Stratejik Zihniyet ve Kültürel Kimlik

Bir toplumun stratejik zihniyeti; içinde kültürel, psikolojik, dinî ve sosyal değer dünyasını da barındıran tarihî birikim ile bu birikimin oluştuğu ve yansıdığı coğrafî hayat alanının ortak ürünü olan bir bilincin, o toplumun dünya üzerindeki yerine bakış tarzını belirlemesinin ürünüdür. Bu açıdan bakıldığında, zihniyet ile strateji arasındaki ilişki, coğrafî verilere dayalı mekan algılaması ile tarih bilincine dayak zaman algılamasının kesişim alanında ortaya çıkar. Farklı toplumların farklı stratejik bakış açılarına sahip olmaları, aslında, bu mekan ve zaman boyutlarına dayanan farklı dünya allamalarının ürünüdür.

Toplumların kendi coğrafî konumlarını eksen edinen mekan algılamaları ile kendi tarihî tecrübelerini eksen edinen zaman algılamaları, yönelişleri ve dış politika yapımını etkileyen zihniyet altyapısını oluşturur. Milleti ezelî bir siyasî birlik ya da hemen değişebilir bir insan topluluğu olmaktan çok, istikrarlı bir tarih sürecinin ürünü olan ve uzun tarih dilimleri içinde oluşan bir birliktelik olarak kabul edersek stratejik zihniyetin aynı zamanda bir kimlik bilincinin tarihî süreç içinde biçimlenmesinin ve yeniden şekillenmesinin sonucunda ortaya çıktığını ve geçici siyasî dalgalanmaların ötesinde bir süreklilik arzettiğini görürüz.

Mesela Alman stratejik zihniyeti, Kutsal Roma-Germen İmparatorluğu’nun, kökenleri 9. yüzyıla kadar giden tarihî serüveni ile modern ulus-devletin felsefî temellerinin, tarihî gerçeklik alanıyla buluşarak ideolojik bir altyapı kazandığı 19. yüzyıla kadar uzanan bir tarihî bilincin eseridir. Bu bilinç Ortaçağ feodal-dinî birikimi ile modern seküler-ideolojik birikimin unsurlarını birlikte barındırır. Hegel’in Alman bilincinin tarihî kökenlerini ortaya koyduğu ta-rih yorumu ile Hitler’in III. Reich kavramı arasındaki paralellik böylesi bir stratejik zihniyet sürekliliğinin ürünüdür.

Aynı şekilde Ortodoks Rus Çarlığı ile ateist Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin stratejik öncelikleri arasındaki paralellik ve süreklilik de toplumların stratejik zihniyetlerinin tarih ve coğrafya gibi sabit veriler tarafından ne ölçüde belirlenmekte olduğunun bir göstergesidir. Rus kimlik bilincinin evrensel ideolojik kimlik tanımlamaları öngören sosyalist ideolojiye rağmen varlığım sürdürebilmesi ve Soğuk Savaş sonrası dönemde eski Marksistlerin yönlendirdiği yeni milliyetçi akımlarda kendini tekrar siyasî bir kimlik olarak üretebilmesi bu stratejik zihniyet sürekliliğinin sonucudur. Siyasî kariyerini bir sosyalist olarak oluşturan Miloseviç’in Soğuk Savaş sonrası dönemde radikal ırkçılığa dönüşen Sırp milliyetçiliğinin lideri konumuna gelmesi de bu açıdan ilginç bir misal teşkil etmektedir.

Kendi tarihimizden misal vermek gerekirse, Söğüt civarında göçer Türkmenlerin oluşturduğu küçük bir beylikten başlayarak zamanla antik yerel medeniyet havzalarının tümüne yayılan ve insanlık tarihinin en renkli, sinkretik ve karmaşık siyasî yapılarından biri haline dönüşen Osmanlı Devleti’ni kuran ana unsur da böylesi bir stratejik zihniyetin altyapısını dokuyan zaman ve mekan bilincidir. Bu stratejik zihniyet hem Osmanlı Devleti’nin atılım gücünü hem de bu atılım gücünün oluşturduğu Osmanlı düzeninin (Pax Ottomanica) istikrarım sağlamıştır. Geçmişi kuşatan kadîm kavramı da, geleceği belirleyeceği iddiasını taşıyan Devlet-i Ebed- müddet kavramı da bu stratejik zihniyetin muhtevasını dokuyan bir tarih ve kimlik bilincini yansıtmaktadır.

Gerek Osmanlı Devleti’nin çözülme sürecinde gerekse Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana karşı karşıya kalman uluslararası problemlerde ortaya çıkan en önemli gerilim alanı, bu stratejik bilincin süreklilik unsurları ile cari uluslararası güç dengelerindeki konum arasındaki farkın doğurduğu psikolojik gerilini ve bu gerilimin kimlik bilinci üzerindeki yıpratıcı etkisidir. Bu açıdan Osmanlı-Türk stratejik bilincinin ana unsurlarının süreklilik ve değişim yönleriyle yeniden tartışılması, yüzleşmemiz gereken en önemli meselelerden birisidir.

Kimlik, mekan ve zaman bilincinin tarihî birikim ve carî gerçeklikler çerçevesinde yeniden kurulması tarih içinde varoluşun ve insanlık birikimine katkıda bulunabilmenin olmazsa olmaz şartıdır. Stratejik zihniyet bir varoluş iddiasına dayanmadıkça edilgenlikten kurtulabilmek mümkün değildir. Bunun içindir ki, stratejik zihniyeti oturmuş olan ve bu zihniyeti değişen şartlara göre yeni kavramlar, araçlar ve formlar ile yeniden üretebilen toplumlar uluslararası güç parametrelerine de ağırlık koyabilme kabiliyeti kazanırlar. Bunun aksine, stratejik zihniyette radikal bir kırılma yaşayarak kimlik bilincini yıpratan toplumlar tarihî varoluşlarını tehlikeye atarken, bu zihniyeti diğer toplumları dışlayıcı bir araç olarak görerek donuklaştıran toplumlar ise ortak insanlık bilincinden kopmakta ve kendileri dışlanmaktadırlar.

Ahmet Davutoğlu – Stratejik Derinlik, 29-31 s.

Yusuf Aslan

Tarih talebesi ve ilme pek meraklı.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir