Felsefe Herhangi Bir Ferdin Hayatını Tanzim Edebilir mi?

images-6-1 Felsefe Herhangi Bir Ferdin Hayatını Tanzim Edebilir mi?

SÜLEYMAN HAYRI BOLAY

PROF DR.

Felsefe fert olarak herhangi bir kimseye hayatı boyunca ne verebilir, ne kazandırabilir? Verdikleriyle ferdin hayatını ayrıntılı bir şekilde tanzim edebilir mi? Hayat nedir? Kişilerin hayatları­nın tanziminde geçerli ilkeler ve kurallar var mıdır? Eğer felsefe, hayatta kişilere birtakım özellikler kazandırabilirse bunlar her kişi için geçerli olur mu?

Bu ve benzer sorulara isabetli cevap verebilmek için evve­la felsefenin yapısına imkânlarına, mahiyetine ve muhtevasına, sonra tarihî seyrine ve bir kısım filozofların yaşayışına bir göz atmak icap eder.

Felsefe Nedir?

Felsefe aklın eseridir ve akli düşünmelere dayanır. Felsefe ha­yata, kâinata ve ondaki sistemli ve derinliğine bir bakıştır. Bu sebeple rasyonalistler, umumiyetle, sezgici felsefeleri, özellikle Bergson felsefesini aklın idamı olarak görürler. Felsefe, daima sorgulayıcı ve tenkitçi bir tavır içindedir. Her zaman şüpheden hareket eder, meseleleri derinliğine ele alır ve çözmeye çalışır.

Felsefenin ne olduğuna dair her felsefecinin kendi anlayışına göre onu tanımladıkları herkesin malumudur. Mesela Romalı fi­lozof Seneca’ya göre felsefenin konusu, insanı nezaket ve terbiye­ye hazırlamaktır. Bu tarifte tamamen kılgıb/eylemci ve ahlaklı bir anlayış hâkimdir. Bunun gibi Roma imparatoru filozof Marcus Aurelius nazarında felsefe insanın “Hazlara, elemlere üstün gel­mesinden, üstün körü hiçbir şey yapmamasından, yalan ve gizli­likten çekinmesinden ibarettir.” Demek ki Aurelius da tamamen nefsin ve arzuların kontrolüne dayanan ahlaki yaşayış açısından felsefeye bakmaktadır.

İslam felsefecileri de felsefeyi daha çok bilgi, varlık ve ahlaki davranış olarak algılamaktadırlar. Acaba felsefe, Seneca’nın de­diği gibi insanı nezaket ve terbiyeye hazırlıyor mu, Aurelius’un dediği gibi insanı acıdan, hazdan ve yalan söylemekten alıkoya­biliyor mu? Ben hiç zannetmiyorum. Ziya Gökalp felsefenin in­sana saadet ve vecd verdiğini söylüyordu ki buna kendisinin de inandığını zannetmiyorum. Hangi felsefe kime ne zaman saadet ve vecd (coşku) vermiştir? Hangi felsefenin yapısı ve muhtevası buna müsaittir?

Hilmi Ziya Ülken’e göre ise felsefe, bir eleştirme ve tespit faa­liyetidir. Yahut ruhun sporudur. Hegel de felsefeyi “Hakikat sev­gisine ve zihin kudretine olan inanç” şeklinde tarif etmektedir. Bu tanımda ise yeni bir unsur olarak ‘inanç’ işe karışmaktadır.

Aristo felsefeyi varlık olmak bakımından yarlık ilmi diye tarif ederken yine varlık ye bilgi açısından tarif etmekteydi. Bunların ferde tek kişi olarak verebileceği şey nedir? Bergson, filozofların sistemleriyle değil dünyada, ayda bile yaşanmaz, derken bir ha­kikati mi ortaya koyuyordu? Bunun gibi Karl Marks, “Filozoflar şimdiye kadar, dünyanın nasıl meydana geldiğini izah etmekle uğraştılar. Artık yeni bir dünya kurmak lazım/” derken felse­fecilerin görüşleriyle bir yere gidilemeyeceğini mi ifade etmek istiyordu? Kendisi yeni bir dünya kurmak için yeni bir sistem getirirken getirdiği sistem, insanlığa çatışma, kavga ve huzursuz­luktan, kapitalizmin eleştirisinden başka neler getirdi? Tabiatta ve insan hayatında geçerli olduğu iddia edilen tarihî determiniz­mi ile nereye varılacağını Sovyetlerin uygulaması ortaya koymuş­tur. Yahut Pascal “‘Felsefeyle alay etmek de bir felsefedir.” derken felsefeye yeni bir istikamet mi gösteriyor, yeni bir saha mı açmak istiyordu? Kendisi büyük bir fizikçi ve matematikçi iken yirmi altı yaşında bilimleri kalbini tatmin etmediğini söyleyerek niçin terk etti de kendisi manastıra kapanıp kalan ömrünü orada ta­mamladı? Niçin “Bana filozofların ve âlimlerin değil İbrahim’in, Yakub’un, Musa’nın ve İsa’nın Tanrısı lazım.” dedi.

Felsefe Kimlere Hitap Eder?

Felsefenin temel kavramları ve konulan soyut kavramlar ve konular olduğu için soyutluktan hoşlanmayan, sadece somut şeylere bağlanan kimseler, felsefeden hoşlanmayabilirler; felsefe de onlara fazla bir şey vermeyebilir. Ontolojik meselelere dair bir veya birkaç filozofun fikirlerini okuyan bir tabip, bir hukukçu, hatta bir fenci, bir matematikçi, “Bunlar ne boş şeylerdir, insanları böyle boş şeylerle oyalayıp kafalarını karıştırmamalı.” diyebilir. Bu sebeple felsefenin hitap sahasının çok dar olduğunu söyle­mek yanlış olmaz. Okumuş kimselere hitabı bu kadar dar bir sa­hada iken büyük kitlelere ulaşmak, onlara belli bir hayat düzeni vermek daha da zor, hatta imkânsız gibidir.

Sanatın, bilginin, bilimin, ahlakın, dilin ve dinin felsefeleri olabilir ama ne felsefe bunların yerine geçebilir, ne de bunlardan biri veya birkaçı felsefenin yerini tutabilir.

Felsefe aklın eseri olduğuna göre akıl her zaman doğruyu bu­labilir mi? Descartes’in tahlillerine itibar edersek akıl her zaman doğruyu bulamaz. Hele hele yine onun tabiriyle ‘müşrik akıl’ yani “vahiy nuruyla aydınlanmamış akıl” olursa. Tıpkı Seneca’nin Mesut Hayat adlı eserinde olduğu gibi. Descartes İsveç Kraliçesi Elizabet’e yazdığı ahlak mektuplarında Seneca’nin adı geçen ki­tabını tanıtırken filozofun birtakım hakikatleri doğru tespit etmiş olmasına rağmen birçok hakikatleri göremediğini söyler çünkü der, onun aklı iman nuruyla aydınlanmamış müşrik bir akıl idi.

Akıl Ne Zaman Yanlış Düşünür?

Akıl hislerin tesirinden kurtulamadığı, basmakalıp telkinlere kapıldığı, kişinin menfaati ön plana çıktığı, mizaç, huy, tabiat, bu­nalım gibi iç hâllerin tesirinde kalıp sakin düşünemediği, yalnız­lık hissi yaşadığı, hür düşünme itiyadının ve zihnî cesarete sahip olunmadığı, düşünce hayatında geriliğin hâkim olduğu, müspet düşünce zihniyetinin olmadığı, kişinin çelişkiler içinde bocaladığı, doğru önermelere dayanmadan çıkarım yaptığı zamanlarda akıl daima yanılır, doğruyu bulamaz. Dolayısıyla bu noksanların gide­rilmesi hâlinde ancak akıl hatadan, yanılmadan salim olabilir.

Akıl bir taraftan hükümdara yol gösterirken diğer yandan ona isyanı da meşru gören bir yapıya sahip. O başkana akıl verir, despotu aydınlatarak destekler, Christian Delacampagne’in dediği gibi “Tiranı bilgilendirir, kılavuza kılavuzluk eder.” Sonra da on­ları devirme yollarını gösterir. Demek ki akıl, insanın bilgisine, ideolojisine, dünya görüşüne, aldığı eğitime göre yön verir, yol gösterir, yorum yapar ve hüküm çıkaruır.

Bütün bunlar herhangi bir insanın günlük hayatını tanzime ve ona göre rehber olmaya yeter mi? Cevabı okuyucu bulsun

Felsefe Fertlere Ne Verebilir?

Felsefe insana bir ‘ümit’ verebilir mi? Felsefe, filozof vasıtasıyla ümit verebilir? Nitekim Kant, üçüncü tenkidinde “Neyi ümit ede­biliriz?” sorusunun cevabını araştırıyordu. Gabriel Marcel de Hris- tiyanlıktan aldığı ilham ve güçle hep ümit felsefesi yapmıştı. Ama Bloch Kant’in ümit felsefesini tenkit etmiş, Schaffler Kant’ı, Sala da Schaffler’i tenkit etmiş. Görülüyor ki bir filozofun ümit verme teşebbüsü bile filozoflar arasında doğru dürüst taraftar bulamıyor. Sıradan insan değil okumuş aydın bile bunlardan hangisini seçece­ğini şaşırmaktadır. Felsefe farklı görüşlerin harmanlandığı bir alan, tabiri caizse bir, fuardır, ama farklı görüşlerin çokluğu, bunların birbirlerini ifna yoluna gitmeleri, insanları tereddütte ve muallakta bırakırsa onu şaşkınlıktan ve şüphe denizinde yüzmekten ancak Mevlânâ gibi kimseler kurtarabilir. Kaldı ki dünyalık ümitler çok sürmemekte ve çok çabuk sönmektedir. Ümidin kaynağı aslında kalıcı ve ebedi olmalı ki çabucak sönmesin.

İnceleyin:  Düşünce Mirasımıza Dair

Felaketli, ıztıraplı, acılı zamanlarda felsefe insanlara bir te­selli’ verebilir mi? Mesela Marmara depreminde hangi felsefeci o felaketzedelere gitti de teselli verebildi? Veren varsa ne kadar rağ­bet gördü? Teselli ettiyse ne ile teselli etti? Tesellisi yerini buldu mu? Yoksa Colton adındaki kişinin fikrine itibar edilirse felsefe harplerde, yangınlarda ve diğer felaket zamanlarında harp mey­danından, felaket yerlerinden kaçarak yerini dine bırakıp gider, demek mi icap eder?

Felsefe sönmeyen ümit dolu bir ‘iman’ verebilir mi? Gerçi Kant Saf Aklın Tenkidinin ikinci baskısının önsözünde “îmana yer açmak için” bilgiyi bir tarafa bıraktı ama getirdiği iman kendi insanlarını bile tatmin etmedi. Almanlar Kant’ın getirdiği imana değil Hıristiyanlığın sunduğu imana bağlıdırlar.

Filozofların sunduğu ahlak sistemleri hangi filozoflar ve han­gi halklar ve gruplar tarafından benimsenip günlük hayatta ya­şandı? Filozofların ahlak sistemleri laik ahlak olarak müeyyidesiz olduğu için o ahlak sistemlerini kuranlar tarafından bile doğru dürüst yaşandığı şüphelidir. Kant üçüncü tenkit kitabında insan­lara ümit vermeye çalışıyordu. Bu bir gaye koyma değil midir? Hâlbuki kendisi ahlak felsefesinde mutluluğu gaye olarak koyan­lara karşı çıkmıyor muydu?.

Felsefenin insanlara, özellikle felsefecilere ‘hoşgörü’ verdiği söylenir. Buna doğrudur, denebilir. Ama doğru olmadığı zaman­lar da var. Neden? Çünkü her felsefecide bu hoşgörüye rastlamak mümkün olmamaktadır. Felsefe bazı insanlara ve filozoflara hoş­görü verebilir? O da her felsefeciye değil. Halktan kimselere hiç değil. Herkese ve özellikle filozofa hoşgörü verebilseydi, John Loc- ke Batı’da ilk defa görülen lüzum üzerine yazdığı Tolerans Üzerine adlı risalesinde “Mahkemede Katoliklerin ve ateistlerin şahitlikleri kabul edilmez.” diye yazmazdı. Sartre Aşkın varlığı temele aldığı için K. Jaspers’e ‘kadavra’ demezdi. Karl Popper doksan yaşında kendisini tenkit eden genç bir felsefeciyi herkesin önünde bas­tonla dövmezdi. Aynı Karl Popper Açık Toplum ve Düşmanlarinda Eflatun, Hegel, Marks, Fichte ve benzerlerine bir filozofa değil her­hangi birisine bile yakışmaya ağır hakaretler ve küfürler savunmaz­dı. Hatta Bertrand Russel da İlimden Beklediklerimiz adlı kitabında Eflatun’a hakarette Popper’den geri kalmazdı.

İstanbul Üniversitesi’nin meşhur felsefe hocaları kendi arka­daştan ve meslektaşlarıyla senelerce küs kalmazlardı. Ateist fel­sefecilerle ateist olmayan felsefeciler daha rahat anlaşabilirlerdi. Demek ki hoşgörü de düşünülen şekilde değil yaşanılan şekilde hüküm icra etmektedir.

Felsefe ve Tenkit

Felsefe tamamen şüphe, tenkit, sorgulama ve soruşturma üzerine dayanır. Bu münasebetle felsefe, ona ilgi duyan kimsele­re eleştirme fikrini verebilir. Fakat yukarıda işaret ettiğimiz gibi tenkitten, fikirlerinin sorgulanmasından pek çok insan hiç hoş­lanmaz. Hatta böyle her şeyi her münasebetle eleştiren kimse­ler, üniversitede olsalar bile çevrelerince sevilmezler. Fütursuzca başkalarını eleştirmeyi sevenler, kendilerine eleştiri oklan çev­rildiği zaman kıyameti koparırlar. Buna genellikle felsefeciler de dâhildir. Hilmi Ziya Bey’in derste anlattığına göre Kant, yazdığı o ihtişamlı eserlerini sadece bir mühendis ve mahallesindeki bir bakkal ile müzakere edermiş. En büyük tenkitçi böylece en akıllı yolu tutmuş olmuyor mu? Dolayısıyla bu hoşgörü kazancı da dar bir çerçevede kalmaya mahkûm görünmektedir.

Felsefe-ölüm ve Ahiret

Diğer taraftan felsefe, ilahi dinlerde olduğu gibi insanı ve ha­yatı iki cepheli bir bütün olarak görmemektedir. Sadece dünya hayatını ele almakta ölümden sonrası hayat için bir şey söyleme­mektedir. Felsefe sadece doğumla ölüm hadisesi arasına sıkışmış bir insanın problemlerini ele alıyor, İnsana dünya kurulmazdan önce dünya yıkıldıktan sonra yani ölüm ötesinde hiç bir tavsi­yede bulunmuyor. Hâlbuki bilhassa ilahi dinler, insana ‘Kâlû Belâ’dan itibaren bir başlangıç ve ahirette ebedi bir hayat vaad etmektedir. Bu ahiret hayatı olan inanç, insanı dünya hayatında düzene sokmakta ve günlerini bu ebedi hayatı kazanmak istika­metinde tanzim etmektedir. Felsefe din değil ki hayat düzeni için emirler verebilsin, ilkeler getirsin, kurallar koyabilsin.

Gerçi Karl Jarpers, felsefenin ölümden sonraki hayatı aydınlat­ması zaruretinden bahsediyor ama felsefe ölüm ötesini ne ile aydın­latacak? Max Scheler, Fransızcaya Mort et Survie (Ölüm ve Ahiret), (trad. de M. Dupuy, Aubier, Paris 1952) adıyla çevrilen eserinde “ölümün bilgi teorisi”ni kurmaya çalışıyor. Hristiyanlıktan aldığı tesir, ölüm ötesini aydınlatmaya yeter mi? Hâlbuki dünyadaki her insan, ebedilik duygusu ve inancı içinde yaşamaktadır. Bu hayatın ötesinde ebedi bir hayata bağlanıyor ve hayatını ona göre tanzim etmeye çalışıyor ki orada ebediyen mutlu yaşamanın ümidi içinde hayat sürsün. Felsefe bunları nasıl ve ne ile temin edebilecektir? Bel­ki de şöyle bir yol vardır: O da din ile işbirliği yaparak bunu çözebil­mektir. Zaten bunu birçok filozof yapmıştır ve yapmaktadır.

Bazı Filozofların Hayatına bir Göz atalım

Sofistler, hiçbir ahlaki kaide tanımayıp bilgilerini sadece ke­lime ve mantık oyunları ile para kazanmaktan, menfaat uğru­na “Mantığı yalama yapmak”tan başka ne yapmışlardır. Mesela Protogoras’ın kendisini avukatlıkta yetiştiren hocasıyla yaptığı sözleşmede kazandığı ilk davada hocalık ücretinin yansını ver­memek için oynadığı mantık oyunları» hukuku bir tarafa atarken mantığı da ne kadar yalama yaptığının farkında değildir. Bu an­layış, denebilir ki akla ziyandır.

Mantık da felsefenin bir koludur. Doğru düşünmenin ve doğ­ru bilgi edinmenin, yanlıştan kurtulmanın yollarını, kurlarını öğretir. Bu kuralları birçok felsefeci ve mantıkçı da iyi bilmez ve bilse de iyi kullanamaz. Kullansalardı onlar da yanılmazlardı. Zaten insanlar mantık kurallarından sadece çelişmezliği bilirler ve onu kullanırlar. Onu da karşısındakilerin çelişkilerini tespit­te kullanırlar. Kaldı ki diyalektik mantık çelişkiye dayanan bir mantıktır. Diyalektikçiler bile günlük dilde çelişmezliğe dayana­rak konuşurlar. Dolayısıyla mantık da kişinin günlük hayatını tanzime muktedir değildir.

İnceleyin:  Ölümün Sevimsizliği ve İticiliğine İlişkin Bilgiyi Doğuran Şey Hakkında

Daha sonraki filozofların birçoğunun hayatlarına bir göz gez­dirdiğimizde neler görürüz, neler. Hayatı ve ahlakı haz ve eğlen­ceden ibaret gören Aristippos ve diğer hedomonistler hayatlarını, günlerini zevk ve safa içinde mi geçirdiler yahut hayatlarının her anını zevk ve safaya göre mi düzenlediler? Aristippos kâh kral­lara sokuldu, kâh Sokrat’a yaklaştı. Kendisinin krala yanaştığını kınayanlara “gülmek için krala gittiğini” söyleyerek bir demagoji örneği daha verdi.

Belki hayata bakışma göre hayatını sürdürerek yaşayan tek kişi Diyojen’dir. Çünkü o ve onun gibi düşünen birkaç kişi ‘kö- peksi/kelbî’ denilen bir hayatı fıçı içinde geçirmeyi kendi hayat felsefesi olarak kabul etmişlerdir. Fakat fıçıda yaşamayı kaç kişi benimsemiştir, kaç kişi onu hayatının ilkesi yapar, yapsa bile kaç kişi o hayatı gerçekleştirebilir?

Mutluluk felsefesine ve ahlakın böyle gaye taşımasına karşı olan Kant’ın ‘pratik aklı’ kaç kişinin hayatını tanzim edebilmiş­tir? Kendisi, annesinin mensup olduğu püritanizm (zahidlik) ta­rikatının tesirinde kalarak ve annesinin dizinin dibinde bütün hayatını geçirmiştir.

Bunların yanında mutluluğu hedefleyen ahlak felsefesi ku­ranların bile kendi felsefi görüşlerine göre yaşadıkları şüphelidir.

Bunun gibi menfaate dayanan bir ahlak felsefesi kuran Bentham ve Stuart Mili daima menfaat gözeterek mi yaşadılar? Kudret ira­desine dayanan Nietzsche, kudreti yaşayarak mı yoksa arayarak mı öldü? Auguste Comte, getirdiği pozitivist felsefeye uygun ola­rak kurduğu ve ilmihâlini yazdığı ‘pozitivist insanlık dini’ne ne kadar sadık kaldı? Neden 1830’dan sonra yeni bir din ve metafi­zik geliştirdi? Hâlbuki her türlü metafiziklere karşı idi? Jean Paul Sartre, ateist felsefenin 20. asırdaki en büyük temsilcisi iken, ate­izmine ve kendi varoluşçuluğuna ne kadar sadık kalabilmiştir? Getirdiği varoluşçu felsefe hayattan bezmiş insanlara kendi özü­nü yaratma fikrini verebildi mi, bu felsefe kaç kişiye hayata bağ­lanma imkânı vermiş, kaç bin kişiyi intihardan kurtarabilmiştir? Sartre bazı zamanlar komünistlere yaklaşmış, onlarla işi bitince kâh onlara sırtını çevirerek onlara veryansın etmiş, kâh Marksiz- me ve materyalizme yaslanmış kâh onlara da sırtını dönmüştür.

Mesela ahlak felsefesini erdem üzerine kuran Aristo, bu sa­adeti tadabilmiş midir? Stoacıların felsefesi, hayat ve ahlak fel­sefesi olarak nitelenir. Stoacılar, denebilir ki. mutlu bir hayata kavuşarak yaşamışlardır. Daha doğrusu stoa felsefesini benim­seyenler hayatlarını o felsefeye göre tanzim edebilmişler midir? Bu pasif ve kör tevekküllü ahlak ve hayat anlayışı onlara belli bir saadeti tattırmış olabilir. Kör bir kaderin şuursuz fiillerini kendilerine kader olarak kabul eden insanlar, körü körüne itaat suretiyle mutluluğa erebilmişler midir? Kendisi de bir Stoacı olan Epiktetos’un şahsında yaşanmış bir olaya kısaca bir göz atalım:

Bu filozof, bilindiği gibi, bir köledir. Bu köleye efendisi, bir gün kızıyor ve dizini bükmek suretiyle kırarak zulmediyor. Peki, bu filozof ne diyor? Önce “Oynama kırarsın!” diyor, dizi kırılın­ca da “Ben sana demedim mi?” diyor. Aynı filozof Sohbetler adlı kitabında “Karın mı öldü, üzülme, veren geri aldı, de.”, “Evin mi yandı, üzülme, veren geri aldı, de.”, “Çocuğun mu öldü, üzülme, veren geri aldı, de.” diye tavsiyede bulunuyor. Bu hadiseler insan hayatını alt üst eden hadiselerdir. Bunlara üzülmemek normal bir insanın elinde midir? Böyle bir hayat anlayışı insan tabiatına aykırı değil mi? İnsan gamsız, kedersiz ve umursuz olsa bile bu acılar karşısında vurdumduymaz olabilir mi? Hz. İsa’nın Incil’de “Birisi bir yanağına bir tokat vurursa diğer yanağını da çevir.” sö-zünü Hilmi Ziya Bey insan tabiatına aykırı buluyordu. Bence de öyledir. Böyle bir anlayış, insanı pasifliğe ve miskinliğe itmez mi? İnsan kendi nefsi müdafaasını yapmasın mı? Derviş Yunus:

Döğene elsiz gerek

Söğene dilsiz gerek

Derviş gönülsüz gerek

Sen derviş olamazsın.

Derken bir felsefi hayat tarzı ortaya koymuyor, o sadece, ta­savvuf! hayatta “kimseden incinmemek, kimseyi incitmemek” esasına dayanan bir dervişlik ilkesini ortaya koyuyor ki bunu da ne herkese tavsiye ediyor ne de herkesin yapmasını istiyor.

Modern felsefenin babası sayılan Francis Bacon, niçin rüşvet aldığı için başbakanlıktan atılıp hapse mahkûm edildi. Niçin “Rose Croix” adlı gizli cemiyete kaydolup oraya bağımlı hâle geldi?

Fichte niçin mason cemiyetine onların imkânlarından istifade etmek ve kendi emellerine onların imkânlarını alet edebilmek için girdiğinde maksadı anlaşılınca cemiyet sekreteri tarafından kapı dışarı edildi? Aynı Fichte, Popper’in yazdığına göre Zürih’ten kal­kıp Kant’ın yanma gidiyor, onun son fikirlerini öğreniyor, dönüp o fikirleri kendi kalıbına döküp Bütün Vahiylerin Tenkidi kitabını yazıyor, Kant bunu görünce “Allah bizi dostlarımızdan korusun, düşmanlarımızdan korunmasını biz biliriz.” demek mecburiye­tinde kalıyor. Nietzsche niçin kendisine yardım eden ve kendi­sinin yetişmesinde büyük emeği olduğu ifade edilen Wagner’in karısını baştan çıkararak hocasına ihanet etti? Fahişelerle haşir neşir olarak frengi mikrobu kaptı ve ömür boyu bu mikrop onun beynini kemirerek düşünemez hâle getirdi, dolayısıyla ömrünün son on iki senesi şuursuz bir şekilde bir klinikte geçti. Heidegger, ikinci cihan harbinde Nazilerle beraber çalıştı, onların zulmüne ortak oldu; rektörü bulunduğu üniversitede kendisini yetiştiren hocası fenomenolojinin kurucusu Edmund Husserl’i üniversite­ye yaklaştırmadığı gibi onun yüzüne bile bakmadı, bu mudur vefa, bu mudur ahlak?

Felsefenin ‘bütüncü’, ‘sistemli’ ve ‘tutarlı’ bir düşünce tarzı ol­duğu söylenir. Acaba bu bütüncülük ferdin hayatının tamamına veya bir kısmına inip orada günlük hayatı düzenleyebiliyor mu?

Buraya kadar gördüğümüz örneklerden bunun pek mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Ancak Pisagor gibi bir tarikat kurup o tarikatın esaslarına göre yaşayarak sadece aba giymek, perhizler yapmak ve belli gıdaları alıp belli hareketleri sergilemek suretiyle çok sade bir hayat sürülürse böyle bir felsefe bazı fertlerin gün­lük hayatını bir ölçüde düzenleyebilir. Ama o tarikata girip de onu yaşayanlara…

Plotin, kendi inandığı Vâhid-Bir olan varlığı iki defa gördü­ğünü söylüyor. Belki görmüştür belki de gördüğünü zannettiği bir varlıkla karıştırmıştır. Mühim olan bir zühd ve mistik hayat yaşayarak insanın ‘insan-ı kâmil’ olmak için bir uzun süreç içi­ne girmiş olmasıdır. Felsefenin, genel olarak insanın bu manevi yükselişine kazandırabileceği bir özellik olduğunu düşünmek taraftan değilim.

Yayına Hazırlayan:Ömer Bozkurt – Yaşayan Felsefe,syf:27-37

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.