevleri 1932-1951, İstanbul, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2002, s. 43.
[18] Çaha, Aşkın Devletten Sivil Topluma, 3. Baskı, İstanbul, Plato Film Yayınları, 2007, s. 183.
19. Toprak, Mihrap Minber ve Devleti Tek Parti Döneminde Diyaneti işleri Başkanlığı, İstanbul, Küre Yayınlan, 2019, s. 289.
[20] Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam, İstanbul, Dergâh Yayınlan, 2008, s. 78.
[21] Cumhuriyet Halk Partisi 7, Büyük Kurultayı Tutanakları, Ankara,
[22] Akseki, “Din Tedrisatı ve Dini Müesseseler Hakkında Rapor 3, Sebî- lürreşâd, 5(102), s. 19.
[23] Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam, İstanbul: Dergâh Yayınlan, 2008, s. 101.
[24] Yücekök, Türkiye’de Örgütlenmiş Dinin Sosyoekonomik Tabanı, Ankara, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1971, s. 133-
[25] Yücekök, Türkiye’de Örgütlenmiş Dinin Sosyoekonomik Tabanı, Ankara» Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınlan, 1971, ss. 139-H1–
[26] Zorbay, Demokrat Parti Dönemi Din ve Devlet İlişkileri, (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ankara, Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2016, s. 79.
[27] Zorbay, Demokrat Parti Dönemi Din ve Devlet İlişkileri, (Yayımlanmamış Doktora Tezi), Ankara: Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü, 2016, s. 80; Ateş, Türkiye’de Din Politikaları veDin-Siyaset îlişkisi, İstanbul, Ötüken Yayınlan, 2018, ss. 202-203.
28 Akın, M. H., “Demokrat Parti Döneminde Din ve Devlet İlişkileri”, 100. Yılında Türkiye Cumhuriyeti’nde Siyasi, Sosyal ve Ekonomik Hayat (1950-1960), M. S. Bilgin (Der.), Ankara, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınlan, s. 109.
[29] Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam 2, İstanbul:Dergâh Yayınları, 2016, ss. 280-281.
[30] Karpat, Türkiye’de Toplumsal Dönüşüm: Kırsal Göç, Gecekondu ve Kentleşme, A. Sönmez (Çev.), İstanbul, Timaş Yayınları, 2016, s. 169-170-
[31] World Values Survey, https: // www.worldvaluessurvey.org/WVSDocu- mentationWV7.jsp (Erişim tarihi: 10.03.2024), 2022, ss. 159-160.
[32] World Values Survey, https;//www.worldvaluessurvey.org/WVSDocu- mentationWV7.jsp (Erişim tarihi: 10.03.2024), 2022, ss. 507-509)*
[33] Karataş, Tarikatlara Yönelmenin Sosyo-Kültürel Temelleri, (Yayımlanmamış Doktora Tezi), İstanbul, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2004, ss. 161-165; Yalçınkaya, Cerrah, “Tarikat/Cemaat Mensuplarının Gözünden Katılım Sebepleri ve Tarikat/Cemaat Ortamları”, E-Makalat: Mezhep Araştırmaları Dergisi, 16(2) 736-765,2023, ss. 753-757-
[34] Çömez Polat, Tekdemir, “Sosyal Medyada Müslüman Kimlik Algısı: İslâmî Fenomenler ve Twitter Örneği”, Medya ve Din Arattırmaları Dergisi, 3(2), 165-180, 2020, s. 168.
[35] Dereli, “Dini Kimliklerin Siber Uzamda Akışkanlaşması”, İnsan ve Toplum Dergisi, 9(1), 85-115, 2019, s. 99-
[36] Dereli, “Dini Kimliklerin Siber Uzamda Akışkanlaşması”, İnsan ve Toplum Dergisi, 9(1), 85-115,2019, s. 104.
[37] Habermas, Kamusallığın Yeni Bir Yapısal Dönüşümü ve Müzakereci Demokrasi, T. Bora (Çev.), İstanbul, İletişim Yayınlan, 2023, ss. 44-45.
Kaynakça
Akın, M. H. (2023). “Demokrat Parti Döneminde Din ve Devlet İlişkileri”. 100. Yılında Türkiye Cumhuriyetinde Siyasi, Sosyal ve Ekonomik Hayat (1950-1960). M. S- Bilgin (Der.), Ankara: Atatürk Araştırma Merkezi Yayınlan.
Akseki, A. H. (1951a). “Din Tedrisatı ve Dini Müesseseler Hakkında Rapor II”. Sebîlürreşâd. 5(101), 4-6.
Akseki, A. H. (1951b). “Din Tedrisatı ve Dini Müesseseler Hakkında Rapor III”. Sebîlürreşâd. 5(102), 19-20.
Altıntaş, R. (2008). “Kıhçzade Hakkı ve Projesi”. Eskiyeni Dergisi. (8), 93’102.
Ateş, S. (2018). Türkiye’de Din Politikaları ve Din-Siyaset İlişkisi. İstanbul: Ötüken Yayınlan.
Berkes, N. (2008). Türkiye’de Çağdaşlaşma. A. Kuyaş (Çev.). İstanbul: Yapı ve Kredi Yayınları.
Comte, A. (1964). “Pozitif Felsefe Dersleri”. Sosyoloji Dergisi. 2(19- 20), 213-258.
Cumhuriyet Halk Partisi 7. Büyük Kurultayı Tutanakları. (1948). Ankara: Ulus Basımevi.
Çaha, Ö. (2007). Aşkın Devletten Sivil Toplunla. 3. Baskı, İstanbul: Plato Film Yayınlan.
Çömez Polat, F., Tekdemir, G. (2020). “Sosyal Medyada Müslüman Kimlik Algısı: İslami Fenomenler ve Twitter Örneği”. Medya ve Din Araştırmaları Dergisi. 3(2), 165-180.
Dereli, M. D. (2019). “Dini Kimliklerin Siber Uzamda Akışkanlaşması”. İnsan ve Toplum Dergisi. 9(1), 85-115.
Habermas, J. (2023). Kamusallığın Yeni Bir Yapısal Dönüşümü ve Müzakereci Demokrasi. T. Bora (Çev.) . İstanbul: İletişim Yayınlan.
Hanioğlu, Ş. (1991). Bir Siyasal Örgüt Olarak Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti ve Jön Türklük 1. İstanbul: İletişim Yayınlan.
İnalcık, H. (2016). Osmanlı Tarihinde İslamiyet ve Devlet. İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınlan.
İnan, A. A. (1988). Medeni Bilgiler ve M. Kemal Atatürk’ün El Yazıları. 2. Baskı, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi.
Kara, İ. (2008). Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam. İstanbul: Dergâh Yayınlan.
Kara, İ. (2016). Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam 2. İstanbul: Dergâh Yayınlan.
Karataş, G. (2004). Tarikatlara Yönelmenin Sosyo-Kültürel Temelleri. (Yayımlanmamış Doktora Tezi). İstanbul: Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü.
Karpat, K (2016). Türkiye’de Toplumsal Dönüşüm: Kırsal Göç, Gecekondu ve Kentleşme. 2. Baskı. A. Sönmez (Çev.). İstanbul: Timaş Yayınlan.
Korlaelçi, M. (1994). “Pozitivizmin Türkiye’ye Girişi”. Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. (2), 209-220.
Korlaelçi, M. (2011). “Pozitivist Düşüncenin İthali”. Tanzimat ve Meç* rutiyetin Birikimi. M. Ö. Alkan (Der.). İstanbul: İletişim Yayınlan, ss. 214-222.
Kurşun, Z. (2019). “Şeyh Said”. Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi. EK-2. Ankara: Diyanet Vakfı Yayınlan, ss. 560-562.
Mardin, Ş. (1994). Jön Türklerin Siyasi Fikirleri. İstanbul: İletişim Yayınlan.
Onaran, B. (2018). Padişahı Devirmek: Osmanlı’da Islahat Çağın* da Düzen ve Muhalefet: Kuleli (1859), Meslek (1867). İstanbul: İletişim Yayınlan.
Sarıkaya, S. (2016). “Türklerin İslamlaşma Süreçlerinde Mezheplerin ve Tarikatların Yeri”. Yeni Türkiye Dergisi. (82), 637-650.
Şimşek, S. (2002). Bir İdeolojik Seferberlik Deneyimi: Halkevleri 1932-1951. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
Tavukçuoğlu, M. (1996). “Cumhuriyet Döneminde Din Derslerinin İlkokul Programındaki Yeri”. Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi. 6(6), 147-167.
TBMM Tutanak Dergisi. IX. Dönem. Cilt: 9.109. Birleşim (6.8.1951).
Toprak, H. (2019). Mihrap Minber ve Devleti Tek Parti Döneminde Diyanet İşleri Başkanlığı. İstanbul: Küre Yayınlan.
Turan, O. (2005). Türkiye’de Manevi Buhran: Din ve Laiklik. 2. Baskı. İstanbul: Ötüken Yayınları.
World Values Survey (2022). Results by Country 2017-2022. https:// www.worldvaluessurvey.org/WVSDocumentationWV7.j sp (Erişim tarihi: 10.03.2024).
Yalçınkaya, Z., Cerrah, L. (2023). “Tarikat/Cemaat Mensuplarının Gözünden Katılım Sebepleri ve Tarikat/Cemaat Ortamları”. E-Makalat: Mezhep Araştırmaları Dergisi. 16(2) 736-765.
Yücekök, A. N. (1971). Türkiye’de Örgütlenmiş Dinin Sosyo-Ekonomik Tabam. Ankara: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınlan.
Zorbay, T. (2016). Demokrat Parti Dönemi Din ve Devlet İlişkileri. (Yayımlanmamış Doktora Tezi). Ankara: Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü.


0 Yorumlar