Kalp ve Kişilik Gelişimi

kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-300x200 Kalp ve Kişilik Gelişimi

MANZURUL HUQ

Psikoloji, ruhun bilimi olduğu şeklindeki orijinal tanımından vazgeçerek atalarının baharından koptuğundan beri, çağdaş bilim dünyasının güncel hâli ve uygulamalarına ayak uydur­mak için tutumunu ve çağrışımını değiştirmeye devam etti. Bu değişim sürecinin bir aşamasında, yalnızca manevi tözünü kay­betmekle kalmadı, aynı zamanda psikolojiyi bir davranış bilimi olarak yeniden tanımlayan bir grup davranışçının elinde ussal içeriği boşaltıldı. Sonuç olarak, zihin ve zihinsel süreçlere dair kavramlar, hatırı sayılır bir süre boyunca psikoloji alanından uzak kaldı.

Bununla birlikte, modern bilgisayar teknolojisinin insan bilgi işleme sisteminin birçok yönünün benzerini yapmadaki başarısı ile, birkaç bilişsel psikolog, psikoloji disiplininde zihinsel süreç­lere olan ilgiyi iyileştirdi ve canlandırdı. Temelde, açık davranı­şın görünüşünün altında yatan içsel zihinsel yapıları ve süreçleri keşfetmeye yönelik son derece umut verici deneysel araştırmaları nedeniyle, psikoloji günümüzde davranış ve zihinsel süreç bilimi olarak tanımlanmaya başlamıştır.258

Bilişsel psikologlar, davranışçılığın ortaya koyduğu insanı salt bir robot -çevredeki sayısız uyaran tarafından çekilen ve itilen pasif ve reaktif bir insan— olmaktan kurtardılar ve davranışın ortaya çıkması için içsel zihinsel süreçlerin aktif aracılığı ilkesini öne sürerek onu oldukça özerk ve proaktif bir insana dönüştürdüler. Ancak bilişsel psikoloji, modern bilimin bilimsel operasyonizm[I] ve ampirik-deneysel ilkelerinin sistemine sıkı sıkıya bağlı kalma­ya kendini adadığı için, onun formüle ettiği zihinsel kavramlar, insandaki, onu açıkça insan olarak belirleyen ve onu son derece çok yönlü, yaratıcı ve kişilik gelişiminin harikulâde yükseklikle­rine tırmanmaya muktedir kılan duyular-üstü unsurları ve süreç­leri algılamak ve onlardan faydalanmak için hâlâ bariz biçimde yetersizdir.

Eğer insan doğasının özünde manevi eğilimli olduğuna inan­lıyorsa, katı bir ampirizm (deneycilik) geleneği takip edilmeye devam edildiği sürece, insan doğasının gerçekliğinin her an psi­kolojinin pençesinden kurtulmaya matuf olduğu açıktır. Modern psikolojinin insan kişiliğinin manevi temelini göz önünde bu- lunduramaması, laboratuvarın yapay sınırlarına kaçma, duyular üstü fenomenlere tüm kapılarını kapatma ve ilahi vahiy kaynağı­nı tamamen dışlayıp yalmzca gözleme ve insan akima dayanma yönündeki karakteristik eğiliminden kaynaklanıyor gibi görün­mektedir.

Modern bilim tarafından kullanılan bilimsel araçlar, hiç şüphe­siz, başlangıçta tasarlandıkları hedeflere ulaşmada -yani doğal fenomenlerin nesnelerinin ve yönlerinin özelliklerini ve ilişkile­rini analiz etme ve anlamada- iyidir ve amaçlarına son derece et­kileyici bir derecede başarıyla hizmet etmişlerdir. Ancak bu aynı araçlar, onların da doğal fenomenlerin bir parçasını oluşturan karmaşık bir fiziko-kimyasal elementler sisteminden başka bir şey olmadığı varsayımıyla insanların doğasını analiz etmek için kullanıldığında, sonuçlar, genel olarak büyük ölçüde hayvanlar tarafından paylaşılan türden ihtiyaç ve arzuları yerine getirmek için sürekli bir mücadele içinde olan, oldukça sinir bozucu ve aşağılayıcı bir insan imajı ortaya koyuyor.

Bu kavramsal çerçeveye göre, insanın diğer hayvanlara üstünlü­ğü, yalnızca, esasında hayvani olan ihtiyaçlarını karşılamak için benimsediği araçların karmaşıklığında yatıyor gibi görünmek­tedir. Bazı psikologlar genellikle insandaki bazı üst düzey ihti­yaçlardan söz etseler de bunlar genellikle insan ihtiyaçları hiye­rarşisinde birincil öneme ve güce sahip konumları işgal edecek şekilde tasarlanmamıştır. Elbette, modern psikologlar arasında daha hümanizm odaklı olanlar, insanı diğer hayvanlardan üstün tutan ve onu onlardan ayıran insan doğasının özelliklerini bil­hassa vurgularlar. Bununla birlikte, insan doğasının özüne ilişkin kavrayışları, birkaç istisna dışında, aslında manevi değildir. Yi­nelemek gerekirse, insan doğasının içsel manevi özünü fark et­medeki bu tür bir yetersizlik, modern bilimin duyusal-deneysel araçlarının insanın duyular üstü gerçekliklerine erişmeye yönelik içsel sınırlamalarından kaynaklanıyor gibi görünmektedir.

Ancak, insanlığın Allah (c.c.) tarafından yaratıldığına ve yine Onun tarafından bu dünyaya Onun, ilahi potansiyellere sahip ilahi bir “ruh” bahşedilmiş halifesi olarak gönderildiğine inanan Müslümanlar, insan mevcudiyetinin manevi temelini âtlgılamayan ve ortaya çıkaramayan ve bunun sonucunda gerçek insan benliğinin yükselişi ve gelişimi için herhangi bir bilgi ve istika­met sağlayamayan bu tür bilimsel araçlara tamamen güvenemez ve dayanamazlar. İlahî temsilci olarak insan, gerçek benliğinin hakiki bilgisine ulaşmak ve onun geniş çaplı yükselişi ve gelişi­mine yönelik şaşmaz bir rehberliğe sahip olmak için bu dünya­daki varlığının nihai kaynağı olan Allah’a (c.c.) yönelmelidir. Bu bilgiler, her zaman ilahi elçiler aracılığıyla insanlığa tebliğ edilen ilahi vahiylerle temin edilmiştir. Son indirilen kutsal kitap olarak Kuran, vahyedilen bilginin mükemmel bir tebessümüdür ve son İslam Peygamberinin (s.a.v.) hayatı ve sünneti, tüm bu ilahi bilgi külliyatının eksiksiz fiili tatbikatıdır.

Bununla birlikte, bilimsel yöntem ve araçlar, vahiyde sunulan yönergeler rehberliğinde olursa, insan kişiliğinin belirli yönle­rini daha fazla tavzih etmek için faydalı gereçler ve ikincil bilgi kaynağı olarak hareket edebilir. Bu nedenle, insan kişiliğini tüm içsel donanımlarından istifade ederek yüksek seviyelere çıkara­cak sağlam ve güvenli bir temele sahip olmak için, ilahi bilgi kay­nağına başvurmalıyız. Aşağıdaki bölümde, Kuran, sünnet [Hz. Peygamber in (s.a.v.) söz ve davranışları] ve Kur anın uygulamalı izahı ve hakkaniyetli İslam alimlerinin yorumları ışığında insan kişliğinin bazı temel ve önemli özelliklerini ve potansiyellerini vurgulayacağız.

İSLAMİ GÖRÜŞLER

Modern psikologların çoğunun, insan kişiliğine ve davranışına ilişkin can sıkıcı, orantısız ve eksik görüşlerinin aksine İslâmî gelenek, gelişiminin zirvesini ve sükutunun en dip noktasını tasvir eden insan kişiliğinin manevi, sürekli değişen ve bütün­sel bir görüntüsünü sunar. Her şeyden önemlisi, İslami görüşler, kişiliğin hedeflenen gelişimine tırmanmak ve onun yozlaşması­nın korkunç seyrinin önüne geçmek için vazıh öneriler sunuyor. İlahi vahiy ve sünnete dayanarak, Müslüman bilim insanları ve alimler, insan doğasmın çeşitli boyutları, insan benliğinin fark­lı yönlerinin özellikleri ve işlevleri ile bunların birbirleriyle olan ilişkileri hakkında yeterince net bir çerçeve geliştirdiler. İslam geleneğinde kalp, insan kişiliğinin hem çekirdeği hem de mimarı olarak kabul edildiğinden,259 aşağıdaki metinlerdeki tartışmamı­zın odak noktası, insanın davranışı ve kişilik gelişimine nispeten kalbin doğası ve rolü olacaktır.

Psikolojinin yaygın kavramları, uyarıcı girdileri alan, onları ana­liz eden ve gerekli eylemler için karar veren merkezi organ olarak beyne ayrıcalık tanıma eğilimindedir. Bununla birlikte, Müslü­man bilim insanları, insan beyninin girdi alma işlevini ve bazı yorumlayıcı süreçlerini kabul ederken karar verme işlevlerini ona yüklemezler. [Onlara göre] refleksif doğanın bazı analitik ka­rar verme işlevleri dışında, diğer tüm davranışsal tepkiler nihaye­tinde beyin tarafından değil kalp tarafından kontrol edilir. Ancak bu görüş, beynin belirli bölgelerini belirli psikolojik işlevleri dü­zenleme merkezleri olarak tanımlayan modern psikolojinin be­yin merkezli kavramlarını tamamen reddetmez. Aslına bakılırsa, MS 11. yüzyılın meşhur Müslüman filozofu ve bilgini İmam Ga­zali, bu tür farklı işlevler için ayrı bölgeler belirlemiştir. Örneğin, hafıza beynin arka lobunda yer almaktadır; tahayyül melekesi beynin ön lobunda yer alırken, beynin orta kıvrımları düşünce gücü için belirlenmiştir.260 Ancak beynin bu merkezleri, beynin tamamı ve hatta tüm sinir sistemi, bedensel işlevleri ve davra­nışları birincil özneler olarak değil, yalnızca aracı bir rol sistemi olarak denetler ve düzenler. îslam geleneğine göre, beynin tüm bölgelerini ve tüm sinir sistemini denetleyen ve yöneten, kişilik sisteminde en yüksek özerk statüde bulunan kalptir. Kalbin, her türlü davranışsal işlevi düzenleyen ve hem ilerleyen hem de ge­rileyen yönünde, kişilik gelişiminin tüm seyrini yönlendiren ana ve anahtar varlık olduğu söylenmiştir.261 Bu nedenle, kişiliğin en geniş kapsamına kadar inşası ve gelişimi veya bozulması ve yoz­laşması, hepsi insan kalbinin durumuna ve keyfiyetine bağlıdır. Eğer sağlam ve sağlıklıysa, insan potansiyellerini olumlu yönde büyüme ve ilerlemeye sevk eden ve yönlendiren kalptir. Öte yan­dan, kalp hastalanır ve yozlaşırsa, tüm insan potansiyellerinin büyümesi engellenir ve kişilik gerileyen bir yıkım ve kendini al­çaltma sürecine tevcih eder.

Yukarıdaki iddialar ve içerikler, Peygamber Efendimizin~(s.a.v.) şu hadisinde çok özlü ve anlaşılır bir şekilde ifade edilmiştir:

Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olur­sa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vü­cut bozulur. Bilin ki! O, kalptir.262

Müslüman âlimler, bu hadise dayanarak kalbi, bütün organların, melekelerin ve duyuların tasarrufları için kendisine boyun eğdiği bir padişaha benzetmişlerdir.

KALP TERİMİNİN ANLAMI

Ruh [soul], nefs [nature] ve akd [intellect] olarak da adlandırılan kalp, hadis müfessirleri tarafından, göğsün sol tarafında bulu­nan kozalak şeklindeki et parçasına fizyolojik olarak bağlı olan doğaüstü duyuüstü varlık olarak yorumlanmıştır. Manevi kalp, fiziksel kalbe ve dolayısıyla tüm vücuda iki aşamada hükmeder. İlk aşamada, karar taşıyan dürtüler kalpten beyne yükselir ve daha sonra beyinden aşağı vücut kaslarına inerler. Psiko-spiri- tüel olayların bir gölge süreci olduğunu savunan Batılı görüşün aksine, İslam öğretisine göre davranış ve içsel fizyolojik süreçler,kalpte meydana gelen psiko-spiritüel olayların ve süreçlerin teza­hürleridir. Allah (c.c.), tüm güdüler ve eylemler ondan kaynak­landığı için, tüm insan eylemlerinden kalbi sorumlu kılmıştır.

…çünkü gerçekten onu (Kitabı), Allah’ın izniyle kendinden önce­kileri doğrulayıcı ve mü’minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O’dur. (2:97)

İmam Râzi, tenzil ve vahiy kalbe geldiği için davranışsal sonuç­lardan da onun sorumlu olduğundan bahseder.263 İmam Gazâlî, kalbi insanın özü olarak tanımlamış, onun insan kişiliği ve dav­ranışının çekirdeği olduğuna işaret etmiştir. Kalbin rolünü an­lamak için, insanın Allah’ın (c.c.) halifesi olarak doğuştan gelen birtakım özelliklerle donatıldığını dikkate almalıyız.

KALBİN ÖZELLİKLERİ

Kalbe, Allahın (c.c.) sıfatlarını, yaratılmış diğer tüm olguların gerçekliklerini ve bunların yaratıcıyla olan ilişkisini algılama ka­biliyeti bahşedilmiştir. Dolayısıyla insanın bütün duyu ve mele­keleri kalbe tabi kılınmıştır. Ancak kalp gerçekliğinin tam bilgisi, insan algısının ötesindedir, çünkü ruh insanın hakkında sınırlı bilgiye sahip olduğu emir yönünde ilerler (17:85).

İlâhî halifelik gayesine ulaşmak için gerekli olan hayatı idame veya bedensel ihtiyaçlar, motor ve duyusal güçler vasıtası ile gi­derilir. Motor güçler; açlık, susuzluk, cinsellik vb. gibi arzu ve dürtüleri oluşturur. Duyusal güçler (müdrike) ise ya dış fiziksel duyuları ya da sağduyu, tahayyül, kuvve-i vahime vb. gibi içsel duyuları teşkil eder.

Tüm bu güçler, dürtüleri ve eylemleri yönlendiren, algılayan ve hedefler belirleyen ve nihayet belirli bir tepki biçimi veya davra­nış için seçim yapan asli dinamik güç olan kalbe tabidir. Böyle- ce kalbin genel işlevi tüm bilgi işlem sistemindeki diğer her şeyi denetleyen karar verme yapısı olan “merkezi işlemci” ile eşleşir.264

Aşağıdaki hadisin bir kısmında işaret edildiği gibi, işleyen bel­lekte işlenen her bilgi, en sonunda kalpte “malumat” olarak de- polanır:

Kur’an’ı hatmeden kimsenin göğsüne [kalbine] adeta peygamber­lik yerleştirilir, ancak ona vahiy gelmez.265

İşleyen bellekten gelen bilgileri değerlendirmek ve işlemek için kullanılan, işte kalbe ait bu kalıcı bellektir.

KALP: AKIL VE İRADE

Kalp, bedensel fonksiyonları düzenleme ve denetlemenin yanı sıra, insanı diğer hayvanlardan ayıran iki özelliğe sahiptir: akıl [intellect] ve irade [will]. Kalp, akıl yoluyla, eşyanın gerçek anla­mım kavrayabilir ve en yüce Hak ve Hakikati; yaniAljahıjc.c.) ve O nun sıfatlarını tanıyabilir. İnsan aklı, bazı hayvanlarda, ör­neğin şempanzelerde sınırlı kavram oluşturma biçimlerinin ak­sine, yüksek düzeydeki kavramların hiyerarşik örüntülerini ge­nelleme ve oluşturma yeteneğine sahiptir. Hayvanlarda doğuştan gelen Yaradan bilinci, Yaradan in onların Mevla’sı ve Rabb’i oldu­ğunun asgari bilinciyle sınırlıdır266 ve kalbinden dolayı insanm Allah (c.c.) bilinciyle kıyaslanamaz.

Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu teşbih eder; O’nu övgü ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tespihlerini kavramıyorsunuz .(17:44)

Bu doğaüstü bilince şu kutsi hadiste işaret edilmiştir:

Ben yere göğe sığmadım, Mü’min kulumun kalbine sığdım.267

Akıl ya da Haşan el-Askerî’nin kullandığı şekliyle cüzi akıl (el- akl-ı cüzî), aklın ışığını, tahayyül ve duygu melekelerine dağıtır ve duyular melekesi, genelde onları kontrol altında tutarak işlev­lerini birleştirir.268 İrade, bir hedefe ulaşma arzusu veya özlemi­dir. Akıl tarafından koşullandırılan irade, başlangıçta iştah veya açlık tarafından tetiklenebilse de yaşamın nihai gerçekliği ve amacı hakkında bir farkındalığa sahiptir.

KİŞİLİK. KALBİN GERÇEKLİK ALGISINDAN KAYNAKLANIR

Tüm davranış örüntüsü veya insan kişiliği» ayrılmaz biçimde kalbe bağlıdır ve onun gerçeklik algısından kaynaklanır, çünkü akıl ve irade» nihai bir hedefe götüren yargılar, kararlar, davranış biçimleri oluşturmak için birlik içinde çalışır. Akıl, içsel ve dışsal bilinçli duyular aracılığıyla, kalbin değer ve amaç yapısını inşa et­tiği temelleri sunar. Bu değerler ve amaçlar da kalbin “iradesi” ta­rafindan davranış çıktıları olarak gerçekleşen arzuları ve iradeleri üretir. Burada irade özgürlüğü konusunu açıklığa kavuşturmak yerinde olacak gibi görünüyor. İnsan, inançlarını ve davranışla­rım biçimlendirmekte özgür olduğu için, davranışlarının sonuç­larından sorumlu tutulur. Gazalinin belirttiği gibi, eğer insanlar hür olmasaydı, Kuran ve sünnetteki talimat ve tembihlerin hiçbir anlamı kalmazdı.269 Bu hususta Kur an şöyle diyor:

De ki, Hak Rabb’inizdendir. Dileyen inansm, dileyen inkâr etsin. (18:29)

Ancak bu irade hürriyeti mutlak değildir ve sınırlarını ilahi ka­nunlar ve ilahi irade belirler.270

YAPICI VEYA YIKICI AMAÇLAR UĞRUNA ŞEHVET VE GAZABI AŞAN AKIL VE ŞEYTANİYE

Akıl ve şeytaniye, insan benliğinde zıt kutuplarda yer alır ve her ikisi de sırasıyla yapıcı veya yıkıcı neticelere uğruna şehveti (iş­tah) ve gazabı (öfke) kontrol etmeye çalışır. İlahi unsur olan akıl, bu güçleri denetlemeye ve düzenlemeye ve benliğin büyümesi ve gelişmesi için onları yapıcı kanallara yönlendirmeye çalışır. Benliğe faydalı olmaları için onlara boyun eğdirmeyi başarırsa, içindeki şeytan da kontrol altına alınır ve onun habis güçleri et­kisiz hâle getirilir. Şeytani unsurun muzır eğilimi tesirsiz bırakıl­dığında ve hayvani güçler akıl ile uyum içinde çalıştırıldığında, aklın mücadelesi sona erer. Bu sürekli uyum durumu, benliğin, kendisini ilahi halifelik konumu için yeterli kılmak üzere özün­deki potansiyellerini gerçekleştirmeye yönelik engelsiz ilerleme kaydetmesini sağlar. Kuranın ifadesiyle, ahengin sabitlendiği nefsin bu durumuna en-nefs-i mutmainne veya huzura ermiş ruh denir (89:27).

İnceleyin:  Şaban Teoman Durali Hoca ile Mülakat

Öte yandan, eğer bu hayvani güçler şeytaniyenin tahrikiyle ila­hi unsura baskın gelirse, kötü eğilimler benliğe egemen olur ve onda hüküm sürer. Aktl zayıflar ve fonksiyonları tıkanıp felç olur. Bunun sonucunda, benliğin diğer tüm melekeleri hayvani güç­lere hizmet eder ve sonunda aktl da onlara tutsak olabilir. Tüm bu melekeler daha sonra tutku, öfke ve şehvet dürtülerini tatmin etmek için kullanılır ve nihayetinde, bu dürtülerin doyumu uğ­runa planlar ve projeler yaparak akıl da onlara hizmet eder hâle getirilir. Sonunda, hayvani tutkular ve arzuların perdelediği kalp tamamen kör olur, öyle ki hayvani arzuları ve şehvetleri tatmin ederken birey, kendi insan benliğinin gerçek ve nihai iyiliğini gözden kaybeder. Bütün bunlar, arkasındaki etkin ilke olarak kötü eğilimin sürekli kışkırtmasıyla gerçekleştiğinden^bu du- ruma Kur’an’da en-nefs-i emmare bi’l sû, yani kötülüğü emreden nefs denilmiştir (12:53).

Ancak yukarıdaki ikisi arasında bir ara durum vardır. İlahi un­surun tamamen bastırılarak ölmesi ve kötü eğilimlere karşı mü­cadelesinden vazgeçmesi nadiren olur. Çoğu zaman ilahi unsur, şeytani kışkırtmalara ve hayvani dürtülere karşı sürekli bir mü­cadele içinde kalır. Kur’an bu durumu en-nefs-i levvame, yani kendini kınayan nefs (75:2) olarak belirtmiştir.

İnsan yaşamının herhangi bir döneminde veya aşamasında, in­san davranışı ve kişiliğinin, hâlihazırda benlikte hüküm süren bu üç durumdan birinin yansıması veya tezahürü olduğu söylenebi­lir. Açıkça görülüyor ki, insan benliğinin ilerlemesi, en-nefs-i em­mare bi’l sû (kötülüğü emreden nefs) denen en alçak durumdan, kendini kınayan nefs durumunu geçerek, en-nefs-i mutmainne veya huzura ermiş benlik durumuna doğru yükselme eğilimi ile betimlenir. Huzura ermiş nefs, benlikle ilişkili temel yönler, yani ilahi, hayvani ve şeytani yönler arasında güç dağılımının ideal durumunu temsil eder; burada kral olarak kalp, akim bilgece öğütleri tarafından yönlendirilen gücün dizginlerini elinde tutar. Bu durumda, şeytani unsurun isyankâr eğilimi zararsız bir dü­zeyde zapt edilir ve hayvani şehvet ve öfke içgüdüleri, tamamen kalbin hilkati ve işlevleriyle uyumlu hâle getirilir. Burada kalp, aklın aracılığı ile mefkuresine ulaşır ve nefste, ruhun veya kalbin doğuştan gelen ilahi niteliklerinin büyümesi ve gerçekleşmesi için en elverişli durum olan bir denge durumu egemen olur.

Kurana göre» insan Allah’ın (c.c.) halifesi olarak işlev görmeye mukadder kılınmıştır ve bu nedenle, erkek ve kadınların içsel doğalarında, temsil ettikleri Hakim ve Rab olan Allah’ın (c.c.) sı­fatlarını yansıtan» esasen sınırlı ölçüde, bir nitelik ve erdem kay­nağına sahip oldukları düşünülebilir. İmam Gazalinin Kimyâ-yt Saâdef inde zikrettiği bir hadis de bunu doğrular niteliktedir. Ha­dis, Allah’ın (c.c.) insanı sıfatlan üzerine yarattığmı söylemekte­dir.271 Müfessirler hadisi, insanın Allah (c.c.) tarafından Allah’ın sıfatlarına benzer niteliklerle yaratıldığı şeklinde tefsir etmişler­dir. Mishkat al-Masabih\e nakledilen bir başka hadiste de insan, madene benzetilmiştir.272 Bu aynı zamanda insanın, hayvani ya­pışırım ardında, doğasının derinliklerinde muazzam bir el değ­memiş potansiyeller kaynağına sahip olduğuna işaret ediyor. Bu hadisleri göz önünde bulundurursak, bu potansiyeller, gerekli tedbirlerle denetim altına alınabilecek ilahi niteliklerin insanileş­tirilmiş versiyonu olarak makul bir şekilde yorumlanabilir.

KİŞİLİKTE HAYVANİ VEYA ŞEYTANİ ÖZELLİKLERİN HAKİMİYETİ

Şimdi, bu niteliklerden (hayvani, ilahi veya şeytani) hangisinin dizginleneceği ve insan kişiliği ve davranışına egemen olacağı, bireyin kendi benliğini, dış dünyayı ve mutlak gerçekliği (Hakk’ı) algılamasının doğasına ve içeriğine bağlıdır. İnsan çeşitli türde -fiziksel, psikolojik ve manevi- ihtiyaçları karşılamak için çev­resiyle etkileşime girmelidir. Bu ihtiyaçların karşılanmasına yol açan davranış biçimi ve kişilik tarzı, benliğinin doğası ve çev­resindeki dünyaya ilişkin algıya istinaden değişir. Örneğin, bir kimse kendini sadece biyolojik unsurlardan ibaret olarak algılar­sa, sadece biyolojik ihtiyaçlarının uyarılmasına dikkat edecek ve manevi ihtiyaçlarının giderilmesini talep eden kalbinin iç sesine karşı duyarsız kalacaktır. Yalnızca hayvani ihtiyaçlarının farkın­da olan bu insan, çevre ile etkileşimi yoluyla bu ihtiyaçlarını gidermeye sürüklenecektir. Kalbin sesine kulak verilmediği için, kalbin ana hassası olan akıl da tesirsiz kalır ve kalbin, hayvani tutkuların ve arzuların tatmini yoluyla topladığı duyusal birikim katmanları» dünya olaylarının ve olgularının altında yatan değiş­mez doğaüstü ilkelere ve sisteme karşı kalbin gözünü kör eder. Tutkular ve arzuların kalp gözünü perdelediği insan, tevhidin alamet ve tecellilerini, kâinatın olay ve işlerini yürüten mutlak Vâhid ve Hakk’ı görmekten alıkonulur. Kalbin bilgeliği ve içgö- rüsünden yoksun olan bireyin görüşü ve farkmdalığı engellenip duyusal olaylar ve gerçeklikten oluşan bir dünyada sıkışıp kalır ve davranışı, mekân ve zamanla sınırlı olgusal bir dünyanm kı­sıdı bir alanında biyofiziksel ihtiyaçları gidermeye mahkûmdur. Kalbinin içgörü eksikliğinden dolayı geçmişten ders alamaz ve dürtüsel davranış ve eylemlerinin nihai sonuçlarını öngöremez.

Böylesine dar ve çarpık bir yaşam ve gerçeklik.algısı buna muadil bir dizi yanıltıcı hedeflere ve tamamen çarpıtılmış ve zararlı değerler algısına yol açar. Sadece duyusal algı ile yönlendirilen ve kalbin içgörüsünden yoksun olan bu tür insanlar, zevklerini, mutiuluklarım ve başarılarını bu olgusal dünyanm maddi nes­nelerinde ve mevkilerinde ararlar. Hayattaki tek amaçları, elde edilme yol ve araçlarına bakılmaksızın bu nahoş ve somut maddi faydaları elde etmektir. Temel çıkarları onların tek rehberidir ve diğer tüm doğruluk, dürüstlük veya insanlık değerleri, algıların­da neredeyse mabutlara dönüşen bu yanıltıcı maddi hedefler uğ­runa feda edilebilir. Bu tür insanlar, genellikle alt benliğin isteği üzerine, bu dünyevi mabutların daha fazlasına vâris olmak ve onları güvenceye almak için iyiden iyiye hile ve ihanet sanatını geliştirmek zorunda kalırlar.

Kur’an’da benliğin bu durumuna şu ayette işaret edilir:

Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bu­nunla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hay­vanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır (7:179)

Ve başka bir ayet şöyle der:

Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akıl edebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çün­kü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (22:46)

Dolayısıyla davranışlarını hayvani benliklerinin algısına dayan­dıran» duyusal girdilerin yalnızca anlık ve zahiri anlamlarına ce­vap veren ve kalbin hikmetine duyarsız kalmayı tercih edenler, insanlık tarihinde ve tabiatta tecelli eden, Allah’ın (c.c.) birliği­nin, takdirinin ve gazabının ayetlerini görmeyeceklerdir. Dola­yısıyla, Allah’ın, elçileri aracılığıyla bildirdiği gerçeği ve mesajı çoğu zaman reddederler. Tutkuların ve şehvetlerin önü alınma­mış tatminiyle beslenen, kalbin hikmetinden yoksun ve benliğin şeytani unsuru tarafından kışkırtılan hayvani benlik, kişiliğe egemen olacak noktaya varır. Böylece hayvani unsur olan şehvet veya iştah hakimiyet kazanırsa, oburluk, açgözlülük, kötülük, ni­fak, kıskançlık vb. hayvani özellikler nefse işlenir.

Öte yandan, hayvani unsur olan gazap veya öfke baskın hâle ge­lirse, düşmanlık, kin, küçümseme, gurur, yükselme sevgisi gibi vahşi hayvanlara ait özellikler ortaya çıkar. Şayet şehvet ve gazap birleşerek hakimiyet kurarsa, karakterde ihanet, hile, kurnaz­lık, düşmanlık vb. şeytani özellikler belirir. Aslında bu aşamada üstünlük kazanan şeytaniye yani şeytani eğilimdir ve diğer tüm melekeler ona tabidir. Akıl bile öyle etkisiz hâle getirilmiştir ki, şeytani tasarılarını gerçekleştirmek için planlar yaparak bu sahte efendiye hizmet etmeye başlar. Bununla birlikte, yukarıdaki hay­vani özellikler, aklın kalpteki artakalan sesinin suçlamasından kaçınmak ve aynı zamanda toplumun geneli tarafından kabul edilebilir görünmesini sağlamak için genellikle kılık değiştirmiş olarak tezahür eder.

MS 13. yüzyılın meşhur sufi teoloğu Mevlânâ Rûmî, bu tipik davranışı, nefs-i emmare bi’l sû veya kışkırtıcı nefsin tam haki­miyeti durumunda hayvani şehvet ve tutkuların tezahürleri ola­rak eksiksiz biçimde tasvir eder.273 Allah’ın mutlak Hakîm ve Rab olarak algılanmasından yoksun olan benlik, arzularının talebine cevap verebilecek gibi görünen birçok şeyi mabudu olarak kabul eder ve servet, kadın, mevki ve güç gibi şeylere fiilen tapar hâle gelir. Çoğu zaman güç, aranan en güçlü mabut olur. Böyle bir güç arayan benliğin bitmeyen tutkularını tatmin etmek için, bazı yö­neticiler insanlara tamamen insaniyetsizce mezalimde bulunur. Masum hayatlar, konumlarını istikrara kavuşturmak ve güven­ceye almak için bu yöneticilerin tapındıkları güç uğruna kurban edilir. Ancak güç kullanımında süregelen pervasızlık hâli, onlara karşı düşmanlığı ve nefreti besler ve nihayetinde zihinlerinde gü­vensizlik duygusuna yol açar. Böyle bir durumda ferahlık aramak için insan, göz korkutucu tehditler yoluyla başkalarını sorgusuz sualsiz itaate zorlamak mecburiyeti hissedebilir.

Böyle bir insan, iktidardayken, halkın amaçlarını savunuyor ve dini eylemlerine rehberlik ediyormuş gibi bile yapabilir. Cahille­rin güvenini kazanmayı başarırsa, sonunda insanları bölmek için entrikalar tasarlayacak ve kendilerini ortadan kaldırmak amacıy­la liderlerarasmda rekabet yaratacaktır. Ancak, bu,derman değil dert olan önlemler yoluyla, bu tür insanlar giderek kendilerini başkalarına, içsel ilahi benliklerine ve nihayetinde mutlak yüce Zât ve Hak olan Allaha (c.c.) yabancılaştırırlar.

Bununla birlikte, yukarıda anlatılanlar, insan kalbinin, hayvani ve şeytani unsurlar tarafından engellenemez biçimde bastırılmış çaresiz bir kurban olduğu izlenimini vermemelidir. Kalp ilerle­yen veya gerileyen bir kişilik gelişimi çizgisini seçmekte ve tercih etmekte her zaman özgürdür ve gelişiminin herhangi bir aşama­sında değişebilir ve gelişim programlarında aksi yönde gerekli dönüşler yapabilir. Bu tür değişiklikler, elbette, insan benliğinin içinde ve dışında hâlihazırda hüküm süren elverişli veya elveriş­siz koşullara bağlı olarak nispeten kolay veya zor olabilir.

KALP GÖZÜNÜN AÇILMASI

Kufana göre tüm duyusal gözlemlerin nihai amacı, kalbin göz­lerini açarak hakikati şüpheye yer bırakmayacak şekilde algıla­masını sağlamaktır. Kalbin bu kritik işlevi birçok Kuran ayetinde belirtilmiştir, örneğin Allah (c.c.) şöyle buyurur:

Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bu­nunla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hay­vanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır (7:179)

Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendiliyle akıl edebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluverıin? Çün­kü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (22:46)

Bu ayetler, duyu organlarının fiziksel olarak işlev görmesine rağmen, kalp gözü açılmadıkça bu organların amaçlarına ulaşa­mayacağını ima etmektedir. Bu yorum, Allah’ın (c.c.) şu sözüyle doğrulanmıştır:

… çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur. (17:36)

Yukarıdaki ayet bağlamında İmam Râzî, kulakların ve gözlerin, muhtevasını kalbe ulaştırmaktan başka bir işlevi olmadığından, onlara yöneltilen herhangi bir sorunun, gerçekte kalbe yönelti­len bir soru olduğunu ve kalbin, kulakların ve gözlerin kendisine ilettiği her şey hakkında yargıç ve yönetici olduğunu belirtiyor.274 Bu nedenle, alman duyusal bilgilere yüklediği yorum ve anlam­dan nihai olarak kalp sorumludur. Bu cihetle Kuran, kalbin şu hayati işlevini vurguluyor: insanlık tarihindeki olayların yanı sıra doğal olguların içerdiği anlam ve mesajları yorumlamak

KALBİN ALLAH’IN (C.C.) VAHDETİNİ TANIMADAKİ (MARİFET) PSİKO-SPİRİTÜEL SÜRECİNE DAİR İSLAMİ KAVRAMLAR

Bu noktada, Gazâlî’nin bir Kur’an ayetinin aşağıdaki tercümesin­den yola çıkarak yorumladığı şekliyle, kalbin yavaş yavaş aydın­lanıp Cenâb-ı Hakk’ın idrakine vardığı psiko-spiritüel süreçlere dair tslami kavramın bir taslağını sunmak yerinde olur.

Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde çırağ bulunan bir kandil gibidir; çırağ bir sırça içerisindedir. Sır­ça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iletir. Allah insan­lar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir. (24:35)

Bu “Nur Ayetfne dair mükemmel izahında Gazâlî, yüzeyde du­yusal olandan, en iç merkezde doğaüstü olana kadar kalbin te­cellisinin farklı seviyeleri aracılığıyla hakikati algılamaya yönelik nurani melekesinin beş safhasından bahsetmiştir. Bu beş meleke veya ruh, yukarıdaki ayette çırağ, sırça, kandil, ağaç ve yağ şek­linde simgelenmiştir. Çırağ, nuru duyu organlarından gelen du­yusal melekedir. Sırça, kandil, ağaç ve yağ sırasıyla tahayyül, aklî ruh, muhakeme ruhu ve son olarak doğaüstü ruh anlamına gelir. Bu beş nur mertebesi aracılığıyla işlenen ye tavzih edilen duyu verileri, sonunda Cenâb-ı Hakk’ın algılanmasıyla sonuçlanır.275

Benlik, ancak Cenâb-ı Hakk’ı, tüm evreni mutlakegeriıeiilikrve^. kudretiyle kuşatan ve ayakta hitan Vâhid olarak tanıdığında, insan kişiliği, varlığının veya kişiliğinin içinde veya dışındaki, gerçek insan benliğine yabancı her türlü etkinin üstesinden ge­lebilir ve kendisini bunlardan kurtarabilir. Tevhidin idrakinin bu aşamasında, insanın kişiliği ilahi boyayı kendi benliğiyle bütün­leştirmeye başlar ve ilahi sıfatların el değmemiş hâzinesi, kalbin bilinçsiz katmanlarının saklı bölgesinden yükselmeye başlayarak kendisini açık davranışlarda gösterir. Sonuç olarak insan kişiliği, kendisini halife olarak temsil etmeye mukadder olduğu evrensel Rab olan Allah’ın (ç.c.) davranışını yansıtmaya başlar.

TEVHİT KALBİ GÜÇLENDİRİR

îman kalbin derinliklerine yerleşirken, zihni ve tüm psişik işlev­lerini, kalbin ilahi potansiyel hâzinesinin büyümesini ve gelişme­sini durduran ve sakat bırakan her türlü bilişsel esaretten kurta­rır. Kalbin en önemli ilahi özelliği olan ve tevhidin yüce nuruyla aydınlanan akıl, benliğin diğer tüm bileşenlerine üstün gelir ve onları gerçek insan benliğinin ilahi doğasıyla tutarlı kılmak için tüm hayvani dürtüleri ve tutkuları bilfiil boyun eğdirir. İnsan ki­şiliğinin hükümdarı olan kalp, duyuların rehberliği yerine, ay­dınlanmış ve olgunluğa erişmiş olan aklın nasihatine güvenir. Allah’ı (c.c.) her başarının mutlak kaynağı olarak idrak eden akıl, kalbe, kişiliği ve davranışları ilahi iradeye uygun kılacak şaşmaz bir hidayet vermek için O’ndan indirilen bilgiye başvurur. Kişi ilâhı kitap Kufan-ı Kerimin tebliğ ettiği hakikatler ve talimat­lara göre hareket ettikçe» insanın gerçek benliğinin boyutları ve bu benliğin Cenâb-ı Hakk ve uzun süredir sahipsiz kalan evren ile ilişkisi, kişinin kalbine ilham edilir. Benlik, Cenâb-ı Hakkın (gg) varlığı ile aktif bir etkileşim ve paylaşıma girerek kişiliği tezyin etmeleri için kalbin gizli ilahi niteliklerinin sürekli olarak araştırılmasını beraberinde getirir.

İnceleyin:  Ne ile Mükellefim? Mükellefiyet Bireysel mi Toplumsal mı?

Bunlar» bazı alimlere göre hadiste işaret edilen, Gazâlî’nin Kim- ya-yı Saadetinde insanın Allah’ın (c.c.) sıfatlarından sonra ya­ratıldığı şeklindeki mealiyle aktardığı,276 Allah’ın (c.c.) sıfatlarını yansıtan niteliklerin beşerî versiyonlarıdır. Çoğu insan için bu ilahi erdemler, benliğin bilinçsiz mahzeninde uykudadır ve du- yuüstü bilinç tarafından dokunulmayı ve yüzeye çıkarılmayı bek­lemektedir. Mishkafte bahsi geçen bir hadiste insanlara maden denmesinin nedeni bu gizli hazinedir.277 Tevhit ve imanın diğer esaslarına dair algının yavaş yavaş olgunlaşması yoluyla, bu dün­yadaki mutlak ilahi varlığı temsil eden ilahi niteliklerle donanmış hayvan-üstü insan kimliği, insan bilincinde belirginleşir. Bu öz­gün kimlikle ve Tanrı ve evrenle olan benzersiz ilişkinin algılan­masıyla donatılan kişilik, yeni ortaya çıkan kimliği ve ilişkisiyle uyumlu bir şekilde gelişmeye ve davranmaya hazır hâle gelir.

İman, nüfuzunu kalbin daha geniş alanlarına yaymaya devam ettikçe, duyguların etki alanım giderek daha fazla ele geçirir ve onları içsel kişilik donanımlarının inkişafını kolaylaştırmak için kullanmanın yanı sıra doyumlarını ilahi olarak belirlenmiş sınır­larla kısıtlayarak aşağılık dürtü ve tutkuların yozlaştırıcı etkile­rinden korur. Örneğin, rızık, başarı ve mükâfat, ızdırap ve ceza vermede Allah’ın (c.c.) takdirinin ve mutlak kudretinin idraki ve inancı, derin Allah (c.c.) sevgisi ve korkusu uyandırır. Bu iki esas duygu Allah’la derinden ilişkilendirildiğinde, müminlerin değerler evrenini tamamıyla yeniden düzenlerler. Allah (c.c.) sevgisi, Allah’ın tasvip ve takdir ettiği bütün fazilet ve amellere müspet değer hamlederken Allah (c.c.) korkusu da Allah’ın (c.c.) hoşlanmadığı ve lanetlediği bütün huy ve davranışlara menfi de­ğer yükler. Birlikte, bu iki duygu, doğuştan gelen ilahi nitelikleri azami ölçüde inkişaflarına yönlendirmede oldukça güçlü etmen­ler hâline gelir.

Örneğin, mü’minler, alkol gibi haram (yasaklı) içecekleri almak­tan kendilerini sakınacak ve böylece akıl sağlıklarını kaybetmek­ten ve hayasızca davranmaktan kendilerini koruyacaklardır. Di­ğer zamanlarda, ilahi rızaya uygun olarak, kendileri yiyeceksiz kalmak zorunda kalsalar bile vicdanları onları aç olana yedirme­ye sevk edecek ve böylece ilahi cömertlik ve ihsan faziletini geliş­tirecektir. Nitekim, artan iman gücü, nihayetinde tüm duyguları ve dürtüleri bütünleştirerek Allah’ın (c.c.) rızasını kazanma yö­nünde her şeyi kapsayan, kalıcı bir arzuya dönüştürür. Bu arzu, diğer tüm dürtüler ve güdülerin üzerinde bir ana güdü vaziyetini alır.

Allah’ın (c.c.) rızasını kazanma güdüsü, tevhitteki idrak ve ima­nın olgunluğu ile istikrar kazandığında, ilahi talimatları sıkı sı­kıya takip ederek, kalbin, kişiliğin ilkel manevi doğasına uygun olarak hareket etmesi ve gelişmesi için sarsılmaz kararlar alma­sını etkili bir şekilde sağlayabilir. İmanın olgunluğu, kişiliği, tam büyüme ve gelişme yolunda içten ve dıştan gelen tüm dirençleri cesurca aşmak için karşı konulmaz bir kararlılıkla donatır. Bu ana güdü, asıl etkisini kalbin karar verme işlevleri üzerinde gösterir. Bu güdü, etkin bir şekilde, kalbi, tüm davranışsal kararlarını ilahi irade ve rızayı yansıtacak şekilde vermeye teşvik eder. Kararları Allah’ın iradesine uygun hâle getirmek için mü’minler, vahiy ve vahyin sünnetteki [Hz. Peygamber’in (s.a.v.) söz ve davranışla­rındaki] uygulamalı açıklamalarına başvururlar.

Burada ilahi diğerkâmlık erdeminin gelişimine özellikle değinil- melidir. İlahi diğerkâmlığın filizlenen kıvılcımı, ilk Müslüman­ların kalplerindeki iman ağacının yetiştirilmesinden düzenli olarak beslendi. Büyüyen ümmetin sonraki aşamaları, bu iman ağacının, ilahi halifeler olarak anılmaya layık kişilikler hâlinde nihai meyvesini verene kadar istikrarlı bir şekilde yetişmesine yardımcı oldu. Davet[2] ve onunla bağlantılı mücadeleler yoluy­la tevhidin içsel idrakinin terakkisi ve buna bağlı olarak kalbin gücündeki ve benliğin tüm yönleri üzerindeki hakimiyetindeki artış, yeni inancın fedailerini kalplerinin katmanlarını tevhidin her yeri saran nuruyla daha derinden keşfetmeleri için harekete geçirdi. Bu da onların, uygun davranışlarla kendilerini gösterme­ye hazır olarak, ilahi erdemlerin daha fazlasını elde edip ortaya çıkarmalarını sağladı. Sonuç olarak, egoist hayvani içgüdüler, kendilerini kalplerin derinliklerinden fışkıran, gelişmekte olan bu ilahi niteliklerle uyumlu hâle getirmek için etkin biçimde dü­zenlendi veya bastırıldı.

Marifet[3] (Allah’ın idraki) Mekke döneminde mü’minlerin kalp­lerinde yerinde çabalarla kök saldıkça, onların kişilikleri Medi­ne döneminde diğerkâmlığın en lezzetli meyvelerini vermeye başladı. Müslümanların kalpleri tevhit inancmda ve idrakinde daha yüksek olgunluk derecelerine ulaşmaya devam ettikçe, baş­kalarına yardım etme şeklinde ifade edilen diğerkâmlık derece­si Medine yıllarında çok daha yüksek raddelere çıktı. Medineli Müslümanların kendileri çok zor durumdayken başkalarının yardımına koştukları ve ihtiyacım karşıladıkları birkaç örnek vardır. Bu tür karakteristik davranışların ikrarı aşağıdaki ayette mevcuttur:

Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendile­rine tercih ederler. (59:9; H.S. 4)

Bu feragat ruhu, tüm Müslüman toplumunun bariz bir şekilde baskın bir özelliği hâline geldi. Bu öyle mükemmel bir dere­ceye ulaştı ki ölmekte olan savaşçıların kardeşleri uğruna son sularını bile feda etmelerine ilişkin birçok olay, siyer kitapla­rında, yani biyografik kayıtlarda aktarılmıştır.278

Gelişiminin zirvesinde, tüm insanlığın refahı uğruna çaba­lamak için duyulan bu derin endişe ve şiddetli şevk, ümmetin

kişiliğinin diğer tüm ilahi özelliklerinin üzerinde egemen olan önemli bir erdeme dönüştü. Bu erdemin gelişimi, bu ümmetin her bir ferdi arasındaki davet ruhu tarafından tetiklenmiş olsa da onun kişilik müessesesinin en üst kademesine yükselişi, tüm bencil tutkuların ve endişelerin, insanlığın refahı için çabalama gibi yüce bir dürtüye sürekli olarak tabi olmasını gerektiriyordu. İslam’ın ilk döneminde tüm içsel ego direncine ve çeşitli dış im­tihanlara karşı sürekli ve amansız bir mücadele sonucunda Müs­lümanların kalpleri, aşağılık bencil dürtü ve tutkuları üzerinde tesirli bir hakimiyet durumuna erişmiş ve insanlığın refahı ve kurtuluşu için çabalama dürtüsü, kişiliklerinde geri alınamaz bir istikrar ve her yere yayılan bir boyuta bürünmüştür. Allah (c.c.), bu egemen kişilik özelliğini takdir ederek, Mekke yıllarındayken teşekkül döneminden geçen bu Medine ümmetini “insanların en hayırlısı” ilan etmiştir:                                                                                                       Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmet­siniz… (3:110; H.S. 3/4)

Ümmetin tarihi, ilk Müslümanların, kalplerinde kabaran tüm ilahi özellikleri insanlığın refahı için kullanarak bu ilahi övgüye büsbütün layık olduklarını kanıtladıkları gerçeğini doğrulamak­tadır.

KALBİN İNKÂRI: TÜM BOZULMALARIN VE SAPKIN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİNİN KAYNAĞI

Yukarıda belirtilen yapıcı yönde kişilik gelişimi seyrinin aksine, Kur’an aynı zamanda kaynağını kalp hastalıklarına bağlayarak zıt yönde bir kişilik gerilemesi seyrini de tasvir ediyor. Kur’aria göre kalplerindeki bu hastalık, onları hakikati reddetmeye sevk ediyor ve bu da onları çoğu zaman içinden çıkılması zor bir kısır döngüye sokuyor. Allah (c.c.) bu tür insanları kastederek şöyle buyuruyor:

Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır. (2:10)

Kalplerinde hastalık olanların ise, murdarlıklarına murdarlık ek­leyip arttırmış ve onlar kafir kimseler olarak ölmüşlerdir. (9:125)

Bu hastalığın sendromları arasında yalan, kibir, bağnazlık, kin, tereddüt, emanete hıyanet, kamu yararına Allah rızası için harca­ma yapmaktan kaçınma, ihanet» başkalarını aldatma vb. sayılabi­lir. Bunlardan yalan ve kibir, diğer tüm semptomların kendisin­den ileri geldiği kaynak kişilik özellikleri olarak kabul edilebilir. Kâfirlerin temel aldatmacası, tevhit hakikatinin ve onunla ilgili meselelerin reddi üzerine kuruluyken, münafıkların yalanlarının temelinde hakikati iki kat tahrif etmeleri vardır: Onlar, hakikati kalplerinde inkâr ederken bu inkârı da şu ayette ifade edildiği gibi sahte bir inanç beyanıyla gizlemeye çalışırlar:

İnsanlardan öyleleri vardır ki: “Biz Allah’a ve ahiret gününe iman ettik” derler; oysa inanmış değillerdir. (2:8)

Bu tür yalanlar, Mishkafteki bir hadiste zikredildiği gibi, olağan konuşmalarda yalan söyleme alışkanlığı, sözünde durmama, emanete hıyanet gibi diğer bulgusal sapkınlıklarda kendini gös­teren iç hastalığı şiddetlendirir.279 Biraz tefekkür, tüm bu uygu­lamaların aslında farklı yalan söyleme biçimleri olduğunu orta­ya çıkaracaktır. Küfrün, yani hakikatin tahrifinin yuvası kalptir. Dolayısıyla kalp, küfrü barındırarak, küfürden kaynaklanan tüm bozuk ve sapkın kişilik özelliklerine dayanak olur.

Ayrıca, gerçeklik algısını çarpıtmak için kalpte sinsi bir şekilde çalışan ve kişiliği genellikle iyileşmesinin imkânsız olduğu bir yozlaşma düzeyine iten son derece yıkıcı bir özellik olan kibirden de özel olarak bahsetmek gerekir. Hatta yıkıcı etkilerini saptayan bazı Müslüman alimler onu tüm hastalıkların anası olarak ta­nımlamışlardır.280 Bu, Kuranda bahsedildiği üzere, şeytanı isyana ve inkâra sevk eden özelliktir: “O (şeytan) ise, diretti ve kibirlendi, böylece kafirlerden oldu.” (2:34)

Aralarındaki yakın ilişkiden dolayı Kur’an bu iki kusuru birbiri­ne bağlı özellikler olarak zikretmiştir: “Hayır; o inkâr edenler boş bir gurur ve bir parçalanma içindedirler” (38:2)

Gerçekten de bu iki özellik, kalp hastalıklarını ve kişilik bozuk­luğunu şiddetlendirecek şekilde birbirlerinin gücünü artırarak karşılıklı olarak işliyor gibi görünüyor. Kibir, kalbin Allah’ın (c.c.) haşmet ve azametine dair bilincini perdeler ve kişinin benlik ve dünya görüşünü ben merkezli bir bakış açısıyla sınırlar. Bu şekil­de engellenmiş olan kalbin iç gözleri, kendi koyduğu idrak sahası sınırlarını aşamaz ve bu nedenle, Allah’ın (c.c.) mutlak hakimiyet ve birliğinin yüce hakikatini kavrayamaz.

Fiziksel görme ve işitme organları zarar görmez ve fiziki olguları algılayabilirler, ancak kalplerinin- körlüğünden dolayı maddi ol­mayan doğaüstü hakikati algılamazlar. Kür’an-ı Kerim, aşağıdaki ayetlerde bu duruma kısaca işaret eder:

Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bu­nunla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler(7,179) Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akıl edebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çün­kü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (22:46)

Dolayısıyla, küfrün ve kibrin kaçınılmaz sonucu, kalbin Allah’ın (c.c.) yüce birliğini idrak etme konusundaki doğuştan gelen ka­pasitesini kaybetmesidir. Küfür, kalbin idrak alanını somut dün­yanın dar sınırları içinde kısıtlayarak, kalbin yüksek aklî işlevini felce uğratır ve benliği Allah’ın varlığından ayırır. Allah’ın (c.c.) mutlak varlığından ayrı düşmüş ve aklın hidayet nurundan mah­rum bırakılmış benlik, hayvani benliğin tutkularının tahrikine ve nefsi yozlaştırarak beraberindeki kötülüklerle birlikte en-nefs-i emrnare bi’l sû’ya (kötülüğü emreden nefse) dönüştüren şeyta­nın kışkırtmalarına karşı kolay lokma olur. Bu makalenin giriş bölümünde bu durumun tipik özelliklerinin kısa bir açıklama­sı verilmiştir. Yukarıdaki metinlerde, başlangıçta bahsettiğimiz aşağıdaki hadiste yer alan temayı en azından kısmen açıklamak için naçizane bir girişimde bulunduk:

Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olur­sa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vü­cut bozulur. Bilin ki! O, kalptir.281

SONUÇ

Vahyolunan bilgiler ışığında, doğaüstü kalp, Allah’ın (c.c.) sıfat­larını temsil eden tüm gerçek İnsani erdemlerin kaynağını aldı­ğı çıkış noktası ve sıçrama tahtasıdır. Kalp doğaüstü dünyadan bu ilahi izleri taşımasına rağmen, bunlar el değmemiş ve olgu­sal dünyanın kaba duyusal algı katmanları tarafından sarılmış hâlde kalır. Ampirik dünyanın duyusal-olgusal algısı, insanın kendi gerçek benliğinin içsel ilahi potansiyellerinin yanı sıra Al­lah’ın (c.c.) yüce birliğinin idrakini de engeller. Duyusal ampirik dünyadan gelen uyarım, manevi olarak duyarsız bir kişiyi psi- kofizyolojik ihtiyaçları ve arzuları tatmin etmekle meşgul eder ve gerçek manevi benliğinin ortaya çıkmasını engeller. Bu süreç, insanı aşağılık hayvanlara benzeyen bir yaratığa dönüştürür ve kişinin gerçek benliğinin inkişaf etme ve ortaya çıkma ihtimalini engeller.

Kalp ancak Allah’ın yüce varlığını, yegâne efendisi ve Hakim Rab- b’i olarak algıladığında, duyusal-maddi dünyamn çeşitli olguları şeklinde ortaya çıkan tüni sahte tanrıların zorbaca etkisinden kurtulur. Bu doğaüstü idrak nuru, insanı çirkin bir hayvandan ilahi bir halifeye dönüştürecek mündemiç ilahi özellikleri keşfe­dip onlardan faydalanacağı zorlu sefer boyunca, insan benliğini sağlam bir şekilde yönlendirir.

Yukarıda bahsedilenlerin önermesi, insanların hayvan durumu­na düşme sürecini önlemek ve onları imrenilen, ilahi halife sta­tüsüne yükseltmek için insanların kalplerini çeşitli olgusal güç­lerin sakatlayın ve yozlaştırıcı etkilerinden kurtaracak her türlü çabanın gösterilmesi gerektiğidir: Onların gücü ve hükümdarlığı efsanesi, Allah’ın (c.c.) yüce birliğinin ve egemenliğinin kesin ve mükemmel idrakinin insanların kalplerine yerleştirilip beslen­mesi yoluyla paramparça edilebilir. Bu idrak ile insanlar, ilahi hâ­zinelerin deruni kaynaklarının kilidini açmak için ana anahtarla donatılacaklardır. Bu el değmemiş hâzinelerden en yüksek kişilik gelişimine erişmek amacıyla istifade etmek için, bazı temel özel­likleri mevcut makalenin çeşitli bölümlerinde vurgulanmış olan, vahyolunan bilgide iletilen rehberliği tam olarak takip etmeliyiz.

Editör:Amber Haque;Yasien Mohamed – Kişilik Psikolojisine İslami Yaklaşımlar,syf:169-190

Muhammed Ali

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir