Selçuk Kütük – Endişeye Mahal Yok ”Alıntılar”

85233151_178753423423258_6842722520485193729_n-300x300 Selçuk Kütük - Endişeye Mahal Yok ''Alıntılar''

İnsanın zahiri güzelliği büyük bir nimettir ve bu nimeti ihsan edeni görmezden gelmek tam bir nankörlük demektir. Maddi güzellik ancak bir bahar mevsimi kadar kısa sürer, sonra sonbahar ve kış gelir, saçlara kar yağmış gibi ak düşer. Manevi güzellik ise edep ve iffet sayesinde ortaya çıkar; edebini muhafaza edebilen kişi maddi ve manevi güzelliğini ebedileştirmeyi başarmış demektir. Bu hususta Kur’an bizlere Hz. Yusuf ’u örnek gösteriyor ve aşılması zor bir imtihanı nasıl geçtiğini anlatıyor.

“Yusuf dedi ki: Ey Rabbim! Zindan bana, bunların beni davet ettikleri şeyden daha sevimlidir: Eğer sen, bu kadınların tuzaklarını benden uzak tutmazsan, ben onların tuzağına düşerim ve cahillik edenlerden olurum.” ( Yusuf 33)

Hakiki güzellik surette değil, sirette (ahlakî) olandır, çünkü fiziksel güzellik neticede kaybolacaktır; peki o zaman kişiden geriye güzellik olarak ne kalacaktır? Hâlbuki ahlakî güzellik ölene kadar artarak devam eder. Diğer taraftan, insanın güzelligini teşhir etmesi ve tribünlere oynaması manevî bir hastalığın işaretidir. Önemli olan, kişinin kendisini bin-bir yola başvurarak başkalarına değil Allah’a beğendirmesidir.

Sayfa 64

—————————————————–

Güzel; kalbinde marifet taşıyan, edep ve hayâ Iibasını giymiş, nezaket ve letafetle tasaffi etmiş, yüzünü maleyani ve fanilikten baki olana çevirmiş, serap-misal batılı terk edip Hakka teveccüh eden kişiye denir.

Sayfa 64

—————————————————–

‘Medyanın topluma örnek rol modeller sunduğu ve bundan en fazla etkilenen kesimin kimlik arayışı içindeki gençler ve çocuklar olduğu herkesçe malumdur. İlkokul çağındaki çocuklara ileride ne olmak istedikleri sorulduğunda hemen hepsi hayallerindeki kahramanlarını söyleyeceklerdir. Tabii ki, bu kahramanlar bilgisayar oyunları ya da çizgi filmler yoluyla inşa edilmiş tiplerdir. Benzer şekilde gençlerin de en büyük ideali ya fılm yıldızı ya da ünlü bir futbolcu olmaktır. Rol model olmayı hiçbir şekilde hak etmeyen bu tiplere bir tür seküler kutsallık ve yüceltme atfedilmesi sorunu daha da sıkıntılı hale getirmektedir.

Medyada bu insanların gerçekten örnek alınmayı gerektirecek hangi özellikleri olduğu hiç gündeme getirilip sorgulanmaz. Gerçekten de bir şarkıcının ya da futbolcunun bu derece maddi ve manevi takdiri hak etmesini sağlayacak şeylerin ne olduğu belli değildir. Bir futbolcunun topu iki direğin arasından geçirmesinin spor bağlamında ve kendi çapında bir değeri olabilir ama bu değerin yapılan şeyle orantılı olduğu pek söylenemez.

Medya, taraftarların takımlarına olan zaaflarını kullanarak kendine büyük bir kazanç alanı açmakta ve bu alanı büyütmek için de taraflar arasındaki karşıtlığı şiddetlendirmeye çalışmaktadır. Spor yayınlarının bu kadar çok seyredilmesi ve spor gazetelerinin tirajının yüksek olması başka türlü açıklanamaz. Baş döndürücü müzik ve efektlerle dolu sunumlar gençlerin ve çocukların bir yandan reklam kurbanı olmasına diğer taraftan ise tv ve bilgisayar başında saatlerce oturma, beslenme bozukluğu, obezite ve kendi yaşıtları ile iletişim kuramama gibi sorunların yaşanmasına yol açmaktadır.

Sayfa 163

—————————————————–

Nasıl ki herkes şair, ressam ya da bilim adamı olamaz aynen bunun gibi insanların hadiselerden netice çıkarma becerileri de farklı dereceler içerir. Olaylara dikkatli bakmayanlar incelikleri fark edemez; hayatın akışı bir kitap gibi düşünülürse bazıları sadece büyük harflerle yazılı olan kısımları okuyabilir, küçük harflerle yazılanları gözden kaçırırlar. Bu anlamda ders çıkarmak ve ibret almak bir incelik ve dikkat meselesidir.

İbret kelimesi “köprü olmak, bir taraftan diğer tarafa geçmek” manasını taşır; yani, herhangi bir hadiseden asıl mesaja intikal etme kabiliyetidir. Burada önemli olan mesele kişiler, isimler, mekân, zaman ve benzeri ayrıntılardan ziyade bir anlam sıçraması yaparak kıssadan hisseyi kapabilmektir. Bir başka deyişle, metnin ne dediginden ziyade ne demek istediğini anlamak gerekir.

Kur’an’da kıssa anlatımının külliyetli bir miktar tuttuğu dikkate alınırsa bu anlatım ve anlayış tarzının üzerinde durulması gerektiği sonucu kolayca çıkarılabilir. Kur’an kıssalarından gereken derslerin alınamayışının sebeplerinden biri şudur ki; insanlar ibret alınması gereken durumlarda genellikle kendi üzerlerine alınmak yerine başkalarına işaret etmeyi tercih ederler. Diğer bir sebep ise, dünya hayatına aşırı düşkünlüğün mesajın inceliklerine vukufiyete mani olmasıdır. Daha açıkçası, dunyanın cazibesi aklımızı başımızdan alır ve bu durum idrak yetmezliğine yol açar.

Sayfa 76

—————————————————–

Bilindiği gibi, Hz. Peygamber “hayâ, imandan bir şubedir” buyurarak utanma ve edep duygusunun önemine vurgu yapmıştır. Günah ve kabahatlerimizi başkaları ile paylaşmaktan, gıybet ve söz taşıyıcılığı yapmaktan, kendini beğenmişlikten, karşı cinsi söz veya hareketlerimizle taciz etmekten utanmalıyız. Ancak, her utanma aynı kategori altında ele alınamaz. Bu noktada Hak’tan ve halktan utanma ayırımının yapılması gerekir. Hak’tan atanmayı şu rivayetle izah edebiliriz:

Resulullah, bir gün; “Allah’tan gereği gibi hayâ edin.” buyurdular. Bunun üzerine yanında bulunan sahabeler: “Ya Resulullah! Elhamdülillah biz Allah’tan hayâ ediyoruz.” deyince, Hz. Peygamber şöyle cevap verdi: “Allah’tan hakiki olarak hayâ etmek; gözünü, kulağını, haram olan şeylerden korumak, haram yemekten ve zinadan sakınmak, ölümü ve dünyanın fani olduğunu düşünmektir: Ahiret mutluluğunu isteyen kimse, dünya ziynetlerine önem vermez. İşte böyle yapan kimse, Allah’tan hakkıyla utanmış olur.” (Tirmizi).

Diğer taraftan, Allah’ın emirlerine riayet (kıyafet, ibadet, düşünce vs) hususunda başka insanların kınamasından ve ayıplamasından utanmak edep değil, zaaf ve korkaklık işaretidir. O halde, sosyal baskı ve dışlanma sebebiyle Cenab-ı Hakka karşı hürmetsizlik manasına gelebilecek davranışlar makbul bir utanma kategorisine girmez.

“Allah yolunda üstün çaba gösteren ve kendilerini kınayabilecek kimselerin kınamasından korkmayan (insanlar): Bu, Allahın dilediğine bağışladığı lütfudur. Allah ( lütfünda) sınırsızdır ve her şeyi bilendir’ (Maide; 54)

Rivayet o ki, sevdiği kadın yanına geldiğinde yolda birilerinin ona baktığım ve sevgilisinin utanma sebebiyle yanaklarının kızardığını anlayan şair şu dizeleri söyler:

A benim bahtıyarim, gönülde tahtı yârim, Yüzünde göz izi var; sana kim baktı yârim.

Tabii, günümüzde yanakların kızarması için artık fondöten kullanılıyor. Aradaki farkı görmek için şu rivayete bakabiliriz: Hz. Ayşe, sahabeden gözleri görmeyen İshak (r.a) yamna her geldiğinde kendini sakınır, örtüsünü düzeltirmiş. Onun bu durumunu hisseden Ishak bir gün sorar:

Ey Müminlerin Annesi! Ben âmâ olduğum halde benden de sakınıyorsun. Halbuki ben sizi görmüyorum!

Hz. Ayşe cevap verir:

Evet, sen beni görmuyorsun fakat ben seni göruyorum!

Sayfa 62

—————————————————–

 Bir şeyi gerçekten bilmek, o şeyle ilgili nihaî sebebi bilmek demektir. Mesela, bir cinayet olayını çözmeye çalışan bir dedektifin kurbanın kan kaybı sebebiyle öldüğünü anladığını varsayalım. Şimdi, ölüme sebep olan şey kan kaybıdır, o halde “problem çözülmüştür” denilebilir mi?

Araştırmaya devam edilsin ve kan kaybına atılan kurşunun sebep olduğu tespit edilsin. Sonra kurşunun belirli bir tabancadan çıktığı anlaşılmış olsun. Ancak hâlâ problem çözülmemiştir. Soruşturma sürdürülür ve tetiği kimin çektiği bulunursa, işte o zaman katilin kim olduğu ortaya çıkmış ve mesele halledilmiş olur. Görüleceği üzere, sorunun tamamen çözülmesi ancak nihai sebebe ulaşılması neticesinde mümkün olmaktadır. Eğer araştırma son noktaya kadar götürülmeseydi Ölüme sebep olan şeyin kan kaybı, kurşun ya da tabanca olduğu söylenerek soruşturma kapatılmış olacaktı!

İşte, canlılar, cansızlar, madde, insan vs. hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilmek için varlık âleminin arkasında duran Hakiki Sebebe ulaşana kadar soruşturmayı sürdürmek gerekir. Hâlbuki bilimsel bilgi soruşturmayı kendini sınırladığı alanda sona erdirerek kesin hüküm verme iddiasındadır. Mesela, insanın toprak, su, elementler veya hücrelerden meydana geldiğini söyleyip o noktada kalmak, cinayete kurşunun neden olduğunu ileri sürüp soruşturmayı eksik bırakmak yanlış bilmeye yol açar.

Sayfa 22

—————————————————–

Akıl, her şeyden bağımsız kendi başına evrensel bir cevher (substance) değildir. Doğru bilgi ile desteklenmeyen bir akıl yürütmenin başarılı bir netice verme imkânı yoktur. Bilgi ve veri akışının uzun vadede sürekli bir değişime uğradığı ortada olduğuna göre aklın tarihselliği ve ekletme tarzlarının değişime uğrayacağı açıktır. Akıl bağlamdan, tarihten, bilgiden ve veriden bağımsız objektif evrensel bir cevher olsaydı karşılaşılan tüm pratik ya da teorik sorunlar kolayca ve ittifakla çözülebilirdi. Böyle bakıldığı zaman akıl, hakikati icat etmeye mezun bir cevher degil hakikati idrake memur bir nimet olmaktadır. Aklın hakikati belirleme yetkisinin olmadığı düşüncesi aklı yok saymak anlamına gelmez; aklın vazifesinin idrak ve keşif olduğunu ileri sürmek de bir akletme tarzıdır.

Sayfa 105

—————————————————–

‘Özünü kendi temel kaynaklarımızdan almayan fikir ya da kurumların “aslında İslamiyet’te de var olduğunu sonradan keşfetme” hastalığından kurtulmalıyız. Ayet ve hadislerin bir takım zorlamalarla İslam kelimesinin Önüne demokrasi, sosyalizm, liberalizm vs. gibi kavramları yerleştirerek bir yere varılamayacağı artık anlaşılmış olmalıdır.

