Harf Sembolizmi
Paylaş:

 

Harfler, sözcüklerin yapı taşlarıdır. Sözcükler ise dilin yapı taşlarıdır. Harfler birleşerek sözcükleri, sözcükler de dil sistemini oluşturur. Dilin temel fonksiyonu, duygu ve düşünceleri aktarmak, bunlarda yaşanan değişimleri göstermek, yani iletişimi sağlamak­tır. Ancak insanoğlunun hayal gücü, harflerde ve sözcüklerde, ile­tişimin işlevinden fazlasını öngörmüştür. Harflerin sözcüklerin te­mel unsuru olmanın yanı sıra, kimi zaman metafizik gerçekliklere işaret ettiğine, kimi zaman da spritüel güçlere sahip olduğuna ina­nılmıştır. İslâm geleneğinde bu düşüncenin ileri derecesi “Hurû- filik” olarak bilinmektedir.

Ahmed b. Atâ-i Ruzbâri der ki:

“Allah Teâlâ harfleri yaratınca onları kendisi için bir sır yaptı. Hz. Âdem’i yaratınca, Allah onlardaki sırrı ona öğretti ama taşıdıkları manayı meleklerinden hiçbirine öğretmedi. Böylece harfler Hz. Âdem’in lisanı üzerinden birtakım sanat­lar ve değişik diller olarak ortaya çıktı. Allah Teâlâ, harfleri, değişik dillerdeki manalar için bir suret yaptı.”

îbn Ata bu sözüyle, açıkça harflerin sonradan yaratılmış şey­ler olduğunu belirtmiştir. Sehl b. Abdullah Tüsterî de:

“Harfler Allah’ın fiilini gösteren bir alâmettir; zâtının lisânı değildir çünkü onlar yaratılan varlıklarda değişik şe­killerde bulunan şeylerdir.[1]

Hakim Tirmizî (859-932) harfler ilmini ilmul-evliyâ olarak tanımlamaktadır. İbn Arabi de aynı şekilde buna veliler ilmi de­mektedir. O, bu ilmi tabiat üzerinde etkide bulunma aracı olarak görmez. Harfleri, harekeleri, harflerin şekillerini, ibdal ve irab ka­idelerini ve daha pek çok dilsel ve yazısal öğeyi kendi düşüncesini açıklamakta birer sembol olarak kullanmaktadır. Dolayısıyla harf­lerin ve dilin, bir temsil aracı olarak kullanımı İle tılsım ve büyü aracı olarak kullanımı arasında bu bağlamda bir ayrım yapılmalı­dır. [2 Ibn Arabi meşhur eseri Fütuhât’in ikinci babını harfler ilmine ayırmıştın 20 ve 26. Bâb da bu konuyla ilgilidir.[3] Ayrıca Kitâbu es- râril-hurûf, Kitâbu l-elif, Kitâbu l-Bâ, Kitâbu l~Mîm, ve’l-Vâv ve’n- Nûn, Kitâbu l-Yâ, Kitâbü’l-Celâle, Kitâbi’l-Mebâdî ve’L-Gâyât gibi konuyla ilgili müstakil kitaplar da yazmıştır.

îbn Arabi harfler ilmini, “İsevi ilim” ve “Evliyâ ilmi” olarak isimlendirir. İbn Arabi harflere ilişkin bilgisini, asıl kaynağa yani Hz. îsâ ya irca etmektedir. Ebu Zeyd’in de işaret ettiği bu gerek­çelendirmeyi kabul etmekle birlikte, bizce Ibn Arabi’nin harf­leri “İsevî ilim” olarak isimlendirişinin temelinde, Kuran’da Hz. Isa’nın “Allah’ın kelimesi” olarak tasvir edilişi yatmaktadır. Buna göre Hz. îsâ, yaratma ile konuşma arasındaki ilişkinin müşahhas bir örneğidir.[4]

İbn Arabi yaratma ve konuşma arasındaki benzerlik ilişkisini Kurandaki “ol” emrine ve Hz. îsâ’nın “Allah’ ın kelimesi” olarak tasvir edilmesine dayandırır. O, harflerin nefesten hâsıl olduğunu belirtirken» insanın Tanrının sûretinde olduğunu hatırlatmakla bize birtakım ipuçları sunar: İnsan, nefes alır, verir ve konuşur. İn­san, Tanrı suretinde yaratılmıştır. O halde Tanrı da nefes verir ve konuşur. Tanrının nefesi, varlıkların ayn’larınin kendisinde külli olarak ortaya çıktığı buluta (amâ) tekabül eder.[5]

îbn Arabi “harfler de bizim gibi bir âlemdir” diyerek harf­ler ile insan veya daha genel anlamda varlıklar arasındaki benzer­liğin zeminini kurar. Şöyle der:

“Harfler bizim gibi bir toplumdur, onlar da sorumlu ve mu­hataptır. İçlerinden peygamberleri ve kendilerine göre isimleri vardır. Bunu sadece keşif ehli bilebilir. Harfler âlemi bütün alemler içinde en düzgün konuşan ve en açık ifade sahibi olan âlemdir. Onlar da çeşitli kısımlara ayrılır: Bir kısmı ceberût alemi, bir kısmı en üst âlem, bir kısmı orta âlem, bir kısmı ise süfli alemdir. Onların arasında da seçkinler, seçkinlerin seç­kinleri ve seçkinlerin seçkinlerinin seçkinleri bulunur.”[6]

Bu ifadesiyle İbn Arabi, insanın nefesi vasıtasıyla harfleri mey­dana getirmesi ve dışta var etmesiyle Tanrının âlemi ve alemdeki varlıkları var etmesi arasında benzerlik kurar. Diğer yandan elif ve bâ harfinin bu sembolizmdeki yeri ve anlamı üzerinde durur. Bu harften birincisi olan elif Lâ-taayyün mertebesini ifade eder­ken, İkincisi ise âlemin ve yaratılışın simgesidir. Şu halde îbn Ara­bi’nin temel konusunu oluşturan Tanrı-âlem ilişkisini en iyi ifade eden ve açıklayan harfler bu iki harftir.[7]

îbn Arabi, şöyle der: “Ba harfi ile varlık zuhur etmiş, nokta ile ibadet eden edilenden ayrılmıştır. İmam Şibliye “Sen Şiblî’sin” de­nilmiş, bunun üzerine o ‘Ben Banın altındaki noktayım”demiş­tir. Şeyh Ebu Medyen şöyle derdi: “Gördüğüm her şey üzerinde Ba yazılmıştı.” Bâ ulûhiyet mertebesinde Hakk’ın katından mev­cutlara eşlik eder. Bunun başka bir ifadesi ise “her şey benimle ayakta durdu ve zuhûr etti” şeklindedir. Ba harfi ile Elif arasında fark vardır. Çünkü Elif zât’ı, Ba sıfatı gösterir. Bu yaratmayla ilgili olan Elif değil, altındaki noktasıyla beraber Ba olmuştur. Nokta bütün varlıklardır?[8]

Ibn Arabi’ye göre âlem bir kitap; insan, hayvan, bitki ve cansız varlıklar dahil olmak üzere bütün mevcûdat ondaki yazılardır. Bu sembolün a’yân-ı sâbite nazariyesi ile çok yakın bir ilişkisi vardır. Çünkü varlıkların harici âlemde zuhûr etmeden önceki örnekleri olan a’yân-ı sâbite Levh-i Mahfuz kitabına nakşedilmiş yazılar iken, zâhir varlıklar âlem kitabına yazılmış yazılardır. Bütün varlıkları kapsayan bu genel “oluş’ün yanında,’ insanın varlığa gelişine iliş­kin olarak Ibn Arabi özel bir “kalem-levh” ilişkisinden söz eder. Bu sembolizmde kalem erkek cinsiyeti, levh de kadın cinsiyeti rolündedir. Fakat İbn Arabi insanın teşekkülü ile ilgili olarak üç tür kalemden söz eder: Bunlardan ilki “hissedilir erkeklik kalemi” iken, İkincisi “üfürme kalemi” (nefh)’ dir. İnsanlığın atası Âdem erkeklik kalemi ile yazan ilk kişi olup, buna karşılık Hz. Havva levha pozisyonunda bulunan ilk kadındır.[9]

İslâm tasavvuf düşüncesine göre, harfler gerçekte sözlerin ve ses­lerin sembolik ifadeleridir. Âlemdeki tüm varlıklar Allah’ın “Kün” ilahi emriyle, yani Söz’ü (Kelam’ı) ile oluştuklarından, harfler de varlıkların ilk aslı olmaktadır. Bu nedenle de İlâhîdirler. Her var­lığın adı, harflerden oluşan bir kelimedir. Kâinattaki bütün sesler 28 harften oluştukları ve bütün varlıkların adlarında yer aldıkla­rına göre, aralarında korelatif anlamda bir ilişki bulunmaktadır. Harfler rakamlara karşılık getirildiğinde, rakamlarla varlıklar ara­sında da korelatif anlamda bir ilişki doğmaktadır. Bu düşünceye göre, varlıkların adlarındaki rakamların ebced hesabına göre he­saplanması sonucunda, onların varoluş nedenleri, diğer varlıklarla ilişkisi ve kaderlerinin ne olacağı belirlenebilecektir.

Allah’ın kâinata bütün tecellîsi, varlığın özü ve çekirdeği olan insanda da aynen gerçekleşmektedir. Başka bir deyişle; kâinatın ve insanın temeli İlâhî bir ruha dayanmaktadır ve bu küllî irâdedir. Maddi âlem, dört unsurun yani toprak, su, hava ve ateşin belirli karışımlarının gelişimiyle oluşmuştur. Varlığın esasını oluşturan 28 harf, bu unsurlarda dengeli bir biçimde dağıtıldığında, varlık­lar ile bu dört unsur arasında da bir ilişki doğmaktadır. Bu dört unsur, insanlar, felekler ve gezegenlerle ilişkilendirildiğinde ise, burçlar birer simge olarak karşımıza çıkmaktadır.[10] Ekberiyye koz­molojisine göre 28 harf varoluşun 28 derecesine tekâbül etmekte­dir. Konuyla bağlantılı olarak Rene Guenon, “Bütün âlemleri ku­şatan “Arş” kolayca anlaşılacağı üzere, yuvarlak bir şekil ile tasvir edilir. Merkezde “Rûh” vardır. “Arş” çemberin üzerine yerleşmiş sekiz melekçe tutulur. İlk dördü dört ana esas noktada, öteki dördü dört yan noktada bulunur. Bu sekiz meleğin adı, sayısal değerleri göz önüne alınarak bir yığın harf grubundan sağlanmıştır, öyle ki bu isimlerin tamamı alfabedeki harflerin tamamını oluşturur.

İsmail Hakkı Bursevî (1653-1725) Esrârul-Hurûf ve Kitâbun- Netîce isimli eserinde bu konuya geniş yer vermiştir. Ayrıca ebced tertibindeki her harfin sırasıyla kâinâtı oluşturan dört esas unsur­dan (anâsır-ı erbaa) ateş, hava, su, toprağa delâlet ettiği görüşü de benimsenmiş ve buna dayanarak edebî eserlerle gizli ilimlere dair bilgiler veren kitaplarda çeşitli açıklamalar yapılmıştır.[11]

îlk varlık noktadır ve noktanın hareketiyle çizgi, çizginin ha­reketiyle düzlem, düzlemin hareketiyle de cisimler meydana gel­miştir.[12] Rakamlarla şekiller arasındaki bu ilişki, bütün şekillerin başlangıcı olan “nokta’ya farklı anlamlar yüklenilmesini getirir. Nokta, cümlenin sonunda yer alarak her şeyi durdurur. Tıpkı “hiç” gibi suskunluğu, sessizliği anlatır. Hiç, yokluğu değil, her şeyi bir­den ifade eder. Arap rakamında sıfır sadece noktadır.[13]

Şurası bir gerçektir Hz. Ali Efendimizin rivâyetiyle ilim bir nokta şeklinde olmasına rağmen âlimler onu çoğaltmışlardır. Bu­radaki nokta ‘tekilliği’ ve ‘kapalılığı’ ifade etmektedir. Sonradan ortaya çıkacak kesret (çoğalma) sayısal değil, zaten çok olanın farklı şekillerdeki ifade edilmesinden neşet eder. Bu da olumsuz bir çalışma değil belki hakikati farklı yönleriyle güncele taşıma gayretinin neticesidir. Cahillerin çoğaltması da cahilliklerinden dolayı değil her ne kadar yorum yaparlarsa yapsınlar hakikate göre gerçeği tam olarak ifade edemeyecekleri için hakka göre cahil sa­yılmalarından kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de insanlar arasında noktadaki ‘kapalılık’ hakkında bilgi seviyesinin eşit ol­madığı, bilenlerle bilmeyenlerin bir olamayacağı şeklinde ifade edilmiş, dua mahiyetinde herkesin “Rabbinden ilimlerinin ar­tırmalarını” (Tâhâ 20/114) istemeleri salık verilmiştir. Câfer b. Muhammed e göre Kur’ânın genel metnini avamın bilebileceği, bu metnin işâret ettiği kastı havassın bilebileceği, metnin incelikleri (letâifi) evliyanın bilebileceği ve hakîki kastı (hakikati) enbiyânın bildiği şeklinde dört mertebeli bir anlam dünyası bulunmaktadır.[14]

Nokta denilen şey, kâtibin kalemi kâğıt üzerine koymasıyla oluşur. Noktadan harf, harften kelime, kelimelerden kelâm olu­şur. Kelâmdan isimler meydana çıkar ki isim eşyânın tanımlayıcı­sıdır. Eşyâyı ifade eder ve içeriğiyle onu kuşatır. “Allah’ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz” (Talak 65/12) âyeti tam da bunu ifade eder.[15] Dikkat edilirse Muhyîhin nokta sembolizminde, bir­den çokluğa, latiften kesife, vahdetten kesrete, uhreviyattan dün­yevî olana geçişin herhangi bir azalma çoğalma ya da ayrılma ya da bitişme olmadan tanımlandığı görülür.

Harf Sembolizmi ve Hurûfilik

Buradaki bir başka konu ise Muhyî’nin Temsîl-i Nokta risâ- lesinde anlattığı nokta-harf sembolizmini kendisinden önce özel­likle hurûfîlerin daha yoğun olarak kullanmış olmalarıdır. Konu ve sembol benzerliği okuyucuları doğal olarak acaba sûfiler Hu­rufilikten ne kadar etkilenmiştir gibi yanlış bir soruya ve düşün­ceye götürebilmektedir. Hâlbuki sûfilerle hurûfiler arasındaki en büyük ayrım başta ayniyet-gayriyet problemi ile başlamaktadır. Mutasavvıflara göre zât sıfatın hem aynıdır hem gayridir, başka bir deyişle ne aynıdır ne de gayridir. Hurûfîlere göre ise zât, isim ve sıfatların aynıdır, gayri olamaz. Onlara göre mevcûd olan her şey zâtın aynı olması gerekir. Mesela şu cümleler meşhur Hurûfî Seyyid Nesîmî ye aittir.

“Allah’ın kelâmı bu ezelî ve ebedî otuz iki harf olduğuna, kelâm da mütekellimin sıfatı olduğuna göre onun aynısı ol­muş olur. Sıfat zâtın aynısı olduğuna ve ondan ayrılamaya­cağına göre, kelâmın mütekellimin gayri olduğunu söyleyen küfre girmiş olur. Eğer sıfatın zâttan ayrı olduğu farz edilirse, bu durumda Zât-ı Bâri nin aynısı olan şeyden ve gayrisi olan şeyden mürekkeb olduğunu kabul etmek gerekir ki bu imkân­sızdır. Eğer bir kimse, “Kelâm, Onun zatının ne aynıdır ne gayridir” derse, iki çelişkili durum bir araya gelmiş olur. Bu da mecburen bâtıl bir düşüncedir”.16

Hâlbuki sûfîlere göre yaratılış merhalelerinde her bir mer­tebe bir üsttekinin/içtekinin, öz olarak (hüviyyet ve mahiyyet) aynı olmakla birlikte yaratılmış, kılınmış (ca‘liyyet) ve başka bir forma sokulmuş olduğu için ondan ayrıdır. Hükümleri de deği­şiktir. Son tahlilde Hurûfîlerin yöntemlerinden şeriatın ibtaline varan çıkarımlarda bulunmak mümkünken sûfılerin yönteminde şeriat şeriattır, hakikat de hakikattir vurgusu ortaya çıkar. Bu durumu İbn Arabi; “Hakk’ın halk olması, eşyanın zatları, ta­ayyünleri, özellikleri yönünden aynıdır demek değildir” di­yerek çok net bir şekilde açıklar. îbn Arabi’ye nazire yapan Muh- yî nin şeyhi Bâyezîd-i Rûmî de;

Cümle şeyde görinendür nûr-ı zât

Ana mir’ât oldı cümle kâinat

diyerek doğrudan kâinatın sadece onun nûru ve aynası olduğunu ifade eder.17

Muhyî, Esrâr-ı Hurûf kasidesinde Hakk’ın kelâmının harfler üzerine bina edildiğini, âyetlerin insan için indiğini, harfler üze­rinden eşyanın taayyün bulduğunu, Hûda’nın birer hazînesi ola­rak ehl-i fazilet ya da ehl-i şekâveti bu harflerin barındırdığını, bu sırlara çalışılarak erilebileceğini (velayetin kesbîliği), kendisinin 28

İnceleyin:  Endişe Çağında Umut Aşısı

harfe med ve hemzeyi ekleyerek otuz yaptığını sonra da otuz kere otuz harfli (yani dokuz yüzlük kare şeklinde) bir vefk yaptığım, harfleri yerli yerince koyduğunu ve harflerin şaşırtıcı bir tarzda e]f lam ile başlayıp mîm ile bittiğini ifade eder. Konuyla ilgili yazdığı ikinci kaside de ise buna bakarak harflerin sırlarını anlamaya ça­lışmak gerektiği, aksi takdirde Hurûfiler gibi olunacağı, yanlış yo­rum ve çıkarımlarda bulunulacağını söyler. Gerçi Nesîmî, harfleri kaşa göze benzeterek bir çıkarımda bulunmuştur. Bu çıkarımda da haksız sayılmaz. Zira vücûd şehrindeki organlar sayılmaya kalkılsa Hûda’nın hâzinesi olarak binlerce harf önümüze çıkar. Onun ta- ayyünâtı eşyada olduğuna göre isimlerin (esmâ-yı hüsnâ) harfleri de bilinmezdi. Fakat Hurûfiler maalesef sadece bu harflere (taay- yünâta) takılıp kalmış, asla ulaşamamıştır. Kasidenin sonunda Hurûfilerin bu yanlış çıkarımını şu beytiyle ifade eder.

Hurûfî bilmemiş Muhyî hurûfı

Ki gayre hami idüp söyler hurûfı[18]

İlmin Başı Noktadır ve Nokta Dört Türlüdür

Muhyi’ye göre ilim; çalışılarak elde edilen ilim, vehbi ilim, ulû- hiyyet hakkındaki ilim ve her şeyi kuşatan ilim (ilmü’l-ihâtati) ol­mak üzere dört katmanlıdır. Çalışılarak elde edilen ilme “Allah’tan korkun, Allah size gerekli olanı öğretir” âyeti delildir. Vehbî ilme “Yine ona tarafımızdan bir ilim öğrettik” (Kehf sûresi 65.) âyeti delildir. Ulûhiyetle ilgili ilim Allah’ın ahlâkı ile ahlaklanmak, bo­yasıyla boyanmakla elde edilir. “Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız” âyeti buna delildir. Kuşatıcı ilme ise peygamberimizin “hakkıyla seni bilemedik” teşbihinde işaret edilmiştir. Bu makamda ilim, âlim ve malum zaten birdir. Yani bu makam sadece ona aittir.

insanoğlunun diğer varlıklara üstünlüğü, ilim, akıl ya da ko­nuşma olmak üzere üç niteliğiyledir. ilim kendini akıl olarak, akıl ise konuşma olarak gösterir. İlimden maksat ise ledün ilmidir.19 Bu ise kün emrini işitip “Kâlû belâ” diyebilenlere nasip olur.

İlm-i Ledün Nasıl Elde Edilir?

Müellifimize göre insanın Önce kendi bedeninin dört unsurdan yaratıldığını, aslının ise nokta sırrından ibaret olduğunu bilmesi gerekir. Kişinin noktanın sırrını bilebilmesi için kalbini tasfiye et­mesi, makâm-ı cem e ermesi sonra farka gelmesi gerekir. Noktanın sırrı Hz. Ali ye göre “estağfurullah ”ta gizlidir, timin başı, çıkış yeri noktadır. Bu nokta; kalem, akl-ı evvel, ay, ebü’l-ervâh, rûhul ervâh, menbai’l-muhabbet gibi isimlerle de ifade edilir.

Abdulahad Nûrî ise Mir âtu l-VücûdMirkâtuş-Şühûd1 isimli eserinde noktayı harfânî, zulmânî, nûrânî ve rahmanı olmak üzere dört türlü açıklamaktadır. Müellifimiz Muhyî Efendi nokta risâlesinde her ne kadar bu türlü bir tasnif yapmasa da izahları içe­risinden bu tip ayrıntıları ve işaretleri görmek mümkündür.

Harfânî Nokta

Harfleri meydana getiren, oluşturan noktadır. Kalemin kâ­ğıt üzerine ilk bıraktığı şeydir. Kalem yürümeye başlayınca önce harfler sonra kelimeler oluşur. Hâlbuki bütün cümle, kelime, isim ve harflerin aslı noktadır. Şuayb Şerafeddin Efendi konunun daha iyi anlaşılabilmesi için şu misali verir. Karanlık bir gecede eline bir köz parçası alsan ve bunu dairevi olarak havada çevirsen uzak­tan bakanlar bunun bir çember olduğunu vehmedebilir. Hâlbuki onun uzaktan çember şeklinde görünmesi bir parça ateş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.[20] Diğer yandan keşf ehli, bu nokta­nın bir anlığına da olsa hareketsiz kalsa (çoğalmasa), çember gibi dönmese her şeyin yok olacağını, zâhir âleme çıkmayacağını bilir, Zîrâ “O her an bir şe’ndedir” (Rahmân 55/29).

Beyaz bir kâğıda kalemle nokta konulsa, kâğıttaki siyah nokta hakîkat-ı Muhammediye ye işarettir. Siyah noktanın kapladığı alan, beyazını kararttığı yer ise lâ-taayyün mertebesidir. Ahadiyete işarettir. Dikkat edilirse siyah nokta, beyaz nokta üzerine ikâme olunmuştur. Mesele ak noktayı, kara noktadan ayırdedebilmektir. Kişi bu âlemdeki siyahlıkları aktan ayırt edilebilirse, fark edebi­lirse yine şirkten kurtularak muvahhid olmuş olur.[21]

Harfânî noktanın aslı Kur’ân’dır. Onun aslı Fâtiha sûresi onun da aslı besmele, onun da aslı bâ harfi onun da aslı bânın altındaki noktadır.[22] Basiret sahipleri noktada Kur’ân’ı, Kur’an’da da nok­tayı müşâhede eder.

Zulmânî Nokta

Zulmânî nokta, felsefecilerin ateş küresi olarak isimlendirdik­leri yerin karanlık merkezine denilir. Maddî-zâhirî varlıkların da­yandığı nokta, yani bütün maddenin aslıdır.[23] Yeryüzünün tıpkı bir mıknatıs gibi çekim gücü vardır. Bu her çocuğun annesine dön­mesi gibi her şeyin aslına rücu edeceği anlamına gelir. Mekke de yeryüzünün aslıdır, anasıdır. Bunun için “Ummü’l-Kurâ” denil­miştir. Yeryüzü Mekke’nin altından yayılmış ve genişlemiştir.[24] Be­denî olarak insanın tekrar toprağa dönmesi daha sonra tekrar ora­dan yaratılacak olması, arzın gökler de dâhil her şeyin aslı olması Allah’ın “Metin” isminin tecellîsinden ibaret olmasından dolayıdır.

Nûrânî Nokta

Buna ilmiyye noktası da denilir, Câhiller onun, gayb hâzinesinden tafsilatıyla birlikte zuhûruna sebep olmuştur. Varlık, mutlak gaybden birinci tecellîye (Nûn’dan kaleme) sâdır olup Levh-i Mahfuzun da açık, tafsilatlı bir biçimde ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Îcmâlî ilimden her kime kapı açılırsa o kimse “İlmin şehri, ilmin kapısı” olur. Hz. Ali’nin ilmin kapısı olması, ya da hânın altındaki nokta olması buna işaret etmektedir. Nurânî nokta, üzerine kaza ve kader ahkâmı tertip edilmiş olan Rızâ’dan ibarettir.[25]

Başka bir anlatışla nokta, insan vücudunun aslı ve ilâhî tecellî­lerin zuhûr mahalli olan kalpten ibarettir. Basîret ehli bu nokta­dan bütün uzuvları ve bütün âzâdan da o noktayı müşâhede eder. Uzuvların çok olması noktanın aslının tek oluşuna perde teşkil et­memelidir. Bu noktanın zâhirde seyri ile insan vücudunun uzuv­ları ve onlarda tecellîsinden de nefsler ortaya çıkmıştır. Bu ne­denle buna nüsha-i enfüs de denilir.[26] Hakk ilmine bu âlem bir nüsha imiş ancak

Ol nüshada bu âdem bir nokta imiş ancak

Ol noktanın içinde gizli nice bin deryâ

Bu âlem o deryadan bir katre imiş ancak

Âdemliğini her kim bulduysa odur âdem

Yoksa görünen sûret bir gölge imiş ancak

Bu zevke yeler herkes bulmaz velî her nâ-kes

Eren ona âdemde bir fırka imiş ancak

Kim ol deme buldu yol vâsıl oldu

Niyâzî ol Nâcî denilen fırka bu zümre imiş ancak[27]

Niyâzi-i Mısrî; bu âlemin Cenâbı-ı Allah’ın ilminin bir gös­tergesi ve insan denen canlının bu ilim havuzunda bir nokta ol­duğunu bu noktada binlerce deryanın gizlendiğini, bu âlemin o deryanın ancak bir katresi olduğunu söyler. Bundan sonra gerçek insanın şekle ve surete aldanmayıp insanlığını bulabilenler oldu­ğunu ifade eder. Ancak herkesin bu zevkin peşinde koşmasına rağ­men bir mürşid-i kâmil aramadığını, mürşid-i kâmil bulabilenle­rin ise ancak küçük bir fırka olduğunu, bu fırkanın da kurtuluşa erenlerden olduğunu söyler.

Mesela şu kimseler Allah’a yakınlık peyda ettikleri için, toprak olan yönlerini cevhere çevirebilmişlerdir. Tıpkı Hz. Ali’nin ilmin kapısı olması gibi. Hz. Ebu Bekr’in sidkın kapısı, Ömer’in adale­tin kapısı, Osman’ın iffetin kapısı olması gibi. Bu, şu anlama gelir. Artık o şehirlere girmek isteyen ancak o kapılardan geçerek gire­bilir. Kapı olmak demekse o alanla ilgili tam bir bilgiye sahip ol­mak demektir. Nitekim Hz. Ali’ye on ayrı kişi imtihan kasdıyla gelerek ilim-mal karşılaştırması yapmasını istemiş, Hz. Aİİ ilmin maldan üstünlüğünü her biri diğerinden farklı on ayrı gerekçe ser- dederek anlatmıştır.[28]

Rahmani Nokta

Varlıkların kendisinden çıkıp tekrar kendisine dönecekleri aha- diyyet mertebesine denilir. Her şey icmali olan bu noktadan başla­mış tafsil ve kesrete yönelmiştir. Sonra yeniden aslına rücu edecek­tir. Her mevcutta asıl olan varlık nuru işte budur. Bu nokta diğer üç noktanın esasıdır. Diğer üç nokta da bunun feridir.

Bu üç varlık alanının nokta olduğunun anlaşılması, açıklanıl­ması, perdelere takılıp şaşılmaması için şu âyetler en kesin delil- lerimizdir. “Bu kitap kendisinde şek ve şüphe bulunmayan ki­taptır. (Bakara 2/2); Göklerde ve yerde nice (varlığının delili olan) âyetler vardır. (Yûsuf 12/105); Kesin olarak inananlara, yeryüzünde ve kendi içinizde Allah’ın varlığına nice deliller vardır; görmez misiniz?” (Zâriyât 51/20-21)

Hz. Peygamber, taayyün-i evvel olduğu için kendisini ilk yara­tılan akıl, kalem, benim nurum, dürretü’l-beyzâ gibi farklı isim­lerle isimlendirmiştir. Halbuki lâ-taayyün mertebesine, külli âlemler (âlem-i külliyât), yokluk âlemi (âlem-i adem), rızk âlemi (âlem-i kut) vb, isimler verilmiştir. Muhyî Efendi bu bölümde uzun uza­dıya bu mertebenin isimlerinden yola çıkarak niteliklerini anlatır.[29]

Harflerin, isim ve fiillerin ortaya çıkması noktayladır. Îlmî ger­çeklerin ortaya çıkması da Hakk’ladır. Cüz’iyatın varlığı, ortaya çıkması, devam etmesi küllîlef iledir. Küllilerin zuhûru isim ve fi­iller şeklindeki cüz’îlerledir, Noktanın ortaya çıkması isim ve fiil­ler şeklinde olur, Harflerin ortaya çıkması da isim ve fiillerdedir. Bu durumda isimler ve fiillerdeki nokta okunup anlaşılabilirse ar­tık gerçek muvahhid olunmuş olur.

Üç Noktadan Oluşun Elif Harfi

Bir elif üç noktadan oluşmaktadır. Birinci nokta, Hakîkat-ı Mu- hammediye’dir. ikinci nokta Rahmânî bir nefestir. Üçüncü nokta şehâdet âlemidir. Birinci tecellînin ismi nurdur. Ayrıntısı Nûr sû­resinde anlatılmıştır, ikinci tecellî hin sırrını anlayabilenlere nûr üzerine nûr olur. Çünkü burada anlatılan nübüvvet nûrundaki vav harfi velâyeti, râ harfi ise rü’yeti ifade eder. Yani velâyet olmadan rüyet olmaz. Musâ’ya Tûr dağı rüyet mekânı olmuştur. Allah in­san için “seni sevdim” dediğine göre insanoğlunun sûr borusu ça­lınmadan önce bu sırra ermesi lâzımdır. Sûr’daki sâd harfi ile mu­habbetteki mim bir de nûr üçü bir araya gelince ortaya Mansûr’un çıkışı kaçınılmaz olmuştur. Hallac-ı Mansûr halka göre “ene’l- Hakk” dediği için idam edilmiştir. Hâlbuki o zâtın sıfâtlarını an­lamış, bu dünyaya aldanmamış, hubbun/sevginin kaynağına eriş­miş, onun veçhini gördüğü için menfûr, mahsûr kalmamıştır ya da mahkûr olmamıştır. Âşık, maşûkun yolunda idam edilmeyle bu aşka hakikî şehadet gerçekleşmiştir. Vuslat onun miracı olmuştur.

İkinci noktaya Rahmân’ın nefesi, tecellî-i sânî demiştik. Bunda ilmin zuhûru, varlığa dönüşmesi gerçekleşir. “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiş­tir” (Âl-i İmrân 3/144) âyetinde bu ikinci tecellî ve ikinci nok­taya işaret edilmektedir. Bu mertebede Sâni’, sununa güzel bir ayna edinmek istemiş, o aynadan devamlı kendi yüzü görünmüş­tür. Fakat kim o aynaya bakrıysa kendi sevdiğini görmüştür. Me­sela Züleyha ya Yusuf şeklinde görünmüştür. Aynada kendi haki­kati görünmemiş, kim ne için bakrıysa onu görebilmiştir. Meczûb olan bir süre sonra mecâziden hakikiye erecektir. Aşk, âşıkı ken­dine çekecek, kendi varlığını eritecek, geriye sadece maşuk kalacak­tır.[30] Âlem de O’na aynadır. Bu haliyle âlem baştan başa meczupları kendine çeken bir fettandır. On sekiz bin âlemin ilmi onda yazı­lıdır. Onu temaşa edenler aslında hakikati aramaktadırlar. Âlem Hakk’ın icadı ise inkâr etmenin ne gereği var, İrfana etmeyip ona yakınlık kesb etmeyince bu hakikati nasıl anlayacaklar ki. Hakk’ın her yaptığından onun yüzünü temâşâ eyleyebilmek kolay değildir. Ulûhiyyet sıfâtlarının tecellîlerini görebilmek için beşeri sıfatlar­dan sıyrılmak gerekir.

Hakk’ın tecellîsi sadece Tût dağına mahsus değildir. O neye tecellî etse orası Tûr olur. İkinci tecellîlerin daima birinciden gel- diğini unutmamak, sadece asırlar öncesi değil her zaman tecellîleri görebilmeye çalışmak gerekir. Sadece hakikat-ı Muhammediye’yi değil, nübüvvetin kokusunu da almaya çalışmak gerekir. Onu var eden “Habibim” demiştir. Onun İçin vahşi hayvanlar, İnsanlar ve cinler yaratılmıştır. Fakat amcaları bile onun kokusunu alamaz­ken, Selmân-ı Farisî, Bilâl-i Habeşî, Suheyb-i Rûmî gibi kimseler çok uzak beldelerden bu kokuyu almış ye yaşadıkları dünyayı terk ederek ona gelmişlerdir. Öyleyse senin de ledün ilmine ermiş, derde derman olan kimseleri bulman gerekir. Doğudadır, batıdadır diye mazeret üretme. îrâdeli davran çünkü irâde onun sıfâtıdır. İrâdeli davrananın imanı artar, cismini imar etmiş murad olmuş olur.[31] _

Buraya kadar anlatılan harf bildiğimiz ve kendi elimizle yazdı­ğımız su ve bitki boyalarından oluşturduğumuz nokta değildir. Bu Cenâb-ı Allah’ın her yaptığı ve her söylediğinin bir ilm olduğu, il­min aslının ise harf, harf içersinde bütün ilimlerin derç/cem edil­miş olduğudur. Ancak bu harf (ilim), onun sıfât-ı kadîmidir. On­dan ayrılamaz. Bütün varlığı onunla ihâta eylemiştir.[32]

İnceleyin:  Ebu Yusuf'un Harun Reşid'e Tavsiyeleri

Muhyî nokta için ve noktanın diliyle yazdığı özel kasidede fe­leklerin kutbu olup kendisiyle deverân ettiğini, noktanın sırrının Ahmed olduğunu, onun sırrının da insan olduğunu ifade eder. Yani burada nokta ilk yaratılan nûrdur. Ruhların babasıdır. Bu nokta­nın kapladığı alanı, tuttuğu mekânı düşünmek gerekir. Gerçi bu alan bilinemez. Ama nefahtü sırrı anlaşılabilir. Nefahtüdeki nûnu (Biz üfledik derken buradaki bizden kastedileni) esas düşünmek gerekir. Bu nûn ile insan yine kendi bedenine hayat vermiştir. Bu nokta ol emrinin zuhûra gelmesine kaynak teşkil etmiştir. Yaza­rımız burada noktayı anlatırken biri varlığa dair yaratılışın (onto- lojik) başlangıcı, diğeri harfe, kelimeye ve bilgiye dair (epistemo- lojik) başlangıcın menşei olarak ikili bir anlatım uslûbu tuttuğu görülür. Nitekim aynı nokta bilginin başlangıcı olan bâ harfinin altındaki noktadır,

Harflerin Felsefesi; Harflerin Başlangıcı Elif, Sonuncusu Yâ’dır

Harflerin aslı elif olmakla beraber yâ ile biter, o da nidâ har­fidir. Elif zâta işaret olmakla beraber bu her harfe sirâyet etmiş­tir. Her harfin bir sırrı vardır. Bunlar aslında ilâhın sırlarıdır. Al­lah’ın kelâmı harfler üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla bunların maddi âlemde birer karşılığı vardır. Maddî âlem onun Hâlık sıfatı­nın tecellîsi ise insanlara gelen âyetler de Kelâm sıfâtının tecellîsi­dir. Herbirinde binlerce kerâmet olan harflerin sırrına eren velâyete ermiş olur. Velâyet vehbî değil kesbîdir. Bir kesbin olması hidâyete erildiği anlamına gelir. Müellifimize göre harflerin sırları ile ilgili olarak âlimler çok kitap yazmıştır. Kendisi de burada aslen yirmi dokuz olmasına rağmen hemzeyle birlikte otuz olan harflerden otuz kere otuzu kare haline getirdiği bir vefk içerisinde işlemiştir.[33]

Müellifimiz burada harflerin esrarıyla ilgili olarak ikinci bir kaside yazmış bunda da, harflerin sırrını bilmeyenlerin gerçekte Hurufî olduğunu, Nesîmî yi insanın kaşında gözünde harf araya­rak Hurûfi diye suçlayanların aslında gerçeği görmediklerini, ka- şın gözün de harften başka bir şey olmadığını söyler. Vücûdun diğer azalarının harflere benzetilerek sayılmış olsa binlerce har­fin çıkacağını, bunun Allah’ın hâzinesinden başka bir şey olma­dığını, kelâmullâhın harflerle belirginleştiğini, müfessirlerin bazı harflerin sırrını bildiğini ama hurûf-ı mukatta ayı bilemediklerini ifade eder.34] Müellifimiz teheccî harflerinin sırlarını açıkladığını söylediği kaside de şunları söyler:

Elif, bütün varlığın aslıdır. Noktanın sırrı Ahmed’dir bunun da sırrı insandır.

Bâ, hidâyet hâsıdır.

Te, gayb-i izâfî olarak taayyün-i sânîdir,

Cim’in noktası, cemâlin mazharıdır.

Hâ, hayâ ve hayât-ı câvidandır,

Hı, hakîkatü’l-hakâyık, halku’l-azîm

Dâl, dürretü’l-beyzâ

Zel, zü’l-ayn, zü’l-akl

Râ, rahmânü’r-rahîm, rü’yetü’l-Hakk

Zel, zühd,

Sin, selîmü’l-kalb, saâdet, sırr-ı sübhân

Şın, âlem-i şehâdet

Sâd, suni İlâhî, sıyâm, sûretü’l-Hakk

Dâd, ziyâ, (Güneş ve aya verilen ziya) Kalbe verilen ziyâ

Tı, tâhir, tâlihi uygun olmak

Zı, zulumâtı gideren

Ayn, aynu’l-hayât, aynullâh

Ğayn, ğayriyyeti gideren, farku’l-cem’

Fâ, fenâ, sırr-ı Furkân

Kâf, kudret, kemâl-i kudret

Lâm, latif

Mim, muhabbet mimi, mahvü’l-cem

Nûn, nûr-ı envâr

Vâv, velâyet vâvı

Hu, hü, hüve’l-hayy

Lâm, levh-i mahfûz, leyletü’l-kadr

Kasidenin sonunda Muhyî bu verdiği örneklerin delilinin olup olmadığını sorar, sonra da şu cevabı verir: Alfabenin son harfi yâ­nın altında iki nokta vardır. Biri bidayete İkincisi nihayete işaret eder. Bidayet noktası hakikat kaynağıdır. Ezelî kuvvettir. Kendi ken­dine kâimdir. Sırr-ı Muhammediyedir. Nokta-i Küll, akl-i külldür. Varlık buradan zuhûra geldi.

İkinci nokta hakîkat-ı Muhammediye’dir. Âlemin nihayeti bununla neticelenecektir.

Bu iki noktanın hidâyet ve nihâyete işaret olduğu gibi bu ay­rılık, uzaklık ya da zıtlık bütün ayriyetleri gösterir. Aynı harfte birleşmeleriyle de iki ayriyetin tek bir şey olduğuna delâlet eder. Gece ile gündüz, cennet ve cehennem ehli gibi. Fakat bu iki ayrı­lık arasında da nice mesafeler vardır.[35]

Semavi Nikâh Sembolizmi

Nikâhtan kasıt çoğalmanın başlangıcıdır. Bir olan nasıl olmuş da çokluk (Kesret) âleminde zuhûra gelmiştir. Nikâhla kastedilen birleşme ve buluşmanın olmasıdır ki bu birleşme ile iki ayrı var­lığın değil iki ayrı tecellînin tevhid olması ve ortaya yeni bir şe­yin icad edilmesidir. Mesela suyla toprağın birleşmesinden balçık olur. Allah, Hz. Âdem’i balçıktan yaratmış sonra ona rûh-ı izafi­sini üflemiş, emr âlemiyle halk âlemini onda birleştirmiştir. Böy- lece o hem iki âlemi üzerinde taşıyan hem de iki âlemin arasında berzah olmuştur.

Metafizik nikâh sembolizminde iki parçayı birleştiren şüphe­siz aşktır (hub). ıbn Arabi’nin şu sembolik yaratılış öyküsü dikkat çekicidir. “Bu âlemin yaratılmasından kastedilen şey imâm olan insan olduğu için babalar (âbâ) ve analar (ümmehât) ona izafe edi­lir. Bu sebepten ulvî babalarımız (âbâuna’l-ulviyât) ve süflî anaları­mız (ümmühâtü s-süfliyât) deriz. Her müessir babadır ve her tesir alan (müessirün fîh) anadır. Bunlar arasında bu işten (eser) müvel- lid olana da çocuk veya doğrulan (müvelled) adı verilir, ilim elde etmede mânâlar böyledir. Yani burada da iki öncül vardır ve her ikisinde tekrarlanan tek müfred ile (râbıt) biri diğerini döller ki işte bu bir nikâh-ı mânevidir. Ve ikisi arasında husûle gelen ne­tice de matlub olandır. Bu durumda ruhların hepisi babadır. Ta­biat ise anadır.”[36] Bu tabiat aynı zamanda değişim ve dönüşüm yeri olduğu için ruhlar tegayyür ve istihâleyi (değişimi) kabul eder ve anâsır-ı erbaaya yönelir, onu isterler. Bunun neticesinde orada ma­denler, nebatlar, hayvanlar, cinler ve insanlar ki en mükemmel olan­lar bunlardır zuhur eder.[37]

Hür Mahmut Yücer – Temsiller(Vahdet-i Vücud ve Sembolizm),syf:71-87

Dipnotlar:

[1] Kuşeyrî. Risâle (trc.D. Selvi), İstanbul 2009, s. 38.

[2] Tahir Uluç, “îbn Arabi’de Mistik Sembolizm”, Türk İslam Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi, Konya 2006/1, s. 159. Harfleri bir ümmet olarak nitele­yen Îbnü’l-Arabî, harflerin sayısal değerleri ile bu değerlere yüklenen anlamlar hakkında Fütûhâtüi-Mekkiyye’de genişçe bilgi verir. (Fütûhât, c. I, ss. 125-126.) Ancak bunu yapmaktaki amacı ebced hesabı yapmak suretiyle geleceğe dair ke­hanetlerde bulunmak değildir. Bilindiği gibi ebced hesabında, harfler, sayılar ve gök cisimleri (eflâk) arasında sayılar vasıtasıyla kurulan ilişki vardır ve bundan hareketle gelecekteki olaylara dair bazı tahminler yürütülebileceği de varsayılır. Îbnü’l-Arabî ebced hesabını bir ilim dalı olarak nitelemesine rağmen bu ilmin talep ettiği türden bir ilim olmadığını; harflerin sayısal değerleri hakkında bilgi­ler içeren Fütûhâtul-Mekkiyye’nin de ebced ilmini bahis konusu yapan bir eser olmadığını açıkça belirtir. Bu yüzden îbnü’l-Arabi’nin (0.1240) harflere ilişkin metafizik yorumları ile Fadlullah Astrabadi (0.1394) tarafından tesis edilen Hu­rufilik cereyanı arasında ele alman mevzu bakımından bazı benzerlikler bulunsa da harflerin yorumundan varılan sonuçlar ve sistemlerinin bütünlüğü bakımın­dan mahiyet farkı olduğu gayet açıktır. Osman Nuri Küçük, “îbnü’l Arabi Dü­şüncesinde Varlığın Tasavvuf! Yorumunun Sayı Metafiziğine Uzanan Yansımala­rı”, Tasavvuf, İlmî ve Akademik Araştırma Dergisi (İbnul-Arabî Özel Sayısı-2),yd: 10 [2009], sayı: 23, s.379. Bu sembol için ayrıca bkz. Muhammed Nurül-Arabî, NoktatüTBeyân, s. 3-4; R. Guenon, “The sience of letters (Ilm al-huruf)” Fun- demental Symbols, trc. A. Moore, 33-34; E Scuon, To Have Center, 3-39; M. Erol Kılıç, a.g.e., s. 293-294.

[3] 20. Bâb Marifet ve Hikmet adıyla Mahmut Kanık tarafindan Türkçeye çevrilmiş­tir. (îz Yay. İstanbul 2006)

[4] Tahir Uluç, a.g.m, s. 159-161

[5] îbn Arabî, Fütuhât, c. II, s. 389; Tahir Uluç, a.g.m., s.159-161,

[6] îbn Arabî, Fütuhât, c. I, 58. İbn Arabî, Harflerin İlmi (Mahmut Kanık) Asa Yay.Bursa 2015, s.14.

[7] Demirli, a.g.m., 232.

[8] îbn Arabi, Fütuhat, c. 1,608; Demirli, a.g.m., 236.

[9] İbn Arabi, Fütuhât, c. II, ss. 395-6, Tabir Uluç, a.g.m., s. 159-161.

[10] İsmail Yakıt, “Türk-İslam Düşünürü Mevlâna’ya Göre “İdeal İnsan”, I. Mevlâna Kongresi, Tebliğler, 3-5 Mayıs 1985 Konya, Selçuk Üniversitesi, Konya 1986, s. 61.

[11] İbn Arabi, Harflerin İlmi (Çev.M. Kanık), s. 15-16. Bursevî, Kitâbun-Netîce, Atıf Efendi, nr: 1511 c.l, s. 97,98-199.

[12] İsmail Yakıt, a.g.e, s.31.

[13] Yakıta göre tezhip sanatında âyetlerin sonuna konulan noktalar, bu nedenle süs­lenerek belirginleştirilmiştir. Olması gerekenden büyük ve daire şeklinde yapı­lan noktalar, bazen stilize edilmiş bitki motiflerine, bazen ise, çarkıfelek olarak adlandırılan ve kâinat düzenini sembolize ettiği düşünülen geometrik motiflere dönüşmüştür. Çarkıfelek şeklindeki büyük noktalara zaman zaman yıldız sis­temlerinin merkezlerinde de rastlarız. Bunlar, sürekli katlanarak genişleyen kâi­natın, tek noktadan (Cevherden) çıkarak varoluşun simgeleri olmalıdır. İsmail Yakıt, a.g.e, s.31.

[14] Muhyî, Temsîl-i Nokta, vr. 2ab.

[15] Muhyî, Temsîl-iNokta, vr.l5b.

16.Seyyid Nesimi, Mukaddimetul-HakâyikJHakîkatlara Giriş, (HazL Fatih Usiuer) Revak 2016, s. 18.

17Asuman Meyveci, (1998). Bâyezîd-i Rumi’nin Sırr-ı Canan Mesnevisi: İncele­me-Metin, Yüksek Lisans Tezi, Cumhuriyet Ünv. SBE) s.ıı

[18] Muhyî, Temsîl-i Nokta, vr. 19.a.

19. İlm-i Ledün: Gayb ilmi, sırlara vâkıf olma anlamında kullanılan tâbir. Kehf sure­sinde uona katımızdan bir ilim öğrettik,” (Keyf/65) âyetiyle bu ilme işaret olunur. Tahsil yapmadan, çaba göstermeden, Allah tarafından vasıta olmaksızın kula öğretilen bu ilme “Ilm-i Ledünnî”, İlâhî Bilgi, denir. Elmalılı’nın tefsirinde kay­dettiği gibi, Hz. Mûsa nın bilgisi, Hz. Hızır’a öğretilen bilgiden tamamen farklı idi. Müfessirler bu bilgiyi “ilmu l-guyûb ve’l-esrâri’l-hafıyye” şeklinde yorum­lamışlardır. Hz. Mûsanın bilgisi, olayların görünüşü ile ilgili hususları bilmek ve o yönde değerlendirmek iken, Hz. Hızır’ın bilgisi, işlerin arka planını bilmek şeklindedir. Kur anda, Nemi suresinde bu ilme vâkıf olan bir kişiden daha bahis vardır ve bu kişi, Belkıs’ın tahtını, Hz. Süleyman’ın yanma, bir göz kırpmasından daha kısa bir zamanda getirmiştir. (Nemi/40). Ayrıca Hz. Yusuf için de bu tür bir ilimden söz edilir. (Yusuf/68.) özet olarak îlm-i ledünnî; tefekkür çabasıyla elde edilmeyip, Allah tarafından mevhibe (bağış) olarak verilen bir kuwe-i kudsiyye- nin (kutsal gücün) tecellîsidir. Eserden müessire, vicdandan vücuda doğru giden bir ilim değil, müessirden esere vücuddan vicdana gelen bir ilimdir. Nefsin vâki olana geçişi değil, vakiin nefiste taayyünüdür. Doğrudan doğruya (vasıtasız) bir keşiftir. Ancak Ledünnî terimi, bilhassa Hakka ait sırlara mahsus bir ıstılah olmuştur. Bir işin ledünniyyâtı demek, bir şeyin içinde yatan, sırlar, incelikler demektir. Cebecioğlu, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Ledün maddesi.

20.Geniş bilgi için bk. Abdülahad Nûrî Mirâtü’l-vücûd isimli Arapça eserinin 6. Bölümünü tamamen noktayı izaha ayırmıştır. Necdet Yılmaz, Abdülahad Nûrt-i Sîvâsî ve Mirâtüi-vücûd ve mirkâtüş-şühûd adlı eseri, (Marmara Ünv. SBE. YL Tezi) İstanbul 1993, s. 94-95.

[21] Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s. 39. Hasan Sezai’nin “Sür’at-i devr ile bir dâire çekmiş nokta” mısraı bunu anlatmaktadır.

[22] Muhyî, Temsîl-i Nokta, vr.7a.

[23] Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s. 69.

[24] Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s, 69.

[25] îbn Abbas’ın bu konuyla ilgili olarak “Mekke, Arz’ın tamamının aslıdır. Tıpkı ananın, evlatlarının aslı olması gibi. Yer, Mekke’nin altından yayılmıştır”. Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s. 38.

[26] Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s. 39-40

[27] Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s. 70.

[28] Şuayb Şerafeddin, a.g.e., s. 46.

[29] Muhyî, Temsîl-i Nokta, 6a.

[30] Muhyî, Temsîl-i Nokta, vr.8b

[31] Muhyî, Temsîl-i Nokta, vr. 13a-b

[32] Muhyî, Temsîl-i Nokta, 16a, Muhyî burada insanın aslının hava, toprak, ateş, su olduğunu, esmânın usulünün de Hayy, Alîm, Kâdir ve İrâde olduğunu, bu dört ismin sırrını anlayanın bütün isimlerin sırrını anlayacağını sonuçta “onun tutan eli, yürüyen ayağı, konuşan dili,,” olacağını ifade eder.

[33] Muhyî, Temsîl-i Nokta, 15a.

[34] Muhyî, Temsîl-i Nokta, vr,18a.

[35] Muhyî, Temsîl-i Nokta, 18b-19a.

[36] Muhyî, Temsîl-i Nokta, vr.20b.

[37] M. Erol Kılıç, a.g.e., s, 276,

[38] M. Erol Kılıç, a.g.e., s. 277.

1