Faruk Kazan – Molla Câmî’nin Kelam Anlayışı ”Notlarım”

196554_1672723078_kzciN-206x300 Faruk Kazan - Molla Câmî’nin Kelam Anlayışı  ''Notlarım''

 

Allah’ın kelamı, ses ve harf türlerinden değildir. Bilakis Allah’ın zâtına kaim ezeli bir sıfattır. Allah, bu sıfatla emreder, nehiy eder, haber verir. Bunun dışında ibare, yazı veya işaret ile delalet eder. Allah bunlara Arapça tabir ettiğinde Kur’an’dır. Süryanice olunca İncîl’dir, İbranice olunca da Tevrât olur. Farklılık anlam üzerine değil de ibare üzerine olur. 650

Burada tafsilat şöyledir: Allah bir şeyi haber verdiğinde, emrettiğinde, yasakladığında vs. peygamberler de onları kendi ümmetlerine anlaşılır ibarelerle anlattıklarında anlaşılan anlamlar, bu anlamlara delalet eden ibareler ve söz konusu anlamları ibarelerle muhatapların zihinlerine ulaştırma imkânı veren bir kelam sıfatı olmak üzere üç durum ortaya çıkmaktadır. Kelam sıfatının Allah’a nispeti noktasındaki kadîm oluşunda şüphe yoktur. Aynı şekilde bu anlamların ve ibarelerin anlaşılma suretinin kadîm oluşunda da kuşku yoktur. Şimdi, Allah’ın kelamı bu sıfattan ibaret ise şüphesiz bu kelam kadîmdir. Eğer Allah’ın kelamı bu anlamlar ve ibarelerden ibaret ise yine Allah tarafınca biliniyor olması cihetiyle aynı şekilde kadîmdir. Yalnız kadîmlik sadece bu anlamlar ve ibarelere özgü değil aksine diğer yarattıkların bütün ibareleri ve anlamlarını da kapsamaktadır. Çünkü bütün bunlar Allah tarafından ezeli ve bedi olarak bilinmektedir. Ama eğer Allah’ın kelamı bu üç şeyin ötesinde bir durumdan ibaret ise elimizde onun doğruluğunu ispatlıyacak bir delil bulunmamaktadır. Dolayısyla kelamcıların kabul ettikleri nefsi kelam da bu sıfattan ibaret ise onun hükmü de açıktır. Eğer nefsi kelam bu anlaşılan anlamlar ve ibarelerden ibaret ise bunların Allah ile kaim olmaları sadece bunların biliniyor olmalarının suretleri itibariyle mümkündür. Dolayısıyla bunlar bağımsız sıfatlar değil, aksine ilmin parçaları olmaktadırlar. Bilinene gelince -ister ibare olsun ister anlamları olsun- Allah’a kaim olmuş değiller. Çünkü ibarelerin asli varlıkları, yer edinmeyen arazlar kategorisidir. İbarelerin anlamları ise bazıları zâtî kısımdandır, bazıları da yer edinmeyen arazlar sınıfındandır. Bu durumda Allah’a ile kaim olmazlar. 651

650 Câmî, Kitâbu’d-Durratu’l-Fâhira, 284; Îcî, el-Mevâkıf, 293-296; Râzî, el-Metâlibu’l-Aliye min İlmi’l-İlâhî, Beyrut, 1999, III, 127-129; Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd, IV, 143, 147, 150; Âmidî,
Ebkâru’l-Efkâr fî Usûli’d-Dîn, I, 544-580; I, 265; Ebu’l-Kasım Selman b. Nasır el-Ensârî enNisâburî, el-Ğunyefi’l-Kelâm, II, 673; Eş‘arî, Mekâlâtu’l-İslâmiyyîn, 154-155. Ebu’l-Mansûr Abdulkahır b. Tahır b. Muhammed et-Temîmî el-Bağdâdî, Usûlu’d-Dîn, Thk. Ahmed Şemseddîn, Beyrut, 2002, 125-126.

651 Câmî, Kitâbu’d-Durratu’l-Fâhira, 284. krş. Şemseddin es-Semerkandî, es-Sahâifu’l-İlâhiyye, 354.


Allah iki şekilde varlıklarda tecelli etmiştir. Biri batıni, diğeri zahiri. Kendini hem celal hem cemal olarak nitelendirmiştir. Bizi de iki karşılıklı sıfatlara sahip varlıklar olarak icat etmiştir. Bu iki sıfatı diğer varlıklarda da yaratmıştır. Ama en belirgin bir şekilde bir arada topladığı varlık insandır. Çünkü insanda iki suret var edilmiştir. Hak sureti ve âlem sureti işte iki elden kast edilen Allah’ın bu iki suretinin tecellisidir.


Boyun güzelliğini, yanağın sabah gibi parlamasını ve örülmüş saçları ne yapacaksın?
Her taraftan mutlak güzel ışıldarken
Ey akılsız, sınırlı güzelliği ne yapacaksın!379

Ona göre güzellik, varlıklardaki orantıdır. Bu orantı da farklı uzuvların dengeli bir şekilde bir vücûdu oluşturmasıdır. Veya güzellik uygun kalıplarda açığa çıkan bir anlamdır. Nitekim “güzellik, münasip bedende ortaya çıkan ruhtur” denmiştir.

379 Câmî, Levâih, 57


“Allah’ın sıfatlarından bazıları lütfî bazıları ise kahrîdir. Yani karşıt olan sıfatlara sahiptir ve hepsi de aktiftirler. Bu tür karşıt sıfatlar arasında asla boşluk olmaz. Mümkün hakikatlerinden bir hakikat, bir vasıta ile varlığa gelmeye hazır olduğunda Allah, ona rahmetiyle muamele eder ve varlıktan ona feyiz verir. Bu varlık, hakikatin eser ve hükümlerini giyinmek vasıtasıyla özel bir belirginleşme ve bu belirginleşmeye göre tecelli eder, varlık bulur. Sonra hakiki ehadiyet sıfatının kahrıyla -ki bu sıfat belirginleşmeyi ve görünürdeki çokluğun ortadan kaldırmasını gerektirir- bu taayyünden sıyrılır. Bu sıyrılma esnasında rahman sıfatının rahmetiyle yok olan varlığa benzer ama başka bir varlığı belirginleştirir. Böylece bu devam eder. Dolayısıyla bu iki varlık tek bir tecelli ile değil iki farklı tecelli ile varlığa gelip gitmektedir. Dolayısıyla âlemin tümü varlığa gelip gitmektedir. Ama bu gidip gelmeler öyle ardışık ve birbirine benzer ki bunların sabit kaldığı zannedilir.”301

301 Câmî, Levâih, 89-91


Hayy sıfatı, bütün vücûdî sıfatların temelidir. Bu nedenle “Hayy” yedi sıfatın imamı kabul ediliyor. Çünkü ilim, irâde, kudret gibi sıfatlar “Hayy” sıfatı tasavvur edildikten sonra ancak düşünülebiliyor. Her varlığa Allah’tan kendisine kabiliyetine göre “Hayy”dan nasip verilmiştir. “Hayy” sıfatından nasiplenen varlık mizacı itidale yakın ise bu sıfatların hepsi veya çoğu insanlarda olduğu gibi açığa çıkar. Ama cemâdât ve nebâtât gibi varlıklarda mizaçları mutedil değilse “Hayy” sıfatı gizleniyor.628

628 Câmî, Nakdu’n-Nusûs fî Şerh-i Nakşi’l-Fusûs, 216


Yine mutasavvıflara göre Allah, mutlak zâtı gereği bütün varlıklar ile zâtî bir beraberliği ve hepsini kuşatan bir bilgisi vardır. Bu nedenle ne dünyada ne de göklerde zerre kadar da olsa hiçbir şey O’nun bilgisinden kaçamaz. 609

609 Câmî, Kitâbu’d-Durratu’l-Fâhira, 271.


Allah’ın sıfatı olan kelam, kendisinin istediği kişiye ilminin sırlarını ifade etmesi ve aktarması dışında bir şey değildir. Kur’an gibi harf ve kelimelerden oluşan ve inen kitaplar da Allah’ın kelamıdır. Ancak bu kitaplar ifade ve aktarmanın bazı suretlerindendirler. İlim, irâde ve kudret vasıtasıyla misal âleminde657 yani gaip ve şehadet âlemlerini cem’ eden berzah âleminde bazı misali surî mecallerden kendisine layık olduğu üzere açığa çıkmıştır.

657 Misal âlemi beştir:
A) Gayb-ı mutlak.
B) Hazret-i Ukûl.
C) Hazret-i Ervâh.
D) Hazret-i Misal ( buna Misal ve Hayal Âlemi de denir).
E) Hazret-i His. Varlıkların suretlerinin ve örneklerinin bulunduğu bu misal âlemi gerçek âlemdir. Bu suretlere suver-i misaliyye de denir. Hissi ve maddi suretler bu suretlerin gölgeleridir. Salt ruhlar âlemi ile madde âlem arasındaki ara âlemdir. Misal âlemindeki suretler kesîf (yoğun) ve latif olmalarına göre farklılıklar gösterir. Salt ruhani ve latif olan alana mutlak misal, maddi ve kesif olan alana mufassal misal âlemi denir. Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 336-337;216-217.


İnsanlar olarak bizim zâtımız eksiktir. Sıfatlar bu eksikliği tamamlar. Ama Allah’ın zâtı, hiçbir şeyde hiçbir şeye muhtaç değildir. Çünkü tüm varlıklar, her şeyde O’na muhtaçtır. Dolayısıyla bizim gibi varlıklar nâkıs iken noksanlık da vacipolan Allah’a layık değildir. Öyleyse O’nun zâtı, her şeyde her şey için kâfidir. O’nun zâtı malumatlara nispetle ilimdir. Güç yetirilen varlıklara nispetle kudrettir. İrâde edilen şeylere nispetle irâdedir. Öyleyse O’nun zâtı, hiçbir cihetle ikiliğin olmadığı birdir.526

526 Câmî, Kitâbu’d-Durratu’l-Fâhira, 261-262; Hemedânî, Zübdetu’l-Hakâik fî Keşfi’d-Dekâik,42. Krş. Konevî, Konevî ile Tûsî Arasında Metafizik Üzerine Mektuplaşmalar, 59


İnsanoğlu, hakkın ve halkın suretlerini kendinde toplayan bir varlık olduğundan içi hakla bezenmiştir, dışı da yarattıkların özellikleriyle donatılmıştır. Nitekim Allah’ın bütün sıfatları O’nun zâtında tezahür etmiştir. Örneğin insan Allah’ın “alîm”, “semî’”, “basîr”, “mütekellim”, “mürid”, “hay” ve “kadîr” gibi sıfatlarına sahiptir. Bunların yanında âlemin hakikatleri de insanda içkindir, yani hayvanî, nebatî ve cansız varlıkların özellikleri onda mündemiçtir. Zâten insanoğlu Allah’ın sıfatlarının yansıdığı ayna olmasaydı Allah meleklere ona secde etmelerini emretmezdi. Dolayısıyla genelde âlemin yaratılışı, özelde insanın yaratılışının altında Allah’ın kendi sıfatlarını gösterme amacı yatmaktadır.344

İnceleyin:  Erkekler de İnsan Sayılsın (Dişilere Tapıyorlar)

344 Câmî, Mesneviy-i Heft Evreng, 68-69


Câmî hem Ehl-i Sünnet itikadını anlatmaya devam ederken ehlibeyti sevmenin gerekliğini de1037 vurgu yapmaktadır. Ancak Şia gibi ifrata düşmemek gerektiğini vurgulayan Câmî, Din-i Muhammedî’yi Ehl-i Beyti ve ashabın himmet ve gayretleri sayesinde intizam bulduğunu bu sebeple onların adını hürmetsiz olarak zikredilmemesinden, daima onları tazim etme ve tümü hakkında iyi itikat besleme gereğinden1038 bahsetmektedir. Böylece hem Ehl-i Beyti hem de sahabeyi sevmenin gerekliğinden bahseden Câmî, sahabe arasında cereyan eden olaya da değinir ve meydana gelen bu olayda Hz. Ali’yi haklı Hz. Muaviye’yi haksız bulur. Ancak aralarında gerçekleşen husumet ile ilgili mutaassıp olunmaması, kimseye itiraz edilmemesi ve aralarında cereyan eden olayı Allah’a havale edilmesi gerektiğini1039 hususunda önemli durmaktadır. Çünkü Câmî’ye göre Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasında meydana çıkan savaşta her ikisi de müçtehittiler. Biri yani Hz. Ali içtihadında isabet etmiştir. Hz. Muaviye hata yapmıştır.1040

1038 Câmî, Mir’âtü’l-Akâid (İnançlar Aynası), 36; Duhânî-Zâde, Mir’âtü’l-Akâit Tercümesi, 69; Câmî, İtikadnâme, 29.
1039 Câmî, Mir’âtü’l-Akâid (İnançlar Aynası), 37; Duhânî-Zâde, Mir’âtü’l-Akâit Tercümesi, 69; Câmî, İtikadnâme, 29-30.
1040 Câmî, Şevâhidu’n-Nubuvve, 15- 176.


Câmî, eşitliğe dayanmayan Allah’ın adaletli dağılımını temsili bir hikâye ile şöyle izah etmektedir: Bir gün bir tavus ile karga bir bahçenin ortasında bir araya geldiler. Kendilerinde olan meziyetleri ve karşılarındakinin eksikleri gördüler. Tavus kargaya, bir yanlışlık olmuştur her halde çünkü ayağın kırmızı renklidir. Bu renk benim süslü tüylerime layıktır. Benim siyah ayaklarım da senin kara tüylerine daha uygundur. Karga ise tam tersini iddia ederek, aslında sen, benim ayaklarımın rengine daha çok yakışan bu süslü tüylerini yanlışlıkla almışsın. Ben de senin ayaklarına münasip olan siyah renkli tüyleri giymişim, dedi. Onların bu konuşma ve tartışmalarına kulak misafiri olan bilge kaplumbağa onları şu sözlerle düşünceye davet eder: Ey değerli dost ve arkadaşlar! Bu sonu gelmez, faydasız ve gereksiz tartışmayı bırakın. Çünkü Allah, herkese aynı şeyi vermediği gibi her şeyi bir kişiye de vermemiştir. Bazı özellikleri birine başka özellikleri ise diğer birine vermiştir. Allah’ın kuralı böyledir. Bu nedenle herkes kendisine verilenle mutlu olmayı bilmelidir.1296

1296 Câmî, Baharistan, 134.


Câmî ilginç bir şekilde edep ve muaşereti bile bu mizâna bağlıyor; nitekim edep nedir? sorusuna verdiği yanıt şöyledir: Edep, Allah’ın çizdiği sınırlarda durmaktır. Söz, eylem ve duyumları şeriatın mizânına göre ölçerek hareket ettirmektir. Herkesle şeriata göre davranmaktır. Bütün azaların hal ve hareketlerini Allah’ın dinine göre doğrulamaktır. Kalbi vesveselerden, sanılardan ve nefsin tehlikesinden arındırmaktır. İfrat ve tefritten kaçınmaktır. İslam dini bu anlamda edeptir. Edebi bizden istemektedir. Küfür ve tuğyanlık ise edepsizliktir. Nitekim Hristiyanlara bak! Onlar aşırı gidince Hz. İsa’yı Allah’ın oğlu olarak telaki edip dalalete düştüler.1294