Sayfa 148

—————————————————–

Cenab-ı Hakk’ı tanımayan ve reddeden bilim adamlarının hali, alnına lamba takılmış kör bir kişiye benzer. Başkaları faydalanmakla beraber, o ışığın kör adama bir yararı olmaz. Bu durumda kişinin ilmi kendisi açısından faydasız hale gelmiş olur. İkincisi ise, kişinin ürettiği malumatın insanlığa hiçbir faydasının olmaması hatta zehirleyici, ifsat edici, tahribe yönelik, hakikatten inhiraf ettirici ya da demagojik yapıya sahip olmasıdır. Hakikat soruşturmasına katkısı bulunmayan bilgi faydasızdır.

Sayfa 28

—————————————————–

‘Her şeyden evvel belirtmek gerekiyor ki, asıl cehalet Cenab-ı Hakkı bilmemek ve inkâr etmektir. Bu haliyle cehaletin bilgili, kültürlü, tahsilli, entelektüel olmakla alakası yoktur; ayetlerden anlaşıyor ki, Allah’a ve peygamberleri ne karşı direnç gösterenlerin ve akla gelmedik itirazlarda bulunanların asıl sorunu bilgisizlik değil, itaat etmeme noktasında inat etmeleri ve kibir göstermeleridir.

Cehalet Allah’a itaate razı olmama, günah olduğunu bildiği şeylerden kaçınmama ve hakikate karşı alaycı ve umursamaz olmaktan kaynaklanan bir tavır bozukluğu halidir. Dolayısıyla küfür, şirk ve Allah’a isyanın her türü cahillik kategorisine girer.

Sayfa 24

—————————————————–

ülfet perdesi

Fikirsiz ve maksada yönelik olmayan bakiş ülfete, yani alışkanlıktan kaynaklanan bir sıradanlaştırmaya sebep olur, böylece hayrete şayan olan harikulade şeyler bile basit ve normal gelmeye başlar, sanat ve incelik kaybolur.

Anlamı ve derinliği çabucak tüketme, harcama ve değersizleştirme zamanımızın büyük bir hastalığıdır. En derin hakikat meseleleri bile internet sayfalarında saniyeler içinde bitirilip geçilebiliyor.

Hiç birimiz için yarın sabah güneşin doğacak olmasının hayret verici bir tarafı yoktur; hâlbuki bu olayın nasıl gerçekleştiği üzerinde biraz düşünülse her yönüyle akıl almaz bir durumun söz konusu olduğu görülecektir. Fakat bu harikulade olayların sürekli yaşanıyor olması zihnimizde bir ülfete (alışkanlık ve sıradan görme) sorununa yol açıyor. Bazıları Kur’an’ın hiç kimsenin bilmediği ve duymadığı olağan-üstü şeylerden bahsetmesi gerektiğini düşünebilir, halbuki en basit görünen şeyler bile son derece kompleks yapıya sahiptir. İşte Kur’an bu sebeple, yani ülfetimizi kırmak için en sıradan görünen şeylerden (yağmur, bitkiler, dağlar, yıldızlar vs) bahseder ve bunlarm hiç de basit şeyler olmadığına işaret eder.

“Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, insanlara yarar sağlayacak şeylerle denizde seyreden gemilerde, Allah’ın gökyüzünden indirip kendisiyle ölmüş toprağı dirilttiği yağmurda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve gökle yer arasındaki emre amade bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için deliller vardır.” (Bakara; 164)

Sayfa 76

—————————————————–

Piyasada her türlü fikir ve düşüncenin serbestçe ve eşit oranda yer alabildiği kanaatini hasıl etmek medya seçkinlerinin maharetle yaptıkları göz boyama işlemlerinden biridir. Çeşitli vesilelerle zıt fikirlere söz hakkı tanınarak bu anlayışın yerleşmesine çalışılır ve farklı düşüncelerin seslendirilmesinin ancak medya sayesinde mümkün olduğu mesajı güçlü bir şekilde verilir. Her ne kadar “halkın sesi” olmak gibi iddialarla ortaya çıkılsa da aslında her şey, daha baştan, belirli güçlerin istediği neticeyi verecek şekilde ayarlanmıştır.

Güç ve iktidar mücadelesinin olduğu bir yerde medya gücünü eline geçirenlerin adalete, irfana ve ahlâka uygun davranmasını beklemek aşırı bir iyimserlik olacaktır. Devletin, sermaye gruplarının ya da dışarıdan maddi destek alan ideolojik kesimlerin temsil ettiği bir medya dünyasında “herkes kendi hakikatini üreteceği” için doğru bilgilenme bağlamında halka bir hizmet sunulması söz konusu değildir. Bu şartlar altında halk, medyaya sesini duyuramaz ve kamusal hayata gerçek anlamda katılamaz, müdahil olamaz.

İnceleyin:  Dil: Gönül-ve-Lisan ve Özne, Dil, Hakikat

Halk yığınlarından beklenen şey, sadece kendi lerine “sunulan gerçeklerle” ve yorumlarla meşgul olup onları tüketmektir. Medyatik güçler sunacağı haberleri seçtikleri ve imtiyaz sahibi grupların gündem ve programlarını destekleyecek ortam hazırladıkları için halkın yarasına ilaç olacak bilgi ve yorumları aktarmaya çoğu zaman yanaşmaz. Kısacası, medyanın maksadı seçkinler için iyi olanın herkes için iyi olduğunu ve başka seçeneklerin kötü ya da imkânsız olduğunu göstermektir.»

Sayfa 154

—————————————————–

’Adamın biri, pek basiret sahibi olmayan, kafası çalışmayan ve hiçbir iş konusunda dikiş tutturamayan oğlunu bir meslek öğrensin diye uzaktaki bir remil ustasının (bir tur falcı) yanına götürür ve durumu anlatır. Usta, adamdan çocuğu bırakmasını ve bir yıl sonra gelmesi ister. Aradan bir yıl geçince adam ustanın yanına gelir ve çocuğun ne kadar mesleği öğrendiği denemek için gizlice parmağındaki akik taştan yapılma yüzüğü çıkararak avucunun içinde saklar. Sonra oğluna dönerek sorar:

Söyle bakalım avucumun içinde ne var? Oğlu başlar saymaya:Avucundaki şey yuvarlaktır; ortası deliktir; taştan yapılmıştır… Çocuk lafı gittikçe uzatmaya başlayınca babası: Tamam artık, söyle şunun ne olduğunu! der. Bunun üzerine oğlu neticeyi söyler: Bildim, değirmen taşı!

İşte kâinat hakkında fizik, kimya, biyoloji gibi bilim dalları vasıtasıyla bu kadar bilgi toplayan bazı bilim adamlarına “bütün bu olağanüstü durumlardan ve harika düzenden çıkardığın neticeyi söyle” denildiğinde, alınacak cevabın “Allah” olması gerekirken “madde, tabiat, tesadüfi” şeklinde olması böyle bir basiretsizliktir. Bazı insanların kendisine en yakın olan şeyi (Cenab-ı Hakk’ı) bilememesi ve eldeki bu kadar veriye rağmen gereken doğru çıkarımı bir türlü yapamıyor olması ancak derin bir anlayışsızlığın neticesi olabilir. Kitabı kâtipsiz, fiili failsiz açıklamaya çalışan bir takım bilim adamları ve filozoflar basiretten ve hakiki bilgiden mahrum kalmışlardır.

“İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onlar ibret alan ilim sahiplerinden başkasının aklı ermez.” (Ankebut; 43) |

Sayfa 26

—————————————————–

Materyalist düşünce(sizlik), varlığı sadece maddeye münhasır kılmakla kalmayıp bu (ispatsız) iddiasını bile tesadüf ve gerçekleşmesi matematik açıdan imkânsız olasılıklara dayandırması hasebi ile tamamen batıl bir itikattır. İnsanları güya akla davet edenlerin akıl dışı ve olamayacak ihtimallere bile ilmi hakikatlermiş gibi sarılmaları inançsızlığın verdiği samimiyetsizlik ve gaflet halinden başka bir şey olmasa gerektir. Elimizde hem binlerce ışık yılı mesafeleri hem de mikro âlemi takip edebilecek cihazlar mevcut iken bazılarının hala Hz. İbrahim’in yıldızlara bakarak yapabildiği basit ama temel çıkarım ulaşamaması zihinsel olmanın da ötesinde kalp ile ilgili bir rahatsızlığa işaret ediyor.

Sayfa 142

—————————————————–

Bilindiği üzere, Gazali’nin felsefe eleştirisinin etkisi ile düşüncenin gelişmesinin durduğu; hatta 12. asırdan sonra genel olarak İslam Medeniyeti’nin bir duraklama sürecine girdiği iddiası sıkça dile getirilmektedir. Ancak son zamanlarda yapılan araştırmalarda, Gazali’nin felsefe eleştirisinin, zannedildiğinin aksine düşünceyi engellemek yerine, İslam düşüncesinin daha da fazla felsefi bir muhteva kazanmasını sağladığını ortaya koymuştur.

Bu çerçevede özellikle Fahreddin er-Razi ve onun talebelerinden oluşan ve kısaca “muhakkikun’ denilen büyük düşünürler grubunu hatırlamak yeterlidir. Her birisi kendi başına büyük bir düşünür olan Adudiddin el-İci, Sa’deddin et-Teftazani ve Seyyid Şerif el-Cürcani yanında Devvani ve sırf Grek filozoflarını kendi orijinal dillerinde okumak için Grekçe öğrendiği rivayet edilen Amidi, Gazali sonrasında, onun eleştirileri ışığında felsefi düşünceye katkıda bulunan büyük düşünürden sadece birkaçıdır. İbn-i Haldun ve Molla Fenari de Gazali sonrası yetişen büyük düşünürler arasında yerini almıştır.

Sayfa 125

—————————————————–

Aklın bireyselleşmesinin ardından vicdanın, adaletin, ahlaki ve sosyal değerlerin ferdileşmesi ve dolayısıyla her insanın kendi öznel yargılarına dayanarak hareket edeceği bir kaos ortamının doğması kaçınılmazdır. Her kişinin kendine ait ferdi aklı, külli bir akla bağlanmadıkça nesnel gerçeklikten, ahlaki ve sosyal düzenin sağlanmasından bahsetmek anlamlı olmayacaktır. Goethe, bu anlamda bir akıl olmadan evrenselliğin mümkün olamayacağım ve öznelliğin sosyal hayatta parçalanmaya yol açacağını belirtmekteydi. Bu türden bir öznellik aklın uykuya yatması demekti.4

Herkesin, kendi aklını hayatın merkezine koyduğu bir yerde nihilizmden anarşizme kadar uzanan vehme dayalı düşüncelerin hakikatle bir arada ve sanki eşdeğer kıymete sahipmiş gibi boy gösterme tehlikesi vardır. Böyle bir ortamda Freud, Marx ve Nietzsche gibi kişilerin kafası karışık ve herhangi bir referans noktası olmayan insan toplulukları üzerinde etkili olması şaşırtıcı olmamalıdır.

Sayfa 103

—————————————————–

“Bu meselede ilginç olan şudur ki, insan kendisine verilen sağlık, zenginlik, akıl, hayat vs gibi sayılamayacak kadar çok nimet için “Neden ben? Bunları hak edecek hiçbir şey yapmamışken neden ben seçildim?’ diye sormaz! Bırakalım bunları sormayı tüm nimetleri ihsan eden Allah’ı çoğu zaman hatırına bile getirmezken,başarının kendi hakkı olduğu konusunda hiçbir şüphe duymaz. Elinde bulunan nimetler için “bunlar zaten hak ettigim şeyler!’ yorumunu yaparken henüz ulaşamadığı imkânlar için ‘neden bana verilmiyor?” itirazına yönelmek bir kavrayış bozulduğunun olduğuna işaret eder.

Yeryüzünde aç, perişan, evsiz, hasta, sakat, son derece fakir ve akla hayale gelmez sıkıntılarla boğuşan milyonlarca insana bakıp “Neden bunlardan biri değilim?” sorusunu ciddiyetle sormazken ayağımıza diken batsa “aksilikler de hep beni mi buluyor?” diye yakınmaktan alamıyoruz kendimizi. Açıkçası dikkatli bakılırsa verilen nimetlerin miktarının şükrünü eda edemeyeceğimiz kadar fazla olduğunu görebiliriz.

