Anlayan-Doğa ve Dini Okumanın İmkânı

yazc4b1-300x267 Anlayan-Doğa ve Dini Okumanın İmkânıYasin Ramazan

Müslümanların, Kur’an’ı, Platon’un Devlet’ini okur gibi okumadıklarını biliyoruz. Görünürde, bu farklılık birinin dini, diğerinin felsefi içeriğe sahip olmasıyla ilgili sanılabilir. Fakat daha derine bakarsak, bu farklı okumanın, içerikle alakası olmadığını görebiliriz. Her ne kadar iki metinde paralellikler kurulsa ve ortak temalar bulunduğu zaman zaman söylense de, inananlar Kur’an’ın farklı bir kitap olduğunu her fırsatta vurgularlar. Peki, varsa, böyle bir farklılığın sebebi ne olabilir? Bu soruya verilen en yaygın cevap, Kur’an’ın kutsal olduğu kabul edilen kaynağıdır. Bu iddianın sahiplerine göre, bir metnin kaynağının kutsal olması, onu dini bir metin haline getirmek için yeterlidir. Ve dahası, bu kutsiyet onun farklı bir şekilde okunmasını gerektirir. Sonuç olarak, bir metnin kaynağının onun nasıl okunacağını belirlediğine hükmedilir. Bu hükmün neticesi olarak da ‘dini okuma’ ortaya çıkar ve aslında buradan çıkan sonuç, farklı metinler için farklı okumaların söz konusu olmasıdır. Kutsal kitabı olan diğer din mensuplarının da benzer iddialarını göz önünde bulundurduğumuzda, iki temel soru aklımıza geliyor: bir, gerçekten farklı metinler için farklı okuma tarzları söz konusu mudur?

İki, eğer bu söz konusuysa, dini okuma diğer okumalardan nasıl ayrılır? Bu ikisiyle ilgili olarak da bir üçüncü soru kendini gösteriyor: bir metnin kaynağının farklı olması, onu farklı okumamız için yeterli bir sebep midir? Bu soruları cevaplamak için okuma eylemini incelememiz gerekiyor çünkü eğer okumanın ne olduğuna dair bir fikrimiz yoksa farklı okumaların imkânını da tartışamayız. O yüzden, bu makalede ilk olarak okuma, okur, metin kavramları ve onların ilişkilerine eğilmek istiyorum ki bu sayede farklı okuma tarzlarını anlamlandıracak bir zemine sahip olalım. İkinci olarak, bu incelemelerin sonuçlarını yukarıda belirttiğim şekliyle ‘dini okuma’ya uygulayacağım. En son, böyle bir imkânın tespitinin ne gibi getirileri olacağını tartışacağım.

Okuma Eyleminin Motivasyonu ve Amacı

Okumanın doğası nedir? Bu soruya cevap vermek için, bir eylemin motivasyonu ve amacının farklı şeyler olduğunu göz önüne almamız gerekiyor. Bir eylemin motivasyonu, o eylem tamamlandığında eylem sahibinin bazı amaçları gerçekleştireceğine dair var sayımın üzerine kurulur. Şu halde, amaç, herhangi bir eyleme dışarıdan eklenen bir şeydir. Bir eylemin bir amaca ne şekilde hizmet edeceğine dair inanç, motivasyonu oluşturur. Su içme eyleminin motivasyonu, susuzluğu gidermektir, esas amacıysa hayatta kalmak. Okuma eylemi, bir metnin okuyucuya yeni bir anlam ileteceğini varsayar. Bu anlamın okuyucunun bilgisini artırmak, bir konuda daha derin bir bakış açısı vermek, okuyucunun duygularını okşayarak onu harekete geçirmek yahut da başka bir amaca hizmet edeceği düşünülebilir. Amacı her ne olursa olsun, okuma eyleminin esas motivasyonu okuyucunun elindeki metinin içerdiği anlamla irtibata geçerek bu amacı gerçekleştirmektir. Bu irtibata geçilen anlam sadece okuyucu için ‘yeni’ bir şeyler olarak alınmamalı. Zaten bilinen bir konunun farklı boyutlarını keşfetmek de bu motivasyona dâhildir.1 Bu temel motivasyonun, metnin anlaşılmasını okuma eyleminin temel gayesi olarak belirlediği ortaya çıkıyor. Yani, bir metni anlamaksızın, okura herhangi bir anlamın ulaşması mümkün değil. Dolayısıyla, okumak doğal olarak anlamayı içeriyor. Bu sebeple, okumanın doğasını tartışmadan önce anlamanın nasıl gerçekleştiğini araştırmak kaçınılmaz oluyor.

Anlama

Anlamak, bizim varlık tecrübemizin o derece kökünde yer alır ki onu ne şekilde tanımlasak bir yönü muhakkak dışarıda kalır. Anlama ile bir aletin nasıl çalışacağını anlamadan bir dostun derin acısını anlamaya kadar çok geniş yelpazede fiilleri kast etmiş olabiliriz. Bunlar sadece birer örnek olsa da, her ikisinde de ima edilen yahut sizin bulacağınız bir başka örnekte de bulabileceğiniz şey anlamanın söyleyen ile şeylerin yahut in- sanların ilişkisine işaret ettiğidir. Bu durumda, anlamanın anlayan (özne) ile anlaşılmaya çalışılan (nesne) arasında zihni bir bağlantı olduğunu rahatlıkla ileri sürebiliriz. Yani anlama, bağlantı yaratmaktır. Aksi takdirde, anlayan ile anlaşılan arasında anlama gerçekleşmeden önce meydana gelmiş bir bağlantının varlığından bahsetmemiz gerekirdi ki bu da saçma olurdu. Anlama ile kendimizin anlamak istediğimiz nesne ile bir bağlantısını yaratırız. Anlama, bu yaratma düzleminde gerçekleşir. Bu yaratma ile nesneler bizim için anlam kazanır ki artık onlar kendi başlarına havada uçuşan nesneler değildirler. Onlar bizim zihnimizde birer ‘anlam’dır artık. Bu durumda, bu anlamların gerçeği yansıtıp yansıtmadığı sorusu ortaya çıkıyor.

Anlamanın Doğası

Anlama yaratıcı bir düzlemde gerçekleşir, fakat bu yaratımlar temelsiz değildir. Biz bu yaratımı, içinde bulunduğumuz pek çok fiziksel, psikolojik, zamansal, toplumsal, kültürel, siyasi şartlar üzerinde gerçekleştiririz. Her bir tecrübemiz, anlama için bir koşul teşkil eder. Böylece, dinlemek, gözlemlemek veya herhangi bir pratik eylem bizim zaten aşina olduğumuz nesnelerle yeni bağlantılar kurmamıza yardım eder. Fakat bu durumda, bu gerçekten bir yaratma mıdır? Eğer kendisi ile yaratıcılığı icra ettiğimiz temel öğeyi ihmal edersek, anlama çevrenin zorunlu bir ürünü gibi olarak görünür. Bu öğe, sorgulamaktır.

Soruyu Sorgulamak

Bir soruyu, bir şeyi anlamadığımızı anladığımızda sorarız. Anlamak için, kendimizle henüz anlamadığımız nesne arasında bir bağlantı kurmaya çalışıyoruz. Bu eylem, dünyayı tecrübe ettiğimiz şartları göz önünde bulundurarak anlamak istediğimiz nesnenin varlık şartlarını kestirmeyi gerektiriyor. Soru sorduğumuz müddetçe, biz, bu kestirdiğimiz şartlarla buluşmak için anlayışımızda değişiklikler yapıyoruz ki bu çaba anlamak istediğimiz nesne ile yeni bağlantılar ortaya çıkarıyor. Sonuç olarak, sorgulama, konuyu anlamanın gerçekleştiği bağlantılar zeminine taşıyor. Kolayca anlaşılabileceği üzere, bu yeni anlama zemini de bizim fiziksel, psikolojik, sosyolojik vs. şartlarımızın üzerine bina edilecektir. Fakat bu bina, yeni yarattığımız bağlantılar sebebiyle, bir öncekiyle aynı olmaz. Bahsettiğimiz bağlantı nesnelerle bizim aramızdaki bağlantı olduğu için, bizim her bir anlama eylemimizden sonra, başka bir şeyi anlayacağımız şartlarımız (genelde bir kısmı, hepsi değil) değişir. Bu, yeni bağlantılar kuracağımı yeni nesnelerle karşılaştığımız müddetçe devam eder.

Bu meselede önemli olan şey, herhangi bir nesnenin aynı özneye (bize) farklı zamanlarda farklı şekillerde bağlanabileceğidir. Çünkü öznenin yaratıcı zemini, başka nesnelerle kurulan bağlantılar neticesinde değişmiştir. Bir başka deyişle, her anlayış daha önce başka anlayışlarla biçimlendirilmiş yaratıcı zemini yeniden biçimlendirir. Fakat bu sürekli işlem, soru sorduğumuz sürece işler. Soru sormak, bizim en özgür eylemimizdir. Her ne kadar fizik, ruh, toplum, kültür, dil, zaman vs. şartları tarafından konumlandırıldığı düşünülse de, kişi istediğinde bu şartların herhangi birini de sorgulayabilir. Okumak, dinlemek, gözlem yapmak, derin düşünmek, tartışmak bu şartları sorgulayan öznenin, anlamanın gerçekleştiği bu şartları değiştirme niyetiyle soru bulma yollarıdır. Sorgulamak, bizim bir başka doğal yeteneğimizdir. Tüm insanlar, soru sormak üzere doğal bir yeteneğe sahiptir ancak tüm sorular, soranın etrafındaki nesnelerle yeni bağlantılar kurmasını sağlayacak kadar güçlü olmayabilir.

Anlayan-Doğa

Anlamanın tüm bu dairesel hareketi, insanın bir doğasına işaret ediyor. Ben buna ‘anlayan-doğa’ diyorum. Bu doğa, normalde doğa diye adlandırdığımız şeylerin aksine durağan değil. Belki bir müddetliğine durgun, fakat anlamaya çalıştığı (soru sorduğu) müddetçe, başkalaşmaya devem ediyor. Hatırlayacağımız üzere, bizim anlama için yaratıcı zeminimiz, dünyayı tecrübe ettiğimiz şartlarla sınırlı. Fakat biz hâlihazırdaki şartlara sorular sorarak ve bunlara cevaplar bularak nesnelerle yeni bağlantılar kurmamız sayesinde bu sınırların dışına çıkabilir ve kendimize yeni sınırlar edinebiliriz. Yazı boyunca, gerekli oldukça bu ‘anlayan-doğa’dan bahsedeceğim. Gerçekten yeni bağlantı kurmak isteyenler sağlam sorular sorma kabiliyetlerini geliştirmenin yollarını ararlar. Sorunun sağlamlığı anlayandoğanın bir halden başka bir hale başkalaşma derecesini belirler. İşte okumak, bu yeni bağlantılar kurmak isteyen kişinin daha önceden çevresindeki dünyayla kurduğu bağlantılara sağlam sorular sormasına imkân sağlayan pek çok yoldan biridir.

Okumak Nedir?

Okumak, çevremizdeki şartlar söz konusu olduğunda, bulunduğumuz yerden bulunmak istediğimiz yere doğru yönelen bir eylemdir. Bu ‘istediğimiz’ kelimesi özellikle önemli çünkü bize okumanın bir ‘irade’ eylemi olduğunu ifade ediyor. O, bizi bildiğimizden bilmek istediğimize veya anladığımızdan anlamak istediğimize veya hissettiğimizden hissetmek istediğimize taşıyan bir irade eylemidir. İlla ki bir nesneden başka bir nesneye yönelmek zorunda değil. Aynı şeyi bilmekten daha çok bilmeye, anlamaktan daha iyi anlamaya, hissetmekten daha derin hissetmeye veya okumayla ne hedefleniyorsa ona doğru da olabilir bu hareket. Her halükarda, okumanın en temel özelliği ‘hareket’tir.

Neden Okuyoruz?