1294 Câmî, Mesneviy-i HeftEvreng, 48


Evren haddi zâtında yoktu. Daha sonra var oldu. Ancak bu bizim anladığımız anlamda “önce Allah var oldu sonra da âlem var oldu” şeklinde değildir. Bu var olma yaratıcı ile herhangi bir zamansal sıraya göre olmuş değildir. Allah’ın âlemden önce var olması dünün bugüne önceliği gibidir. Nitekim bu öncelik zaman olmaksızın gerçekleşmektedir. Çünkü dün ve bu gün kendileri zamandırlar. Dolayısıyla âlemin yokluğu herhangi bir vakitte olmuş değildir. Ancak vehim/düşünce yaratıcı ile yaratılan arasında bir zamanın var olduğunu sanmaktadır. Bu aslında sonradan yaratılan mümkün varlıklar âleminde edindiği bilgilerden kaynaklanmaktadır.”563

563 İbrahim el-Gorânî, Şerhu-ed-Edurratu’l-Fâhira, Müst. Tırnavî Hoca-Zâde Ali b. Ahmed, İstinsah Yeri: İstanbul, Bulunduğu Yer: Milli Kütüphane Ankara, Arşiv No: 06 Mil Yz A 4558/21, Vrk. 150.; Krş.İbn Arabî, İnşau’d-Devâir, Mektebetu’s-Sekâfiyye ed-Diniyye, Kahire, 1998,145.; İbn Arabi, Kitabu’l-Marife, 227.


Her kim dikkatli bir şekilde yere göğe bakarsa cisim, ruh eski ve yeni şeyler için daima feyiz veren bir yaratıcı ve sani bulunması zorunludur.562

562 Câmî, Mesneviy-i Heft Evreng, 171. Câmî, Mir’âtü’l-Akâid (İnançlar Aynası), 10-11; Duhânî-Zâde, Mir’âtü’l-Akâit Tercümesi, 31; Câmî, İtikadnâme, 6.


Hadiste doksan dokuz isim geçmesine769 rağmen Allah’ın isimleri bunlarla sınırlı değildir. Allah’ın isimleri kıyas edilmeyecek ve sayılmayacak kadar çoktur. Nitekim hadiste doksan dokuz isim geçmesine rağmen onun yaklaşık on kattı olan bin bir isim meşhurdur. Ancak esma-i ilahiyeyi bin bir sayısı ile sınırlandırmamak da gerekmektedir.770

770 Câmî, Mesneviy-i Heft Evreng, 172; Câmî, Mir’âtü’l-Akâid (İnançlar Aynası), 36; Duhânî-Zâde, Mir’âtü’l-Akâit Tercümesi, 53; Câmî, İtikadnâme, 9-10


Allah’ın kudret sahibi oluşunun anlamı şudur: Var edilebilecek şeyleri var etmede gücü yetendir. Gücü yettiği hiçbir şey zâtı gereği Allah’a zorunlu değildir. O gücü yettiği varlıkları var etmede özgürdür. Ancak onun seçimi biz insanların seçimi gibi değildir. Çünkü bizim seçimimiz, tereddütte kaldığımız iki şey arasında birini daha fazla faydası veya en azından daha fazla beklentisi ile seçiyoruz. Böylesi bir düşünce Allah için imkânsızdır. Çünkü zâtında ve sıfatında bir olduğu gibi onun varlıkları ve kendi nefsini bilmesi de birdir. Onda asla tereddüt olmaz. İki farklı hükmün olması da mümkün değildir. Hatta O’nda bilinen ve murat edilenin dışında meydana gelmesi bile mümkün değildir. O’na “kadir” denmesinin sebebi, çünkü onun eyleminin ilmi, irâdesi ve gücü ölçüsünde meydana geleceği umulur.702

702 Câmî, Tefsiru’l-Câmî, vrk. 73-74.


Bu âlemin zerrelerinden her bir zerreyi nurların nuru kavramış, onu kuşatmıştır. Ona üstün gelmiştir. Ona o kadar yakındır ki kendi varlığından daha da yakındır. Ama sarma ve kuşatma sadece ilimle değildir. Yapma ve var etme anlamına da gelmez. Bunu başka bir anlamda anlamalı çünkü söz ondan yana hiçbir kapı açamaz. Ancak hayal edilebilir. Hal böyle iken ondan tabir edip anlatmak cahillerin şenaatine sebep olur. Bunu da ancak müşahede, mukaşefe, nefsani ve ruhani bir mücadele ile anlamak lazım, yoksa kelam yöntemi olan münazara ile varılmaz.755


İdrak ve aklın mefhumu olan her nitelik, Allah için geçersizdir.724 Teşbih ve tenzihte onun söylediklerine bağlı kalınması gerektiğine şu sözlerle dikkat çekmektedir.

Kendini her ne sıfatla nitelemişse ona aykırı bir şekilde tanımlamaya gitme
Her ne sıfattan kendini takdis etmişse onu ispatlamaya çalışarak kafa karıştırma.

724 Câmî, Mesneviy-i Heft Evreng, 4.


Enbiya, evliya, selef ve muhakkikler göre Allah’ın kelamı ezeli ebedidir. Tabi varlıksal ya da sanısal bir uzamasından bahsetmiyoruz. Kast edilen ne bir başlangıcın ne de bir sonucun varlığıdır. Çünkü onda geçmiş ve gelecek diye bir şey yoktur. Aksine O’nun kelamı birdir. Ezel ve ebed onda mündemiçtir ve mündemiç olan varlığın kendisidir. Adı da “dehr”dir. Onun nefsi kelamında harfleri, bir anlamın öncelik-sonralık, özne-yüklem, emir-nehiy, geçmiş-gelecek, gibi insanoğlu için geçerli olan kavramları tasavvur etmek yoktur. Eşsiz bir kelam ile konuşmaktadır.

İnceleyin:  Rızık ve Rızkı Elde Etmenin Sebepleri

Mollâ Câmî başka bir eserinde güzelliği açık bir şekilde padişah otağının süsü ve ilahi güneşin parıltısı olduğunu ifade etmektedir.382 Güzellik aslında Allah’ın cemalinin bir yansıması olduğuna göre, mümkün varlıklarda görülen bazı çirkinlikler Allah’ın cemalinden yeterince nasibini almadığı içindir. İnsanlar kendilerinde olan bu çirkinlikleri görmeyip Allah’a nispet ederler. Oysaki Allah güzeldir, güzeli sever,383 hadisi gereğince güzellikler O’na nispet edilmeli çirkinlikler de insana nispet edilmelidir.384

382 Câmî, Sûfilere Armağan (Tûhfetü’l-Ahrâr), 187.

383 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3789.

384 Bâharzî, Makâmât-ı Câmî, 166; Câmî, Levâmi’ Şerh-i Hamriyye (Mecmuay-i Mollâ Câmî’nin içinde), İstanbul, h. 1309, 110.


İnsana “insan” denmesinin sebebi ona göre hem insanların birbiriyle ünsiyetlerinden hem de Allah’ın âlem içerisinde onu muhatap alarak veya onu sıfatlarının aynası yaparak onunla bir nevi ünsiyet oluşturmasındandır. Aynı şekilde bu durum, kâinata da büyük insan denmesinin sebebidir. Başka bir ifadeyle, insan küçük âlemdir, âlem de büyük insandır.


Bir de kendi yaratılışını unutarak bize bir örnek getirdi. Dedi ki: “Çürümüşlerken kemikleri kim diriltecek? De ki: “Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.”1228 İnsanların anlayabileceği dilden konuşan Allah, insanların benimsediği bir ilkeden hitap etmektedir. İnsanlarca bilinen kaideye göre bir şeyi ilkin yapmak zordur. Ama aynı şeyi ikinci defa yapmak birincisine göre daha kolaydır. Çünkü artık bir deneyim kazanılmıştır. Ahirette insanların çürümüş kemikleri diriltilmesinin zor olduğunu düşünene zihinlere Allah, insanlar arasında genel geçer olan bu prensibi hatırlatmaktadır. Bu prensip de kelam ve mantık ilminde müsellemât olarak kabul edilmektedir.


Güncelliğini yitirmiş zat-sıfat meselesi, Kur’ân’nın mahlûk olup olmaması, halifelik kimin hakkıydı? Veya halifelerdeki üstünlük meselesi, haşrin kendisi değil de haşirde meydana gelen sırat, arasat ve rü’yetullah gibi tartışılmasında hiçbir fayda kalmayan konuların artık terk edilmesi yerinde olacaktır. Namaz, oruç, hac ve zakat gibi muhkem ayetlerle sabit olmuş ibadetlerin işlev ve gerekliğine dair yöneltilen sorulara cevap bulmak daha sahici ve gerçekçi olacağı düşünülmektedir.


Allah’ın irâdesi olmasa dünyada kimseye ne bir zararın ne de bir faydanın olamayacağını bize öğütleyen Hz. Peygamber’in hadisinden696 iktibas eden Câmî, bu hadis çerçevesinde Allah’ın irâdesi olmayınca bir dikenin parmağa batmayacağını, meşieti bulunmayınca bir yaprağın kopamayacağını697 ifade eder. Buna şu örneği verir: Bütün dünya halkı, bir araya gelip dünyadan kıl ucu kadar bir şeyi eksiltmek istemeleri halinde hakkın irâdesi olmaksızın bir kıl ucunu eksiltmeleri mümkün değildir. Aynı şekilde bütün âlem, dünyaya bir zerre eklemek isteseler Hakkın irâdesi olmayınca âlemin arzusu fayda vermez, eklemeye muktedir olamazlar.698

697 Câmî, Mesneviy-i Heft Evreng, 171.
698 A.y.


Nitekim İbn Sînâ diyor ki: “İnaye”, Allah’ın ilminin bütün âlemi kuşatmasıdır. Bütün kâinatın en güzel şekilde olabilmesi gerekli olan şeyleri de kuşatmasıdır. Dolayısıyla Allah’ın bütün varlık tertibinin en güzel şekilde olabilmesi için onların nasıllığını bilmesi, O’nda herhangi bir talep ve kasıt olmaksızın “hayır ve cömertliğin” bütün varlığa feyiz etmesinin kaynağıdır.691

691 Câmî, Kitâbu’d-Durratu’l-Fâhira, 272. Krş. İbn Sînâ, el-İşârât ve’t-Tenbihât, III, 298-299; İbn Sînâ, et-Ta’lîkât, Thk. Abdurrahman Berevî, Dâru’l-İslâmiyye, Beyrut, Tsz. 51-52.


Allah, bazı küçük hakir ve bizce şer olan şeyleri yaratmıştır. Ama bu bize göredir oysa Allah’a göre varlıkta asla şer yoktur. Bazı şer görünen varlıklar dahi onun bazı esmalarına mazhar oluşları itibariyle aslında şer değiller. Biz kendimizi merkeze koyduğumuz için onları şer olarak görüyoruz. Ama Allah, varlıkları kendi isimlerine mazhar olsunlar diye yaratmıştır.1443

1443 Câmî, Tefsiru’l-Câmî, 116


Câmî, felsefe ve kelamın metodunu neden beğenmediğini ömrünü kelami ve fesefi konularda geçiren ve sonrasında pişman olan Fahreddîn Râzî’nin vasiyetnamesinden alıntı yaparak izah etmeye ve delillendirmeye çalışmaktadır.: Allah’ın kelamını düşünerek okumak, delil ve burhan ile meşgul olmaktan daha iyi ve daha üstündür. Çünkü delillerin öncülleri kesinlikle kuşku ve zanlardan beri değildir. Oysaki Kur’an’ı okuma sırasında Allah ile kul arasında öyle bir bağ meydana gelir ki bu bağın kopması veya kesilmesi mümkün değildir. Buna karşılık varlıkların hakikatine ulaşma çabasında olan ilimlerle kesin bir şekilde istenen gerçeğe ulaşmak imkânsızdır. Gönülleri doğruluk ve arınmayla aydınlanmış kişiler de bu konunun masumu değillerdir. Kaldı ki onlar da tabiî ve ilahî ilimlerde kesin bilgiye ulaşmanın imkânsızlığının farkındalar.449

c) Câmî burada kelam ilminin gereksiz, haram ve dolayısıyla okunmaması gerektiğini düşünenlerden değildir. Aksine o da İmam Gazâlî gibi kelamın farz-ı kifâye olduğunu düşünenlerdendir. Ancak herkesin bununla uğraşması gerekmediğini ve ilimler sıralamasında baştan okunması gereken ilimlerden olmaması gerektiğini vurgulamaktadır.450 Bu düşüncesini de Şafiî fıkhında önemli bir sima olan İmam Nevevî’den alıntı yaparak delillendirmeye çalışmaktadır:

449 Bâharzî, Makâmât-ı Câmî, 255; Krş. Hatice Hammâdî Abdullah, Menhecu’l-İmam Fahreddin erRâzî Beyne’l-Eşâira ve’l-Mutezile, (Vasiyetnâme bu eserin içindedir.) Nevâdir, Şam, 2012, 105.

450 Bâharzî, Makâmât-ı Câmî, 257


Deniz, mutlak su olarak vardır. Belirginleşince dalga olur, köpük olur; yukarı çıkınca buhar olur; buhar sıkıştığında bulut olur, bulutlar sıkışınca yağmur olur, yağmurlar yoğunlaşınca seller olur; seller de tekrar denize dökülür. İşte hakikatte sadece deniz vardı, diğerleri onun değişik halleridirler.273

273 Câmî, Şerh-i Rubâiyyât-i Câmî, 55.


Mollâ Câmî âlemi bölümleri olan bir kitaba benzetir. İnsanı da bu kitabın içindekileri olarak görür. Allah, ruhlar âlemi ile cisimler âlemi arasında misal âlemi yarattığı gibi insanın bedeni ile ruhu arasında da hayvanî bir nefis yaratmıştır. Bu anlamda insan, ebedi ve geçici âlemleri kendinde barındıran tek varlıktır. Çünkü sadece insanda ruh ve beden arasında bir hayvanî nefsin var olduğunu, bu nedenle ömrün bu dünyada az öbür dünyada çok olduğunu ifade eder.342

342 Seyyid Celaleddin Aştiyânî, Nakdu’n-Nusûs fî Şerh-i Nakşi’l-Fusûs(Mukaddime kısmı), 55.


Câmî’ye göre de “Bir” sayısı bütün sayıların aslıdır. Ne kadar sayı varsa hepsi “bir” sayısından türetilmiştir. Bu “bir” sayısı hepsinde tecelli etmiştir. Örneğin iki sayısı iki tane “bir” den oluşmakta üç sayısı üç tane “bir” den meydana gelmektedir…. İşte bunun gibi bütün varlıklarda mutlak varlığın payı vardır.270 Bazı özellikler “bir” sayısında görülmediği için “bir”den diğer sayılar türetilmiştir. Örneğin iki çift sayısı haddi zâtında “bir” olmasına rağmen “bir”in kendisinde anlaşılamamaktadır. Bu nedenle ondan diğer sayılar çoğaltılmıştır. Bu nedenle bütün sayıları aslında “bir” sayısının değişik tecellilerinden ibarettir. Sayılar olmadan “bir” sayısının hükümleri açığa çıkmaz. Böylece bir sayısı farklı sayılarda farklı bir şekilde görünmektedir.271

270 Câmî, Şerh-i Rubâiyyât-i Câmî, Tsh. Mayil Herevî, Encümen-i Câmî, Tsz. 59; Câmî, Şerhu’l-Câmî alâ Fusûsi’l-Hikem, Tsh.55, 153.
271 Câmî, Şerhu’l-Câmî alâ Fusûsi’l-Hikem, 151-152


 

Muhammed Ali

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir