Samiha Ayverdi – İstanbul Geceleri -Alıntılar

maxresdefault-300x225 Samiha Ayverdi - İstanbul Geceleri  -Alıntılar
Ah bu köşkler… bu yıpranmış eski zaman harâbeleri Çamlıca’da ne de çoktur. Bize çiçekten dilleri, rüzgârdan feryadları, güneşten tufanları, rengi, kokusu, şekli, duruşu, kibarlığı ve asâleti ile masallar, hikâyeler, efsâneleşmiş hakikatler fısıldayan Çamlıca, hiç değilse bâzı bâzı Hâmidin:

Sâmi Paşa konağı mâzi mesiresi
Bir yanda duruyor Selâmi haziresi..

Mısraı ile bir geçmiş zaman yelpâzesinin serinletici havasını verebilir mi?

—————————————–
Bir de bakarsınız kırlar ve dağlar göz göze geldiği her âşinâya yüz veren bir kız fütursuzluğu ile cilveli, korkusuz ve pervâsız kesilir. Kim güzelliğine iltifât etse gülümser; kim gülümsiyecek olsa iltifât eder; kiminin avucuna çiçeklerden nâmeler sıkıştırır; kiminin dudaklarına kokularından buseler kondurur.

Bakarsınız, taşlı dar bir kır yolunu büsbütün daraltan böğürtlenlerin arasında bir çift eflâtun çiçek açmıştır; tam hizâsından geçerken çiçekler havalanır. Anlarsınız ki bunlar çiçekten de güzel, iki âşık kelebektir.

—————————————–
Güzelliğin bir derecesi vardır ki artık ondan duyulan haz, zevk değil, acıdır. Belki acı da değil, hissin ve şuurun asla beşeriyet dudağı ile tatmamış olduğu çeşnisiz bir çeşnidir. Belki şuuruna varamadığımız büyük vecdler, belki kavrayamadığımız için inkarlarımızla neticelenmiş ileri hamleler, belki ilmin de idrâkin de hu düduna sığmayan derin hikmetler, belki istihzâmızla kamçıladığımız çözülmemiş sırlar, belki her bühtâna gülümsiyen engin aflar, belki sevinci kederden, ölümü ömürden ayırd ettirmeyen rabbâni istiğraklar, bu çeşnisiz çeşniye varan dudakların haberimiz olmadan içtikleri bir eşsiz güzellikten ötürüdür. >
—————————————–
Mehtaplı gecelerde gökyüzünün keyfi gelince, tabiat, yarını düşünmeyen bir müsrif gamsızlığı ile elinde avucunda ne varsa döküp saçmaya başlar. Boğaz’ı, İstanbul’u Marmara’yı gören Küçükçamlıca sırtlarında ise mehtab, bize, duvaklı bir gelinin yüzünü açmak, onu da ha yakından görebilmek helecânını verir. Sanki tabiat, çekip sıyırmak hevesine kapıldığımız bu yarı şeffaf ay ışığının örtüsü altında çakır keyiftir de yalvarışlarımızı hem anlar hem anlamaz; bâzan gülümser, bâzan baş çevirir; kâh av olur kah ise tuzak. İnsafa da gelir, isyan da eder. Zaman olur ki bizi kendinden daha da sarhoş görmek ister. Zâten başka türlü olmak da kimin elindedir?
—————————————–
Güneş, İstanbul’un üstüne düşmüş de mürekkâbatı etrâfa sıçramış gibi, şehri bir ateş ve bir renk ummânına batırmıştı. Aldan mordan, sarıdan turuncudan yuğurulmuş bir penbe buğu, o kubbeler ve minareler diyârından tâ bize kadar uzamış, bizi de içine almış, ayak seslerimizi bile yadırgatacak bir sükün ve saygı teklifini de san ki kanatlarında getirmişti.

İşte, yerin de göğün de insanların da sustuğu bu anda, tepeden bir zurna sesi kayıp tâ bize kadar geldi. Kim çalıyordu? Görmüyorduk. Geri dönmek, görmek de istemiyorduk. Belki de bu çekinişimiz vecde yara açan ilimden kaçmak endişesinin basit bir tezâhürü ve gizliliklerin câzibesini bilmeden müdâfaa ihtiyâcı idi.

Hilkat de en büyük sırlarını gizli tutmuyor muydu? Biz, evet biz de anahtarını yârdan ağyârdan kaçırdıgımız gizlilikleri, sırasında kendimize bile açmaktan çekinmiyor muyduk? Ve nihâyet kâinâta sığmayan bir aşk azametini, görülmez, değilmez bir küçücük noktada kilitlemiyor muyduk?

—————————————–
Ruh bozukluklarına karşı maddi bir çâre olarak dünyanın medeni ülkelerinde açılan psikanaliz hücreleri, acaba bir ihyâ gecesinin, insanoğlunu kendi kendinden boşaltıp, tahlıl ve yeniden terkip etmesine imkân verişi nisbetine ne ölçüde vâsıl olabilmiştir? Artık Garp memleketlerinde mekanik bir endüstri hâline sokulmuş olan bu işi, o devrin adamı, kolaylık ve muvaffakıyetle nasıl başarabiliyordu?
—————————————–
Öyle ki, mânâyı daima sanatlı kalıpların güzellikleri içinde görmek istidadiyle yaradılmış olan insanoğlu, her zaman, gönlüne gözünden, gözüne gönlünden pay düşürür. Hilkatin yaptığı da bundan başka bir şey midir sanki?

Tabiat, en güzel kokuları en’güzel çiçeklerin koynuna saklamamış mıdır? En leziz çeşnilere en lâtif agaçları gebe kılmamış mıdır? Arının balı kadar peteği de bize şaşkınlıktan parmak ısırtmaz mı?

Kim bilir belki de insanoğlu için kendi kendinin vuslatı asıl ve özdü de, yolumuzdan engelleri söküp bizi bir visal çeşmisine kılavuzlayan elçi, bâzan bir semâ günü, bâzan bir ihyâ gecesi olabiliyordu.

—————————————–
Benliği ve gururu tepesinden aşmış adam, bir hem cinsine karşı tevâzu’un zarâfetin öncülüğünü nasıl ederdi? Kin, intikam ve hiddet palasını sağına soluna sallayan zavallı, affın, müsâmahanın leziz şerbetini ezip de nasıl etrâfına içirebilirdi? Mesnet, mevki, şan iptilâlarının dalgaları ortasında sıkışıp kalmış biçâre, dünya ihtirasları içinde can çekişen bir kazazedeyi nasıl selâmet kıyısına çekip kurtarabilirdi? Ve nihâyet sıcak, ölücü ve öldürücü bir imanla yumuşamamış adam, şüphe, inkâr ve küfür buzlarının ortasında donup katılmış olan bir bahtsızı nasıl ısıtıp ayıltır, kendine getirebilirdi?
—————————————–
Evet bu muhteşem tabiat köşesinden özür dilemeliyim; zirâ kabahat, ondaki şiir ve güzellik noksanında değil, beni oraya bağlıyamamış olan alâka ve hâtıra noksanındadır.

Acaba bir cesâret, bir zaptolunmaz feveranla ben de şâir gibi:

Mâhsın mehden güzelsin belki ammâ neyleyim

Âh bir şeb burc ı âgüşumda tâbân olmadın.

Diyerek dâvâyı hakiki ve ezeli sebebine bağlasam mı dersiniz?

—————————————–
Niçin severiz, niçin sevmeyiz? Neden inanırız, neden inanmayız? Niçin isteriz, niçin istemeyiz? İyilik ve güzellik neden bâzılarımızın bin mihnet ile ekip biçtiği bir tohumdur da, kötülük ve şakavet neden bazılarımızın emeksiz devşirdiği bir mahsüldür? Zulüm ve kan içicilik neden kolaylıkla akıp gittiğimiz bir yoldur da, insaf ve mürüvvet neden kaşlarımızı çattığımız bir zavallıdır? Bir kâfile, intikama dört elle sarılırken, neden bir başkası affın kadehini damla damla içip mestane nâralar savurur?

Neden şu basiretsiz adam, sizin tertemiz, maksadsız ve menfaatsiz dostlugunuzu idrâkte kör kalır da, kirli ve korkunç bir dudağın tezvirlerine kulağını ve yüreğini açar? Neden ‘inanılacak ve belbaglanacak sizin muhabbetiniz iken, kahbe bir düzen bu koskoca dostluğu hurdahaş edip yere serer?

—————————————–
Nereye gideyim? Bir lâmelif çizip Adalar’a mı? yoksa Kadıköyünden Pendik’e kadar boydan boya gerilen Marmara kıyılarına mı? Belki ne oraya ne buraya.. Zirâ ömrümüz boyunca âşinâlık etmeğe mecbür olduğumuz hâlde, muhabbet ve samimiyet kuramadığımız kimseler gibi bâzı semtler için de, böylece bir yakınlık ve hasret duymayız.
—————————————–
Dünyâ gecesinin gömleği, vakit vakit arar olduğumuz mânâyı gizliyen bir örtüdür. Bu gömleğin içindeki dilber vücudu kollayanların eli o gömleği yırtmadıkça, eşsiz âşinâyı uryan görmek ne mümkün… Bâtıl mı söyledim? Dünyâ gecesinde mânâya varmak için her önü müze gerilen kıymet, bir gömlekten başka nedir? Bilmem o iptilâlar örtüsünü paralayıp içindeki aşinânın vuslatına erebilsek, cihanda bundan üstün bir cesâret, bir tâlih, bir devlet olur mu?
—————————————–
Karakış, pencerelerimizin kafeslerine beyaz perdesini gerdiği karlı ve fırtınalı gecelerde, acaba Fıtnat Hanım’ın, kenarları kırmızı, kirpiksiz gözlerine ve tekmil arkadaşlarını kaybetmiş tek dişli agzına, bir kabartma harita gibi bin bir çizgili güler yüzüne bakıp masalları nın âlemi içinde yaşamaktan daha keyifli ne olurdu?
—————————————–
İçine ay ışığı karışan deniz, tortusu durulan bir su gibi yavaş yavaş ağarırken, Boğaz’ın dilsiz dilinden binbir efsün dinlemek, hangi keyif ehlinin canına can katmazdı?
—————————————–
Gene o devirde İstanbullu, güzeli biliyor ve güzellik denen sırlı terkip, elinden, dilinden, fikrinden ve hissin den tabii bir inkişafla olgunlaşıp olgunlaşıp dökülüyordu. Kâh şiir oluyor kâh müsıki; kâh hat oluyor kâh tezhib; kâh çevre oluyor kâh yağlık; kâh çeşme oluyor kâh kasır; kâh bağ oluyor kâh ise bostan.

Sanki İstanbullu, kış yaz çiçeklenen bir ağaçtı da, gün geçmez her bir dalında bir başka âhenk, bir başka revnak ve terâvet süret bulurdu. Böylece de o, güzelliğe güzellik kata kata elinden, dilinden taşan zevk ve sanat kudretini, daha üstünü olmayan bir hadde ulaştırdı.

—————————————–
Bir sünger gibi mâzinin hasretlerine vuslatlarına batıp çıkmış olan ruh, ne buldu ise geçmişte buldu; neye mâlik oldu ise eski günlerinden sürükledi. O yapan safâlar sürdü; onun için safâyı tanıyor. O zamanlar cefâlar çekti, onun için cefâyı biliyor. Hulâsa, dudağına hangi lezzetin çeşnisi sürüldü ise burada da âşinâ olduğu, istedigi veya istemediği hep, hep odur.
—————————————–
Bir göz kapağı bile, muhâfazasına memur olduğu uzvu ne zaman gizleyip, ne zaman açıkta bırakacağını bilir.
Sen ise ey kalemi elinde tutan!

Bu kadarcık bir insiyâki ferâsetten dahi mahrumsun. Bırak, yeter artık.. yüreğindeki dağ kendine kalsın, zirâ söylemekle bitmeyecek, anlatmakla tükenmeyecek, isrâf etmekle eksilmeyecek bir şey varsa, o da yürek yanığıdır. Ne yapsın, nasıl dağlanmasın o yürek ki, son katresine kadar boşaltılan bir kadeh süzülüşü ile sevdiğinin varlığına dökülmek için kıvranır, bütün azabı ve cehennemi ona yak laşamamakta bulurken, gene onun bir işâreti, bir arzusu, belki gelişi güzel bir inadı yüzünden susmak, hattâ yabancı kalmak işkencesine mahküm edilir.

İnceleyin:  Hz. Muhammed’in Nağmesi
—————————————–
Ey kadın! Sahrada Mecnun kendi derdine dalıp devesinin yularını gevşetince, başı boş kalan devecik, nasıl her seferinde yavrusu tarafına geri dönerse, sen de ne zaman akıl dizginini elden bırakırsan sözlerin, hedef ten ne kadar uzaklara kaçıyor. Kendini derle topla ve Mecnun gibi: «Leylâ’ya varmak için bu deveyi terketmek lâzım» de ve tekrar seni bekliyen Eyüp semtine son bir adım at.
—————————————–
Muhakkak ki eski insan, sevmesini bugünkünden çok daha kuvvetle bilmekte idi. O, her dügümü çözenin, her müşkülü halledenin, her zoru yenen, her davayı fasleden, her olmazı olduranın muhabbet olduğunu bilmek için daha elverişli bir terbiye ile yetiştirilmişti. Beşiğinin üstüne iğilen anasının tazelikle cilâlı güler yüzünü sevmekle ilk muhabbeti öğrenen çocuk, hayatı boyunca ne kazanmışsa hep sevgi denemelerinin, bu yaratıcı gelişmesi sayesinde kazanmış değil miydi?
—————————————–
Eski İstanbul’un eski insanının bahâ biçilmez bir husüsiyeti de, yolu üstünde rast geldiği bir yabancıyı, bir dost bir âşina kabül ettiren selâmlaşmak âdeti idi. O kimse, kan ve din birliğinin insanlık duygusuna kattığı hasbi bir muhabbet ve âşinâlık ile, karşıdan gelen, yanından geçen rast gele bir simâya cömerd bir yakınlıkla bakar ve «selâmünaleyküm» derdi. Mimârısi ne basit, esâsı ve örgüsü ne sağlam bir köprü. Topun da tüfengin de yıkıp sarsamıyacağı, gönülden gönüle atılan bir kemend…
—————————————–
Yaz mevsimlerinin kızgın güneşi, servilerin tepesi ni görünmez eliyle bir alev parçası gibi yakarak çekilince, kahvelere gecelik entarileri, terlikleri ve takkeleriyle çıkan yaşlılar yavaş yavaş evlerine döner, çocukların oyunları tavsar, gündüz sokaklarda nafakalanan kümes hayvanları, kendileri için bırakılmış duvar deliklerinden yerlerine döner; çobanlar, bir koyunu veya keçisi olan hemen her evin önünde ıslık çalarak emanetlerini bırakır, hulâsa ses ve hareket, daha akşam karanlığı kalın perdesini indirmeden, buharlaşan yumuşak bir nem gibi gizlice uçup giderdi.
—————————————–
Ne yaparsın, insan oğlu böyle işte.

Bir mânâya hiç de tek zâviyeden bakmak istemediği gibi, bu işde de öyle. Kimi, kafesin kapısını açıp içindekini azâd ederken, kimi insan zekâsı ile baş edemeyecek o zavallı mahluklara ökseler, tuzaklar hazırlar. Bâzısı ise tüfenk omuzda,torba sırtta, dağ tepe gezerek onları kafeslerde şakıtmaya değil, tencerede kaynatmaya uğraşır.

—————————————–
Ey insaf, seni neden kaybettik? Ey mazi, seni neden unuttuk? Ey güzellik, seni neden tepeledik? Ey sevgi, sana nesne yüz çevirdik?

Yoksa karanlıkta düşman diye dostunu vuran bedbaht gibi biz de hodgamlığa (bencillik), cehalete ve taassuba indireceğimiz kılıcı, bu mübarek başlara mı vurduk?

—————————————–
Bilmem acaba beni bir lâhza daha dinler misiniz ki sizinle az daha dertleşeyim. İnandırmak için değil, inandıklarımı söylemek, nihâyet önüne durulmaz bir yanıp yakılma ibrâmının buyruğuna uyarak söylemek istiyorum ki, eğer asırların akışı içinde beşer, bir rahat nefes almış, huzur ve sükün bulmuşsa, bunu, kendi kendisiyle barışabildiği devirlerde bulmuştur. Ne bahtiyardır o kimse ki, içindeki kurtu kuşu, yılanı sırtlanı, emrinden çıkmaz bir köle hâline sokabilmiş, buyruk dinletmiş, her birinin esiri iken emiri olmuştur.
—————————————–
İmânı ve ümidi hedef tutan eski fikir ve tahassüs dünyâmızı tanımayı bugün o kadar lüzumsuz bir külfet sayıyor ve bu mütecânis hayat uslübuna bigâne kalmayı ise o kadar tabii buluyoruz ki, işte dede ile torun, hattâ baba ile oğul, sesi sözü, tavrı hareketi, hulâsa bütün bir tefekkür ve hayat sistemi ile birbirinin yabancısı ve cahili..
—————————————–
Bugünün insanı , madde ve teknik hârikalarının belki son basamaklarına erişmek yolundadır ; lâkin iç kıymeti bakımından da belki gayyâların gayyâsında çırpınmaktadır.Ne ki ferd, cemiyet, millet sırasında hasta düşer de dünya bundan kurtulabilir mi?
—————————————–
Eski zamanda cemiyet hayatı, bir güzelin başına veya göğsüne taktığı kıymetli bir taç gibi, her köşesi son derece dikkat ve emekle işlenmiş, her mücevher, en büyüğünden en küçüğüne kadar, kendine mahsus bir yuvaya bir çerçeveye oturtulmuş, bu sûretle de hem kaybolmaması, hem göz ve gönül alıcı bir bütün hâlinde lâyık olduğu gıptayı toplaması için kendi mevkiinde tespit edilmişti.
—————————————–
Ve ey her duyduğunu kökünden inkâr eden bîçâre toy!
Kafdağı bizim vücudumuz ülkesi, Ankâ kuşu da gönül adımlarıyla varılan bu ülkede, binbir zorluk ve meşakkatle ele geçen izâfî ruh, yâni aşktır.. deyiverse ne olur sanki, ne olur?
—————————————–
İstanbullunun gönül bağladığı çiçeklerden biri, muhakkak ki morsalkımdı. Yeşilliği ile tepemize kurduğu çadıra, senede iki defa çiçek karıştıran bu yerli dilber, çardak bulmadığı zamanlar ağaç demez, duvar demez nereye olsa tırmanır, ya da bir telin, bir sicimin yedeğin de, sürüklendiği tarafa uzanarak, uysal ve mütevâzi şemsiyesini alabildiğine açardı.
—————————————–
Sen ey kalemi tutan el! gene kaydın; gene dertle derman arasında kaçacağın yeri buldun. Eski kadınlar «huylu huyundan geçmez» derlerdi. Sen de bir kadın elisin, bâri bu ata sözünü kendin için de kabül et.
—————————————–
Bâzı seneler İstanbul’da kış o kadar sert geçer, kölesine soluk aldırmayan huysuz bir efendi gibi, tabiatı öyle hırpalar ve kamçılardı ki, damlar karların, saçakların buzların baskısı altında güneşe avuç açarak haftalarla bekler dururdu. Fakat eli kamçılı soğuklardan sonra ılık günlerin sırtında tek tek elçiler gönderen bahar, âheste âheste etek sürüdü mü, uzun çekişmelerin sonunda tek bakışla barışıveren sevgililer gibi, ağaçlar da dallarının kasvetli karanlığını yırtarak, tomurcukları, yaprakları ve çiçekleriyle muhteşem şenliklerine hazırlanırdı.

..

—————————————–
Dönelim, tekrar Süleymaniye’ye dönelim .. gündüzünü seyrettigimiz bu levhanın bir nefes de gecesi içinden geçerek, topumuzu, arkasından koşarak bir başka semte firlatalım.
—————————————–
Mâzi, eğer anbarda yıllandırılmış bir tohum gibi, hâl tarlasına ekilmezse, ondan ne çogalmak, ne de istifâde beklenebilirdi. Bizim yanlışımız da buydu işte. Bir zümre, yalnız geçmiş ile nafakalanmak, onu karanlık ve küflü bir mahzende muhâfaza etmek tarafını tutuyor, bir başka zümre ise bu tohumu topyekün çöplüğe devirmek ve çeşnisine yabancı olduğumuz bir başka tohumu elde etmek iddiasını kuruyordu. Ne çâre ki mâziyi hâle aşılamak ve bu izdivâcın taze mahsüllerini devşirmek teşhisine kimse yanaşmıyor ve böylece de koskoca bir târih, iki arada kalan evlâtlar perişanlığı ile heder olup gidiyordu.
—————————————–
Zâten dünyâ, yalnız bir câmi kubbesi altında mı ayrılık ve gayrılıklarını meydana koyar? Belki o kubbe altı, bu ayrılık ve gayrılık çekişmelerinin uyuşma ve yatışma temrinleri yaptığı bir tâlim meydanıdır ve insanoğlu, orada elde ettiği temkin ve salâbeti günlük hayat sahnesinde de kullanmaya çabalar.

Hayat sahnesi.. Birbirleriyle boy ölçüşen dağınık ve Zıd fikirlerin at koşturduğu, süngü süngüye geldiği kanlı meydan..

—————————————–
Yeryüzünde kudret, kuvvet, şan ve azamet kazandı; amma iç düşmanlarına karşı kuvvetli olmaya lüzum görmediği için en ummadığı zamanda onlardan birinin hançeri altında can verip gitti.
—————————————–
(…)belki bir akşam vakti ağılına donen bir sürü geçer. Evet geçer de, aralarında başını eğip tek yudumcuk olsun su içen bir mahluk bulunur. Sonra da çenesinde billur damlacıklar kalarak aheste aheste uzaklaşıp gider. Belki insan oglununun da, gürül gürül akan tarih nehrinden bu kadarcık bir nasibi vardır; bilinmez.
—————————————–
Yeis ki gönül kubbesinde öten en çirkin sesli kuştur.
—————————————–
Güzel sanatların nazlı ve mütevâzi bir köşeciğini tutmuş olan mühürcülük, zevkle zerâfetin elele verdiği zor kazanılır bir hünerdi. Parmak ucu kadar ufak bir sahaya, sülüs, rik’a, divani tâlik yazıları harikulâde bir meharetle istif edip bir çiçek bahçesi gibi donatmak ko lay işlerden olabilir miydi?
—————————————–
Üsüsüzlük içinde usülden,tezatlardan yapılmış âhenklerden durmadan örnek veren dünyada, Beyazıd’ın çınarı da bu kaideye şâhâne bir misâl olsa gerektir. Ağaç, kulağına fısıldanmış iznin usülü içinde büyümüş, büyümüş, çok kısa kalan dalı ile çok uzamış dalı,biri ötekine dudak büken bir muhâlefet ve istihzâ edâsı ile usülden ayrılmış olmakta karşılıklı inat etseler de, bu çatışma ve zıddiyet, o bünyenin umumi tenasübüne göre bir ahenge vesile olmuştur. Böylece de Beyazıd’ın gün görmüş ihtiyar çınarı, binlerce uzun ve kısa dalının âhenksizliğinden doğmuş âhengi ile itaatli ve sâdık bir nöbetçi gibi, asırlardan beri vazife aldığı noktada bekleyip durur.
—————————————–
Herkesi kü dür mand ez aslı hiyş,
Bâz cüyed rüzgarı vaslı hiyş

İnceleyin:  Modern Bilim

diye feryâd etmiyor. Ey koca aşk piri! Dogru. Her kim ki aslından uzak kalır, elbette vaslının ruzgârını arayıcı olur. Amma dünyâ senin bu lahut âvâzeni duymadıktan sonra, kimin sesini dinler, kime kulak asar?

Evet söylemek isteriz, fakat bu cihan gülgülesi içinde bizi dinliyen kimdir ve nerededir?

—————————————–
Muhakkak ki İstanbul, Ramazanı, hiçbir semtinde Şehzadebaşı kadar hususi şartların imtiyaz ve adetlerine sahip olarak hissetmezdi. Gündüz, Kalpakçılarbaşı, nasıl kendi karakterinin icaplarına sahne olursa gece de Şehzadebaşı’nın kalabalığı, nereye ve niçin gidip geldiğini bilmez gibi dalgalanan bir halk ile dolup taşardı. Öyle ki bu kalabalık, sahile vurdukça köpüren dalgalarmış gibi saatten saate daha kabarır ve bu coşkun gidiş geliş, gece yarısı keyif değiştiren denizler misali, ancak teravihten birkaç saat sonra yavaş yavaş yatışır, o zaman da tenhalaşan caddede bekçilerin vazifeleri başlardı.”
—————————————–
Evet belki eğri belki doğru… Amma sen ey fikir kuşu, bırak bu eski huyunu… İstiğrak göklerine doğru daha fazla kanat açmadan geri dön… Hem çabuk dön ve söz verdiğin gibi yalnız İstanbul’un mavi yaşmaklı semâsında, yeşil ferâceli dağlarında, köpük köpük dalgalarında, çınarlarında, kubbelerinde, minarelerinde uç… İstersen evlerine, izbelerine, çarşı pazar, kahve ve meyhanelerine gir(!)…

Şayet bu hava dar gelir de kanatların uyuşursa uçma adaleleri körleşmesin diye kafeslerinden kovalanan ev güvercinleri gibi seni gene bir boy âzat ederim. Lâkin ileri gitmekten her zaman kork.

Zira insan oğluna mânâdan söz açmak kışı yaza çevirmekten de zordur.
Çünkü mânâ düğümü, bir yürek yanığı, bir derinden taşan iman, bir yatışmaz vecd olmadan çözülemez vesselam.

—————————————–
“Biz insanlar, en yakın hatıralarımız üstüne yığılan senelerden sonra bile bu yakın hatıraların izlerini arar da kâh zorlukla bulur, kâh ise zifirî bir karanlıkla karşılaşırız. Hiçbir dimağ, zaman ve tebeddül sislerinin birikintisi altında geçmişin zevkini,tahassüsünü aynen ve tamamen muhafaza ve idrak edeceğini vâdedemez. Lakin bu koyu nisyan temayülümüze rağmen her zerreden bizi kendisine davet eden manâ, gene de cömertliğinden bağırır: Beni unutmayın, sizi her devrenizde, âlemden âleme geçiren beni unutmayın!
—————————————–
Amma hakikat denilen tılsım, gökyüzünde uçuşan kuşlar gibidir. Onları avlayacak silâh, yollarına kurulacak ökse olmadığı için çok defa bir görür bir kaybederiz..
—————————————–
Burada bir Şeyh Gālip güneş gibi doğmuş, anlasalar da anlamasalar da umursamaz bir kendine yetiş ile:

“Bir şûlesi var ki şem’-i cânın
Fânûsuna sığmaz âsumânın”

demekle, dünya içinde dünyâyı bulmuş olanların zevkinden haber vermiş, ammâ gene de duyacak olan duymuş, nasipsizler, süvârinin arkasını kovalamak isteyen bir yaya gibi, boşuna kan tere batmıştır.

—————————————–
Yoksa bu şehir, saraylari, konakları ve sahilhanelerinden başka, kaldirım taşlarında sürünerek, kahvehanelerinden taşacak, meclislerinden, mesirelerinden arta kalacak kadar bol ve ateşli şiirler soylemiş, bu şiirlerin ve mısraların kadehleriyle etrafını yakıp kavurmuş bir şair midir?

O İstanbul ki Fuzuli buraya hayran olmuş, bize ,ölmez aşkın ölmez heyecanlarını yazıp bırakmıştır. Her söylenmezi söylemiş, aşk meydanının her köşesinde at koşturmuştur.

“Olur ruhsarına gün la’line gülberg-i ter aşık
Sana eksik değil gökten iner yerden biter âşık.”

diyecek, bir kendinde olmazlığın çeşnisinden önümüze koyup, hikmet ile sanatı beşeri iptila ile ilahi vecdi dudak dudağa getirmiş, yanıp yakılmış, sedefin ağzında inci olan bir nisan yağmuru gibi, şair olarak akmış, aşık olarak ebedileşmiştir.

—————————————–
Çiçek ve temizlik kokan evleri, sanki bu evler hayat sahibi insanmış da cemiyet nizamlarına başı bağlı her adam gibi ta atalardan dedelerden sürüklenip gelen huzur, sükun ve rahat miraslarını kendi ahenkleri içine serpip yerleştirmişlerdi. Öyle ki aile, buluttan henüz düşmüş bir damla gibi temiz, duru ve saftı. Cemiyet seli, cemiyete istikamet veren istidatların yetişme zemini de işte bu tertemiz damlacıkların çevresi olmuştu.
—————————————–
“İstanbul medeniyet tezgâhını dokurken, ona her el bir türlü malzeme taşıdı. Sanatkârı vardı ki, mermeri balmumu gibi kolaylıkla isler, ona bir devrin zevkini kazır, dilini konuştururdu. Ustası vardı ki, dağlardan yuvarlanıp gelen bir ağaç kütüğünü bir sanat bilmecesi haline sokar, keser oyar nakışlayıp bezerdi. Demirden, tunçtan, pirinçten, bakırdan yaptığı eşyaların ileniş sırrını hâlâ bir muâmma olmakta bırakan mütevazı zanaatkarından, gergef önünde bir ibadet huşuu ile kendinden geçmiş, kumasın üstünde çalışan sağ eli ile altında çalışan sol eli, bir fidanın dalları ve kökü kadar birbiriyle anlaşmış, bu mühürsüz imzâsız andlaşmanın semeresini veren genç kızına kadar her biri, o medeniyetin bir isçisi idi. Bu devirde zevk, nasıl bir ahenk bulmuştu ki gene o kız, anasının dokuduğu bezin üstüne fırçasını müşkülatsız tasarruf eden bir ressam mahareti ile, renk ve sekil terkibinin en harikuladesini nakşederdi.
—————————————–
“Acaba Sarıkaya denen rustâî şahnişteki Esmâ Sultan Sarayı’nı, kardeşine misâfir gelen Sultan Mahmud’un, içinde öldüğü bu tarihî kâşâneyi, bir düşünen, bir sorup soruşturan çıkar mı?
Acaba çilehânesini, köyün en ıssız köşesine kuran bir Aziz Mahmud Hüdâyî’nin gönül hoşluğunu kendi gönlünden sormuş ve onun:

Çekmeyince erbaîni rûzigâr
Gelmemiştir bir zaman evvel bahâr

diyen sesinin üstünde durmuş bir idrak var mıdır?

—————————————–
Geceler.. dedim; İstanbul geceleri.. gündüzleri de söylesem, hatta buna, gecelerin ve günlerin teknesinde yoğurulup şekillenmiş içimizin sesinden ve nefesinden de bir tutam katsam günah mı olur? Amma Asya ile Avrupa’nın ortasında, boşluğa kurulmuş muazzam bir örümcek ağı gibi, her telini bir kıt’aya iliştirmiş olan bu şehrin mânevi fezâsında dolaşmak, onun kıldan ince tellerini koparmadan, örselemeden bir taraftan öbür tarafa geçmek mehâreti nerede?”
—————————————–
Peştamal Kuşanma Merasimleri
“ Genç kalfa, evvelâ bir ipek futa ve merâsime kaç usat oturacaksa her birine bir peştamal, bir havlu, bir kalıp sabun bohçalayarak hazırlığını tamamlar, kendi hısımı, akrabası, eşi dostu da çağrılıp davetliler câmide toplanınca, bu genç namzet, elleri rehberinin omuzlarında, ondan bir adım arkada olarak i,çeri girmek sûretiyle merâsim başlardı. İçeri girince de rehberin ilk sözü: “ Esselâmü aleyküm yâ ehl-i şerîat!” demek olur, kâhya da bu selâmı aynen iâde edip, bir Fâtiha dedikten sonra,rehber bu defa: “Esselamü aleyküm yâ ehl-i tarîkat!” der. Üçüncüde ise: “ Yâ ehl-i hakîkat!”, dördüncüde de: “ yâ ehl-i mârifet!” deyip dört kere selem alınıp verildikten sonra, rehber, omuzlarını tutarak bir adım arkadan gelen genci götürüp kâhyaya teslim eder.

Genç burada, mesleğinin nâmûsuna leke sürmeyeceğine yemin eder, sıra ile el öpülür, duâ edilir ve mevlit okunup bittikten sonra, usat olan gence dükkân açılırdı. O zaman da yeni ustaya bir mahlas lazım gelirdi. Bu iş içinde loncada bir aşır okunarak isim duâsı yapılır ve ölünceye kadar içinde nâmus ve sadâkatle çalışacağı dükkânında yalnız bırakılan genç san’atkârı, kıdemlilerin hiç biri kıskanmaz, ticâretini baltalamazdı. Kâhya, en küçük yolsuzluğa dahi göz yummayıp bir günden üç güne kadar dükkân kapatmaya salâhiyetli ise de, ne esnaf bu cezâyı hak edecek bir yolsuzluğa kaçar, ne de yiğitbaşı veya kâhya bu hakkını sûi- istimal etmeyi düşünürdü. Zâten Türk sanâyîini asırlar boyunca yıkılmaktan koruyan da bu birbirine geçmiş yekpâre ahlâk zinciri, bu saffet, bu hûlus değil midir.

—————————————–
“ … Hatta büyüğe karşı saygı ve nezâket o derece idi ki, bir çırak veya kalfa, ustası tarafından, çarşının bir başka ustasına herhangi bir iş için gönderildiği zaman dükkânların arka sokağa açılan ve “v terbiye kapısı” denen ufak kapıdan, kendisinin çırak, karşısındakinin usta olduğunu unutmayan, bir edep ve ihtiramla girerek söyleyeceğini söyleyip çekilirdi ve usta oluncaya kadar da bir çırak için ön kapı kapalı, ancak terbiye kapısı açıktı.
Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir