Kalpten Uzakta

hadis_4-300x197 Kalpten UzaktaSÜLEYMAN ÖZAR

“Âdemoğlunun kalbi, kaynar vaziyetteki tencereden daha hızlı alt ( -üst olmaktadır”. (Hadis)

Yitik Bir Adres Olarak Kalp

İnsanın yer, yön ve zaman algısını doğal köklerinden uzak tutan mo- dern uygarlık düzeni, yeni biçimler alarak hayatlarımıza egemen olmaya devam etmektedir. Uygarlık düzenini uygarlık “düzeyi” olarak yansıtan aydınlanmışlık aynasını ise devlet ve devletin ideolojik örgütlenmesi tutmaktadır. Bugün aydınlanmışlığın da yeni görünümlere doğru evril- diğini, tarihî bir sabitesinin bulunmadığını ifade edebilsek de, her du- rumda bu kavram, devletin elinde tuttuğu, emsal olarak şekle-şemale kavuşturduğu ve gösterdiği bir aygıt durumundadır. Her soruya verile- cek bir cevabı olan, hep haklı kalan ve haksızlığı tespit etme ‘basiretine’ sahip olan bir model, bir çeşit “üst insan” üretir ve telkin eder modern devlet. Cevaplar siyasi dönemlere göre değişse de, devletin cevabın bu- lunacağı emin bir adres olmak niteliği değişmez. Diğer deyişle cevabın ne olduğu değişebilir, ama nerede olduğu değişmez.

“Hazır cevap” modern hayat, modern dünya, modern devlet; kısaca modernite bizlere nerede meskûn bulunacağımıza dair de güzergâh be- lirler. İnsanı evinden koparıp, hanelere doluşturan dünya sistemi1, onu aynı zamanda şehir hayatından kent hayatına da tehcir etmektedir2. Evden ve şehirden uzakta bir yaşam sürmenin bedeli kalbi feda etmek- tir. Maliyeti bu şekilde hesap etmek, insanın yerine-yurduna rücu etme- sinin öncelikle kalbine dönüşü sağlamasından geçtiğini de fark ettire- cektir.

Hazır cevapların üstünü kendi sorularıyla çizebilmek isteyen kişi için gidilecek yer kendi kalbidir. Soyut bir “yüreğinin götürdüğü yere git” tavsiyesi değildir kalbe dönüş. O tavsiyenin bizi götüreceği yer “canının istediğini yap” kabına sığabilecek sığlıktadır. Öyle bir yolculukta dert, fikir, tasa, pişmanlık, öfke, ızdırap gibi insan olmanın içini dolduran hal- lerin hiçbiri uç vermez. Kaldı ki bizler yüreğin götüreceği yerin peşine düşmeden önce yüreğin olduğu yeri geri bulmalı, kalbimizi kaybettiği- miz yere dönmeliyiz. Kısaca, onu kaybettiğimizi ve ona dönmemiz ge- rektiğini kabul ile yola koyulmak zorundayız. Kaybımız, unutmuş olmak- tan veya ihmalden ya da kasıttan kaynaklanıyor olabilir; bunların hiçbiri kalbe dönüş gerekçemizi de yolumuzu da değiştirmeyecektir.

Kalp hakkında konuşunca ya da kalbe dönmekten söz açınca doğası gereği iyi bir şeyden bahsettiğimizi düşünüyoruz. Oysa kalp adı üstünde, aslında bir anı diğerine uymayan kurmalı bir saat gibi ya da kişiyi oraya ya da buraya çeken vinç gibidir3. İyi kalp olduğu gibi, kötü kalp de var- dır, kalbe dönüş deyince iyi kalbe yani selim bir kalbe dönüşü kastediyo- ruz; çünkü koparılıp uzağına düştüğümüz şey “iyi kalp”tir. Bugün ve her çağda hikmet müminin yitik malı ise, iyi kalp de müminin kayıp adresi- dir. Adresinde bulunamayan insan, başta kendisi adresini bulmak isti- yorsa kalbine dönmek zorundadır.

Kalbe dönüldüğünde olunan ya da olunacak şey “üstün insan” değil- dir. O, sadece insan olmanın gereğine uygun davranış içinde bulunmayı tabiatının bir parçası haline getirmiş insandır. Kalp şimdi ve her zaman oradadır, yerindedir, oraya dönmesi gereken bir insanı beklemektedir. Döndüğü yerde insan, kalbin merhametine, selamına, esenliğine ve fera- hına kavuşacaktır. Çok somut bir şekilde insan iyi kalpli olmanın neye değdiğini hatırlama peşinde oldukça, her durakta bir ruh güzelliğinin gölgesinde soluklanır. Ruhu derde, depresyona sokan bu arayıştan vaz- geçmiş olmak durumudur; kalbe yol almayan bir ruh daralır.

Kendi Olarak İnsan

İnsanın fiziksel bir rahatsızlıkla “kendinden geçmesi” ile yeniden “kendine gelmesi” arasındaki mesafe arttıkça tedirginlik de artar. Acaba yeniden kendine gelemeyecek midir? Aynı şekilde, öfke, keder veya elem baskısı arttıkça, insan ruhsal bir rahatsızlık duyarak kendinden çıkma eğilimi gösterir, çıkmışsa ona da kendine gelmesini telkin ederiz. Ken- dinde olmayan insan, kendine gelsin istenir, gelmedikçe kaygılanırız. Kendine gelmemiş bir insan, hem kendi hem de başkaları için tehlikeli- dir; elinden veya dilinden her an zarar gelebilir.

İnsanın bir imkân ve ihtimal olarak kendinden geçebilmesi ve kendi- ne gelebilmesi onu diğer canlılardan farklı kılan yanlarından biridir. “Kendilik” karşısında diyebiliriz ki insanın cinsi yoktur, ferdi/kişisi var dır. Her kişi kendi tercihini seçip ortaya koyar, insan sayısınca insan ortaya çıkar. İnsanın insanlıktan veya kişinin kendinden çıkması ise arızî ve marazî bir durumdur. Arızî olduğu için eksiklik, marazî olduğu için de huzursuzluk duygusu belirir. Huzursuzluğun insandan istediği, kendine gelmesidir. İnsan kendine gelmelidir ki, huzursuzluk gitsin; insanın ken- disi huzurun ta kendisidir. Bu durumda insanın kendine yaptığı en bü- yük haksızlık, kendine gelmeyişidir. Kendine gelmemekte ısrar eden bir insan, kalp gözü kör olmuş, ruhunun iyi şeyler yapmaya yarayan yerleri de körelmiş insandır.

İnsan, kendi olarak, iyi bir kalptir. Elbette dünya herkesin kendi ol- duğu ve kendi kaldığı bir yer değildir, öyle bir yerin adı cennet olsa ge- rektir. Ama insanın kendine gelmesi, onun borcudur. “Ahsen-i takvim” olarak yaratılan insan4, doğup da dünyaya değince çirkinleşir, kendin- den uzaklaşır ve kendine gelmek borcunu yüklenir. Artık kalbe dönmek- ten başka insan olmak ve insan kalmak borcunu kapatacak ödeme şekli kalmamıştır.

Kalbi Temiz v. Kalb-i Selim

İnsana ait olan hiçbir şey gelişigüzel değildir, hepsinin bir edebi- adabı vardır. Benliğimizi kişileştiren sac ayakları nefis, akıl ve dilin de bir adabı vardır. Nefsin adabı ahlâk, aklın adabı mantık, dilin adabı ise edebiyattır. Nefsin adabı terbiye ile, aklın adabı talim ile, dilin adabı da tedip ile mümkündür5. Bunların bir adap dairesinde var olmalarının bir amacı vardır: Nefsin ahlâk adabına uygun varlığı o nefsi kalb-i selime bağlayacaktır.

İnceleyin:  İnsan

“Ey Rabb’im! Bana hikmet ver ve beni sâlihler arasına ilhak eyle. Son- radan gelenler arasında beni yâd-ı cemîl yap ve Naîm cennetine vâris olanlardan kıl. Babamı da bağışla; şüphesiz o sapıklardandır, insanların diriltileceği gün, Allah’a selim bir kalple gelenden başka kimseye malın ve oğulların fayda vermeyeceği gün, beni rezil etme!”6 diye dua eden Hz. İbrahim örneğin, selim bir kalbe sahipti. O, “Nitekim Rabbine selim bir kalple geldi” 7.

Kuşkusuz, selim bir kalple rabbine gelmekten daha hayırlı bir geliş, varış, dönüş yoktur. İnsan hayatı kendine cazip gelen şeylere yönelmek- le geçer. Kalbimiz neye yöneleceğimizi belirlemez, nasıl yöneleceğimizi tayin eder. Kalbin aklı olmadığından, nereye yöneltilip, bağlanırsa orayı sever. O, yönelmek, yöneltilmek ister, bir yere bağlanmak ister. Bağla- namayış tadını kaçırır onun, bağlandığında umduğunu bulamayış hali ise yaşamayı sevinçli bir eylem olmaktan uzaklaştırır. Ancak doğru yere bağlanış “tatmin”dir, insan doğru yere, doğru şekilde bağlanınca itmina- na erer. Hz. İbrahim doğru yere (“rabbine”), doğru şekilde (“selim bir kalple”) vasıl olmuştu. Bu nedenle O’nunkisi en hayırlı dönüştü.

Kalb-i selim, İslâm düşüncesinde, Allah’ın rıza ve hoşnutluğundan başka yoruma yer vermeyen sağlıklı kalp olarak tanımlanmaktadır. Gerçekten, “o gün kalb-i selimden başka ne evlat, ne mal fayda verir.”8 Bu bilgi, “benim kalbim temiz” mazeretine ayak uydurmak için değil, bilakis kalbi temizlemek için muhtaç olduğumuz bilgidir. Kalp temizliği, ölene kadar bitmeyecek bir süreçtir. Attığı müddetçe kalp temizlenmeye muhtaçtır; “nihayet” veya “artık” temiz bir kalp yoktur, dünyadayken kararı verilebilecek bir sabiteye kavuşamaz bu süreç. Biteviye temiz- lenmekte olan kalp temizdir. O kalp, hem de selimdir.

Kalbine dönmesi gereken insan, yönünü kalbe çevirdiği andan itiba- ren temizliğe de başlamış demektir. Adeta şairin “bir kalbiniz vardır, onu hatırlayınız” dediği yerden başlayarak kalbine dönen, ona yaklaşan insan, ona nasip olan güzellikleri de çekecektir. Kalbe yaklaşan insanı bu kez onu temiz tutmak vazifesi beklemektedir. Selim kalp; merhameti, vicdanı, şefkati, sabrı, fedakârlığı; saydıkça zormuş gibi görünen bütün bu hasletleri çalıştıran, işleten, bunların tersinde olan ne varsa hepsini atıl kılan kalptir. Böyle bir kalbe dönen kişinin ruhu define bulmuş gibi zengindir.

Kalbe yapılan yolculuk, belirsiz ve hayali bir yolculuk değildir. Ne bu yolculuk Kaf Dağı’nı arayan umutsuz bir vakadır, ne de sonunda buluna- cak olan kalp, zümrüd-ü anka kuşu gibi masalsı bir simgedir. Kendilik bilgisine talip olarak, yeryüzünde bulunuşuna bir anlam veren herkesi samimi ve zevkli bir gayret beklemektedir. İslâm coğrafyasının bilgi birikimi ve vahyi kaynağı bize bu gayretin pusulasını ve kılavuzunu baş- tan hazır etmektedir. Tüm mesele seyr-ü sefere çıkmaya razı olmak, kendine rağmen kendine gelmeye hüküm giymektir.9

Kalpsiz Dünyanın10 Bulantıları

İnsan psikolojisi dünya ile bir çeşit sevgi-nefret gerilimi yaşamaya el- verişlidir. Aslında dünyayı severiz ama karşılık bulmayınca ona küseriz; bu defa dünya çeşitli güzelliklerini önümüze sermeye başlar, barışmak ister. Bu fasîd daire içinde döner dünyamız. Sonuçta bu dünyanın vefa- sız, yalan(cı), zalim, güvenilmez, adaletsiz; kısaca kalpsiz olduğuna hükmederiz. Bu durumda, içinde bulunduğumuz fizik âlemde insanı da fizikî bir unsur, canlılardan bir canlı olarak kabul edince, hayatın da se- vilebilir yanını bulamayacak hale gelmek, kaçınılmaz bir sondur. İnsanı sadece davranışlarıyla ve organizmasının ölçülebilir tepkileriyle ‘can- landıran’ aydınlanma düşüncesi işte bu acı sonu mütemadiyen yaşamak- tadır. Çünkü yaratılmış bir varlık olarak insanın yaratıcısı ile arasındaki bağın kopuşu, insanı soru ve sorunlarıyla yapayalnız bırakmıştır.

İnsanın bir kalbi olduğunu hesap dışı bırakan Batı, onu doğa bilimle- rinin avlusuna terk etmiştir. Bilimin hedef seçtiği uğraş alanı objeler dünyası olduğuna göre, insanı ve insana dair konuları da nesneleştirerek ve herhangi bir nesne gibi inceleyerek meselenin sağ salim halledileceği düşünülmüştür. Bundan dolayı da insanın ölçülebilir, gözlenebilir, tartı- labilir ve ele avuca gelir özellikleri merkeze alınarak varlığı sınırlandı- rılmıştır. Böyle bir varlık düzeyinde insan artık doğadaki herhangi can- lıdan farksız, sayısal bir veri olmaktan öteye gidemeyecekti. İnsan da dünya gibi kalpsizleştirilmiştir. Elbette bu bir çözüm değildi, yalnızlaşan insanın bir de kalpsizleştirilmesi onu problemlere çözüm bulan değil, artık bizatihi problemin kaynağı olan bir duruma getirmiştir. Halbuki bilimin inceleme alanı daha çok analiz ve değerlendirmeye yöneliktir, insana ait olanın ise analize değil ilişkiye/iletişmeye ihtiyacı vardır. Avrupa’da bu aşamada dertleriyle başbaşa kalan yalnız insan, içine girdiği depresif sarmalda varoloşçuluğun efsunlu dokunuşlarıyla nefes almaya çalışmıştır.

Nietszche “tanrı öldü” diyerek, bir defa işe buradan başlanılması gerektiğine dair meşhur tespitini yapmıştır. Batı tanrıyı öldürdüğüne göre, ontolojik yalnız insan için tek çözüm kaynağı gene kendi olacaktı. İnsan kendine ait tüm değerleri, kendi iradesiyle ve ta- mamen bireysel bir çabayla yeniden tanımlamalı ve anlamlandırmalıydı. İki dünya savaşında yaşanan büyük felaketler, acılar ve toplumsal travmalar, Nietzche’nin varoloşçuluğunu 20. yüzyıl ortalarında Albert Camus sayesinde popülarize etmiş, Batı insanının hakikat arayışına “ha- kikatin yokluğu” noktası konulmuştur. Artık hayat “saçmadır” çünkü ölüm vardır; insan yalnızdır, çünkü saçma değildir. Camus için, yapılma- sı gereken ya intihar ederek bu saçmalığa bir son vermektir ki bu absürd’e boyun eğmektir, olumlamaz bunu; ya da saçmalığı sonuna kadar yaşayarak özünü gerçekleştirmektir.

İnceleyin:  Ölümün Olmadığı Bir Hayat?

Ona göre, özünü gerçekleştirirken insan ne geçmişe bakıp vicdan azabı denilen saçmalıktan nasibini almalı, ne de geleceğe bakıp umut denilen saçmalığa kapılmalıdır. Bütün bunlar kâğıt üzerinde kalmış düşüncelerinden ibaret olarak görülmemelidir. Avrupa, dünyanın kalpsizliği sonucuna vardığından beri hayatın ve toplumun içinden de kalbi dışlamış; toplum mekanik kurallar çerçevesinde ömrünü tüketen insanlar yığınına dönüşmüştür. Orada hayatlar biricik ve bahşedilmiş hayatlar olarak görülmez11. Trajik olanı ise, kendine bahşedilmiş hayatın hakikatini aramak isteyen için, dönüş yolu belirsizdir. Çünkü bahşedenle, bahşedilen arasındaki kalbî bağ kopmuş durumdadır. Öte yandan, yaşadığımız coğrafyada da hayat- lar zengin-fakir fark etmeksizin şükretmeyen bir düşünce ve idrak et- meyen bir hareket içinde sürüp gitmekte ise de, hayatı bahşeden ile ha- yatın bahşedildiği arasındaki farkındalık, ilişki ya da bağlantı veya rabı- ta, adına ne dersek diyelim bu imkân hala vardır ve hazırdır.

Yüreği Yeten Kalbe Döner

Türkçe, hem kalbi hem de yüreği aynı anda ve bazen aynı amaçla, çoğu zaman da farklı sebeplerle ağırlayabilmektedir. Yürekli olmakla kalp- li olmak aynı vaziyeti çağrıştırmaz mesela. Kalpli olmak ya da daha doğ- rusu kalpsiz olmamak insanlıktan nasibini almış olmayı anlatır bize. Yürekli olmak ise muhtemel darbelere karşı ayakta duracak gücü ken- dinde bulundurmayı ifade eder. Yürek mangal olur, cesur olur; kalpse altın olur, taş olur. Yüreğe iner, yürek ağza gelir; kalbe işler, kalp yerin- den fırlayacak gibi olur. Bu topraklarda kapitalist geçinmecilik, yarışmacılık ve kazanmacılık tarzları, ahalinin ayarını bozmuş olsa da, tünelin ucundaki ışık kaybol- muş değildir.

Dilimiz ve dinimiz ve de bu ikisinin birleşmesinden doğan kimliğimiz, şavkımızı sağlamaktadır. Dolayısıyla dilimizdeki bu “kalp zenginliği” ve “yürek bereketi” de tesadüf değildir. İnsan bu topraklarda ontolojik yalnızlık duygusundan masun bir “irtibat” içinde olarak kalbe dönebilir. İnsan olarak varlığını gerçekleştirmek isteyen kişi, beşeri varlığını sağ ve sağlam tutmak ya da toplumdaki geçerli düşünüş kalıplarına bel bağlamak yollarına tevessül etmenin umuda değer olmadığını ‘anlaya- rak’ işe başlar. İnsan oluşunu ne kanlı-canlı organizmasına, ne de maddî çevre şartlarının uyarladığı tipe borçlu olduğunu bir defa fark eden kişi, bu kalpsiz dünyada bir yola girer, dünyaya rağmen kalbe yol alır. O hal- de kalbe yürümek, yürek ister.

Yola çıkana dek insanı o yoldan alıkoy- muş çevre şartları giderek azalır, insanın “iki kapılı han” hakikatine her menzilde şahitliği artar. Bilinç, yalancı şahitlik yapamaz. Neyin bilinci içindeysek ona bihak- kın şahit oluruz, onu bihakkın müşahede ederiz. İşte iki kapı arasında geçen bir hayat bilincine kavuşmuş kişi de varlığıyla o hayata şahitlik eder, bizatihi onun varlığı, bu hakikatin delili olur. “Beşikten mezara niçin gittiğimizi bilseydik, bu yol boyunca tıpkı mektepten azad olmuş çocuklar gibi şarkı söyleyerek giderdik”12 sözüyle söylenmek istendiği gibi, artık bu yolculuk, bu kalbe dönüş, bu irtibat gündelik hayatın bir parçası haline gelir. Müslümanlar, ancak onlar, bu dertli zevki ya da zevkli derdi keşfe müsait bir kıvama gelip, kıyama durabilirler. Çünkü ancak onlar için bu kalpsiz dünya hayatının “oyun ve oyalanmadan baş- ka bir şey olmadığı”13 bilgisinin bilinci açıktır. Çünkü ancak onlar Allah için sevmek diye bir şeyle donanabilir ve böylece sevenle sevilenin ara- sına girebilecek bir “dünya” şeyi de tedavülden kaldırabilirler.

Süleyman Özar Notlar Dergisi,sayı 3,syf.189,195

 


1 Süleyman ÖZAR, ”Evden Uzakta”, Notlar Dergisi, sayı 1, Kış 2015, s. 181 vd.

2 Süleyman ÖZAR, ”Kente Düşmek v. Şehre İnmek”, Notlar Dergisi, sayı 2, Bahar 2015, s.131 vd.

3 “İnsanda bir organ vardır. Eğer o sağlıklı ise bütün vücut sağlıklı olur; eğer o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin, o kalptir!” (Hadis)

4 Gerçekten insanı, ahsen-i takvimde yarattık!” (Tin, 4 ) Elmalı tefsirine göre ‘‘takvim’’eğriyi doğrultmak, kıvama nizama koymak, kıymet biçmek, kıymetlendimek anlamlarına gelir. Sonundaki tenvin belirsizlik ve büyüklük için olarak “ahsen-i takvim”, herhangi bir biçimlendirmenin en güzeli demek olur. Bu ise her anlamda biçimlendirmenin
en güzel biçimi demek olacağından maddi manevi her türlü güzelliği kapsar. (“Hak Dini Kur’an Dili”, Tin Suresi, 8. Cilt, s. 5935)

5 İhsan Fazlıoğlu,“Felsefî Açıdan İyi’ye Eğitmek Doğru’yu Öğretmek”; Bilim Sanat Vakfı Bülteni, sayı 67, yıl 2008.

6 Şuara, 26/83-89

7 Saffat, 37/84

8 Şuarâ, 88-89

9‘‘Mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok

Uzun yola çıkmaya hüküm giydim’’(İsmet ÖZEL, Mataramda Tuzlu Su)

10 Yürürüm ipte, ağım yokken hem de
Kopkoyu içim inan çok çalıştım
Bu kalpsiz dünyayı sevebilmek için… (Teoman, Aşk Kırıntıları)

11 ‘‘Ne yapalım, diyordum, ölmem kaçınılmazmış! Başkalarından önce ölecektim, su götürür yanı yoktu bunun. Ama herkes bilir ki, hayat yaşamaya değmez. Aslına bakarsanız, insan ha otuzunda ölmüş ha yetmişinde, pek önemli değildi. Çünkü her iki halde de,pek doğal ki, başka erkekler de, kadınlar da yaşayacaklardı, hem de binlerce yıl.’’(Albert Camus, Yabancı, Can Yayınları, 14. bs., 2003, s. 55)

12 Maurice Maeterlinc’ten aktaran: İsmet ÖZEL, Faydasız Yazılar, Şule Y, 6. Bs., 2000, s.
62.

13 En’am 32.

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir