Bir Nutuk Nasıl Adam Öldürür ?

Bursa Nutku,Atatürk’e atfen uydurulmuş yüzlerce metinden sadece biri.Oldukça ‘uç’ bir örnek;çünkü metin gençleri polise, jandarmaya ve mahkemelere karşı silahlı direnişe davet ediyor.

Gençliğe Hitabe’nin kan ve şiddet kokan,absürd bir versiyonu var karşımızda,bir mikdar,”Geçnliğe Hitabe’yi”taklid ediyor. Divan şairlerinin,bir gazetede yazdıkları ‘tahmis’ gibi hazır metnin taklidi söz konusu.Bu metin ‘genç’e şiddet koklaan vazifeleri tahmil ediyor.

‘Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir.Bunları güçsüz düşürecek en küçük yada en büyük bir kıpırtı ve davranışı duydu mu,’Bu ülkenin polisi vardır,jandarması vardır,ordusu vardır,adalet örgütü vardır’ demeyecektir. Hile, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır.”

Bu şiddet çağrısı, sınırları az buçuk anlaşılır özel durumlar için değil, aklına esenin, canı isteyenin bir bahane bulup eline silahı alarak sokağa çıkmasına gerekçe oluşturacak kadar “geniş” ve esnek bir alan açmaktadır. “Küçük bir kıpırtı ve davranış” ifadeleri, kanunların bile farklı yorumlandığı şartlarda gençliğin serazat tabiatına tevcih edilecek oldukça keyfi bir gerekçe değil mi?

Metnin uydurma olduğuna dair çok sayıda karine var elimizde: Birincisi metnin kendisi. Türkçe açısından oldukça kötü. Atatürk giydiği kıyafetlere ve kayda geçen sözlerine özen gösteren bir siyasetçi. Onun ağzından veya kaleminden çıkan veyahut onayından geçen metinlerde özne ve yüklem yerli yerindedir.

Nesirde Namık Kemal’i üstad belleyen biri için Bursa Nutku, içeriğinden önce dili yüzünden reddedilmesi gereken bir metindir.

Bu kısa metinde öznesiz pek çok cümle var. Kekremsi ifadeler, konuşma ve yazı üslubuna uymayan bir düzensizlik göze çarpıyor. Şifahen de olsa Atatürk’ün bu sözleri söylemesi veya sonradan altına imzasını atması pek mümkün görünmüyor.

Öncelikle bir devlet adamı kendi kurduğu devlet düzenine isyan çağrısı yapmaz. Bursa Nutku ile Atatürk, gençliği kamu düzenine ve bu düzeni sağlayan zabıta ve mahkemelere şiddet kullanarak lcarşı çıkmaya çağırmış oluyor.

Tavsiye ve emanet ettiği şey, bir fiilî isyan durumu. Karşımızda şöhretini borçlu oldupu Milli Mücadele’yi, sırtını Meclis’in meşrû zeminine dayanarak yürüten ve gençliğe emanet ettiği Cumhuriyet’i de aynı Meclis’in iradesine rapt eden bir devlet adamı duruyor. Bursa Nutku, bu meşruiyet düşkünü devlet kurucusunu Che Guevera tarzı bir gerilla şefine dönüştürüyor.

Hakikaten, ancak kariyerini kanlı illegal faaliyetlere borçlu bir gerilla şefinin ağzından bu sözleri işitebilirsiniz. Bağımsızlık savaşını illegal bir örgüt marifetiyle yürüten kurtuluş ordusu liderleri bile bu denli kanun-nizam karşıtı aforizmaları kendilerine yakıştırmazlar. Nihayetinde savaş bitmiştir; iktidar elinizdedir. Her iktidar önce kamu düzenini gözetir. Aksini söyleyenleriyse binlerinin akima karpuz kabuğu düşürmekle itham edip şedit cezalara çarptırır.

İkinci karine, hiç olmazsa bu konuda hükmüne itibar edeceğimiz Falih Rıfkı Atay’ın sözleri. Atatürk’le ilgili en makbul biyografinin yazarı, Atatürk’ün meşhur sofrasının müdavimlerinden Atay,  “Bursa Nutku diye Atatürk’ün söylediği bir nutuk yoktur” diyerek kestirip atıyor.

Tek kaynak, ismini tarihe sadece bu uydurma nutuk vesilesiyle kaydettirmiş Bursalı bir gazeteci: Rıza Ruşen Yücer. Kaynak zayıf, daha ötesi, adı üzerinde bir “nutuk” olan bu metnin bir kalabalığa hitaben söylenmesi lazım ki, bu isimden başka şahidi de yok.

İddia, bu gazetecinin 1947’de basılan ve topu topu 26 sayfadan mürekkep Atatürk’e Air Birkaç Fıkra ve hatıra adlı kitabında yer ulıyor. Kitaptaki diğer hatıraların Atatürk’le ilgili resmettiği, resmi söylemin çok uzağında aşırı laubali hikayelere bakılırsa, kitabın pek ciddiye alınma ihtimali de yok.

Kitap yayınlandıktan sonra tanınmamış iki kişi daha tartışmaya dahil olmuşsa da. Bursa Nutku’nun resmi çevrelerde ciddiye alındığına dair en küçük bir kayıt bulunmuyor.

Şef yani ismet Paşa’nın saltanatı sona ermekteydi ve Atatürk’e dönüş artık mümkündü. İkincisi, Tek Parti düzenini korumak adına bu dönüş gerekliydi, ilk defe statüko güçlü bir tehdit altındaydı ve bu tehdit ideolojik savunmanın önemini arttırmıştı. İnönü zayıf bir savunma hattıydı ve bu yüzden Atatürk yeniden keşfedilmekteydi.

Atatürk’ün fikrî mirasının yeniden yoğrularak Atatürkçülüğe dönüştürülmesinin başlangıcı işte bu yıldır.

Dikkat edilmelidir:

Keşfedilen Atatürkçülük hem otokratik demokrasi karşıtı darbeyi meşrulaştıran bir içerikte olacaktır, hem de Cumhuriyet ve Cıımhuriyet’in korunması görevi, bu ideolojik içeriğin somut karşılığı olarak tedavüle sokulacaktır. Mesele statükonun menfaatleri olduğuna göre kurulu düzeni savunacak bir Atatürk inşa etmenin ve bunun için de ihtiyaçlara cevap veren uydurma sözler üretmenin hiçbir sakıncası yoktur.

Atatürk’e atfedilen uydurma sözlerin bu tarihte başlaması bu yüzden tesadüf değildir. Herhangi bir denetim veya kayıt mercii de yoktur. Bugün bile bir gece rüyanızda Atatürk’ü görüp ondan duyduklarınızı, altına M. Kemal Atatürk yazıp bir yerlerde söylemenize itiraz edecek hiç kimse yoktur. Tersine ihtiyaca karşılık gelen sözler hemen müşteriye ulaşmaktadır.

1947’de taşralı bir gazetecinin bu engâmede iddialı bir işe kalkışma,doğal addedilmelidir. Bu nutkun gelmekte olan demokratik iktidara karşı üretilmiş bir ideolojik cephane olduğu açıktır.

İşe yaramış mıdır? Zamanında, yani ilk ortaya atıldığında ciddiye alınmayan bu nutuk, 60’lı yılların ortasında tutunacak dal arayanlara ilaç gibi gelmiş olmalı. Bunun için gelişen sol ideolojinin yerli dayanak arayışına bakmamız gerekir.

Sol-sosyalist ideoloji Türkiye’de başından itibaren topal bir karga halinde uçmaya çalıştı. Evrensel olarak sınıf çatışmasına ve sınıfsal temellere dayanan sol ideoloji yeniden bölüşüm ve eşitlik talebi olarak yükselir.

60’larda ve 70’lerde kalantor kamu sendikacılığı ve Ecevit’in “Hakça düzen” programı dışında sol, bu evrensel ayağın hep uzağında kaldı ve diğer ayak üzerinde yükselmeye çalıştı.

Diğer ayaksa emperyalizme karşı mücadeledir. Anti-emperyalizm, kapitalizmi yeteri kadar geliştirememiş az gelişmiş ülkelerde solun bütün dertlerine deva olan yekpare bir düşman ihtiyacını karşılayan basit bir ideolojiye dönüşmüştür.

Anti-emperyalizm o kadar kullanışlı bir yelpazedir ki, birbiriyle alakasız siyasî aktörler bu garip şemsiyenin altında sıkışık nizam bir arada durmaktadır.

Tüketilen ideoloji ulusalcılıktır. Sosyalizmin Leninist emperyalizm tezleri, askerlerle aydınları ve gençleri bir araya getiren bir ulusalcılıklar zinciri oluşturmaktadır.

Atatürk’ün Cumhuriyetçininresmî tezlerine dönüşen mirası, bu tek ayakla ve asker desteğiyle uçan karganın temsil ettiği sol ideolojiye meşruiyet kazandırmakta, özellikle darbeci, antidemokratik yanını parlatmaktadır.

Kuvvacı mı, Meclisçi mi?

Bu miras İçinde hemen yakında duran Milli Mücadele, anti-emper- yalizm süzgecinden geçirilerek kolaylıkla uygulanabilecek bir model olarak geliştirilmektedir. Atatürk, Kurtuluş Savaşı, Kuva-yı Milliye, anti-emperyalizm, ulusalcılık gibi kavramları bir arada bulabileceğiniz metinler bu modelden üretilmiştir. Ancak ortaya çıkan ideolojik ürün çok sorunludur.

Sorun, Milli Mücadele’nin, sonunda birbiriyle çelişen iki ana damarından kaynaklanmaktadır. Bir gerilla örgütlenmesi olan Kuva-yı Milliye, Milli Mücadele’nin başlarında kendisini hukukla kayıt altına almadan gayrınizamî -bir savaş yürütmüştür. Sonunda düzenli ordu kemale ulaşınca iki ordu karşı karşıya gelmiştir.

Kuvvacı gelenek Atatürk’ün eseri değildir. Bir İttihatçı örgütlenmesi olan bu gerilla ordusu, Atatürk daha Samsun’a çıkmadan savaşı başlatmış, Atatürk ise hazır bulduğu bu gücü özellikle iç isyanları bastırmak için kullanmıştır. Atatürk düzenü ordunun ve Meclis’in temelini oluşturan Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin temsilcisidir.

Bu kadar legal alanda kalan ve nizam düşkünü bir Atatürk, Latin Amerika gerilla savaşlarından esinlenen sol arayışlara pek uygun değildir. Bunun için Atatürk, başmda Kuva-yı Milliye’nin kullandığı Çerkeş kalpağı olan bir anti-empeıyalist gerilla şefi olarak resmedilmelidir. Bugünün yaygın sol-Atatürk portresi budur. Ama yeteri kadar inandırıcı olmadığı için ilave desteğe ihtiyaç vardır.

Uydurma olduğu aşikâr olan Bursa^ Nutku, tam da bu sun’i portreye uygun bir payanda olmaktadır. Bursa Nutku’nu kalpaklı, yani Kuvvacı resminde Atatürk’ün eline tutuşturulmuş bir revolvere benzetebiliriz.

 68’lerin Keşfettiği Nutuk

1947 yılında Bursa Nutku’nu uyduran Bursalı gazeteci,1968’de başlayıp 1980’e kadar devam eden şiddet olaylarının sorumlularından biri olacağını elbette dönüşemezdi.Yaşasaydı ve ürettiği metnin kazandığı ehemmiyeti görseydi,hehalde önce kıs kıs gülerdi,sonra da dehşete kapılırdı.

Ancak tek suçlu o değildir. Metne geniş bir meşruiyet ve şöhret kazandı­ran gelişme, İzmir’de görülen davaya görüş bildiren Türk Tarih Kurumu’nun yönetim kuruludur. Gençler 1966’da Ege Üniversitesi’nde sol düşünceye alan açmak için bu metni kullanınca dava konusu oluyor. Atatürk’e ait bir metin nasıl dava konusu edilebilir? Hemen Türk Tarih Kurumu’na görüş soruluyor. Görüşün bilimsel değil, ideolojik olduğuysa bir uzmanlar he­yetine değil, yönetim kuruluna ait olmasından anlaşılıyor. Yönetim Kurulu aslında bir uzman görüşü bildirmiyor, sadece fetva veriyor.

Bu şiddet kokan ve anarşiye hizmet edecek metni, bilimsel görü­şünü almak üzere ,Türk Tarih Kurıımuna sormanın iyi niyetli bir hukuk tasarrufu olmadığı ortada.Bir mahkeme,mahkeme kararlarına (elle,taşla,sopa ve silahla’’ karşı konulmasını telkin eden bir metnin Atatürk’e ait,sahih bir metin olduğunu önce ciddiye alıyor,sonra da bu yönde hüküm tesis ediyorsa ve bu karar 27 Mayıs Darbesi’nin hukuku iğdiş ettiği bir döneme aitse hemen peşinen gerçek olmadığına karine teşkil etmez mi?

Meseleyi aydınlatmak için Bursa Nutku’nun arızî bir durum olma­dığını hatırlatmamız gerekir. Aynı yıllarda 27 Mayıs darbesine cevap veren İstanbul Hukuk Fakültesi ho­caları talebelerine “isyankâr” olmayı telkin etmektedirler.

Doğrudan olayın kahramanların­dan olan Mustafa Çelil Gürkan’dan dinlemiştim: Deniz Gezmiş’in yakın arkadaşı, Hukuk Fakültesi’nde de­kanlık makamını işgal ettiklerinde Fakülte Dekanı Tarık Zafer Tunaya’dan ağır bir fırça yerler. Tunaya’nın “Talebenin isyankâr olanını severim” sözünü hatırlattıklarında ise şu cevabı alırlar: “Bana karşı is­yankâr olanını değil.”

Bursa Nutku sosyalizm ile darbe­ciliğin iç içe geçtiği azınlık yönetimi olan Baas tipi ulusalcı bir ideolojiye ve darbe için gerekli şiddet yüklü eylemlere meşruiyet kazandırmak için sıkça müracaat edilen bir metne dönüşmüştür» Atatürk, Millî Demok­ratik Devrim,yani kestirmeden “sol darbe”için cephenin önüne sürü­lürken, Bursa Nutku da onun elinde ateş eden bir silah gibi durmaktadır.

1969’un 19 Mayıs’ında Latin Ame­rika özentisi gençlerin Atatürkçü olarak Samsun’dan yürüyüşe geçme­siyle bu uzun yolculuğa başlanmıştır.

 Tek Parti döneminin finali

Bugün Türk solunun kullandığı Atatürk fotoğrafının, Lenin’in çok bilinen fotoğrafının kopyası olması bu yüzden tesadüf değildir.

Atatürk artık bir gerilla şefi ve sosyalist bir devrimci; ona atfedilen Bursa Nutku da bir devrim çağrısı haline gelmiştir.

Sol mizah ve hayal gücünün Tür­kiye’de ulaşabildiği sınır işte budur.

Bursa Nutku ile açılan yol Kan­lı Pazar ile kemal noktasına ulaştı. Türk Tarih Kurumu Yönetim Kuru­lu’nun mahkemeye sunduğu “Bursa Nutku gerçektir” görüşü ile Kanlı Pa­zar arasında geçen üç yıl, Türk Tarih Kurumu’nun müdahalesine benze­yen sistematik Ve bilinçli çabalarla bir şiddet ortamını olgunlaştırmakla geçti.

Herkesin kendine göre bir gerek­çesi vardı. Ortak noktaları, demok­rasiyi askıya almak, halkın iktidarı- nı durdurmaktı , Bursa Nutku, doğal olarak kendi karşıtını yarattı. Mu­hafazakâr kitle komunizm he­yulasıyla provoke edildi. İstanbul’a demirleyen Amerikan 6.Filosunun bahriyelilerini, emperyalizmi denize döker gibi serin Boğaz sularına atan gençler Bursa Nutku’ndan il­ham alıyorlardı.

Gariptir, bu gençleri polisin dağıt­tığı sopalarla Taksim’de kovalayan dindar-mütedeyyin kitleler de aynı metnin gereğini farkında olmadan yerine getiriyordu.

Kanlı Pazar yakın tarihimizin dö­nüm noktasıdır. Bursa Nutku mo­delinde araçların seferber edilmesi ile şiddet tırmandırılmış ve ülke iki darbeyi meşrulaştıracak kadar kaos ortamına sürüklenmiştir. ’

12 Mart ve 12 Eylül darbeleri bu ortamın eseridir. Kanlı Pazar başlan­gıç, 12 Eylül şokun son noktasıdır. Baş.aktör ise Bursa Nutku, daha doğ­rusu bu kadar berbat bir metinden devrim tezleri üretebilen sol-sosya-list liderlerdir.

Bir metin adam öldürür mü?

Bursa Nutku birçok cinayetin elden azmettiricisidir.Geriye dönüp bakarken asıl hayıflanılacak şey,bu çocukça metnin bu kadar ağır suçları üstlenebilmesidir.

Bursa Nutku yakın dönemin ideolojik sefaletini en güzel temsili sembollerinden biridir.Türkiye’nin yoksul ideolojik edebiyatının fikri seviyesini Bursa Nutku çizmiştir.

Derin Tarih

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir