Cibril Hadisi ve Tasavvuf: Riyakarlık-Kibir ve İhlas Arasında Riyazet Hayatı

sufism-1-300x219 Cibril Hadisi ve Tasavvuf: Riyakarlık-Kibir ve İhlas Arasında Riyazet Hayatı

İman, İslam ve İhsan: Allah’ı Görür Gibi İman Etmek,                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                    İslam Olmak ve Tasavvufi Hayat

Bir ‘din bilimi’ olarak tasavvufa böyle bakmak zorundayız. Aksi halde tasavvufun din bilimi olmasından söz edemeyiz. Ta­savvuf din bilimi değilse, onun üzerinde konuşmanın bir anlamı kalmazdı; böyle bir durumda ondan ‘dine rağmen’ bir şey olarak konuşmak mümkün olabilirdi ki, bu da gerçeklerle bağdaşmaz.

Tasavvuf metinlerine bakılınca, onun ‘din bilimi’ olduğunu beyan eden ve bu görüşü temellendiren delillerden birisi ‘Cibril hadisi’ olarak bilinen hadistir. Söz konusu hadiste İslam’ın, imanın ve ihsanın ilkeleri belirlenirken en sonunda da ‘din budur’ denilir. Başka bir anlatımla Cibril hadisi bir bütün olarak dini ana kı­sımlarıyla birlikte tespit eden bir hadis olarak kabul edilmiştir. Zaman içinde bu hadisten hareketle tasavvuf, fıkıh ve kelamdan müteşekkil din bilimlerinin irtibatı ve alanları tespit edilmiş, hadis bir bilim tasnifi kaynağı olarak kabul edilmiştir. Şimdi hadise bakarak tasavvufun ‘din bilimi’ olma hüviyeti üzerinde biraz daha duralım:

Hz. Ömer şöyle der: ‘Bir gün Hz. Peygamber’in huzurunda otururken bir adam çıkageldi. Adamın üzerinde yolculuk izi yoktu, lâkin içimizden kimse tanımıyordu onu. Peygamberimi­zin yanına oturdu. Dizlerini dizlerine dayadı, ellerini dizlerinin üzerine koydu ve sormaya başladı.’ Buraya kadar olan sözler­den dikkat çekici kısım, kimsenin tanımadığı birisinin üzerin­de yolculuk eserinin bulunmayışıdır. Muhtemelen sahabe Hz. Peygamber’den bir açıklama beklemek umuduyla zihinlerinde oluşan soruları ertelemişti; yoksa bu durum normal değildi ve herkes gibi sahabe de böyle birinin çıkagelmesinden hayrete düşmüş olmalıdır. Ravi şöyle devam ediyor: ‘Sonra sormaya başladı: ‘İman nedir, ey Allah’ın peygamberi?’ Hz. Peygamber buyurdu ki: ‘İman Allaha, Peygambere, kitaplara, ahiret gününe, meleklere, kadere -hayır ve şerriyle birlikte- ve ahiret gününe iman etmendir.

Hz. Peygamber bu cevabı verince, soruyu soran kişi ‘doğru söyledin’ dedi ve Hz. Peygamber’i tasdik etti. Sahabe şöyle diyor: ‘Biz şaşırdık: hem soruyor hem tasdik ediyor/ Sonra devam etti ve ‘İslam nedir’ diye sordu. Hz. Peygamber şöyle dedi: ‘İslam Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun peygamberi olduğuna şahitlik etmen, namaz kılman, oruç tutman, zekat vermen, gücü olanlar için de hacca gitmendir/ Sonra başka hususları sordu. Burada dikkatimizi çeken bir hususa işaret etmek gerekir: Müslümanların din anlayışları içinde bu hadis bu kadarla tamamlanmış gibidir. Başka bir anlatımla müslümanların din anlayışı ve din üzerindeki tartışmaları iman-islam irtibatı üzerine kuruludur. Böyle sahih ve meşhur bir hadisin varlığına rağmen, herkes bu iki meseleyi düşünür, dini bunların ilkeleri ile bu ikisinin irtibatı şeklinde düşünür. İman akidedir, İslam ise akideden sonra gelen ameller, davranışlardır. Öyle görünüyor ki, müslümanların hayatındaki ciddi sorulardan birisi hadiste zikredilen üçüncü unsurun kurucu bir öğe olarak hatırlanma­masından kaynaklanan ‘ihsan’ meselesidir.

İhsan kelimesi naslarda sıkça zikredilen bir kelimedir; anlamı ise iyilik, iyi olmak, güzellik, güzel davranış yapmak gibi yakın anlamlı kelimelerdir. ‘Allah ihsan sahiplerini sever/ ‘Allah ada­leti ve İhsanı emreder.’ Böyle ayetler çoktur. Acaba ihsan iyilik yapmakla mı sınırlıdır? Veya dinde iyilik yapmak ne demektir? Bunun üzerinde duracağız, ancak şimdi tekrar hadise dönelim:

Ravi diyor ki: Gelen kişi Hz. Peygamber’e ‘İhsan nedir?’ diye sordu. Hz. Peygamber şöyle dedi: ‘Allah’a O’nu görürcesine iba­det etmendir/ Bu ifade çok önemlidir: O’nu görürcesine! Demek ki, ihsan öncelikle Allah ve insan ilişkisiyle ilgili bir anlama sahip­tir. İnsanın Allah ile ilişkisinde ihsan derecesi, O’nu görürcesine ibadet etmesidir. Burada dikkat çeken birinci husus şudur: İhsan,iman ve İslam (Müslümanlık dememiz lazım) gibi belirli şartla­ra sahip müstakil bir alan değildir; imanın şartları var, islamın gerekleri bellidir. Fakat ihsan için böyle bir alan veya durum söz konusu değildir. İhsan bir keyfiyet meselesi olarak tarif edilmiş, müslümanların hayatlarım düzenleyen ve ona maksat çizen bir ilke olarak yorumlanmıştır. Başka bir anlatımla, mümin ve müslüman olmanın şartları belliyken ihsan sahibi olmak mümin ve müslüman olmanın yanında yeni bir şey değildir. Tam aksine bu Müslümanlık ve mümin olmanın keyfiyeti ve derecesiyle ilgili bir durumdur. Bu durumda ihsan meselesi üzerinde durmamız, Müslümanlık anlayışının tahlil ve muhasebe edilmesiyle ilgili ve sınırlıdır. Bir insan iman edince ve hatta imanın gereği olarak islamın gereklerini yerine getirince, işi tamam olur mu?

Hadise göre tamamlanmış olmaz; daha doğrusu Müslüman olmak veya mümin olmak, uzun bir yol yürümenin ilk şartı olarak zikredilir. Yapılması gereken ise Müslümanlığın ‘Allah’ı görür gibi’ denilen bir seviyeye ulaştırılmasıdır. Bu durumda ihsan Müslümanlığın maksadım temsil eden ‘kurucu unsur’ haline gelerek herkesi ilgilendiren bir ehemmiyet kazanır. Meseleyi daha belirgin hale getirmek üzere şöyle sormak gerekir: Acaba Müslümanlık içinde aynı şeye iman ederken ve hatta aynı gerekleri yerine getirirken derecelenme nasıl gerçekleşir? Derecelenmeden söz edebilmemiz mümin ve müslüman olmanın niteliğinden söz etmek demektir. Bu husus gerçekte İslam düşüncesinde ‘imanda artış olur mu, olmaz mı’ şeklinde daha önce tartışılmış bir konunun uzantısıdır. Müslümanlar imana dair pek çok meseleyi tartışırken bunu da tartışmış, imanın bir insanın hayatındaki yerini anlamak iste­mişlerdir. Meselenin birinci kısmı iman ve İslam ilişkisi şeklinde tartışılmıştı. Ana sorun şuydu: Acaba bir insan iman ettiğinde bunun zorunlu bir gereği olarak Müslümanlığın gereklerini ye­rine getirecek midir? Bir insan Müslümanlığın gereklerini yerine getirmemişse, acaba ‘mümin’ adını koruyabilir mi? Tartışma ilk önce Hariciler tarafından ortaya atıldı. Hariciler Hz. Ali ve Muaviye arasında ortaya çıkan savaşlardan itibaren bu sorunu müslümanların gündemine taşıdı ve ‘müslüman kimdir?’, iman nedir ve günahla ilişkisi nedir gibi soruları ‘kabaca’ dile getirdiler.

Henüz meselenin kavramsal bir incelik kazanmamış olması duru­mu değiştirmez: uzun yıllar müslümanların en önemli meselesi olan bir konu en basit anlatımıyla bu kadar sert ve belirgin bir dille söylenmiş, büyük günah işleyenlerin tövbe ederek yeniden Müslüman olmaları gerektiği savunulmuştu. Onlar büyük günah işleyenlerin durumunu ele alarak imanın ameli istilzam edeceğini düşünmekle işi çok çetin bir noktadan başlatmış oldular. İman ve İslam ilişkisinde en katı tavır budur: iman ve İslam aynı şeydir veya İslam imanın parçasıdır. Zaman içinde İslam’daki en akıla hareket olarak gelişen Mutezile mezhebi ise daha belirsiz bir teori ileri sürse bile Hariciler kadar katı ve ‘kaba’ davranmadı. Onlar için büyük günah sahipleri ne cennetlik ne de cehennem­liktir.

Bu görüş Mutezile’nin genel dinî düşünceleri arasmda en belirsiz olanıdır. Onlar böyle bir insanın ‘iki menzil arasında bir yere’ gideceğini söyleyerek işi belirsizliğe havale ettiler. Fakat yine de onların düşüncesi daha sonra Sünniliğin düşüncesinin şekillenmesine katkı sağlamıştır. Ehl-i sünnet bu noktada İslam ile imam ayrı ele alarak Müslümanlığın şuurlarını olabildiğince genişletti. Başka bir anlatımla sosyolojik olarak Müslümanlığın sınırlarının genişlemesi Ehl-i sünnet sayesinde olmuştur. Ehl-i sünnet iman ile islamı ayrıştırırken müslümanların hayatında bir zaafın oluşmasına yol açtı. Çünkü İslam (yani ibadet ve amel hayatı) imanın bir parçası değilse, bu durumda imanın dönüştü­rücü olmasından söz etmek zordur. İman insanları günahlardan uzaklaştırsa pek iyi olurdu; fakat böyle olmadığında imanın ‘yokluğundan’ değil, olsa olsa ‘zaaf’ halinden söz edebiliriz. Bu durum imanın sınırlarını -müminlerin- genişletirken hiç kuş­kusuz imandaki ve islamdaki dereceyi düşüren bir tavır oldu. Ehl-i sünnet burada tutarlı bir teoriden hareket etmişti. Başka bir anlatımla imanın insanın elinde olmadığım, onun bir ilahi

ihsandan ibaret olduğunu kabul etmiş olmakla iman ile ihsanın arasında epistemolojik bir ayrım öngördü. İman Allah’ın ihsanıdır ve insan kendi iradesiyle iman edemez. Bu durumda iman etmek elimizde değilse, İslam ile iman arasında parça-bütün ilişkisi kurmak mantıklı değildir. Bu noktada Ehl-i sünnetten daha ileri görüş Mürcie’nin görüşüdür. Mürcie iman ile İslam arasında­ki ayrımı bütünüyle kopartarak mümin olmanın şuurlarını en ileri seviyeye taşıdı. Doğrusu Mürcie’nin görüşü günümüzde ‘kültürel Müslümanlık’ diye tabir edebileceğimiz bir kavramla karşılanabilir; Mürcie üzerinde Müslümanlığın izlerini kültürel olarak koruyabilen insanların Müslüman olacağım kabul ederek müminlerin şuurlarım en ileri seviyeye taşıdı.

Bununla birlikte Ehl-i sünnet imanda şiddet ve zaaf mesele­sini ele alarak ‘Cibril’ hadisinde görebileceğimiz bazı unsurları düşüncelerine taşımıştır. İmanın gücünden söz etmek hiç kuş­kusuz müminler arasında derecelenmeden söz etmek demektir: sahabe nesli ile öteki nesiller arasındaki fark bu şekilde tebarüz ederken müminler arasındaki veliler, salih insanlar da aynı şey­lere iman edenlerden böyle ayrılır: imanın gücü! Ancak yine de genel ilke iman ve İslam arasındaki ayrım üzerine kurulu olduğu için ikinci teori ilki kadar güçlü hale gelmemiştir. Şimdi tekrar hadise dönebiliriz: Hadiste ‘ihsan’ tarif edilirken ibadetin keyfiyetinden söz edilmiştir. Demek ki, imanın unsurlarını veya İslam’ın şartlarım ne zaman ‘en iyi derecede yapmış oluruz?’ sorusunu bu hadisten ‘istinbat’ edeceğiz. Başka bir hadiste Hz. Peygamber ‘hayvanı boğazlarken bıçağın bilenmesini’ ihsan saymıştır. Buna başka örnekler de verilebilir. Bu durumda ibadet kavramı da genişleyerek müslümanların hayatı için yüksek bir ölçü ve keyfiyet aramak, ihsan kapsamı altına girer. Her halü­karda Hz. Peygamber’in müslümanların hayatı için bir ölçüt koyduğunu söylemeliyiz, Tasavvuf tam bu noktada ortaya çıkar ve müslümanların hayatında ‘ihsan’ derecesine ulaşmanın araç ve yöntemlerinin ne olacağım tespite çalışır. Tasavvufun ‘din bilimi’ olmasını buradan hareketle izah edebiliriz: Tasavvuf bir mtislümanın hayatında ‘ihsan’ derecesine ulaşmasını mümkün kılacak terbiye ve eğitimle ilgili disiplindir.

Peki bu nasıl mümkün olacaktır? Hz. Peygamber’in hadisine tekrar dönmeliyiz: ‘Allah’ı görür gibi.’ Allah’a ibadet ederken ‘O’nu görür gibi’ olmak, kesinliği anlatan bir ifadedir. Bu kesinlik Allah hakkındaki bilgimizle ilgilidir ve bu kesinliğin amelimizi tashih edeceğini ve en iyi hale getireceğini beyan eder. Başka bir anlatımla ‘görürcesine’ derecesi imanla ilgili bir derecedir. Mü­minler hayatlarında ‘gaybe iman’ kavramım sıkça duyarlar. Bu itibarla iman görmeden iman etmektir ve hatta görülemeyecek olana imandır: O’nun varlığına, fakat kendisinden farklılığıyla birlikte (muhalefettin li’l-havadis)! Öteden beri tartışılan husus­lardan birisi şudur: Acaba iman bir bilgi midir, zan mıdır? imanın taklit olması en azından taklit ile başlaması onun bilgi yönünü tezyif eder. Bu nedenle iman ve bilgi meselesi sıkça tartışılmış­tır. ‘İnanmak’ ne demektir? Sorunun cevabı çetindir, çünkü en azından bu hususta birbirinden farklı ve çelişik görüşler vardır. Bilgi ile imam ayırt eden unsurlar daha açık bir şekilde ortaya konulabilir. Bilgi dayanağı insanın kendisinde olan bir şeydir; akıl veya duyular gibi! Bilginin yanlış veya doğru olması ikinci bir mesele olmakla birlikte, bir şeyi bilmek, insanın kendisinin karar vereceği bir durumdur. Bu nedenle bilgi ‘insandaki kesinlik’ ola­rak tarif edilir. İman ise öyle değildir. İman bir habere inanmakla ilgilidir; haberi birisi getirmiştir ve bize bir şeyi ‘ihbar’ etmiş, biz de onun sözüne ‘inandık’ veya ‘inanmadık.’ Burada iman etmenin hidayet meselesi olup olmaması ayrı bir meseledir; şimdilik üze­rinde durmamız gereken şey, imanın kaynağının insanın kendisi olmadığıdır.

O halde iman ile bilgiyi ayrıştıran en önemli husus, burasıdır: imandaki bilgi iman edenin kendisinden ortaya çıkmaz, birisinin haber vermesiyle gerçekleşir. Haber veren kişi peygamberdir. Mümin insan peygamberin verdiği habere göre iman eder ve bu nedenle imam ‘gayb’, yani görünmeyene inanmaktır. İmanın peygamberi taklit olması bu demektir. Daha sonra Müslümanlar taklitten tahkike intikal etmekten söz etseler bile, imanın esas yönü taklittir ve bu yönüyle iman hiçbir zaman bilgiyle aynı çerçevede değerlendirilemez. Kur’an-ı Kerim’de gaybe iman etmekten sıkça söz edilir, gaybe iman edenler övülür, onlara yönelik Allah’ın ihsanları tadat edilir. Ancak iman her zaman ve herkes için ‘gaybe iman’ olarak mı kalır, yoksa bu imanda bir değişim olur mu? Bu mesele imanın bilgiye dönüşmesi sorunudur ve Müslümanlar bu bahis üzerinde de önemle durmuşlardır; en azından sorun taklidin tahkike dönüşme ihtimalidir. Her şeyden önce şunu belirtmeliyiz ki, insanın peşinde olduğu şey, ‘görmek’tir. İnsan hakikate ulaşmak, onu bilmek, hatta görmek ister. Bunun için hangi kavramı kullanırsak kullanalım, inşam tatmin edecek şey, gücü ölçüşünce hakikate ‘yaklaşmaktır.Bu yakınlığı anlatan en uygun kelime ise o şeyi görmektir; her yanıyla ve cihetiyle görebil­mek! İdrak da tam budur.

Bu durumda insan gaybe iman şeklinde başlayan imanını ‘görmek’ ile taçlandırmak isteyecektir. Kur’an-ı Kerim’de Allah’ı görmekle ilgili talepler zikredilir; mesela Hz. Musa’nın kavmi ‘Allah’ı bize göster’ diye peygamberlerinden talepte bulunur. Hz. İbrahim Allah’tan ölüleri nasıl ihya edeceğini kendisine göstermesini ister. Benzer talepler Kur’an’da zikredilir. Daha önemli bir mesele ise bizzat Hz. Musa’nın Allah’a ‘Rabbim bana kendini göster, seni göreyim’ diye niyazda bulunmasıdır. Bunların yam sıra duymak-konuşmak da zikredilen hususlar arasındadır. Hz. Musa ile Allah’ın konuştuğu naslarda zikredilir; Musa kelimullah, yani Allah ile konuşan-Allah’ın konuştuğu kimsedir. Her halükarda ‘gaybe’ iman gaybte bulunan bir Allah’a iman etmek demek değildir. Çünkü Allah insana şahdamarından daha yakındır ve bu nedenle gaybe iman insan için olan bir durumdur. Hz. Musa’nın kavminin ‘bize rabbini göster’ demiş olmasını bir insanlık durumu ve insanın ezeli bir talebi olarak kabul etmek gerekir. Çünkü insan hakikati temaşa etmek ister ve arayışı ancak böyle bir durumda gayesine varır. Bu yönüyle dinin insanın bu talebine nasıl baktığım düşünmemiz lazımdır. Acaba din insanıın bu kesinlik arayışını meşru bulur mu? Yoksa onu bir zaaf ve hata olarak mı kabul eder? Öyle görünüyor ki dinî metinlerde talep ile imkan arasında bir tezat zikredilir: insan Allah’ı görmek isteyebilir veya mutlak hakikati temaşa etmek isteyebilir fakat bunun yeryüzünde -bedenli bir varlık olarak- mümkün olmayacağı söylenir. Buna mukabil cennette Allah’ı görmenin mümkün olacağım Ehl-i sünnet mezhebi kabul etmiştir. İnsanın mutlak hakikati görme talebi ancak yeryüzünden soma gerçekleşecektir ve bu nedenle cennet rüyetullah (Allah’ı görmek) ile mana kazanan bir yerdir. Müminler için cennet mutlak hakikat demek olan Allah’ı temaşa etme yeridir.

İslam insamn hakikati ‘görme’ talebini imkansız saysa bile, buna en yakın hallerden söz ederek, insanın talebini en azından mazur görmüş, ona bir çare sunmuştur. Bunu pratik bir yaklaşım olarak kabul edebiliriz: mutlak hakikati görmese bile, en yakın dereceye ulaşabilmek! Vakıa insan ancak görerek tatmin olacaktır -daha doğrusu görmekle talebi yeni bir noktaya evrilecektir. Bu­nun için Cibril hadisinde zikredilen ifadeyi ‘görmeye en yakın’ durum olarak veya durumlardan birisi kabul edebiliriz; nedir bu? ‘Görürcesine olmak.’ Bir insanın bedenli varlık olarak ulaşabile­ceği nihai durum budur: görür gibi olmak! İnsan böyle bir iman derecesine ulaştığında amellerini ve ahlakım sahih yapabilecek bir sebep ortaya çıkacaktır. Çünkü imanın ameli dönüştürücü olabilmesi beklenir; amele etki etmemiş olmak imanın zaaf-güç derecesiyle ilgili bir durumdur. Bu nedenle ihsan kavramı imanın gücüyle ilgili bir mesele olarak kabul edilebilir. Böyle bir dereceye ulaşan insan Ehl-i sünnet kelamcılarının kabul ettiği üzere ‘güçlü iman’ derecesine ulaşmış olur. Bunun anlamı yakın, yani kesin­liktir ve bu kesinlik ölçüsünde insan taklitten tahkike fakat yine de taklit içinde tahkike ulaşır; çünkü peygambere ittiba devam edecektir. Güçlü iman ise inşam amellerini ve ibadetlerini “en iyi şekilde’ (ihsan üzere) yapmasını sağlayacaktır.

İslam insanın bu talebini en azından yeryüzünde gerçekleşe­cek bir talep olarak kabul etmemiştir dedik; en azından hakim görüş budur. Bununla birlikte peygamberlerde -özellikle Hz. Peygamber’de- insanlığın bu talebi gerçekleşmiş midir, gerçek­leşmemiş midir; bu hususta görüşler vardır. Müslümanların bir kısmı Hz. Peygamber’in miraçta Allah’ı -keyfiyeti bilinmez bir halde- görmüş olduğunu kabul eder: konuşmak mümkün ise görmek de mümkün olabilir! Bununla birlikte ahiret hayatında Allah’ın görüleceği kabul edilir. Dünya hayatında üzerinde duru­lan ise ‘görmek’ haline en yakın derecede kesinlik (yakın) haline ulaşmaktır. Bu da hadiste ‘görür gibi olmak’ diye ifade edilmiştir. O halde imanın inşam ulaştırabileceği en kesin derece ‘görür gibi olmak’ derecesidir. Bunu destekleyen ikinci ifade ise ‘Allah’ın inşam gördüğüne iman etmektir.’ Bu durumda Allah’ın görüyor olması insanda görür gibi olma halini pekiştirecek, amellerde ve ibadetlerde güçlü bir saik olarak varlığım koruyacaktır.

Sufiler tasavvufu inşam bu maksada götürecek araç ve gereç­lerle inşam terbiye eden bir disiplin olarak görmüştür. Çünkü insanın böyle bir dereceye ulaşabilmesinin önünde ciddi engeller vardır. Bu sebepleri bizzat ‘görmek’ kelimesinin farklı türevlerin­den çıkartabiliriz; daha doğrusu tasavvuf bu sebepleri ‘görmek’ kelimesinin farklı türlerinden çıkartır. İnsanda Allah’ı görmekle ilgili bulunan talebin karşılığı amellerindeki niyettir. Başka bir an­latımla ihsan önce niyetle ilgili bir durumdur; ihlası ihsan ile Özdeş kabul etmemiz mümkündür. İnsan amellerini Allah için yapmak zorundadır ve bu niyet sağlam olduğu ölçüde insan sahih niyet kazanır. Acaba insanın yegane gayesi Allah’ı görmek midir? Daha doğru bir anlatımla insanın ‘hakikate erme ve onu görme’ talebi yegane talebi midir? Böyle olsaydı, insanın niyetinde bir sorun or­taya çıkmazdı. Tasavvuf insanın Allahı görürcesine ibadet etmesi meselesini ihlas ve niyet meselesi olarak ele alır. İnsan niyetini bozan unsurlar, onun Allah’a O’nu görürcesine ibadet etmesini engelleyen unsurlardır. Bu itibarla tasavvufun müslümanlara kazandırmak istediği en önemli husus, ‘niyetin tashihi’ olarak ifade edilebilir. Bu anlamda tasavvuf niyetin tashihi için gerekli olan terbiye üzerine kurulu iken aynı zamanda tasavvufu ‘niyet tashih çabası’ olarak tarif edebiliriz. Tasavvuftaki bütün bahisler niyetle ilişkilendirilebilir ve her mesele niyete irca edilebilir. Peki insanın niyetini bozan nedir? Başka bir anlatımla insanın Allah’a O’nu görürcesine ibadet etmesini engelleyen nedir?

Bu sorunun cevabım geniş bir çerçevede bulabiliriz: Her şey­den önce insanın yeryüzündeki bütün fiillerinde temel maksadı­nın ‘var olmak arzusu’, buna bağlı olarak da ‘varlığım muhafaza etmek’ olduğunu bilmeliyiz. Sufiler insanın bu durumunu onun varlık sevgisi olarak kabul etmişlerdir. İnsan her ne yaparsa yapsın bu saikle hareket edecektir; öteki bütün saikler ise ikincil saikler- dir ve bu ana saik ile irtibatlı oldukları ölçüde insanda müessir olurlar. İnsan için esas maksat varlığını muhafaza etmek ve kendi varlığım ortaya çıkartmaktır. Peki o zaman sorun nerededir? Veya bunun ihsan ile irtibatı nedir?

Ruzbihan Bakli ünlü eseri Meşrebül-ervah’ta insanın yara­tılışından söz ederken var olmanın insan ruhuna kazandırdığı büyük heyecana dikkat çeker. Var olmak insanın en büyük hazzı- dır. Var olma hazzı öyle bir coşkuya yol açmıştır ki, Ruzbihanın anlatımıyla, insan arşa yerleşmek istemiştir. Büyük sufinin şiir­sel bir üslupla anlattığı bu hadiseye göre Allah celaliyle insana tecelli edip de Arşın kendisinin olduğunu izhar edince, insan ürker ve yerine çekilir. Fakat bu arzu insandan gitmez: varlığına olan büyük aşkı! Meselenin ayrıntısı konumuzla ilgili değildir, dikkat çekmek istediğimiz husus insandaki varlık sevdasının onun bütün davranışlarını etkilediğidir. İnsan her ne yaparsa yapsın, bu saik ile hareket edecektir. Üstelik bu durum her bir insanda sari ve hakim bir duygudur; görünümleri farklı olsa bile, insanlar arasında varlık sevdasında farklılık yoktur. İnsan eylemleriyle kendi varlığını korumak ister, kendini göstermek, varlığım sürekli hale getirmek ister. Din en azından bu noktaya kadar insanın talebini anlayışla karşılar ve bu konuda insana bir suç yüklemez. Mesele bundan sonra başlar: İnsan kendi varlığını nasıl gösterecek ve hangi araç ve gereçleri kullanacaktır? Kendi varlığım göstermek isteyen hemcinsleriyle ilişkisi nasıl olacaktır?

Kendi varlığını korumak isteyen başka insanlarla ve varlıklarla irtibatı nasıl olacaktır? İnsan kendi varlığım ‘asıl’ sayarak bütün öteki varlıklardan kendim üstün saymaya başladığında, din bunu hatalı ve batıl bir davranış sayarak müdahale eder. Çünkü insanın kendim asıl sayması ve öteki varlıklardan üstün görmesi hakikate aykırıdır ve bir “akıl tutulmasıdır” İslam bunu kibir sayarak, insanı var kılan bir şey değil, varlığım engelleyen ve onu yok eden bir davranış kabul eder. İhsan hadisinin en önemli yönü burada orta­ya çıkar: insanın kendisini başka varlıklara göstermek ve onların beğenisini almak yerine, Allah’a ibadet etmesi, O’nun beğenisi­ni kazanmasıyla gerçek bir insan haline gelmesi! Bu durumda ihsandan söz etmek, öncelikle insanın kendim başka varlıklara göstermesinden ve onların görmesi maksadıyla işlerim yapma­sından uzaklaşmasından söz etmek demektir. İnsanın kendisini hemcinslerine gösterme arzusu ‘riyakarlık’ olarak ifade edilir. Riyakarlık ile İhsanı anlatmak için kullanılan ‘Allah’ı görür gibi olmak’ ifadesi aynı kelimeden gelir: rüyet (görmek, göstermek)! Bu durumda soru şudur: İnsan kendini kime gösterecektir veya kimi görerek işlerini yapacaktır? İslam insanın kendisini hem­cinsi gibi birisine göstererek yaşamasını anlamsız bulurken aynı zamanda bir tür şirk olarak kabul eder, öyle bir şirk ki, neticede insana sadece boş umutlar veren bir şirk! Buna mukabil insanın yapması gereken şey, Allah’a yönelerek niyetini tashih etmesi ve O’nu görürcesine ibadet etmesidir. Peki insan niçin hemcin­sine kendini göstermek ister? Bunun sebebi hiç kuşkusuz ’gaybe iman’ ile varlığını koruyabilecek ölçüde itminan bulamamasıdır. ‘ Bu durumda insanın imandaki zaafı insanlara yönelmekle telafi edilmek istenir. Riyakarlık bu iman zaafından ortaya çıkar.

İhsan Allah’a iman ederken bir derece belirler: O’nu görürcesine kendisine iman etmek! Bazı müslümanların hayatından buna dair sözler aktarılmıştır. Allah’a imamlarından söz ederken ihsan hadisinde sözü edilen kesinlik derecesine ulaştıklarmdan söz ederler. Bu durumda ortadan kalkan şey, riyakarlıktır. Çünkü artık insan varlığım koruyacak şeyin Allah olduğundan tam olarak emindir ve O’na bağlanmakla başka her şeyle irtibatı zayıflar; gerçi tasavvuf bu irtibatın sonra bu kez Allah’tan dolayı sahih bir şekilde kurulacağını söyleyecektir, fakat ilk merhale ’batıl’ irtibatın kopmasıdır.

Tasavvuf riyakarlığı-kibri gerçek bir insan olmanın sebebi sayılan dindarlığın en önemli sorunu olarak görür; bu itibarla tasavvuf, baştan sona riyakarlığın ortadan kaldırılmasını sağlayacak yöntemlerle doludur. Tasavvuf önce riyakarlığa sebep olan ’dünya sevgisini’ azaltmak üzere zahitlik şeklinde tecelli eder. Zahitlik veya Züht dünyeviliği değersiz görmek demektir. Züht insana dünyeviliği değersizleştirir, makam sevgisini ve insanların beğenisi için iş yapmayı onun gözünde önemsiz hale getirir. Bu durumda Allah’a yönelerek ’O’nu görmek üzere’ ibadet edecektir. Tasavvuf bu amaçla değersiz elbiseler giymek, değersiz besinlerle beslenmek, makam ve mevkiden uzaklaşarak ’itibarı’ yitirmek ister. İnsanın hakiki itibarı cemiyette değil, takvada olmalıdır.’

 

Ekrem Demirli – İslam Düşüncesi Üzerine,syf.24-35

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir