Ehl-i Sünnetin İtikadi Alandaki Mutedil Yaklaşımı

mezhepler-ehli-sunnet Ehl-i Sünnetin İtikadi Alandaki Mutedil Yaklaşımı

Dün paylaştığım yazıda ehl-i sünnetin tarih boyunca mutedil bir yaklaşımı benimseyen, bünyesinde farklı grupları barındıran bir şemsiye kavram olduğundan söz etmiştim. Bu söylemin kuru bir slogan olmadığını ortaya koyma sadedinde bu yazıda ehl-i sünnetin mutedil yaklaşımının itikat (usulüddin) alanındaki tezahürlerinden söz edeceğim. (Kısmetse bir başka yazıda ehl-i sünnetin usul-i fıkıh alanındaki ortayolcu yaklaşımının temel özelliklerini ele alacağım.)

1. Ulûhiyyet (Tanrı) Tasavvuru

“Allah’ın sıfatları, zatının ne aynısı ne de gayrısıdır.”

Allah’ın sıfatları konusunda tarih boyunca iki uç yaklaşımın bulunduğu görülür. Bir tarafta “aşırı tenzihçi” bir yaklaşımla Allah’ı sıfatlarından soyutlayarak bir tür “zihinsel ide” haline dönüştüren yaklaşımlar, diğer tarafta ise “teşbihçi” bir yaklaşımla Allah’ın sıfatlarını Allah’tan bağımsız / otonom varlıklar gibi yahut insanlarda bulunan sıfatlar gibi tasavvur eden yaklaşımlar…

Ehl-i sünnete göre Allah bir takım özellik ve vasıflara sahiptir. Allah’ı nitelemek üzere kullandığımız vasıfların kimileri insanları nitelemede de kullanılan vasıflardır. Mesela “gören”, “duyan”, “bilen”, “güç yetiren”, “dileyen” vb. Tevhidi zedelediği düşüncesiyle bu sıfatları Allah’tan soyutlayıp Allah’ın fiilleri olarak nitelemek tenzihte aşırıya kaçıp Allah’ı kavramsal bir varlık gibi tasavvur etmeye yol açar. Tarihte “İslam filozofları” adı verilen grubun önemli bir bölümü ile Mutezile bu görüşü benimsemiştir. Buna karşılık Allah’ın sıfatlarını sanki Allah’tan bağımsız varlıklarmış yahut da insanlardaki ile birebir aynı özellikteymiş gibi tasavvur etmek ise “insan biçimci [antropomorfist] tanrı” söylemine yol açacaktır. Birisi soyutlamada, diğeri ise somutlaştırmada aşırıya kaçmaktır.

Ehl-i sünnete göre Allah (c.c.) bir takım vasıflara sahip olmakla birlikte bu vasıflar Allah’tan bağımsız varlığa sahip olmadığı gibi insanlarınkinden de tamamen farklıdır. Allah’ın sıfatları kabul edilir, ama teşbihe kaçılmaz. (İsbat bilâ teşbih, tenzih bilâ ta’tîl)

2. Nübüvvet Tasavvuru

“Peygamberler masumdur. Peygamberler dışındaki insanlarda ismet vasfı yoktur.”

Peygamberler konusunda iki aşırı yaklaşımdan söz edilebilir. Bunlardan birisi peygamberlerin vahiy alma ve bunu topluma duyurma dışında diğer insanlardan hiçbir farkının olmadığını kabul eder. Buna göre peygamberler de tıpkı diğer insanlar gibi günahlar işleyebilirler, onların bu konuda herhangi bir ayrıcalığı yoktur. Bunun tam karşısında yer alan tasavvura göre ise peygamberler dışında başka masum şahısların varlığı kabul edilir. İsnaaşeriyye Şia’sında 12 imamın masum kabul edilmesi, kimi aşırıya kaçan Sufi çevrelerde şeyhlerinin masum gibi kabul edilmesi buna örnek olarak verilebilir.

Ehl-i sünnete göre ise peygamberler masum olup bunlar dışında masum olan kimse yoktur. Peygamberlerin ismet vasfının boyut ve sınırları konusunda ehl-i sünnetin kendi içinde farklı görüşler bulunmaktadır. Bunun boyutunu büyük, küçük bütün günahları ve peygamberlik öncesi ve sonrası ile peygamberin bütün hayatını kuşatacak şekilde geniş tutanlar olduğu gibi sadece peygamberlik dönemi ve tebliğ vazifesi ile sınırlandıranlar da bulunmaktadır.

3. Âhiret tasavvuru

“Âhirette nimet ve azap hem ruh hem de bedene yöneliktir. Âhirete ilişkin anlatılarda teşbih ve mecazlar da söz konusudur.”

Âhirete ilişkin dinî bildirimlerin nasıl anlaşılması gerektiği konusunda iki uç yaklaşım bulunmaktadır. Bir yanda bu anlatıların tümünün mecaz olduğunu, âhirette cismanî dirilişin gerçekleşmeyeceğini, nimet ve azabın yalnızca ruha yönelik olduğunu savunan filozoflar, yine âhirete ilişkin bildirimlerin önemli bir kısmını (sırat, mizan, amellerin tartılması, Allah’ın görülmesi vb.) mecaza yoran Mutezile, diğer taraftan âhirete ilişkin bildirimleri tıpkı bu dünya gibi tasavvur eden yaklaşımlar yer alır.

Ehl-i sünnete göre âhirette cismânî diriliş haktır. Nimet ve azap hem beden hem de ruha yönelik olacaktır. Bununla birlikte âhirete yönelik olarak nasslarda yer alan bildirimlerin gerçekte ne ifade ettiğini yalnızca Allah bilir. Zira bu nasslarda müteşâbih anlatımlar bulunmaktadır. Orada Allah’ı görmek vardır ama bu görme dünyadaki görme olayından tamamen farklıdır. Mahşer meydanında mizan vardır ama bu mizan dünyada bildiğimiz terazi gibi değildir. Cennette meyveler vardır ama bu meyveler sıfat, nitelik vb. bakımından dünyada bildiğimiz gibi değildir.

4. Kur’an Tasavvuru

“Kelâm-ı nefsî kadimdir, kelâm-ı lafzî ise hâdistir.”

Bazılarına göre Allah’ın kelamı olan Kur’an hem manası, hem de lafzıyla ezelîdir. Bunun tam karşısında yer alan bir gruba göre ise Kur’an hem manası hem de sözcükleriyle birlikte sonradan yaratılmış ve meydana getirilmiştir. Bazı Haşevîler ilk görüşü savunurken Mutezile ikinci görüşü savunmuştur.

Ehl-i sünnetin konuya ilişkin görüşü ise sonraları kelam-ı nefsî ve kelâm-ı lafzî ayrımı esas alınarak ortayolcu bir şekilde ortaya konulmuştur. Buna göre Kur’an, Allah’ın kelam sıfatının bir tezahürüdür. Allah’ın kelam sıfatı ezelî bir sıfattır. Bu sıfattan zuhur eden Kur’an’ın anlamları da ezelîdir. Buna karşılık Kur’an’ın insanlık âleminde tezâhür ettiği şekliyle Arapça kelime ve cümleler, ifade kalıpları ezelî değil sonradan meydana gelmiş varlıklardır. Arap dili tarihin belirli bir döneminde oluşmuş, Kur’an’da tarihin belirli bir döneminde bu dil ile muhataplarına hitap etmiştir.

Ehl-i sünnetin bu orta yolcu yaklaşımı, Allah’ın kelam sıfatını bir fiil olarak görüp sonradan meydana gelmiş gibi kabul eden Mutezile’den ayrıldığı gibi Arap dilini ezelî bir dil olarak gören, o dilde ifade edilmiş kelime ve kalıplara da ezelîlik atfeden yaklaşımdan da ayrılmaktadır.

5. İman ve amel ilişkisi

“Amel imanın bir cüzü / parçası değildir ama imanın güçlenmesi ve zayıflanmasında etkilidir.”

Hâricîler ve Mutezile ameli imanın bir parçası olarak görmüşler, bunun sonucunda amelde kusuru bulunan (büyük günah işleyen) kimseyi ya kâfir veya fâsık olarak tanımlamışlardır. Buna karşılık Mürcie iman ettikten sonra amelin öneminin olmadığını söyleyerek iman ile amel arasındaki bütün bağı koparmışlardır.

Ehl-i sünnet ameli imanın bir parçası görmemekle birlikte imana uygun amel (salih amel) yapmanın imanı güçlendirdiğini, buna karşılık imana aykırı ameller (büyük günahlar) işlemenin ise imanı zayıflattığını kabul ederek orta yolu bulmuşlardır. Ehl-i sünnete göre inkâr söz konusu olmadıkça büyük günah işleyen kâfir değildir. Ama büyük günahları işlemek imanı zayıflatır.

Ehl-i sünnet, inkâr söz konusu olmadığı sürece büyük günah işleyenleri tekfir etmemek suretiyle kucaklayıcı bir tavır sergilemiş, diğer yandan ameli imanın güç ve zaafına etki eder bir yapıda görmek suretiyle de ahlaklı ve erdemli bir hayatın önemine vurgu yapmış, iman ile ahlakın birbirinden ayrılmasına izin vermemiştir.

6. Kader ve sorumluluk ilişkisi

“Allah yaratır, kul tercih eder.”

Kâinatta meydana gelen her şeyi Allah ezelî ilmiyle bilmekte, iradesi ile dilemekte, kudretiyle yaratmaktadır. Bu yönüyle kulların fiillerini de Allah bilmekte, dilemekte ve kudretiyle yaratmaktadır. Bununla birlikte kullar, sorumluluğun söz konusu olduğu fiilleri kendi iradeleriyle tercih etmekte, bu konuda herhangi bir baskı altında bulunmamaktadırlar. Allah kulların fiillerini bilmekte ama bu fiilleri kendisi belirlememekte, belirlemeyi kula bırakmaktadır. Kul da bu tercihi (kesb) sebebiyle sorumlu olmaktadır.

Kaderiyye denilen mezhebe göre kulların fiilleri Allah tarafından değil bizzat kulların ilim, irade ve kudretiyle meydana getirilmektedir. Kul, kendi fiillerini hem tercih etmekte hem de meydana getirmekte (yaratmakta)dır. Kulun sorumlu olması da bu yönüyledir. Bunun tam karşısında yer alan Cebriyye’ye göre ise kulun ne irade etme ne de meydana getirme gücü bulunmayıp her şey Allah tarafından meydana getirilmekte, kulun kesbi (tercihi) de halkı (yaratması) da bulunmamaktadır.

Ehl-i sünnet kesbi kula, halkı Allah’a ait kabul etmek suretiyle hem Allah’ın yaratıcılıktaki tekliğini ve eşsizliğini kabul etmiş hem de kulun sorumluluğunu kabul etmiştir.

7. Siyaset Anlayışı

“Halife ümmeti temsil eder. Gerektiğinde azledilir.”

Şiaya göre halife / imam Allah tarafından tayin edilmiştir. Ona isyan Allah’a isyandır. Dolayısıyla halifenin azli diye bir şey söz konusu olamaz. Buna karşılık Hâricîlere göre ümmetin bir halifesinin olması zorunlu olmadığı gibi şayet bir halife mevcut ise büyük günah işlediğinde ona karşı isyan edip onu görevden almak vacip olur.

Ehl-i sünnete göre hilafet dinî değil siyasî bir kurumdur. Yani halifeyi Allah değil ümmet belirler. Halife dinin değil ümmetin temsilcisidir. Yaptıkları dini bağlamaz. Halife masum olmadığından yanlış da yapabilir. Halifenin büyük günah işlemesi otomatik olarak onu kâfir kılmaz, azledilmesini gerektirmez. Halifenin fıska düştüğü her durumda ona isyan etmek ümmetin birlik ve dirliğini zedeler, düşman karşısında onu zaafa uğratır. Bu konuda maslahata riayet edilir. Vallahu a’lem.

(Soner Duman/9.Ramazan.1439/25.Mayıs.2018/Cuma)

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir