Cenâb-ı Allah mutlak bilinmezlik âleminden, halik, mübdi’, sâm gibi özellikleri gereği kendini göstermek istemiş, ilk önce toplu bir nüve şeklinde isimlerini göstermiştir. Her şeyin ilki olan bu âlemi Muhyî Efendi de bazen Hz. Peygamberin, Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur, benim ruhumdur, akıldır, kalemdir gibi hadislerine atıfla bazen de kendinden önceki geleneği takip ederek dürretü’I-beyzâ, tohm-ı şeceretü’l-kâinât, Nuvvâtü’l-hakîka, dürretü’l-hakîkati’l-Muhammediyye, hiye’z-zâti mea’t-ta‘ayyün. El-evvelü felehü’l-esmâi’l-hüsnâ küllühâ ve hüve’l-ismü’l-a’zam gibi isimlerle anmıştır.[1] Bütün bunlar hakikati bir olan şeyin farklı sıfatları nedeniyle farklı isimlendirmesinden kaynaklanmaktadır.[2]
Kalemdir
Rahmân’ın nefesi olan el-Kelimehin Kün emrinin dışında ilk zuhûr eden şey olduğu daha önce geçmişti. Ona kalem denilmesinin sebebi kendisindeki bilgiyi mertebe bakımından daha aşağıya birer hakikat olarak yazar aktarır. Bu hakikatler tesir edici bir konumdadır.[3]
Bir Gülşeni şeyhi olan Edirneli Şuayb Şerafeddin Efendi, Sezai’nin beyitlerini şerh ederken özetle şöyle demektedir: Allah’ın âlemde ilk yarattığı kalemdir. Bu kalem ilk tecellî, ahadiyyet mertebesi, isimler âlemi yani Hakîkat-ı Muhammediye mertebesidir. Kalem bir mertebenin adıdır. Bundan sonra yaratılacak olanlar bu mertebe Vasıtasıyla meydana gelecektir. Allah bu kalemle (hakîkat-ı Muhammediye) dilediğini varlık tahtasına yazmaktadır. Hz. Peygamber’in yemin edeceği vakit “Nefsim kudret elinde olan Allah’a” diye başlamasının sebebi bu gerçeğe işarettir. Dede Ömer Rûşenî hakikat-i Muhammediye mertebesinden bu durumu şu beyitleriyle dile getirir:
Gelmişem mecmû-i âlemden ilk
Geh kalem okurlar adım kâh kilk
Hoş-harîr üzre benim tahrîr iden
Türlü sözler söyleyip takrir iden
Hakla bâkî özümden fâniyem
Âdem’e hem evvel hem sâniyem.[4]
Kısaca bu mertebe olarak Hz. Âdem’den hem önce gelmiş, şehâdet âleminde ise ondan sonra gelmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Nûn ve’l-kalemi vemâ yesturûn/Nûn’a, kaleme ve onların yazdığına yemin olsun ki” denilirken buradaki “Nûn” lâ-taayyün mertebesindeki Allah, “Kalem” ise hakikat-ı Muhammediye’nin diğer adıdır. Yazılanlar ise kâinattır. Resûl aleyhisselâm, ilm-i İlâhîde toplu olarak bulunan şeylerin açıklanmasına ve hariçte zuhuruna sebep olduğundan ona kalem diye isim verilmiştir.[5] Kalem’in mürekkebi nurdur. Nur olan kalemin yazdığı da elbetteki nur olur. Ona nur denmesinin sebebi de onunla hem zâtını (kendisini) hem de başkasının idrâk edilebilmesi sebebiyledir.[6]
Dede Ömer Rûşenî (892/1497) ise Der Beyân-ı Sıfatı- Kalem (Kalemiyye) isimli risalesinde maşûkun nezdindeki âşıkın durumunu, kâtip ve kalem ilişkisine benzetir. Kâtibin elindeki kalemin macerası temsilî biçimde anlatılır. Kalemi elinde tutan kâtip, kaleme göre güç ve üstünlüğü temsil etmektedir. Kalemi elinde tutan kudret, onu kendi isteklerini yerine getirmeye mahkûm etmektedir. İstediği gibi evirip çevirmeye, istediğini yazdırmaya mutedirdir. Kalem, ancak kâtibin elinde değer kazanmış olmaktadır.[7]
Akl-ı Evveldir
Muhakkik sûfilere göre “bilgi” “varlık”Ia, “bilmek ”de “varolmak la aynı anlamdadır. Bu durumda bir bilgi mertebesini ifade den “ilk akıl”, aynı zamanda “ilk var olan” mânasına gelmektedir. Tanrı’dan çıkan “bir” herşey üzerine eşit olarak yayılan genel bir arlık tecellîsi ise ilk akıl da Rahmânî nefesle gelen ilk mevcuttur.8
Akl-ı evvel Allah’ın fiilidir. Diğer her şey onun sebebiyle olmuştur. O eğitimini Allah’tan, diğer her şey ise eğitimini ondan aImıştır. Her bir akıl bir üstünden feyz alır. Bu böyle gide gide Allah’a kadar varır. Allah ise kimseden feyz almaz. Kendisi vâci- ü’l-vücûddur.9
Nokta ilk cevher olmakla birlikte hakîki bir güneştir. Kendisi idrak eden olduğu gibi başkasının idrak edebilmesini de sağlar. Bu edenle ona akıl denilir. Fakat okumak akletmek anlamına gelmez. Nitekim Bakara sûresinde “Sîzler kitabı okuduğunuz halde akletmez misiniz” diye sorulmuştur. Akletmek zihnin değil kalın bir eylemidir. Bu akılla yüce âlemlere çıkılabilir, hakikat anlaşılabilir, kemâle erilebilir. Allah Cebrâil’i Âdem aleyhisselâma akıl, iman ve hayâdan birini seçmesi için göndermiş, Âdem aklı içmiştir. Gerekçesini de akıl olmadan diğer ikisinin olamayacağını söyleyerek ifade etmiştir. Çünkü akla uyan Hakk a vâsıl olur, vuslata erenin sözleri reddolunmaz. Hayâ ise imân ile mevsuftur. «birinden ayrılmazlar. Akla uymayanlar “zâlim ve cehûl”dür.10
Dikkat edilirse buradaki akıl, iman ve hayâyı ilzam ettiren, Allah ve Peygamberi bilip bağlanan akıldır. Sadece düşünen ve pasif olan değil, faal ve icbar eden bir akıldır. Bu akıl, gerçek bir güneş gibidir. Allah kendi varlığından âlemi yarattıktan sonra onu ihâta imiş, adına arş demiştir, “Rahman arşı istiva etti” âyeti buna işaret eder. Müellifimiz hem dış âlemde (evren) hem iç âlemde (insan), hem de kitaptaki (Kur’ân) arş ve kutsiyi anlatabilmek için iç içe geçmiş iki daire şekli çizerek konuyu açıklamaya çalışmıştır. Dıştaki daire arştır, Arşın biri zâhirî diğeri bâtını iki yönü vardır. İçteki daire ise kürsîdir. Bunun da zahirî ve bâtını olmak üzere iki yönü vardır.
Aydır, Arş ve Kürsî’dir
Hakîkat-i Muhammediye (Peygamberimiz) Allah’ın isim ve sıfatlarının ilk zuhur mahalli olmakla tıpkı güneş karşısındaki ay gibidir. Nasıl ki ay ışığını güneşten alır, aldıktan sonra da diğer eşyayı aydınlatır o da ilâhı isim ve sıfatları böylece yansıtır.[11] “Sen olmasaydın âlemi yaratmazdım” ya da “Sen olmasaydın gökleri ve yeri yaratmazdım” mealindeki hadisler bu anlama gelmektedir.
Arşın batini yönüne kalem denilir. “Nûna ve satırlara yazan kaleme yemin olsun ki” âyeti buna işaret eder. Hz. Peygamber’in de “Allah’ın ilk yarattığı kalemdir” hadisinde zikrettiği aynı şeydir. Bu kaleme aynı zamanda akl-ı küll, nûr, ümmü’l-kitâb da denilir. Bedi’ isminin mazharıdır. Zira “O göklerin ve yerin eşşiz yaratıcısıdır/Bedi’dir” (Bakara 2/117). Arşın zahir özelliğine gelince onun adı Arş’tır. Arş’ın sahibi Allah, kullarından dilediğine irâdesiyle ilgili vahyi (Cebrâil’i) indirir. Muhit isminin maz- harıdır. “Her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz” (Talak 65/12) âyeti buna delildir.
Kürsî’nin zâhir özelliğine Kürsî denilir. “Onun kürsisi bütün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır” (Bakara 2/255) Şekûr isminin mazharıdır. “Allah Gafur ve Şekûrdur” âyeti buna delildir. Kürsî’nin bâtın özelliğine Levh-i mahfuz, nefs-i küll, kitâb-ı Hüdâ da denilir, “Hakikatte o levh-i mahfuzda bulunan şerefli bir Kur’andır” (Buruç 85/21-22) âyeti bunu gösterir.
Ebü’l-Ervâh, Rûhu’l-Ervâh, Rûhu’l-A‘zamdır
Hakîkat-ı Muhammediye, mümkün varlıkların hakikatlerini kendinde toplamıştır. Kâinâtın mücerred ruhlarını kendinde barındırmaktadır. Bütün ruhlar ondan tecellî etmiştir. Böyle olunca ona ruhların babası (Ebü’l-ervâh), ruhların ruhu (rûhu’l-ervâh), en büyük rûh (rûhu’l-azam) denilebilir. Bu tıpkı Hz. Âdem’in insanlığın babası olmasına benzemektedir.12
Yukarıda noktanın hakîki bir güneş olduğunu söylemiştik, ilk cevherdir, gördüğünü diriltir, ilk yaratılanları olduğu gibi sonradan gelenleri de diriltir. Rûh da sonradan yaratılmıştır. Âyette “Ve sana rûh hakkında soruyorlar. De ki, rûh rabbimin bileceği bir şeydir”[13] mealindeki âyet bu durumu İfade etmektedir. Hatta nefisleri ve başka şeyleri de bu nokta diriltir. Bu makamdaki noktaya, Cibrîl-i Emîn ismi de verilmiştir. Âyette “Kur’ân’ı ona üstün güçlere sahip Cebrail öğretti” (Necm 53/6) denilerek Cibrîl-i Emîn’e işâret edilir. Müellifimiz burada Cebrail aleyhisselam hakkında bir kaside ile onun özelliklerini zikreder.[14]
Cibrîl aleyhisselâm, ilm ismine mazhar olduğu gibi İsrafil aley- hisselâm da Hayy ismine mazhardır. İsrafil aleyhisselam bugün (sürekli) sûrunu üflemekte bu nedenle âlem sürekli yeniden dirilip ayağa kalkmaktadır. Bu âlem hâzinesini Cebrâil ilmiyle doldurmuştur. İlmin aslını peygamberlere, fer’ini de evliyâya vererek yapmıştır. Şendeki bendeki ilim de Cebrâil’e ait olan ilimdir. Rivayete göre ilmin altı yüz feri vardır. Fer’inin fer’i de sayısızdır. Bazıları sanki Cebrail inip de bu ilimleri getirmiş zannederek asıl ilim ile fer’ini birbirinden ayıramazsa yanılırlar. Bu yanılgıya sebep mertebelerdir. Rızka vesile Mikâil aleyhisselâm, kahretmeye kudret lazımsa bunun vesilesi de Azrâil’dir.15
İlk cevher olan nokta, Âlim, Mütekellim, Semi’, Basîr, Kadir ve Hayy olarak bütün bu sıfatlarını insana vermiştir. Fakat Âdem’i çok farklı bölgelerin toprağından farklı renk ve kabiliyetlerde yaratmıştır. Onu kendi zatına ayna edinmiştir. Kendine ünsiyet peyda edenlerin tutan eli, gören gözü, duyan kulağı olmuştur. İnsan İlâhî bir nefhadır. îsâ îbn Meryem’in nefesinin ölüleri diriltmesi bunun delilidir. Hz. Süleyman’a insanlardan başka uçan, yürüyen, yüzen hayvanlara ve cinlere hükmetme yetkisi verilmesi esas, onun hükümran olduğunu gösterir.
Muhabbet ve Sevginin Kaynağıdır
Hakîkat-i Muhammediye bütün varlığın aslı olduğu gibi bütün manevî makam ve derecelerin aslı da muhabbet ve sevgi makamıdır. Allah makamların aslı olan sevgiyi varlıkların aslı olan Hz. Peygamber e vermiştir. Bu durum âyette, “Habîbim de ki eğer Allah’ı sevdiğinizi iddia ediyorsanız hemen bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret eylesin (Al-i İmran 3/31).” şeklinde ifade edilir. Bu konuyu anlamaya yarayan hadis ise şudur: “Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine babasından da, evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman, 7) Kişinin var olmasının sebebi İlâhî sevgi olduğu gibi Allah’a vâsıl olmanın yolu da ancak muhabbet iledir.
Allah hakîkat-ı Muhammediyeyi zâtına şefaat nimetiyle birlikte mir’ât edinmiştir. Nûruyla bâkî kılmıştır. Besmele-i şerife içinde geçen Allah’ın birinci sıfatı olan “Rahman” ona ait iken arkasından gelen “er-Rahîm” Hakîkat-ı Muhammediyeye aittir. İki sıfatın birlikteliğinden vücûd kemâle ermiştir. Bunu; “Andolsun, size içinizden, sizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki bir sıkıntıya düşmeniz ona pek ağır gelir size, pek düşkündür, müminleri esirger, rahimdir.” (Tevbe 128) âyetinde “rahimdir” sıfatı çok açık biçimde onu tavsif eder. Allah bunun üzerinden diğer varlıkları var etmiştir. Hakîkat-ı Muhammediye bütün güzelliklerin ve merhametin kaynağıdır (menbaı), hâzinesidir. Bu sebeple melekler ona salât u selâm getirmektedir. Bu hazine ondan sonra ehl-i beyte intikal etmiştir. Biz de hem ona hem de ehl-i beyte salât u selâm getiririz.[16]
Noktayı anlamak, kavramak; varlığı/kâinâtı anlamak, kavramaktır. Bir damla suda muazzam âlemler, bir zerre havada garip kudretler görülebilir. Bu hikmetler üzerine yoğunlaşmak ve yakınlaşmakla keşfedilir, keşfedildikçe de insanın hayreti artar. Bu nedenle şair Şinasi:
Varlığın bilme ni hâcet kürre-i âlem ile
Yeter isbâtına halk ettiği bir zerre bile
Aynı durumu Fuzûlî de şöyle dile getirir:
Olsa isti’dâd-ı ârif kabil-i idrak-i vahy
Emr-i Hak irsaline her zerre bir Cebrail
Hür Mahmut Yücer – Temsiller(Vahdet-i Vücud ve Sembolizm),syf:35-40
Dipnotlar:
‘ 1 Muhyî, Temsîl-i Nokta, 8a. İlk “Kelimeye verilen hakîkatu l-hakâik, Hakîka- tü’l-Muhammediye, Nûr-ı Muhammedi, R3uh-ı Muhammedi, El-Vâlidu k-ekber, Âdem-i Hakîkî, Âdem-i evvel, Nefs-i vahide, Ayn-ı vâhide. Nüsha, Üm- mü’l-kitâb, Kalem-i A’lâ, el-Aklü’l-evvel, el-Mevcûdu’l-evvel, Halîfe gibi isimler ve bu isimlerin açıklamaları için bkz. Sema Özdemir, Dâvûd-ı Kayserimde Varlık, Bilgi ve İnsan, İstanbul 2014, s.231-256.
[2] Mesela bir kişinin demircilik, ressamlık, marangozluk ve yazıcılık gibi meslekleri olsa bu onun hakikatinin değiştiğini göstermez. Bilakis o tek ve aynı kişidir. M. Nûru’l-Arabî, Noktatul-Beyân, s.43.
[3] Sema özdemir, a.g.e., s.248.
[4] Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, a.g.e., s.21.
[5] MuhyîEfendi Temsîl-iŞecerrisalesinde “Nûn’un hakikat-i Muhammediye mertebesine işaret olduğunu şu cümlelerle ifade eder. “Ve ‘nûn’ nûr-ı Hazret-i Rab- bül âlemine işaretdir ki ‘nûr-ı nübüvvete dâldir ki Hakîkat-i Muhamediyye vâki’ olmışdur. “fe halaktü’l-halkali u’rife” manâsına işaretdir.” Tetnsîl-i Şecer, vr.3a.
[6] Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, a.g.e., s.23.
[7] Ali Öztürk, a.g.t., s.46
8.Sema Özdemir, Dâvûd-ı Kayserî’de Varlık, Bilgi ve İnsan, İstanbul 2014, s. 99. “Bir’den çıkan ilk varlık tecellîsini ilk kez kabul eden mevcûdun pek çok ismi için bk. S. özdemir, a.g.e,, s. 100,
9.Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, a.g,e., s.29.
10.Muhyî, Temsîl-i Nokta, vr.lOab.
[11] Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s.29-30. Şerâfeddin Efendi buradaki Hakîkat-ı Muham- mediye’yi Peygamberimiz olarak yazmaktadır.
12.Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, a.g.e., s.33.
[13] îsrâ 17/85.
[14] Muhyî, Temsîl-i Nokta, vr. 12a.
15 Asuman Meyveci» Strr~ı Cânân, s.93.
[16] Muhammed Nûru’l-Arabi, Noktatül-Beyân, s. 36.


0 Yorumlar