Mesela Cenab-ı Hak yaratabileceği sonsuz seçenek arasından neden beni seçerek var etti, hayat verdi? Akıl, bilinç, göz, kulak, el vs gibi hiçbirinden vazgeçilemez nimetler karşısında “Neden bana verildi?” diye soruyor muyuz? Genellikle böyle bir sorgulamaya girişmeyiz, çünkü bunlara sahip olmayı doğal bir hak olarak kabul ederiz. Hâlbuki hangi gerekçeye istinaden kendimizde bu hakkı gördüğümüzün makul bir cevabı yoktur. ı

Sayfa 92

—————————————————–

Sanat, Cenab-ı Hakk’ın icraatını idrak ve tefekkürden halî kalınca safsataya ve şarlatanlığa dönüşüyor. Meşiyet-i İlahiyi fark etmek yerine hedonizmin aracı olunca, bedensel hazların ticarileşmesine ve kitlelerin oyalanıp sürüleştirilmesi için figüranlık yapanlara da sanatçı deniyor. Medyada pornografinin bu derece yaygın olması, bedenin dikizlenen bir meta haline gelmesi, ahlâksızlığın alenileştirilmesi ve müzik, sinema, edebiyatın da buna alet edilmesi en basit ifadesiyle sanata ihanettir.

Bunlar, müminlere olan düşmanlıkları sebebiyle memlekette gördükleri her problemden İslamî değerleri mesul tutuyorlar: eğitim sorunlarından kadın cinayetlerine kadar varan yelpazede yer alan bütün sosyal problemlerin asıl müsebbibi dini değerler ve öğretilerdir. İnançlı insanlar bilinçsiz, cahil, her zaman kandırılmaya aday, kendini ucuza satan sürülerdir. Bu sebeple kendilerini “makarnacı sürülerini” eğitme, çağdaş birey yapma ve dünya ile entegre etmekle vazifeli addediyorlar. Lakin bir türlü olmuyor! Olamaz da zaten! çünkü ölüleri alkışla mezara koymanın ya da protesto mitinglerinde atılan sloganların milletin ruhuna dokunan hiçbir tarafı yok. Her ne kadar “çıkmadık candan ümit kesilmez” veya “daha ölmedik!” avuntuları ile bir tür gerilim boşaltma ve tatmin süreci yaşıyolarsa da kopardıkları gürültü istenen infiali uyandırmaya yetmiyor.

Sayfa 42

—————————————————–

‘Hakikat soruşturması içinde olmayan malumat sahipleri dünyanın sadece zahiri yönünü bilirler, varlığın iç yüzünü, hakikatini ve işaret ettiği manayı bilmezler, okuyamazlar. Kâinatı bir kitap gibi düşünecek olursak, bunların hali, kitabın harflerinden, cildinden, süslerinden bahseden fakat içinde neler anlatıldığı hakkında hiç bilgi sahibi olmayan adamın durumuna benzer. Sıradan bir insan bir demir parçasına baktığında sert ve gri bir cisim görürken, bir fizikçi onun içindeki atomlar, kuarklar vs. hakkında çok şey bilir. O halde bakılan şey aynı olmakla beraber görülen ve bilinen şeyler çok farklı olabilmektedir.

Bilinmesi ve görülmesi gereken şey fonksiyonel ve amaca yönelik olmalıdır. Kuru ve ham bilgi kişiyi malumat sahibi yapabilir, fakat müspet maksada yönelik hikmet bağlantılı bilgi insanı âlim yapar. Uzun bir yolculuğa çıkılmışsa harita okumayı bilmek ve gidilecek yer hakkında doğru bilgiler edinmek önem kazanır. Mesela, yürüyerek çöl gibi bir araziden geçmeniz gerekiyorsa yanımzda şişme bot bulundurmanın, tabii ki, hiçbir yararı olmayacaktır.

Sayfa 18

—————————————————–

Her çalışma disiplininin kendine göre farklı yöntemleri vardır; mesela, matematik ve mantık, aklı; tabiat bilimleri, gözlem ve deneyi (tecrübeyi); tarih haberi (nakli) kullanır. Din ise akıl, nakil ve tecrübeyi, her birinin sınırlarını belirlemek şartıyla, hepsinden faydalanır.

Akıl, din ve bilim arasında var olduğu düşünülen çelişkiler muhtemelen şu sebeplerden kaynaklanmaktadır:

1.Kullandıkları bilgi kaynakları farklı olmasına rağmen birinin diğerinin alanına müdahale etmesi.

2.Ortak konuları söz konusu olduğunda din ve bilimin farklı bir söylem yani farklı bir dil ve ifade şekli kullanması gerektiği gerçeğinin görülememesi.

3. Bilim veya din adamlarının tarafgir ve yanlış yorumlamaları.

Akıl ve vahyi karşıt kutuplara yerleştirme meylinin arkasında “vahyin, Allah’tan gelen bir nimet ve yön gösterici” olduğu fakat aklın “kişisel heveslere dayandığı” düşüncesi vardır. Vahyin Cenabı Hak’tan geldiği konusunda şüphe yok, fakat akıl da Allah’ın insanlara hakikati bulabilmeleri için bahşettiği bir nimet olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Aksi taktirde, akıl ile vahiy karşıtlığını gidermek çok zor olacaktır.;

Sayfa 111

—————————————————–

Genelde Müslümanların, özelde ise Gazali’nin felsefeye muhalefeti meselesinde ifrat ve tefrit mertebesinde yaklaşımlar sergilendiği görülmektedir. Eş’ari ve Gazali ekolünün, felsefenin hangi yönüne ve hangi tür felsefeye karşı eleştiri yönelttikleri göz ardı edilerek bir genellemeye gidilmekte ve müfrit görüşler ortaya çıkmaktadır.

Gazali’nin filozoflarla ilgili olarak yirmi meseleden sadece üç tanesine karşı çıkması ve bunların da ilahiyatla ilgili olduğunu beyan etmesi ve ayrıca İbn-i Sina’nın fikirlerinin birçoğunu benimsemiş olması külli bir reddetmenin söz konusu olmadığını açıkça göstermektedir. Buradan anlaşılıyor ki, İslami düşünce geleneğinde başkaları tarafından ifade edilen ve hakikati gösteren bilginin kabul edilmesi hiçbir zaman problem oluşturmamış ve böyle bir komplekse girilmemiştir.

Bu anlamda herhangi bir komplekse girilmemesinin sebebi sözü edilen İslam düşünürlerinin mensup oldukları medeniyetten emin olmalarına bağlanabilir. Kendi dünya görüşü noktasında herhangi bir şüphesi olmayan kişiler, kendilerini fıkri bir baskı altında hissetmemek kaydıyla farklı kaynaklardan faydalanabilirler. Ancak günümüzde batının teknolojik, siyasi ve iktisadi üstünlüğünün diğer medeniyetler üzerinde kurduğu baskı yukarıda sözü edile türde bir faydalanmayı engellemektedir.

Batının ürettiği bilgiye dayalı fikirlerin alınıp tenkit sürecinden geçirildikten sonra reddetme veya adaptasyon/dönüştürme işlemi genellikle başarısızlıkla neticelenmektedir. Daha ziyade karşılaşılan durum bunun tam tersi, yani kendi dünya görüşümüzün batı felsefesine uygun olacak şekilde dönüşüme tabi tutulması biçiminde gerçekleşmektedir. .

Sayfa 128

—————————————————–

İslam düşüncesinin, Hz. Adem’den Hz. Muhammed’e kadar uzanan ve peygamberler ve kutsal metinlerle taşınan, içinde hikmeti barındıran tarihsel bir süreç olduğunu tekrar ifade etmek gerekiyor. Bu gerçek, ilk bakışta İslamiyet’le hiç ilgisi yokmuş gibi görünen fakat hikmete dair bilgi ihtiva eden diğer bazı düşünce sistemleriyle bağlantı kurulmasını sağlamaktadır. Özellikle uzak doğu ve Hindistan olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde karşılaşılan bir takım batıl dinlerde veciz bazı hakikatlere rastlandığını biliyoruz.

Ancak bu dinlerin itikat açısından kısmi veya ciddi yanlışlıklar içermesi sözü edilen türden hakikatlerin görmezden gelinmesini gerektirmez. Çünkü biliyoruz ki, tüm hikmetin kaynağı çeşitli toplumlara gönderilen peygamberlerdir. Toplumların zaman içerisinde çeşitli sebeplerle inanç bağlamında bir takım sapmalar gösterdiği de açık bir bilgidir. Zaten belirli aralıklarla birçok peygamberin gönderilmesinin sebebi de budur.

Sayfa 130

İnceleyin:  Modern Dünyadan Çıkış Yolu

—————————————————–

‘Hakikat soruşturması içinde olmayan malumat sahipleri dünyanın sadece zahiri yönünü bilirler, varlığın iç yüzünü, hakikatini ve işaret ettiği manayı bilmezler, okuyamazlar. Kâinatı bir kitap gibi düşünecek olursak, bunların hali, kitabın harflerinden, cildinden, süslerinden bahseden fakat içinde neler anlatıldığı hakkında hiç bilgi sahibi olmayan adamın durumuna benzer. Sıradan bir insan bir demir parçasına baktığında sert ve gri bir cisim görürken, bir fizikçi onun içindeki atomlar, kuarklar vs. hakkında çok şey bilir. O halde bakılan şey aynı olmakla beraber görülen ve bilinen şeyler çok farklı olabilmektedir.

Bilinmesi ve görülmesi gereken şey fonksiyonel ve amaca yönelik olmalıdır. Kuru ve ham bilgi kişiyi malumat sahibi yapabilir, fakat müspet maksada yönelik hikmet bağlantılı bilgi insanı âlim yapar. Uzun bir yolculuğa çıkılmışsa harita okumayı bilmek ve gidilecek yer hakkında doğru bilgiler edinmek önem kazanır. Mesela, yürüyerek çöl gibi bir araziden geçmeniz gerekiyorsa yanımzda şişme bot bulundurmanın, tabii ki, hiçbir yararı olmayacaktır.

Sayfa 18

—————————————————–

’Cereyan eden hadiseler ya bizzat güzel ya da neticeleri itibarıyla güzeldir. Mesela çiçekler, meyveler doğrudan güzeldir, lakin gübre neticesi açısından güzeldir. Bazı olaylar bize gübre gibi çirkin görünebilir ama sonrasında harika çiçeklerin olduğu renkli bir bahçe ortaya çıkar karşımıza; şerler hayra tebdil olunabilir. Çirkin olan şey, kişinin su-i ihtiyarıyla bir fenalığı kesbetmesi ve sahip çıkmasıdır. Hakiki zarar ve musibet dine gelen zarardır.!

—————————————————–

Müslüman açısından oyunu her ne pahasına olursa olsun kazanmak gibi bir mecburiyet yoktur. O halde, her şey kuralına uygun olarak yapılmalıdır. Gayr-ı meşru yoldan elde edilen kazançla hizmet olmaz, halkın teveccühü için hilaf-ı hakikat şeyler söylenemez, ihlâsı bozan ve riya kapsamına giren davranışlara itibar edilemez. Kesret-i etba’ (tâbi olanların çokluğu) haklılık işareti sayılamaz ve başarının ölçüsü değildir. Kemiyete değil, keyfiyete itibar edilmelidir. Hakka istinat eden bir davanın karşılık bulmaması ve meyve vermemesi mümkün değildir.

Sayfa 13

—————————————————–

( Muhtaç olduğumuz kudret ve enerjinin Allah’a olan itikadımızdan kaynaklanması gerektiğini, üstünlük ve kuvvetin hakka tarafgirlik olduğunu, dolayısıyla başka medeniyetlere öykünerek onlara yetişme sevdası ile yola çıkanların hedefe varmalarının imkânı olmadığını kabul etmeliyiz. Bu ifadelerden, idealize edilmiş ve tamamen erdemli insanlardan oluşturulmuş bir toplum kurulması gerektiği anlaşılmamalıdır. Homojen ve tek tip düşünen insanlar topluluğu yaratma idealinin neticede totaliterizme ve baskıya dönüştüğü tarih açısından sabit bir gerçektir.

Bu ise, insanlar/milletler arasındaki farklılıkları ve yerelliği korumayı, globalizm namı altinda teknik ve iktisadi güce dayanarak diğer kültürlerin yok edilmesine karşı durmayı gerektirir. İslam âleminde aynı coğrafyada kişisel algılayış sebebi ile fıkıh, tasavvuf, kelam, felsefe gibi farklı düşünce ekollerinin bir arada varlığını devem ettirebilmesinin yanı sıra farklı coğrafyalarda yaşayan insanların değişik İslami anlayışlara sahip olması düşünce renkliliğinin korunması noktasındaki hassasiyetini gösterir. Önemli olan insana verilen teklif yükünü ağırlaştırmadan, ifrat ve tefritten uzak, “vasat ümmet” olma istikametinde varlığım devam ettirebilecek örnekleri teşkil etmektir.

Sayfa 150

—————————————————–

Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının varlık ve dolayısıyla da insan zihni üzerindeki izdüşümü (tecelli) olarak değil de insanın kendi egemenliğini tanrıya rağmen ilan etme çabası şeklinde algılandığı sürece bilgi ahlâkı ile ilgili sorunlar çözümsüz kalacaktır. Alimin ahlâk ile sınavı, niye tini ve “her şeyi hakkıyla bilen”Yüce Yaratıcı karşısındaki duruşunu her daim gözden geçirmesini gerektirir. İnsan hangi seviyede olursa olsun ezeli ve ebedi hakikatin bilgisine sahip olamayacağını bilmeli ve “kendisine ilimden pek az şey verildiğinin” (İsra; 85) farkında olmalıdır. Bilgi elde etmedeki amacı, hakikati kavrayarak Hakk’a yakınlaşmak olmalıdır. Zira Allah Resulü’nün ifadesiyle,”Aziz ve Yüce olan Allah’ın rızası için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sırf dünya menfaati elde etmek için öğrenen bir kimse kıyamet günü cennetin kokusunu dahi alamayacaktır.”(Ebü Dâvüd, İlim, 12)

Sayfa 34

—————————————————–

’Baştan belirtmek gerekiyor ki, bilginin ahlâklı olması anlamlı değildir, çünkü hakiki bilgi zaten özü itibarıyla temiz ve ahlâka uygundur. Sorun, bilginin suistimal edilmesi ya da ahlâka uygun olarak kullanılmaması meselesidir. Ahlâklı olmak ancak bir özneye atfedilebilecek bir özelliktir; bilgi ise bir ahlâk öznesi değildir. Dolayısıyla, bilginin değil bilim adamının ahlâkından bahsetmek daha uygundur.

Bilgiyi güç vasıtası olarak görmek modern düşüncenin en belirgin ilkelerinden biridir. Burada güç kavramı kişiyi ya da toplumları faziletli kılmak, insanî değerlere katkıda bulunmak anlamında kullanılmıyor. Bilgi, doğrudan doğruya para, teknoloji üzerinden sömürü ve hegemonya ve iktidarı elde tutma aracı olarak görülmektedir. Bu anlamda bilgi, tüketilecek bir metadır.

Sayfa 33

—————————————————–

Hiçbir nesne veya olay tek başına kavranamaz, dolayısıyla herhangi bir eşya veya olayı kavramak için daha evvel sahip olduğumuz kavram ve gözlemlerimizi kullanmak zorunda kalırız. Mesela, bisikleti tanımak ve tanımlayabilmek için zincir, lastik, daire, denge gibi bir takım kavramları kullanmak mecburidir. Dikkat edilirse aslında açıklayıcı olarak kullanılan her bir kavramı nitelemek için de başka mefhumlara ihtiyaç olduğu görülebilir. Buradan anlaşılacağı üzere, aldın doğru çıkarımlar yapabilmesi için doğru bilgilerle beslenmesi şarttır. Başka bir deyişle, aksiyomların kesinlikle doğru olması gerekir. Akla en temel hakiki bilgileri sağlayan kaynak vahiydir. Akla doğru hareket alanı sağlayan ve ilk adımı atmasını temin en şey hakikat bilgisidir. Hiç kimse “gözüm var, o halde her şeyi görebilirim!” diyemez, çünkü gözün görmesi için ışığa ihtiyaç vardır. Buna benzer şekilde, aklın doğru çıkarımda bulunabilmesi için hakikat bilgisi gereklidim

Sayfa 109

—————————————————–

Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının varlık ve dolayısıyla da insan zihni üzerindeki izdüşümü (tecelli) olarak değil de insanın kendi egemenliğini tanrıya rağmen ilan etme çabası şeklinde algılandığı sürece bilgi ahlâkı ile ilgili sorunlar çözümsüz kalacaktır. Alimin ahlâk ile sınavı, niye tini ve “her şeyi hakkıyla bilen”Yüce Yaratıcı karşısındaki duruşunu her daim gözden geçirmesini gerektirir. İnsan hangi seviyede olursa olsun ezeli ve ebedi hakikatin bilgisine sahip olamayacağını bilmeli ve “kendisine ilimden pek az şey verildiğinin” (İsra; 85) farkında olmalıdır. Bilgi elde etmedeki amacı, hakikati kavrayarak Hakk’a yakınlaşmak olmalıdır. Zira Allah Resulü’nün ifadesiyle,”Aziz ve Yüce olan Allah’ın rızası için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sırf dünya menfaati elde etmek için öğrenen bir kimse kıyamet günü cennetin kokusunu dahi alamayacaktır.”(Ebü Dâvüd, İlim, 12)

Sayfa 34

—————————————————–

’Baştan belirtmek gerekiyor ki, bilginin ahlâklı olması anlamlı değildir, çünkü hakiki bilgi zaten özü itibarıyla temiz ve ahlâka uygundur. Sorun, bilginin suistimal edilmesi ya da ahlâka uygun olarak kullanılmaması meselesidir. Ahlâklı olmak ancak bir özneye atfedilebilecek bir özelliktir; bilgi ise bir ahlâk öznesi değildir. Dolayısıyla, bilginin değil bilim adamının ahlâkından bahsetmek daha uygundur.

Bilgiyi güç vasıtası olarak görmek modern düşüncenin en belirgin ilkelerinden biridir. Burada güç kavramı kişiyi ya da toplumları faziletli kılmak, insanî değerlere katkıda bulunmak anlamında kullanılmıyor. Bilgi, doğrudan doğruya para, teknoloji üzerinden sömürü ve hegemonya ve iktidarı elde tutma aracı olarak görülmektedir. Bu anlamda bilgi, tüketilecek bir metadır.

Sayfa 33

—————————————————–

‘Her şeyi salt fiziksel faktörlere indirgeyerek açıklamaya çalışan zihin açısından bakılırsa olgular arasında sebep-sonuç ilişkisinden Öte bir gerçeklik söz konusu değildir. Bu anlayışa göre, tüm fenomenler dizisi sonu gelmeyen ve herhangi bir amaca yönelik olmayan maddesel sebepler saikiyle vuku bulur. Bilimsel bilgi kendini sözü edilen fiziksel sebepleri açıklamak ve nasıl sorusuna cevap verme çabasıyla sınırlamıştır. Bu sınırlama sebeplerin nihai ve hakiki açıklamalar ortaya koyduğu yanılgısına yol açmaktadır. Dolayısıyla, kendini bu sınırlar içine hapseden kişi ilim adamı olarak görülemez.

İnsan, fiziksel dünyanın sıradan bir nesnesi haline gelince hayatın sadece bir şekilde var olmaktan başka bir anlamı da kalmayacaktır. Görüleceği üzere, salt fiziksel dünyaya indirgenmiş bilgi ile hareket edenler insan hayatına ve değerine yönelik dolaylı bir tehdit oluşturmaktadırlar. Bu türden bir bilgilenme herkesin içinde bulunduğu statü, maddi durum ve hevesine göre farklı hakikat üretmesine yol açar. Netice ise hakikatin izaf’ıleştirilerek sıfırlanması ve bilginin suistimal edilmesidir.

Sayfa 21

—————————————————–

’Allah’ın icraatına karışmayı ve itirazı bırakıp kendi vazifemizi yapmaya başladığımızda vaat edilen yardım kendini gösterecektir. Nasıl ki, Hz. Musa’nın sıradan bir odun parçası olan asası firavun ve adamlarının sihirlerini tesirsiz bıraktı; aynen bunun gibi dev güçlerin oyunlarını, medya büyücülerini ve bunların yalanlarını (yılanlarını) yok edecek tür bir Asa-ı Musa ihsan edilecektir.

Başarıyı garanti görmenin, ihlası kaybetmenin ve meşru dairenin haricine çıkmanın bir cezası olarak bir takım ikazların gelmesi kendimizi tashih etmek için bir fırsat bilinmelidir. Haddini tecavüz etmek te’dibi gerektirir, aynen bir çobanın başkasının arazisine giren koyunları geri çevirmek için onlara taş atması gibi… O halde, tokat yediğimiz zaman birilerini suçlamak yerine “aslında ben bundan fazlasını hak etmiştim!” diyerek meseleyi hızla idrak etmeliyiz. Halının sopa ile dövülmesi halıya eziyet etmek için değil, içindeki tozları ve pislikleri temizlemek içindir…

Yenilgi ve sıkıntı durumlarında mızırdanmanın ve şikâyetçi olmanın hiçbir faydası yoktur, bunun yerine meselenin arkasındaki hikmeti yakalamaya çalışmak en uygun yaklaşımdır. Canımızı sıkan her şey gafletimizi dağıtmaya yarayacak bir vesile veya derecemizi artırmaya yönelik bir imtihan ya da bazı günahlarımızın telafisine medar olacak bir temizlik operasyonu olarak görülmelidir. Allah kuçuk imtihanlar vasıtasıyla fani olan bazı nimetleri elimizden alarak onlara beka kazandırmak isterken bizim ileri geri konuşmalarla bu fırsatları tepmemiz büyük bir gaflet olacaktır.

Sayfa 12

—————————————————–

Bilginin kontrol edilmeden olduğu gibi ithal edildiği durumlarda aydın tipinin toplumdan kopuk olması kaçınılmazdır. Böyle olduğunda aydın halkına bağlı ve yerli kalamaz, sadece yabancı kültürleri kendi insanına dayatmanın yollarını araştırmakla kendini vazifeli bilir. Varlığım kendi kültür ve medeniyetine değil, güçlü olanın çıkarlarını meşru kılmak ve tasdik etmekten alır. Hakiki aydın içinde bulunduğu toplumun değerlerine, tarihî konumuna vakıf, geniş ufuklu ve başkasının aklıyla değil kendi diliyle konuşan kişidir.

Alim ise, bilgiyi orijinal kaynağından alabilen ve bu bilgiyi teori bağlamında üreterek zaman ve zemine münasip hale getirebilen kişidir. Alimin ürettiği bilginin tatbikat sahasma konulması toplumun okur-yazar tabakasının vazifesi olarak görülebilir.

Sayfa 30

—————————————————–

’Allah’ın icraatına karışmayı ve itirazı bırakıp kendi vazifemizi yapmaya başladığımızda vaat edilen yardım kendini gösterecektir. Nasıl ki, Hz. Musa’nın sıradan bir odun parçası olan asası firavun ve adamlarının sihirlerini tesirsiz bıraktı; aynen bunun gibi dev güçlerin oyunlarını, medya büyücülerini ve bunların yalanlarını (yılanlarını) yok edecek tür bir Asa-ı Musa ihsan edilecektir.

Başarıyı garanti görmenin, ihlası kaybetmenin ve meşru dairenin haricine çıkmanın bir cezası olarak bir takım ikazların gelmesi kendimizi tashih etmek için bir fırsat bilinmelidir. Haddini tecavüz etmek te’dibi gerektirir, aynen bir çobanın başkasının arazisine giren koyunları geri çevirmek için onlara taş atması gibi… O halde, tokat yediğimiz zaman birilerini suçlamak yerine “aslında ben bundan fazlasını hak etmiştim!” diyerek meseleyi hızla idrak etmeliyiz. Halının sopa ile dövülmesi halıya eziyet etmek için değil, içindeki tozları ve pislikleri temizlemek içindir…

Yenilgi ve sıkıntı durumlarında mızırdanmanın ve şikâyetçi olmanın hiçbir faydası yoktur, bunun yerine meselenin arkasındaki hikmeti yakalamaya çalışmak en uygun yaklaşımdır. Canımızı sıkan her şey gafletimizi dağıtmaya yarayacak bir vesile veya derecemizi artırmaya yönelik bir imtihan ya da bazı günahlarımızın telafisine medar olacak bir temizlik operasyonu olarak görülmelidir. Allah kuçuk imtihanlar vasıtasıyla fani olan bazı nimetleri elimizden alarak onlara beka kazandırmak isterken bizim ileri geri konuşmalarla bu fırsatları tepmemiz büyük bir gaflet olacaktır.

 

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir