Emperyalist Epistemolojik Tasavvur

epistemoloji-nedir-300x165 Emperyalist Epistemolojik Tasavvur1

Tarihsel bir pratik olarak emperyalizmin Batı medeniyetinden ve Batı’nın evren anlayışından bir sapma olduğu iddia edilir. Yani kendi sorunlarını dünyanın geri kalanına ihraç eden ve diğer uluslar üzerinde hegemonya kuran emperyalist çözümün, yönetim felsefesi olarak demokrasiyi, ekonomik dü­zen olarak laissez-faire’yi ve evrensel felsefe olarak rasyonalizm ve hümanizmi benimsemiş Avrupa’nın liberal, hümanist ve aydınlanmış bir medeniyet olma haliyle çeliştiği ileri sürülür. Biz ise bu felsefelerin emperyalizmin epistemolojik tasavvuruyla çelişme­diğini iddia ediyoruz. Aksine dikkatimizi epistemolo­jik düzleme yoğunlaştırdığımızda ortada bu felsefeler ile emperyalist tasavvur arasında çok güçlü bir bağın olduğunu görürüz. Böylesi bir bağın ayırdına varabil­mek için öncelikle tüm bu felsefelerin maddi olanın dışında herhangi farklı bir felsefi sistemi kabul etme­diklerinden, doğası gereği seküler felsefeler oldukları kabul edilmelidir.

Bize göre sekülarizm, Batı ve Arap yazınında öne sürülenin aksine, din ve devletin birbirinden ayrılma­sı değildir. Sekülarizm daha çok epistemolojik ve etik mutlak değerlerin yeryüzünden silinmesidir, öyle ki bütün dünya -hem insanlık hem de doğa- sömürülecek ve boyun eğdirilecek bir nesneden ibarettir. Bu bakış açısından seküler epistemolojik tasavvur ile emperya­list epistemolojik tasavvur arasındaki yapısal benzer­liği görebiliriz. Dahası Emperyalizmin, ilk ortaya çıkış yeri olan Batı’dan dünyanın geri kalanına seküler epis­temolojik ve etik bir paradigmanın ihraç edilmesinden başka bir şey olmadığını da görebiliriz.

1.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN
ORTAYA ÇIKIŞININ ARDINDAKİ FAKTÖRLER

Emperyalist epistemolojik tasavvurun ve etkilerinin altında yatan sebepler şu şekilde sıralanabilir:

1.1.Rönesans’tan bu yana materyalist seküler fel­sefeler Batılı zihniyeti üzerindeki hegemonyalarını artırmışlardır. Batılı, Tanrı’nın var olmadığını ya da aslında öldüğünü iddia etmiştir. Tanrı var olsa bile onun epistemolojik süreçler ve etik sorgulamalarla hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Batılı aynı zamanda doğa­nın; fizik yasalarına tabi, tanımlanabilir, ölçülebilir, sınıflandırılabilir, işgal edilebilir, kullanılabilir ve bo­yun eğdirilebilir bir maddeden fazlası olmadığını ilan etmiştir. Hümanist düşüncenin özü budur. Dahası, insanlığın kendisi bu doğanın, bu maddi dünyanın bir parçasıdır ve maddi bir nesne gibi insanlar taşınabi­lir, kullanılabilir ve üretim enerjisine dönüştürülene kadar baskı yapılabilir. Bu yaklaşıma göre insan üre­tici ve tüketici, alıcı ve satıcı, işgalci ve işgal edilen, yöneten ve yönetilen ya da fetheden ve fethedilen ola­rak tanımlanır. İnsanlığın hükmetme ve kontrol etme kabiliyetine sahip olması bakımından doğadan farklı olması son tahlilde onun bir parçası olmasındandır. Bu bağlamda “normalleşme” süreci olarak adlandırı­lan şey aslında insanlığın ayrıcalıklı bir konum veya statüye sahip olmadan doğanın organik bir parça­sı haline gelmesidir. İnsan arzuları da doğanın veya maddenin bir parçasıdır. Bu tür inanç veya kavram­lar, rasyonel faydacı felsefelerin on sekizinci yüzyıl­da hakimiyet alanlarını genişletmesiyle yaygınlık ka­zanmış ve kökleşmiştir.

1.2.Materyalist felsefelerin hegemonyalarını güç­lendirmelerine paralel, maddi ve ölçülebilir olmadığı gerekçesiyle etiğe önem verilmemiştir. Etik kavramı fayda ve haz ile eşanlamlı hale gelmiş ve yaşamın amacı bu fayda ve hazzı yakalamanın yanı sıra üretim ve kârı artırmak olmuştur. Bu amaçlar maddi olarak ölçülebilir olmaları ve aşkın ya da manevi olanla bir alakalarının olmamasıyla tanımlanırlar. Dahası etik, tüm mutlaklığını yitirmiş ve yalnızca maddi temelle­re dayandırılan göreli toplumsal gerçekliğe indirgen­miştir. Faydacı felsefeler bilimsel yasalara ve kesin matematiksel hesaplamalara dayalı etik sistemleri oluşturmaya girişmişlerdir.

1.3.Batı’da siyaset bilimi -bilhassa Machiavelli ve Hobbes örneklerinde olduğu gibi- siyaset teorisinin gittikçe sekülerleşmesine paralel olarak, insanoğlu­nun varlığının ne nihai bir amacının ne de mutlak he­deflerinin olduğunu vurgulamıştır. İyi olan (the good), devletin yüksek çıkarı neyi gerektiriyorsa odur. Bu durumda (faydacı etik teorinin tanımladığı şekliyle) bireysel varoluşunun temel hedefi hazza ulaşmak ve (siyaset teorisi tarafından tanımlandığı şekliyle) ko­lektif varoluşun nihai amacı devletin çıkarına hizmet etmek ise o zaman üretim artışı ve yaygınlaşması mutlak iyilik ve dünyada cennete ulaşmanın yoluna dönüşür. Bu çerçevede devletin silahlanmasını art­tırması insanlığın maddi kazanımı ya da hazzını ar­tırması anlamına gelir. Şüphesiz üretim, üretimi art­tırma ve pazar hakimiyeti üzerine kurulu kapitalist bir ekonomi, böyle bir görüşün, Avrupalı’nın açgözlü insan doğası kavramının bir parçası haline gelmesini ve iyice yerleşmesini sağladı.

1.4.Arz, talep ve rekabet gibi mekanizmalar ile genişleyen pazar ekonomileriyle birlikte, mücadele ve çatışma üzerine kurulu bireyci bir bakış açısı top­luma hakim olmuş, bu da bireyler arasında karşılıklı sempati eksikliğine ve kişisel olmayan ilişkiler ve söz­leşmelerde çatışmaların artmasına yol açmış; aile ve kilise gibi tüm aracı kurumlar çökmüştü. Bu da her şey en önce kendi bireysel çıkarı ve başkalarından bağımsız dürtüleri için çalışan, hiçbir derin içsel de­ğere ya da içsel dengeye sahip olmayan bireyi orta­ya çıkarmıştır. Böylesi bir birey, tanımlandığı üzere doğanın bir parçasıdır ve ekonomik motivasyonları ile dinmek bilmez haz arayışının bir ürünü olarak görülebilir. İşte bu şekilde bireyin gücü, çatışmaların çözümlenmesinin temel mekanizması haline geldi­ğinden -mutlak değerlerin ve etik ya da manevi refe­rans çerçevesinin yokluğu göz önüne alındığında- bu tamamen anlaşılabilir bir durumdur.

1.5.Tüm bunlara paralel, doğal kaynakların son­suz olduğu ve insanoğlunun doğayı kontrol etme, zapt etme ve bu kaynakları kullanma kabiliyetinin de son­suz olduğu inancından kaynaklanan sınırsız ilerle­meye olan sözde iman vardır. Sınırsız ilerlemeye olan imanla birlikte sonsuza kadar yayılma ve büyüme tartışmaya değer ve esaslı bir mesele haline gelmiştir.

1.6.Bu seküler girişim doğanın istilasıyla ve tek başına maddi mutluluğun hakiki mutluluk olduğu iddiasıyla başladığı için Batılının ilerlemenin bedelin­den bihaber olmasını da bu faktörlere eklemek gere­kiyor. Bu bakış açısına saplantılı bir bağlılık gösteren Batılı, ilerlemenin faturası (maddi anlamda hava kir­liliği ya da ahlaki anlamda yabancılaşma veya top­lumsal erozyon gibi) ayan beyan ortadayken dahi onu görmezden gelmeye devam ediyor. Nihayetinde Batı­lı, insanoğlunun ve doğanın sınırlarını gözetmeksizin istilasına devam ediyor.

Bu faktörlerin -insanoğluna ve doğaya getirilen materyalist bakış açısı, gerçekliğin istila edilebilen ve ölçülebilen parçalara indirgenmesi, çatışma üzerine temellendirilen bireyci bir yaklaşım, ilerlemeye iman ve ilerlemenin bedelinin inkar edilmesi- bir araya gelmesiyle emperyalist epistemolojik tasavvur ortaya çıkmıştır. Bu görüşün çıkış noktası; dünyanın (hem insanoğlunun hem de doğanın) tümüyle maddeden ibaret olduğu, böylece insanoğlunun dünyadaki var­lık sebebinin -kendini evrenin merkezi olarak gören Batılıdan aldığı görüşle- insanoğlu ve doğa dahil her şeyi, meşruiyetinin kaynağı materyalist bilimsel epis­temoloji olan akıl ve nicelleştirmeye tabi kılana dek fi­zik yasaları ve insan doğasına dair bilgisini artırmaya ve nihayetsiz bir ilerlemeyle tahakküm etme fikridir.

Öte yandan gerçeklik üzerindeki artan kontrol, bir rasyonalizasyon ve sekülerleşme süreci olarak ifade edilebilir. Rasyonalizasyon amaçlara değil tümüyle araçlara odaklanır ve bu anlamda sürece odaklı pro- sedürel bir rasyonalizasyondur. Yine de maddi fayda kavramının bir parçası olarak rasyonalizasyon süre­cinin prosedürel olmadığı, daha çok dünyayı madde­ye ve bir bütün olarak gerçekliği de (doğayı ve insanı) maddi ekonomik çıkarlar ağından oluşan organik bir bütüne dönüştürmenin köklü bir mekanizması oldu­ğu iddia edilebilir. Böylelikle dünya her bir parçası hesaplanabilir bir fabrikaya veya kontrol edilebilir bir pazara benzer hale gelir ki maddi olmayan, ölçülüp kontrol edilemeyen mülahazalar; aşkın, mutlak ya da özel meseleler addedilerek dışlanır.

Batılının aşkın mutlaktan vazgeçmesi ile sınırsız yayılma kararlılığı ve güç kullanımını meşrulaştır­ması, artık kendini dizginleyecek hiçbir sınırlamayı tanımadığı ve kabul etmediği anlamına geliyordu. Dolayısıyla böylesi bir birey, sınırsız bir yayılmanın ve dünyayı tüketene kadar kendi tahakkümünü güçlen­dirmenin peşinde koşmaya hazırdır. Bunun sonucu ise dünyayı elde etme hırsı uğruna bireyci ideolojile­rin, istilanın, hegemonyanın ve tahakkümün zaferi­dir. Ve Batılı model, kendi kendini imhaya yol açsa bile var olan tüm bilgiyi elde etmek isteyen Doktor Faust’a, uykusuzluğa yol açsa bile tahtına kurulmaktan vaz­geçmeyen Macbeth’e, insani duygularını kaybetme pahasına tüm kadınları ‘elde etmek’ isteyen Don Juan ya da Casanova’ya. dönüşmüştür. Bu emperyalist eği­lim, güç ve iktidara beslenen arzunun kabul edilebilir yegane metafizik ya da yegane epistemolojik ve etik mihenk taşı olduğu, Darwin’in ya da Nietzche’nin sos­yal felsefelerinde doruğa ulaşmıştır.

Ardından etnik teori ortaya çıktı; bu teoriler ka- lütası büyüklüğü, ten rengi ve üretkenlik derecesi hakkında tamamı “bilimsel” kuramlarca desteklen­mesinin yanı sıra, doymak bilmez AvrupalInın ırksal ve etnik üstünlüğüyle ilişkili, beyaz adamın yüküne dair etnik farklılıklar iddia ediyordu. Aslında bu te­oriler, Avrupalıya diğerlerini istila etme ve ortadan kaldırma sürecinde lazım olan psikolojik meşruiyeti sağladı.

2.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN ULUSLARARASILAŞMASI

Teoride uluslararasılaşma olarak adlandırılabilecek süreç eşlik etmemiş olsaydı, emperyalist epistemolojik tasavvurun bir sonucu olarak ortaya çıkan rasyona- lizasyon, sekülerleşme, yayılma ve istila yaklaşımları Batılı toplumlarla sınırlı kalabilirdi. Bu süreç dünyayı birbirinden ayrı kültürel ya da ekonomik oluşumlar- ca bölünmüş bir yapı olarak değil, tek bir bütün olarak görür; bu, sözde yeni dünya düzeninin ortaya çıkma­sının ardından önemi kabul edilmesi gereken bir fe­nomendir. Bu uluslararasılaştırıcı tasavvur, Batılının emperyalizme olan eğilimini besleyen ciddi bir katkı sunmuştur. Emperyalist epistemolojik tasavvurun uluslararasılaşma sürecine çeşitli faktörler katkıda bulunmuştur:

İnceleyin:  Sosyal Bir Varlık Olarak İnsan

Birincisi: Uluslararasılaştırıcı (ya da uluslarara­sı) tasavvurun ortaya çıkmasına katkıda bulunan en önemli faktör, bizzat emperyalist epistemolojik tasav­vurun da ortaya çıkmasına yol açan, insanın ve doğa­nın materyalist yaklaşıma tabi tutulmasıdır. Bu ma­teryalist tasavvur, yukarıda da değindiğimiz üzere, her şeyi aynı materyalist bilimsel yasalar tarafından yönetilen maddeden ibaret sayar. Çinli ya da Mısırlı, Doğulu ya da Batılı insan, yıldızlar, ağaçlar ya da bö­cekler, her şey maddenin sadece bir birimidir. Maddi birimde ne özgünlük ne de kimlik bir anlam ifade eder, yalnızca fizik yasalarına tabiiyet önemlidir. Madde,bir medeniyetten diğerine farklılık gösterebilecek ta­rihî, dinî veya ahlakî kanunlara göre değil fizik yasa­larına göre hareket eder. Aydınlanma Çağı’nın mutlak bilimci epistemolojisi; rasyonel, uluslararası, doğanın bir parçası olan insanı ve onun doğal haklarını “vaaz” ediyordu. Fakat insanlığın bu türü medeniyet için bir anlam ifade etmiyordu çünkü ulusal ya da dinî tüm özgünlükleri aşan uluslararası bir materyalist tutum üzerine inşa edilmişti.

İkincisi: Sınırsız ilerlemeye olan inanç, sınırsız ya­yılmaya davet eder. Dahası rasyonalizasyon süreci, gerçekliği kontrol edici bir süreç olmasından dolayı dünyayı bütünüyle elde etme arzusuna yol açar.

Üçüncüsü: Avrupa sorununun ortaya çıkışını şöyle özetleyebiliriz: a) Kapitalizm, bilindiği üzere, üretimi artırmayı hedefleyen bir sistemdir. Bu ise ham madde ithalatının ve bitmiş ürünlerin dünyanın farklı böl­gelerine ihracatının gerekliliğine yol açtı. Bu da niha­yetinde uluslararasılaşma sürecine katkı sağladı; b) Kolonyal emperyalizmle kazanılan ve sanayi devrimi ile katlanan servet, toplumsal sınıflar arasında adila­ne paylaştırılmadı. Bu ise Batı toplumlarında gerilim yaratan ve güvenliği tehdit eden sosyal dengesizliğe yol açtı. Bunun sonucunda toplum, üreten ancak yok­sulluktan dolayı çok az tüketen fakir bir çoğunluğa ve üretmeyen ve sayılarının azlığından dolayı çok az tüketebilen zengin bir azınlığa bölündü. Bu ise ekono­mik resesyon döngülerine yol açtı zira üretilen mallar işsizlerin (ya da yetersiz ücretlerle çalıştırılanların) düşük alım güçlerinden dolayı birikiyordu. ‘Aç gözlü Avrupalı’nın tüketim oranındaki artışı; c) Avrupa’da işsizlik oranlarının artmasında etkili olan muazzam bir nüfus fazlasının ortaya çıkmasına neden olan, Av­rupa’da eşi görülmemiş bir nüfus patlamasıyla atbaşı gitti.

Dördüncüsü: İletişim ve bilimsel devrimler de bu uluslararasılaşma sürecine katkıda bulunmuştur. Sa­nayi devrimi, etnik ya da kültürel orijinden bağımsız olarak insanların hareketliliğini kolaylaştırmış ve daha önemlisi mesajların, yazılı basının ve yeni hika­yelerin aynı gün tüm dünyaya dağılmasını mümkün kılmıştır.

Bu dört faktörün bir araya gelmesi emperyalist epistemolojik tasavvurun oluşumunda etkili olmuş ve -kendisi zaten Avrupa’nın açgözlülüğü, nüfus ve ürün fazlalığının bir sonucu olan- Avrupa sorununa bir çözüm olarak yayılmasına katkı sunmuştur. Bu­nunla birlikte emperyalist epistemolojik tasavvur bir tarihsel fenomene dönüşmemiş veya uluslararası boyuta taşınmamıştır; etkisini ancak merkezileşen seküler-ulusal devletlerde gösterebilmiştir. Böyle bir devlet, merkezi yapıları aracılığıyla her bireyin yanı sıra ülkenin en ücra köşelerine ulaşabilmiştir. Altının çizilmesi gereken önemli nokta şudur: Eğer varoluşun amacı doğanın ve insanın tam kontrolü ve verimli kullanımı ise o zaman toplumdaki tüm beşerî ve do­ğal kaynakların ölçülebilir kriterlere göre baştan sona mühendisliği gerekir. Aksi takdirde böylesi bir hedefe başarıyla ulaşılabilmesi için toplumu yönetmek zor olacaktır. Gerçekte ancak merkezi yapıya sahip bir devlet, böylesi büyük çaplı maddi ilerlemeyi gerçek­leştirebilecek kadar büyük çaph üretim kapasitesini oluşturabilirdi. Bu başarı, bireylerin ve kimliklerinin kendi tasavvur ve gereksinimleri doğrultusunda ye­niden şekillendirilmesiyle mümkün olmuştur.

3.BATILI SEKÜLARİZMİN EMPERYALİST TEZAHÜRLERİ

Batı’nın endüstriyel ve askerî alandaki gelişimi Avru­pa’nın birkaç yüzyıl boyunca tecrübe ettiği savaş hali ile doğrudan ilişkiliydi. Merkezileşmiş bir yönetim, kiliseden ya da feodal prenslerden herhangi bir onay ya da muhalefet olmaksızın ordularını doğrudan mo- bilize edebilirdi. Dolayısıyla askerî teknoloji sayesinde savaşlardan elde edilen kazanç, maliyetlerin çok öte­sine geçmeyi başarmıştı (öte yandan emperyalist gi­rişimlere muhalif olanlar, bir imparatorluk kurmanın maliyetinin beklenilen kazanımlarının çok ötesinde olduğunu iddia etmiştir). Ayrıca, Batı’nın askerî tek­nolojisi Doğu’daki rakibinin sahip olduğundan çok daha üstündü.

Emperyalizm, Batılı seküler etik ve epistemolojik paradigmasının yalnızca bir tezahürüdür. Temel teori sekülarizmdir ve en önemli pratiği emperyalizmdir. Gerçekten de emperyalizm, sekülarizmi uluslararası- laştıran çok büyük bir mekanizmadır. Sekülarizm ile emperyalizm arasındaki güçlü bağıntı, Asya ve Afri­ka’da milyonlarca insanın katledilmesi gibi acımasız eylemlerde görülebilir ki bu bizim görüşümüze göre bu pratikler Batı medeniyetinin seyrinden bir sapma oluşturmaz. Nitekim dünyanın faydalanılabilir, bas­kılanabilir ve taşınabilir bir maddeden ibaret olduğu materyalist, faydacı ve rasyonel bakış açısı temelin­de, milyonlarca insanın üretkenliklerinden fayda­lanmak üzere Avrupa’dan ve işe yarar hale getirmek adına Afrika’dan ABD’ye taşınması gerektiğine karar verilmiştir.

Prensip olarak böylesine yüksek maliyetli ve zorlu bir operasyonun gerçekleştirilmesi kararı, milyon­larca işe yaramaz insanın imha edilmesini zorunlu kılıyordu. Amerikan yerli halklarına yapılan işte tam olarak buydu. Beyazlar bir taraftan Amerikan yer­lilerini yok ederken diğer taraftan da yerlerine Af­rika’dan avladıkları siyahları getiriyorlardı. Böylesi bir operasyon, sömürü ve üretimin maksimizasyonu bağlamı dışında anlaşılamaz. Siyahi Afrikalıların, do­ğuştan gelen kas güçleri dışında kültürel dağınıklık­ları göz önüne alındığında sömürülmeleri daha kolay­dı, üstelik insan haklarına sahip değillerdi. Amerikalı yerli halklar ise kendi tarihsel hakları olan entegre bir kültürel bloku oluşturmaktaydı, üstelik beyaz Av­rupalıların getirdiği mikroplara karşı bağışıklık sis­temlerinin bir hayli zayıf olması nedeniyle onları ab- sorbe etmek çok zordu. Yeni kurulacak düzenin bunu kaldırması kolay olmadığından tümüyle yok edilme­leri gerekiyordu.

Nazi soykırımı ise Avrupa nüfusunun bazı kesim­lerine yönelik emperyalist tasavvurun sofistike bir uygulamasından başka bir şey değildi. Elbette Nazi- ler kuru kalabalık (Nazilerin ifadesiyle, işe yaramaz parazit) gruplar olarak değerlendirdikleri insanların (yani çingenelerin, çocukların, yaşlı ve engelli insan­ların, yaralanan Alman askerlerinin, Yahudilerin ve Slavların) değerini belirlerken ‘maddi fayda’ ilkesini uygulamışlardır. Bu kategoriler, kullanılmaya uygun işe yarar unsurlar ile -Amerika’daki yerli halkların makus kaderiyle yüzleşecek olan- işe yaramaz unsur­lar olarak sınıflandırılıyordu. Bu işe yaramaz insan gruplarının ölü bedenleri de ‘fayda’ya dönüştürülü­yordu: Altın diş teli ve kaplamaları külçe altına dönüş­türülüyor, saç telleri ayakkabı fırçasında kullanılıyor ve kemikler yüksek kalite gübre işlevi görüyordu…

Nazi soykırımının emperyalist doğasına ışık tu­tabilmek için Hitler ile Arthur Balfour arasında kısa bir karşılaştırma yapılabilir. Bu iki Batılı siyasi figür, sınırları belirlenmiş bir azınlık algısının ürünleriy­di. Söz konusu anlayış, beşerî artıkların-azınlıkların ortadan kaldırılması ihtiyacını öngörür. Bu, özünde maddi fayda ilkesinin bir uygulamasıdır. Emperya­list çözüm, bu beşerî fazlalılığı ihraç ederek ortadan kaldırır. Balfour artıkları Filistin’e gönderirken, Hit­ler Polonya’ya ihraç etmiştir. Fakat Polonya bağımsız bir ülke olduğu için gelen Yahudileri geri yollamıştır. Dolayısıyla Hitler bu insanlardan kurtulmak için alı­şılmadık yöntemlere başvurmuştur. Başka bir deyişle iki vakada da emperyalist tasavvur aynıdır. Değişen ise tarihsel ve coğrafi ayrıntılardan kaynaklanan em­peryalist pratiklerdir. Hitler Balfour’dan farklı değildi fakat Asya’da ve Afrika’da insan fazlalığını yollayabi­leceği kolonileri bulunmuyordu.

Batı’nın sahip olduğu refahı ve demokrasisini onun emperyalizminden ayırmak mümkün değildir. Bu de­mokrasi; emperyalist çözüm yoluyla Batılı demokra­silerin kendi sosyal sorunlarını ihraç edebildikleri, refahın eşitsiz dağılımının üstesinden gelebilecekleri ve aynı zamanda azınlıklarıyla başa çıkabilecekleri emperyalist bir şemsiye altında gelişti. Batılı demok­rasiler aynı zamanda Üçüncü Dünya’yı tabii ve beşerî kaynaklarından ederek sermaye biriktirmişler, mu­azzam bir altyapı kurmuşlar ve kendi vatandaşları için toplumsal refah sağlamışlardır.

4.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN BATILI YAŞAM MODELİNE ETKİSİ

Seküler emperyalist epistemolojik tasavvur, Batılı birey üzerindeki mutlak gücünü korumaktadır. Bu kontrol, bireyin kendisi ve çevresindekilere ilişkisi için de geçerlidir. Batılı bir birey mesken inşa etme­ye kalktığında, rasyonalizasyon sürecine tamamen itaatkar bir tavırla hareket eder. Evini birkaç yıl son­ra çıkacakmışçasına kâr amaçlı bir girişim gibi inşa eder. Karşı cinsle ilişkilerde istikrar ya da huzuru değil hazzın maksimizasyonunu arar. Bu ise hassas ve duygusal bir ilişkiyi bir istila sürecine dönüştürür (birbirini seven insanların özel/kişisel ilişkilerinin azalıp, yerine istila ve çatışmaya içkin olan harici/ emperyalist bir iletişim biçimi belirir). Batılı bir bi­rey, kâr etmek ve yaşam standardını yükseltmek için sürekli hareket halindedir. Yaşlanıp üretkenliğini kaybettiğinde ise üretime katılamayan yaşlıların bir araya getirildiği mekanlara gönderilmeye, klimalı bir odada ölümünü beklemeye razı olur. Gerçekten de bu ‘tek kullanımlık kültür’, her şeyi tüketen, israf eden ve her şeyden kâr elde eden emperyalist faydacı bir kül­türdür: enerji, ham maddeler, şarkılar, kadın bedeni ve ozon tabakası. Tüm Batılı filozoflar için bir şikayet kaynağı haline gelen, yaşamın her alanına otomas­yonu dayatmaya yönelik eğilim; işgal, despotizm ve emperyalist rasyonalizasyon epistemolojisinin dışa vurumundan başka bir şey değildir.

İnceleyin:  İstanbul Sözleşmesi’ne Ruhunu Veren İdeoloji

Emperyalist rasyonalizasyon kültürü bireyi em- peryalizmin en habis biçimine maruz bırakır ki bunu ‘psikolojik emperyalizm’ olarak adlandırabiliriz. Başka bir deyişle, insanoğlunun sonu gelmez hırs ve beklenti hali, onu -cinselliğin önemli bir rol oynadığı- reklam­lar, kurmaca anlatılar ve yaşam ritminin düzenlenme­sinde kendini gösteren hayal üretme endüstrisi aracı­lığıyla “sonsuza kadar” genişleyen birer pazar alanına dönüştürür. Bu süreç modern toplumlarda “duyusal haz” endüstrileri tarafından üretilir; bireyin tatmin edilmesi gereken bedensel dürtü ve ihtiyaçlardan iba­ret olması görüşünün bir neticesidir. Bu endüstriler bi­reyi tarihin yükünden bütünüyle kurtaracak bir dün­yevi cennet hazırlamaya devam ediyorlar. Gerçekten de Batılı şehirlerin inşa ediliş şekli rasyonel emperya­list tasavvuru yansıtır ve hızı yücelten otobanlarda ya da insanın enerjisini tüketen ve tabiatın havasını kir­leten günlük trafikte ya da dikkatleri vitrinlere odakla­yan alışveriş mağazalarında kendini gösterir.

Emperyalist epistemolojik tasavvur nispeten sabit bir bilişsel model olmasına rağmen tarihsel değişimler­den de etkilenmiştir. Seküler “”emperyalist”‘ programın uygulanmasındaki en güçlü mekanizmanın merkezi­leşmiş devlet olduğunu yukarıda belirtmiştik. Yanı sıra sekülarizm ve kapitalizm tarihinin iki aşamasına daha değinmemiz gerekir. Birincisi, seküler bireyin, sonraki nesillerin mutlu ve rahat bir şekilde yaşamasını sağla­mak adına, haz ve arzularının tatminini daha sonraki bir aşamaya ötelediği tasarrufçu kemer sıkma aşaması­dır. Bunu coşkulu bir tüketim aşaması izler: Seküler bi­reyin öteleme aşamasının sona erdiğine ve daha fazla gecikmeden anlık tatmin aşamasına geçilmesinin tam zamanı olduğuna karar verdiği aşamadır.

Öyle görünüyor ki emperyalist model şimdilerde coşkulu bir tüketim aşamasına girmiştir. Kemer sık­ma aşamasındaki emperyalist epistemolojik tasav­vur, bireyler ve uluslar arasındaki etnik eşitsizliği ve mutlak iktidar temelinde işgal hakkını vurgulayarak, beyaz adamın yükümlülüğünün tartışılmasına ve Batılı kimliği hakkında bir teori akışına yol açmıştı. Buna karşın yeni aşamada tartışma, doğanın bir par­çası olarak renksiz, tatsız, kokusuz, son derece esnek, üretken ve tüketici bir bireye odaklanıyor. Aslında tüm mutlak dinî, ahlakî ve epistemolojik değerleri terk eden insan düşüncesi için son bir referans çer­çevesini temsil eden insan doğasının kendisi şüphe götürmez şekilde saldırıya uğramıştır. Bu nedenle emperyalist epistemolojik tasavvurun Batılı yaşam üzerindeki etkilerini şu şekilde izlemek mümkündür:

İnsan doğasına yapılan atıfların beşeri bilim­lerde tamamen ortadan kalktığı görülmektedir. Bi­limsel tartışmalar artık yalnızca parametreler, sayı­lar ve istatistiksel tablolar aracılığıyla gerçekleşiyor.

İnsan ruhunun son sığınağı edebiyat bile lite­ratürünü mutlak insani değerlerden, yani insan do­ğasından arındırmaya çalışan yapısal ve analitik teo­rilerle ayrıştırılmaya çalışılıyor.

Şimdilerde dünyanın en emperyalist yöneti­mi (ABD) tarafından öncülüğü yapılan ‘insan hakla­rı’ konusundaki ısrarcı retoriğin özünde insanlığa ve insan doğasına yönelik bir saldırı olduğunu görebili­riz. Hakları savunulduğu iddia edilen birey aileden, toplumdan veya devletten bağımsız değerlendirilen bir bütün haline gelmiştir. Bu bağlamda birey rek­lam, moda ve eğlence endüstrisi tekelleri tarafından tanımlanmış soyut ihtiyaçlar kümesi haline getirilir. Sonrasında birey, kamu kuramlarının sert kuralları­na tabi, aslında bireyselliği olmayan ve kâr artırma işlevinden başka değeri olmayan bir birime indirge­nir. Bu aracı kurumlar kendilerini mutlak güce sa­hip mutlak bir devlet gibi konumlandırarak, atfettiği rolleri ve işlevleri belirleyerek bireyin bunları yerine getirmesini sağlar. Dolayısıyla soyut bir insan hak­larından bahsetmek, ilk olarak Rönesans’ta başlayıp insanlığı devletin ve aracı kuramların karşısında sa­vunmasız bırakan saldırıyı devam ettirmek olur.

Cinsel anormalliğin yayılması da insan do­ğasına bir saldırıdır; çünkü insan cinselliği, neyin insan olduğu ve neyin olmadığı konusunda yargıya varabileceği nihai bir referans çerçevesidir. Bu bağ­lamda, emperyalizmin epistemolojik tasavvurunun savunduğu insan hakları arasında cinsel sapkınlığı seçme hakkı da vardır.

Bize göre Batı’da ahlaksızlığın yaygınlaşması sadece etik değil aynı zamanda epistemolojik bir so­rundur. Ahlaksızlık, insan doğasına ve insan onuruna yönelik saldırının bir parçasıdır. Emperyalist tasav­vur, yukarıda da bahsedildiği gibi, bireyi yalnızca do­ğal bir varlık ve bir madde olarak gördüğü için bireyi “doğallaştırmıştır”. Ahlaksızlık bu anlamda bir ifade­dir. însan bedeninden kıyafetlerini çıkarmak, şeref ve haysiyetini yok etmektir; bireysel insanı (dine göre Tanrı’nın yeryüzündeki vekili ve hümanist bakış açısı­na göre evrenin merkezi olan) sadece duyusal hazzın kaynağı olarak kullanılacak ve sömürülecek bir be­dene indirgemektir. Bu açıdan bakıldığında Nazilerin Yahudilere yönelik soykırımı, yani insanları istihdam edilebilir ve kullanılabilir beden yığınlarına dönüş­türmesi, bu ahlaksızlığın formlarından sadece biridir.

Nihayet, Tanrı’nın ölümünden sonra insanın ölümünü ilan eden, herhangi bir ‘merkez’in varlığını reddeden ve her türlü referans çerçevesine karşı çı­kan postmodernizm ideolojisi (ya da tüketim emper­yalizmi ideolojisi) ortaya çıkar. Postmodernizm, tam özgürlük ve rastlantı yasasına kesin itaat halidir. Fel­sefeden, hümanizmden ve mutlakçılıktan tamamen arındırılmış felsefi bir sistemdir.

Bu felsefi gevşeklik (laxity), yeni dönemde emper­yalist epistemolojik tasavvurun temel özelliğini oluş­turur. Bu nedenle -dekoratif yönü dışında- kimliklerin silikleşmesine ve ülke sınırlarının tümüyle ortadan kaldırılmasına yönelik bir eğilim vardır. Seküler ulusal merkezî devlet de bu durumda silikleşmeye başlayacak ve yerini yavaş yavaş renksiz, dinsiz, tatsız, kokusuz bir karakteri olan çok uluslu şirketlere bırakacaktır. Yan evrensel bir kültür, gerçekten de duyusal haz­za takıntılı bir medeniyet ortaya çıkacaktır. Maxime Rodinson, epistemolojik emperyalist tasavvurun iki aşamasının farkını, ulusları kolonize etmekten, coca- lize[21 etmek (ya da kolonyalizm yerine coca-colanism) şeklinde gösterir.

Emperyalizmin tarihi bazı açılardan sektiler ulus devletin tarihine benzer. Mutlaklaştığı birikim (ac- cumulative) aşamasında merkezileşmiş ulus devlet, milletleri doğa-maddenin bir parçası olmaya ve bu doğa-maddeyi işleyen bir enerji kaynağına dönüş* meye zorlamıştır. Demokratik (yani coşkulu euphoric) aşamada, Batılı ulusların birer üretici ve tüketiciden ibaret olmayı kabullenmesiyle bu durum değişmiştir. Günümüzde bu milletler bir zamanlar direndikleri epistemolojik ve etik paradigmayı besliyorlar. Batılı emperyalist fenomenin ya da eski dünya düzeninin bugünkü tezahürü olan yeni dünya düzeni, bugün dünyanın tüm uluslarını birer üretici ve tüketiciden yani kullanılabilir bir maddeden ibaret olduklarına inandırmaya çalışıyor ki böylece demirden kafese memnun ve hoşnut şekilde sokulabilsinler. Yeni dün­ya düzeninin en güçlü enstrümanı bilgi devrimi, burs­lar ve sözde bilimsel konferanslar aracılığıyla batılı­laşmış Üçüncü Dünya zihinleridir. Bu durumda yeni dünya düzeni, materyalist seküler modelin tamamen uluslararasılaşması ve her yere tam anlamıyla nüfuz etmesidir. Aynı zamanda emperyalist epistemolojik modelin evrensel tüketim çağındaki versiyonudur.

5.SİYONİZM VE EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVUR

Emperyalist epistemolojik modelin Yahudilik ve Ya­hudi halkları üzerindeki etkisi hakkında Siyonizmin seküler bir epistemolojik paradigma olduğu söylene­bilir. Nietzsche’nin ondokuzuncu yüzyıl Yahudi filo­zofları ve Siyonist düşünce yapısı üzerindeki etkisi Siyonist düşünce tarihini araştıranlar tarafından

[2] tüketim ve reklam endüstrisinin ikonlarından biri olan Coca Cola markasına ve sömürgeleştirmek anlamına gelen ‘colonize’ kelimesi­nin ses benzerliğinden yola çıkan kelime oyununa işaret etmektedir. (ed.n.) bilinir. Ayrıca Siyonizm, beyaz adamın yükümlülü­ğüne inanan bir ideolojidir. Bu bağlamda beyaz adam, insan hakları adına Filistin topraklarını eline geçiren bir Yahudidir. Bu paradigmanın kökeninde Yahudi- nin Filistin topraklarını işgal etme ve halkını sınır dışı etme (ya da yok etme) ya da kendi hizmetinde kullanma hakkına sahip olduğu kanaati yatmakta­dır. Kökleşmiş bir ırkçılığın rehberliğinde, (Filistin’e göç etmeyi seçmeyecek) Sovyet Yahudilerini Filistin’e gönderirken, tüm çabalarına rağmen Filistinlilerin vatanlarına dönmesi engellenmektedir.

İsrail hem niyeti hem de pratiği açısından kendisi­ni Batı emperyalizminin bir maşasına dönüştürmeyi başarmıştır. İsrail’in, emperyalist epistemolojik ta­savvurdaki değişimler ve tüketim çağı ile uyum içeri­sinde bir kimlik değişimine gitmesini öngörüyorum. Bu açıdan İsrail, Yahudiliğinin bir kısmından feragat ederek yeni dünya düzeninde ekonomik iş birliğine hazır, barış yanlısı bir devlet olarak belirecektir. Bü­tün mesele üretim ve tüketimdir ve bunların episte­molojik ve etik mutlaklarla hiçbir ilgisi yoktur. Dola­yısıyla Türkiye’nin su kaynakları, Körfez sermayesi, Mısır’ın iş gücü ve İsrail’in know-how’\ı kimliksiz ve istikametsiz, tamamen maddi bir girişimde bir araya gelecektir. Sonuç olarak haysiyet kaybının neden ol­duğu hiçbir acı hissi olmayacaktır.

Prof. Dr. Abdulvahab M. El-Messiri – Kalemin Dansı, Göstergenin Oyunu Seküler Emperyalist Epistemoloji,syf:13-28

[1] The Imperialist Epistemological Vision, Abdulwahab el-Messiri,

The American Journal oflslamic Social Sciences, Sayı 11, Güz 1994,3

Çeviri: Ahmet Arif Günaydın

 

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.