Okumak bizim doğamızdan dışarı bir hareket. İnsan için kendi fiziksel, psikolojik, sosyolojik, kültürel, tarihsel, dilsel vs. gibi doğal sınırlarını aşmanın bir yolu. Okuyoruz çünkü doğal olarak nasılsak, onun veya o anda kendimizi bulduğumuz yerin ötesine geçmek istiyoruz. Eğer biri, doğasının kendine sağladıklarıyla yetinebiliyorsa neden okusun? Diğer bir deyişle, eğer biri hemen önünde gördüğü nesnelerle veya hazırda konuşabildiği insanlarla yetiniyorsa, göremediği şeyleri bilmek veya hayal edemediği şeyleri hissetmek için okuma ihtiyacı duymayacaktır. Okumak, doğal sınırlarını etkin bir şekilde genişletmek isteyen bireyin eylemidir.

Bu hareket nasıl meydana geliyor?

Bir metni okumak, bizi doğrudan ulaşabileceğimiz şartlar ve gerçekliklerle buluşturur. Başka bir çağdan veya farklı bir yerden birinin bize yeni bağlantılar önermesini bekleriz ki bu da anlamadır. Kurgusal veya değil, bir metni okumak doğal olarak bulunduğumuz yerden olmak istediğimiz yere doğru hareket etmek için bir imkândır. Bir irade eylemidir. Bir eşya, bir kavram yahut bir durum hakkındaki bilgimiz bizi tatmin etmediğinde veya bir şeyle, bir kavramla veya bir durumla ilgili hislerimizle yetinmediğimizde, kendi durum ve hissiyatımız dışından birinin veya bir şeyin yardımını isteriz. Yani okuma bir yardım çağrısıdır.

Okumak ve Anlamak

Okumanın amacı, metnin neyden bahsettiğini anlamaktır. Okumanın amacının ne olduğu sorusuna genelde verilen cevap zevk almaktır. Yani basitçe okumayı sevmek. Bu amaç boş zamanlarda okuma için de geçerli. Metinde tasvir edilen dünyada kendimizi tahayyül edebildiğimiz müddetçe ve metnin işaret ettiklerini anladığımız sürece, o metni okumaktan hoşlanırız. Kimse tamamıyla yabancı olduğu bir dilde yazılmış bir metni okumaktan zevk almaz. Bir metin, anlaşılabildiği ölçüde okumanın nesnesi olabilir. Dolayısıyla, her metin nesnelerle farklı bağlantılar kurabilenleri anlamak için bir araçtır.

Anlamanın Nesnesi

Demek ki okumakla, anlamayı hedefliyoruz. Anlamanın nesnesi okurun niyeti, tavrı, ruh hali, motivasyonu vs. gibi şeylerle değişiklik gösterebilir. Diyelim ki bin sene önce yazılmış bir metni anlamayı hedefledik. Bu ‘anlama eylemi’nin arkasındaki motivasyon ve niyet, okurun iradesinden çıkmalıdır. Bu yüzden, okurken, anlamanın nesnesi, bizim dışımızdaki faktörler tarafından belirlenmez. Okur anlamanın odağının ne yöne doğru olduğunu tespit etmek durumundadır. Bu işlem, genellikle okurun zihnindeki sorular tarafından görülür. Okurun anlayan-doğası (yani hâlihazırdaki o) dünyayla bağlantı kurmaya yetmemektedir ki okur bu alandan başka alana doğru hareket etmeyi arzular. Bu yeni alan okuyucunun bir önceki anlayan-doğasının dışında bir alandır.

Nereye doğru?

Yani, herhangi bir metin onu anladığımız sürece yerleşebileceğimiz yeni alanlar vadeder. Okuyarak doğal sınırlarımızın dışına çıktıkça, bu yeni alan bizim yeni doğamız haline gelir. Bir önceki doğamızı içerebilir ya da içermeyebilir. Bu demektir ki, okuyarak biz doğal sınırlarımızı genişletebiliriz fakat bu tüm okumalar için geçerli olmayabilir. Anlayan-doğamız genişlemeden sadece bir alandan başka bir alana hareket edebilir. Bu anlayan-doğa, okumanın en varoluşsal temelidir. Hayvanlar dünyasında okumaya dair bir çaba görmüyoruz çünkü onların doğası hayatta kalmaları için yeterli geliyor. Onların kendilerini sınırlayan doğaları hakkında soruları yok. Bizimse doğamız, soru sorma kabiliyetimizden dolayı sürekli değişir ve daima hareketlidir.

Ne okuruz?

Bir metni, bir yazarın ürünü olarak okuruz. Metin ‘o’nun sana konuşmasıdır, metnin sana konuşması değil. Gerçekte, metinden başka bir şey yoktur ancak biz bir metni metinden ibaret olarak değil, bizden farklı doğal sınırlara sahip yerine biri tarafından yazılmış olarak okuruz. Dolayısıyla, okumada biz ‘o’nun sesini duyarız ki, bu o bizim dışımızda bir öznedir. Okuma bir konuşma değildir çünkü metin okuma esnasında değişmez. Bu bizim her metne atfettiğimiz belli bir düzeydeki objektiflik sebebiyledir. Bunu yaparız çünkü eğer tüm anlam benim içimde olup bitiyorsa o zaman okumak benim zaten sahip olduğum sınırlar dışında bana bir şey kazandırmaz. Okuduğumuz şeyin bize dışarıdan bir anlam getirmesi gerekir ki, biz hâlihazırdaki anlayan-doğamızı değiştirebilelim. Okumak bir konuşma olmadığı için, okurken ‘sen’in konuştuğunu tahayyül etmeyiz. Sadece kendi sınırlarımız dışından birinin sesini ısıtıyoruzdur. İşte bu yolla, doğal sınırlarımızın ötesine hareket etmeye başlar ve metnin sunduğu anlam ile hâlihazırda kendimizin olan anlamlı nesneler arasında bağlantılar kurmaya başlarız. Kendi dışımızda bizimle konuşan birini gördükten ve metnin bu konuşmanın taşıyıcısı olduğunu gördükten sonra, o metni okumanın doğal sınırlarımızı zorlamaya değeceğine kani oluruz.

İnceleyin:  Sözün Manası Eşyanın Manasıdır

Okumanın Varoluşsal Durumu

Bir alandan öbürüne hareket etmekten veya kendi doğal sınırlarımızı genişletmekten bahsettikçe, okuma eylemi varoluşsal bir yön kazanır. Okumak bizim fiziksel, kültürel vs. gibi pek çok doğamızdan birine işaret etmektedir ve bizden asla ayrı değildir. Okuma ile biliriz ki bizim diğerlerinin yanında bir anlayan-doğamız mevcuttur. Bu doğa, sadece okuma ile hareket etmez. İnsan her zaman anlar ve buna göre eyler. Fakat okuma ile daha çok anlamaya, daha iyi bilmeye, daha derin hissetmeye vs. niyetleniriz ve bu amaç bizi yeni alanlarla tanıştırır. Sonra biz de o alana geçmek için hareket ederiz. Bu hareket bizim zihnimizdeki psikolojik, sosyolojik, kültürel veya tarihsel sınırlar içinde ortaya çıkan sorular tarafından yönlendirildiği için, bir metni okumanın temel prensipleri bizim farklı okuma tarzları ile ilgili tartışmamız açısından büyük önem taşır. Şimdi bu prensipleri tartışıp daha sonra ‘dini okuma’nın imkânına dair iddiaları değerlendirebiliriz. O halde şimdi, nasıl okuduğumuzu araştırmamız lazım.

Nasıl okuruz?

Okumak, temelde okur ile metin arasında gerçekleşir. Okuma esnasında ikisinin arasında geçenleri yukarıda tartışmıştık. Okuma, okurun anlayan-doğasının bir alandan başka bir Alana dönüşümüydü. Bu dönüşüm nasıl gerçekleşir? Bütün insanları, tüm zaman ve mekânı kapsayabilecek okumayla ilgili prensipler belirlenebilir mi? Cevap olarak diyebiliriz ki, eğer biz bir ‘insanı’ okuma kabiliyetinden/kapasitesinden bahsedebiliyorsak, tüm insanlar için geçerli bir okuma yolunun olduğunu da Kabul etmek durumundayız. Şimdi okumanın genel prensiplerinin neler olabileceğini araştıralım. Bu genel prensipleri ararken, hiçbir çeşit (genre) metni dışarıda bırakmayacak denli geniş düşünmek zorundayız. Dahası, bu farklı türden metinlerin her çeşit okuma motivasyonu için de geçerli olmalı. Yani, bu prensipleri düşünürken hem okuru hem de metni göz önünde bulundurmalıyız. Bunun için, metinle okurun karşılaşma noktalarına dikkatlice bakmak gerekir. Ne çeşit noktalardan bahsediyoruz? Yaşayan bir insanla, insan ürünü olan bir nesne hangi düzlemde buluşabilir?

Bu sorunun cevabını ancak öncelikli olarak okurun bakış açısından verebiliriz çünkü okur okuma eyleminin kaynağıdır. O yüzden okuma tecrübesinin en başından başlamamız gerekiyor. Bir metnin karşısında otururken kendimizi (bir okur olarak) nasıl tarif ederiz? İlk olarak, bu metni bizim önümüze getiren bir takım durumlar vardır. Bunlar fiziksel, psikolojik, tarihsel veya kültürel gibi durumlar olabilir. Biz bu metni saydığımız durumlar neticesinde elde ettiysek, bu durumların bizim bağlamımızı oluşturduğu söylenebilir. Karşılaşma gerçekleşti. Şimdi metni okuyup okumamaya karar vermemiz lazım. Bu kararın varlığı, sonucundan bağımsız olarak, bizim metni okumakta bir kaygıyla hareket ettiğimizi gösterir. Bu da bize okumanın genel prensiplerinden ikincisini verir; kaygı. Fakat karar vermek için, metnin bizimle aynı ya da benzer kavramlara sahip olup olmadığına bakarak ne hakkında olduğunu kestirebilmemiz lazım. Bu da bize üçüncü prensibi yani kavramı verir. Kısacası, biz bir kaygıyla, bir bağlam içinde, elimizdeki bir takım kavramlarla okuruz.

Bununla birlikte, daha önce belirttiğimiz üzere, okumak sadece okurun eylemi olarak düşünülemez çünkü bu noktalar okurla metnin karşılaştıkları noktalar. O halde bu prensipleri aynı zamanda metne de uygulamalıyız. Bunun için, biz metinden yazarın kaygısını ortaya koymasını bekleriz. Biz onun metnini, bir bağlamın ürünü olarak alırız ve son olarak, metinde anahtar kavramları bulup kendimizinkiyle eşleştirmek, karşılaştırmak veya bağdaştırmak isteriz. Yani, okurla metnin karşılaştığı bu üç noktayı hem okur hem de metin açısından ayrı ayrı incelememiz gerekir.

Okurun Kaygısı

Bir kaygı ile okuruz. Eğer motivasyonumuz, kendi doğal sınırlarımızın dışına çıkmak veya sınırlarımızı genişletmekse, kaygı bizim metni okumadan önce ve okurken metinden beklediğimizdir. Bu kaygı, bilinçli veya rastgele bir önyargıya dayanıyor ya da bir problemin pratik bir çözümünü hedefliyor olabilir. Kaygımız bizi metni anlamaya ve kendi doğal sınırlarımız dışında bilgi, anlayış ve duygu aramaya iter. Kaygı, okuma sürecini başlatan prensip olduğu için, metin hakkındaki tüm yargılarımızdan önce gelir. Eğer bir metin hiçbir şekilde ilgimizi çekmiyorsa, onun söylediklerine ne katılırız ne katılmayız. Kaygı esasında bir varsayımdan hareket eder. Kurgusal olmayan bir metnin sorularımıza cevaplar taşıdığını veya kurgusal bir metnin kendimizi içinde hissetmekten hoşlanacağımız bir dünya sunduğunu farz eder ve deriz ki onlar diğer anlayan-doğaları ve bu doğaların yer aldığı alanları içeriyor. Bu varsayım bireysel bir tecrübeye, bir bilen saydığımız kişinin tavsiyesine, fiziksel görünüşe veya başka bir şeye dayanıyor olabilir. Varsayımların kaynağı insan zihinleri kadar çeşitli olabilir. Ama neticede bu varsayımladır ki kaygımızın bu veya şu metni okuyarak karşılanacağını düşünürüz. Ve nihayetinde okumaya başlar ve metin boyunca sorularımıza cevap, hislerimize karşılık ararız.

Metnin Kaygısı

Okurun kaygısı, metnin orijinal kaygısı ile örtüşmeyebilir. Esasen, bunu bilmenin imkânı yok. Yazarın metni yazarkenki niyetini gün yüzüne çıkardığımızı farz edemeyiz. Ancak bununla birlikte okurken yazarın bir kaygısının olduğunu ve bizim de okuyarak bu kaygıyı öğrenebileceğimizi düşünmekten de kendimizi alamayız. Okumak bir kişilik sahibi olan ‘o’nun bir ürünü olduğundan, metni okurken arkasında gizli olan bu insaniyeti keşfetmeye çalışmaktan geri duramayız. Doğrudur, yazarın kişiliği hakkında metinde ne görüyorsak aslına o bizim zihnimizin bir kurgusudur. Ancak bizim bir metni okumaktaki kaygımız bu kurguyu göz ardı etmemize izin vermez. Sonuçta kendi doğal sınırlarımızı metindeki diğer anlayan-doğayı okuyarak aşmaya çalıştığımız için okuruz. Bu sebeple, okuduğumuzda yazarın kaygısını aramaktan kaçınamıyoruz. Bu metinle okurun karşılaştığı birinci noktaydı.

Okurun Bağlamı

Okurken yalnızca kaygımız yok, aynı zamanda bireysel seçimlerimizden, geçici ve kalıcı psikolojik durumlarımızdan, kültürel ve sosyal çevremizden, tarihsel olaylardan, dil yapısından vs. kaynaklanan önyargılarımız var. Bu bağlam, tarif ettiğimi şekilde, bizim anlamamızın doğal sınırlarını teşkil eder. Okuma eylemini doğal sınırlarımızın dışına hareket etmek olarak tanımlamak belki ondan kurtulmak gibi anlaşılabilir. Ama bu sınırların olumsuz anlaşılması için bir sebep yok. Onlara rahatlıkla kapasitemiz de diyebiliriz. Ancak kapasite, sınıra göre daha durağan bir anlam içeriyor. Doğal sınır ile kastettiğim şey aslında her zaman hareket halinde, fakat hiçbir zaman için ortada kalkan bir şey değil. Çünkü ne zaman bir anlama alanından bir diğerine hareket etsek, sonraki alan bizim yeni doğal sınırımız olur. Bu süreç devamlı tekrar eder. Doğal sınırlarımızla çevrili bu alanlar bizimle ilgili ne varsa bir araya getiren ve anlamayı mümkün kılan yapılardır. İşte bu benim insanın anlayan-doğası dediğim şey.

Bununla birlikte, bu sürekli değişen bağlam bizim için tamamıyla açık değil. İşin aslında, bizim üzerimizde neyin en çok etkili olduğunu kesin olarak bilemeyiz. Ancak bizden tamamıyla saklı da değil. Biz kendimiz çeşitli şartlar tarafından sınırlanmış anlama alanını keşfederiz. Bizim için tümüyle bilinmez değil ki biz bir şeyi ne kadar anladığımızın (veya anlamadığımızın) farkında olabiliriz ve bu sınırların dışına hareket etmeyi veya bu sınırları genişletmeyi dileyebiliriz. Bu yolla kendi bağlamımızı bir noktaya kadar bilebiliriz. Bir metni okumaya iten şey, bize metnin daha iyi bir anlayış sunduğunu düşündüren işte bu farkındalığımızdır. Bu şekilde kaygımız da şekillenir. Kendi bağlamımızla yaşayan bir ilişkimiz vardır. O anlayışımızı sınırlandırarak bir taraftan anlamı mümkün kılarken bir taraftan bizim anlayışımızı şekillendirir. Biz de farklı bağlantılar kurum yeni anlamlar edinerek onun dışına çıkar veya sınırlarını genişletiriz.

Metnin Bağlamı

Okumak bize keşfedilecek yeni alanlar vadeder çünkü biz biliriz ki her metin bir bağlamın ürünüdür. Bu bağlam, metnin yazıldığı sınırlardan müteşekkildir. Bu yüzden, her metin bir anlam alanına işaret eder. Bu demektir ki, her metin yazarın sınırlamalarını gösterme potansiyeline sahiptir. Tekrar edersek, burada ‘sınır’ olumsuz alınmadan, yazarın metni kaleme aldığı şartlara işaret eder şekilde anlaşılmalı. Bu potansiyel, okuma için en güçlü dürtülerden birini harekete getirir: bir metni yazan yazarın bağlamını bilmek. Her ne kadar bu pozisyon sorunlu olsa da, bunu keşfetmeye çalışmaktan da kendimizi almak güçtür. Biz bu bağlamı ya da bir kısmını, sıfırdan, iç ve dış dinamiklerini gözeterek yeniden ortaya çıkarma ihtiyacı duyabiliriz. Fakat genelde bir metni yazıldığı bağlamı göze almadan okuyamayız. Bu şiirde olduğu gibi en kuru bilimsel çalışmalarda bile böyledir. Matematik ve geometri kitaplarından bile bağlamı tamamıyla sokup atamayız. Öklid’in Elementleri bunun için çok açık bir örnektir.

Bu kitabı okuduğumuzda, en azından bu kitabın yazıldığı zamandan sonraki gelişmeleri göz önünde bulundurmak zorundayız. Bu göze alma durumu tabi ki de tarihsel bağlama işaret ediyor. Yine de, bu göze alma durumu metnin yazıldığı orijinal bağlamın elde edilebilmesini garanti etmiyor. Elde edebileceğimiz yalnızca çeşitli derecelerde yakınlıklar olabilir. ‘Bu metnin ortaya konmasına nasıl şartlar etki etmiş olabilir?’

Bununla birlikte, şunun farkında olmalıyız ki bizim bu çabamız hiçbir zaman orijinal bağlamın yeniden ortaya konması anlamına gelmez. Fiziksel ve zamansal değişimden dolayı bu imkânsız bir şeydir ve dahası okuma sürecinin tamamını faydasız bir şekilde doğal sınırların dışına taşıma çabasıdır. Çünkü bu farz edilen ‘yeniden ortaya konmuş’ bağlam sadece kendi bağlamımızı yansıtacak ve bunun göz ardı edilmesi de kendi anlama sınırlarımızdan yine kendimizin ama daha dar bir anlama sınırımıza doğru bir yolculuk olacaktır. Yani, anlayan-doğamız hiçbir yere gitmeyecek, sadece daralacaktır. Bağlam noktası hakkında tartışmamız gereken bir husus daha kaldı. Bir metni okurken onun bağlamını göz önünde bulundurmak objektifliğe bizi en çok yaklaştıran durumdur. Bu, metnin objektif anlamına birinin diğerinden daha yakın olacağı değil, benzer bağlamlara sahip okurların metnin içerik ve dışarık şartlarını göz önünde bulundurarak en azından aynı doğrultuda bir anlama yöneleceği demektir. Daha açık söylemek gerekirse, anlama alanları (sınırları) bir şekilde yakın olanlar bir çeşit objektif anlamı meydana getirirler, bu asla külli bir üniversal olamasa bile. Okuyucu kitlesinin paylaştığı sosyal, psikolojik, kültürel, dilsel ve benzeri şartlarca belirlenen sınırlar metne muvakkat bir objektif anlam verir.

Okurun Kavramları

İnsanın anlayan-doğası kavramlarla işler. Bu demektir ki, onun doğal sınırlarının dışına hareketi veya doğal sınırlarını hareket ettirmesi, metnin kavramları ile karşılaşması sonucu kendi içerdiği kavramların değişmesi, gelişmesi, derinleşmesi ya da daralması ile olur. Anlayan-doğa bir alandan öbürüne başkalaşınca, kavramlarımız önceki alanla sonraki arasındaki bağlantıyı kurarlar. Bu, sahip olduğumuz bir kavramın genişlemesi ve ya onlarla ilişkili olarak yenilerinin edinilmesi şeklinde olur. Diğer bir deyişle, aşina olduğumuz kavramların bir uzantısı veya aşina olmadıklarımızla olduklarımız sayesinde yenilerinin edimidir. Her iki durumda da, yeni kavramlar öncekilere bağlanırlar. Yani, okurun kavramlarının temel fonksiyonu, anlayan-doğamızın ziyaret ettiği alanların kronolojisini inşa etmektir. Şu halde, bir kavramımızın çok erken bir hali onun çok sonraki gelişmiş bir haliyle kronolojik olarak bağlıdır. Bununla daha sonrakinin ilkini illa ki içereceğini kast etmiyorum, sadece onların hem devamlılık ilişkisi içinde olabileceği gibi karşıtlık ilişkisi içinde de olabileceğini ama illa ki bağlantılı olacağını söylemek istiyorum. Bir kavram zaman içinde farklı anlamlar ve ilişkiler içerebilir fakat bir kısmını da dışarabilir. Okurun kavramları, bu yüzden, metinlerin okunmasıyla değişir ve bu da okura kavramlarının bireysel gelişim tarihini verir.

İnceleyin:  Çağımızın Istırabı ve Yaradıcıyı Araması

Metnin Kavramları

Her metin kavramlardan oluşur. Kurgusal veya değil, her metin okura anlamları iletecek bir takım kavramlar içerir. Bir şiirde de tıpkı bir felsefi risale gibi kavramlar vardır. Bundan önce dedik ki okumak, bir başka doğayı tanımayı amaçlar. Bir metin, okura kendi sınırlarını aşmayı vadediyorsa, okur onun okunabilirliğine hükmeder. Bu varsayım temelde okurun kavramları ile metnin kavramlarının bir ilişkisi üzerine kuruludur. Metin okundukça, bu ilişki onaylanır yahut reddedilir çünkü artık bu ilişkinin varlığına dair yargı bir varsayıma değil tecrübeye dayanıyordur. Okur, metinde bahsedilen bir kavramın kendi kavramlarıyla bir ilişkisinin olup olmadığına karar verecektir. Eğer bu ilişkiye dair kanaati olumluysa, okur, kendi kavramında ne gibi değişiklikler yapacağına karar verir. Öyleyse, kavramların bu karşılaşmasından sonra, okurun kavramları metnin kavramlarıyla kurduğu ilişkilere göre değişecektir.

Dikkat edilirse bu karşılaşmanın en önemli noktası okurun kendi kavramlarıyla metnin kavramlarının ilgili olup olmadığına ve eğer ilgiliyse kendi kavramında oku-madan sonra ne gibi değişiklikler yapacağına dair verdiği kararlardır. Bu da, metinle okurun üçüncü buluşma noktasını teşkil eder. Bu üç buluşma noktasının gösterdiği üzere, metin ve okur okuma esnasında ayrılmaz durumdadırlar. Okur, metnin göz önüne serdiği ne varsa onun aktif katılımcısıdır. Okur, içerik ve dışarık şartlarını göz önünde bulundurarak metnin bağlamını yeniden kurar. Okurun aynı zamanda metnin kaygısının tespit edip daha sonra kendi kavramları ile metnin kavramları arasında bağlantılar kurması gerekir ki onu anlayabilsin. Ancak bu durumda, metin, üzerinde okurun fikirlerle istediği oyunu oynadığı bir alana benziyor. Fakat bu itiraz, bizim metne yaklaşırken sahip olduğumuz doğal sınırları hesaba katmazsak ancak geçerli olabilir.

Okur olarak, kavramların anlamlarını tamamıyla kendimizin belirlediğini söyleyemeyiz. Mesela dilbilgisi kuralları ve kavramlarımızın işaret edebilme gücünün derin etkisi altındayızdır daima. Aynı şekilde, metnin kaygısını da tek başımıza biz belirleyemeyiz. Bir örnek olarak diyebiliriz ki bu metni bizim için ilginç kılan içinde bulunduğumuz geleneklerin ona atfettiği bir takım anlamlar ve özelliklerdir. Platon’un Devlet’indeki fikirler felsefe gelenekleri tarafından bu güne kadar aktarıldı çünkü hepsi de onun evrensel hakikat kaygısı taşıdığını söylerler. Bizim, bu beyanı göz önünde bulundurmadan bu metni okumamız mümkün değil, çünkü kitaptan en nihayetinde bu gelenekler sayesinde haberdar olduk. Fakat yine de, okurun kendi sosyal, siyasi, politik, ekonomik, dini veya birçok farklı bağlamdan etkilenerek kitaba bir bağlam atfettiğini göz ardı edemeyiz. Bu söylediklerimizle birlikte, bu üç noktanın (bağlam-kaygı-kavram) metnin anlamının gerçekleşmesindeki rolünü aktarmış olduk. Bu üçü, okur ile metnin karşılaştığı üç önemli noktaya işaret eder ki onlar sayesinde metnin hem okura hem metne bağlı şartları neticesinde bu buluşmaya has anlam ortaya çıkar.

Farklı Tarzda Okumanın İmkânı

Okurla metnin üç noktada birbirine karışması bize farklı tarzda okumalar konusunu tartışma imkânı veriyor. Bizim özelimizde, bu, dini okuma olacak. Metne ve okura has sınırların sonucu olarak metnin ortaya çıkan bu özgün anlamı sayesinde, farklı okuma tarzlarının nereden çıktığını kolayca görebiliyoruz. Okurun bağlamı, kaygısı ve kavramları, ona metnin bağlam, kaygı ve kavramlarını yeniden üretmeye imkân tanır ve sonuç olarak okur metnin kendine has bir anlamına kavuşur. Okurun metinle her bir karşılaşmasında özgün bir anlam ortaya çıkacağı için, her bir okuma çeşitli tarz okumaları mümkün hale getirir. Her okuma, her bir buluşma, metni anlamak için muhtemel bir özgünlük kazanır ki, farklı kişilerin aynı metni okumasında bu ihtimal çok daha yüksektir. O halde, okumanın doğası, okura aynı metni farklı şekillerde okumaya imkân tanıyor.

Bu aynı zamanda demektir ki, hiçbir tarz okuma, belli bir metin için sabitleştirilemez. Yani, makalemizin başında sorduğumuz sorulardan ilkine cevap olarak diyebiliriz ki aynı metnin farklı okunması mümkündür fakat bu farklı okumalar, metnin içeriğinden değil, incelemelerimizin gösterdiği üzere, okuma eyleminin bizzat kendisinden dolayı mümkün olmaktadır. Tüm bunlar göz önüne alındığında, bir metnin değil bir okumanın dini olabileceğini söyleyebiliriz. Dini okuma, bağlam, kaygı ve kavram tarafından belirlediği okumanın doğasından dolayı bir metnin muhtemel okunma tarzlarından biri olarak karşımıza çıkar. Ancak, bir okumayı dini kılan şeyin ne olduğu sorusu hala ortada duruyor. Şimdi, bu farklı okuma tarzlarının, özellikle dini okumanın, nasıl meydana geldiğini gösterip bir metnin kaynağının, belli bir okuma tarzı için yeterli bir sebep olup olamayacağını tartışalım.

Dini Okuma

Dini okuma, okurun metne karşı tavrını ifade eder. Bir okuma tarzı olarak, mecburen metnin ve okurun bağlam, kaygı ve kavramlarıyla ilgilidir. Okur, okuma eyleminde öncelikli özne olduğu için, onun soruları ve sınırları metnin nasıl anlaşılacağını belirleyecektir. Bu demektir ki, okurun ya kaygısı, ya kavramları yahut bağlamları yahut ikisi veya üçü, dinidir ki dini bir anlayış mümkün olabilsin. Yine de, bu okumayı esas meydana getiren prensibin ne olabileceğini bilmenin mümkün olduğunu sanmıyorum. Bunlardan biri, ikisi veya üçü birden olabilir. Dahası, bir okuma bazen bu noktalardan biri tarafından etkilenerek dini karakter kazanırken, bazen diğeri tarafından olabilir bu. Okur, bir gelenek tarafından o derece etkilenmiş olabilir ki, metin ona tamamıyla dini bir metin olarak gözükür mesela. Bu durumda, onun bağlamı, esas belirleyici noktadır. Bir başka okuyucu, bir metindeki kavramları manevi açıdan yeterince besleyici bulur ve çevresinde olan bitenle iyi bağlantılar kurduğunu düşünebilir. Bu durumda, esas rolü kavram oynamaktadır. İyi biri olma kaygısındaki bir başka insan, okuduğu metinde benzer bir kaygıyı görürse, onu dini olarak okumayı tercih edebilir. Bu durumda, kaygı okuma tarzının belirleyici faktörü olmuştur.

Kanı

Ancak, yukarıda bahsettiklerimizin hepsinde ima edildiği üzere, dini okuma, okurun bağlamları, kaygıları ve kavramları açısından, metnin önemli bir şey taşıdığına dair bir inançla başlamaktadır. Bu kanı, okuyucuyu, metinde kıymetli bir şey olduğuna dair ikna eder ve bu kanı sayesinde metin okur tarafından o yöne doğru yorumlanır. Bu kanı, bir okurun anlayan doğasının sınırlarına göre oluşur ama ne olabilir bu kanı? Bütün dini okumaları kapsayacak tek bir özellik söyleyebilir miyiz? Eğer dini okumanın önem teşkil ettiği dinlerin en yaygın ortak özelliğini hatırlayacak olursak, bence söyleyebiliriz. Teist, dualist, politeist gibi birçok din var ve her biri diğerinden farklı inanç ve uygulamalar içerir. Ancak, gözlemlediğimiz kadarıyla kutsalı olmayan hiçbir din yoktur. Kutsallık, neredeyse din kelimesinin muadili olarak kullanılır.

Bu yüzden, bir okuru bazı metinleri dini olarak okumaya iten kanı, metnin kutsal bir özünün, dolayısıyla bir kutsal kaynağının olmasıdır. Şu halde, dini okuma, okurun metnin kutsal bir kaynaktan geldiğine inanması ile mümkündür. Bunu söylemekle, makalemizin başında sorduğumuz ikinci soruya da cevap vermiş oluyoruz. Dini okuma, diğer okuma tarzlarından okurun onun kaynağının kutsal olduğuna dair inancı sayesinde mümkün oluyor. Bu inanç okumanın tüm noktalarını, hem okur hem metin yönünden etkiler. Tarihi bir olay, bu olayı aktaran metnin kutsal olduğuna inananlarca, o olayı inceleyen tarihçilerden çok farklı bir şekilde okunur. Bu farklılığın sebebi, bize üçüncü sorumuzun da cevabını verecektir: bir metnin kaynağının ne olduğuna dair inanç, o metni farklı okumak için yeterli bir gerekçe olabilir mi?

Kutsalın Sesi

Hatırlarsak, okur, metinde ‘o’nun sesini dinler. Dini okumada, bu üçüncü şahıs kutsal bir kaynaktır. Bunu aklında tutarak, okurun ve metnin kaygıları, kavramları ve bağlamları birbirine karışır ve okur kutsal kabul edilen yazarın yardımıyla çevresindeki nesnelerle yeni ilişkiler meydana getirir. Eğer anlama mümkün olursa, okurun doğal sınırları, kutsal bir alana hareket edecektir. Okur, metnin yazarın anlayan-doğasıyla sınırlı olmadığını çünkü yazarın doğaüstü olduğunu düşünecektir. Bu, okura özgün bir tecrübe yaşatır: okurun anlayan doğası, bir sınırlı alandan diğer sınırlı bir alana değil, bir sınırlı alandan muhtemel bir sınırsız alana hareket etmiştir. Bu sınırlı alandan sınırsız alana hareket ettiğine dair kanı,okurun kaygısını, kavramlarını ve bağlamını etkileyecek kadar güçlüdür ve bu sayede okur kutsal ile bağlantılar meydana getirir. Bu meydana getirme, diğer bir deyişle kutsalla buluşma, bütün dini okumaların en temel motivasyonunu teşkil eder. Dini okumayı göz önünde bulundurarak diyebiliriz ki, bir metnin kaynağına dair okurun kanaati, metni farklı bir tarzda okuması için ona yeterli gerekçe sunar.

Farklı Tarzda Okumaları Kabul Etmenin Değeri

Bütün makale boyunca yaptığımız bu analizlerin ne faydası var? Burada okumanın doğasını araştırdık ve bunun neticesinde okumanın da kendisine hizmet ettiği ‘anlayan-doğa’ adını verebileceğimiz bir insan doğasını keşfettik. Sonra fark ettik ki, okumak sadece metnin kavram, kaygı ve bağlamlarıyla ilişki kurmayı değil aynı zamanda okurun aynı noktalarda kendini düşünmesini gerektiriyor. Okurun ve metnin kaygı, kavram ve bağlamlarının karıştığı bir an var ve anlama bu anın neticesinde ortaya çıkıyor. Sonuç olarak, her okur metni kendine has bir şekilde anlamış oluyor. İşte bu kendine has anlayış sayesinde bir metnin farklı okunuş tarzları mümkün olabilmektedir. Dini okuma da bu mümkün tarzlardan bir tanesidir. Farklı okuma tarzlarını kabul etmek pek çok açıdan değerli olacaktır. Öncelikle, bu bakış açısı insanın metinle ilişkisini canlı tutmaktadır.

Bir metnin sabit bir okuma tarzının olmadığını bilmek, okurun metinde daha çok keşifler yapabilmesini sağlayacak ve belki daha derin bir anlayış geliştirmesine müsaade edecektir. İkinci olarak, bir metnin okuyucu sayısınca farklı şekillerde okunması, bize metnin ne kadar güçlü olduğunu gösterecektir. Bir metnin anlamına dair uzlaşmalar ve anlaşmazlıklar, metnin muhtemel anlamlarının zenginliğini ortaya koyarak faydalı olabileceklerdir. Üçüncü olarak, farklılıkların bu doğal kaynağını kabul etmek, bize dışlamadan ve dışlanma korkusu olmadan farklılıklarımızı ifade etmemiz için yeni yollar açacaktır. Biz insanlar doğamız gereği birbirimizden farklıyız. Bu yüzden, farklılık nedeniyle kimseye ayrımcılık yapmanın zemini yoktur. Son olarak, fakat en önemlisi, bu bakış açısı bize kendi doğal sınırlarımızla nasıl bir ilişki içerisinde olduğumuzu ve onları nasıl değiştirebileceğimizi gösterir. Eğer okuma eylemi, bizim dünyayı tecrübemizin bir parçasıysa, onun doğasını anlamak kendimiz ve hayatımız hakkında daha çok şey keşfetmemizi sağlar. Farklı tarz okumanın mümkün olması gösteriyor ki, bizim dünyayı tecrübemiz her birimiz için kendine özgüdür.

Özet ve Sonsöz

Biz insanlar, sahip olduğumuz ve henüz anlamadığımız nesneler arasında zihni bağlantılar yaratarak anlama işlemini gerçekleştiriyoruz. Bu işlem, kendi doğal sınırlarımıza sorular sorup onları aşmaya çalışmakla başlar. Okumak, okurun bu sınırların çevrelediği alandan başka alanlara hareket etmesini mümkün kılan yollardan biridir. Her bir okuma olayında, okuma eylemi bağlam, kaygı ve kavram prensiplerince yönlendirilir. Bu arka planı göz önüne aldığımızda, okumanın, aktif özne olan okura sıkı sıkıya bağlı olması ve okurun saydığımız prensiplerle ilişkileri sebebiyle, aynı metnin farklı okurlarca farklı tarzlarda okunabileceğini keşfettik. Dini okuma da, okurun bir metnin kaynağının kutsal olduğuna dair kanısından kaynaklanan bir okuma tarzı olarak ortaya çıkar.

Notlar Dergisi,sayı.2,syf.61-77

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir