Nazari aklı şimdi de bir başka açıdan; insanın bilgiye ulaşma süreciyle ilgili olarak değerlendirmeye çalışalım.
İnsanlar bireysel olarak hayatlarının çok büyük bir bölümünü tecrübe düzeyinde yaşarlar. Bir belirsizlikle karşılaştıklarında ise, nazari akıllarındaki o belirsizliğe ait boşluğu, insanlığın kümülatif bilgi birikimiyle; okuyarak ve öğrenerek kapatırlar. Sorun, aradığımız cevap insanlığın türsel nazari bilgi bankasında bulunmadığında ortaya çıkar. Amelî aklın tecrübenin sınırına dayandığı ve bir çıkmaza sürüklendiği, görünenler veya bilinler ile ihtiyaç duyduğu belirsizliği açıklayamadığı noktada nazari akıl (bilgi bankası olarak değil hipotetik akıl olarak) devreye girmek zorunda kalır. Bu tecrübi noktanın ilerisinde (veya tümellere doğru gerisinde) ne olabileceğine dair, ontik gerçeklikten (varlık, âdetullah, uzam ve sevgiden) aldığı imamla bir varsayımda bulunur. Olanın, yani apaçık ortada olan görünüşlerin veya daha önceden bildiklerinin değil, ilkesel/fıtri olarak olması gerekenin üzerine düşünür ve bulunduğu noktanın, insanlığın varlık âlemini keşfettiği epistemik yolculuğunda bir son olmasının önüne geçer.
Kısacası nazari akıl tecrübenin son sınırına dayandığında, o güne kadar sahip olduğu (iç) tecrübenin yani mevcut nazari örüntü sayesinde gerçekleştirdiği düşünsel sorgulamanın imkânıyla bir şeyler varsayar ve varlık âleminde yeni bir epistemik sayfa daha açılmasına vesile olur. Ve elbette yalnızca nazari akılla bilgi kuramsal olarak bir yere varamayız, ancak düşüncelerden başka düşüncelere ulaşabiliriz. Bu saf düşünceleri anlamlı kılan ve bilgeye dönüştüren şey, onların gerçeklikler âleminde sınanmasıdır. Dış âlemde bulunan gerçekliğin mutlak hakikati -o kendinde her ne ise-; insan gibi sınırları olan bir gözlemci için (sınırsız kavrayış imkânına sahip olan evrensel bir gözlemcinin numenal idrakine nispetle) tam anlamıyla “sır”dır.
Nazari akıl hipotetik akıldır ve onun en önemli görevi tutarlı varsayımlarda bulunmaktır. Amelî aldın görevi ise bu varsayımları elde edebilmek için gerekli olan dış tecrübeyi nazari örüntüye uygunluk açısından sorgulanabilmesi için nazari akla taşımak ve ortaya çıkan varsayımı dış âlemde sınamak, onları ileri/çeşitlen- dirilmiş gözlem ve hesaplamalar yardımıyla doğrulamaya veya yanlışlamaya çalışmaktır. Yani modern anlamda bir bilgi sahibi olabilmek için amelî akıl, nazari varsayımın dış dünyada var olan gerçeklikler üzerinden tutarlılığını deney ve gözlemle, (tikelden tümele doğru) tümevarım yöntemini kullanarak sınar. Ancak şunu da belirtmek gerekir; tecrübeyle, çıplak gözlem sayesinde tesadüfen elde edilmiş herhangi bir veri de varsayımı sınanmaksızın nazari örüntüde anlamlı bir yere oturtabilir. Ancak sonuç olarak elde edilen bu tesadüfü tecrübenin de bilgiye dönüşmesi, nazari akün ona dair bir tümdengelimsel varsayımda bulunmasıyla mümkün olur. İşte bu sürece “sorgulama” diyoruz ve onun verisi dış tecrübelerden veya iç tecrübelerden (nazari aklın mevcut altyapısı üzerinden gerçekleştirilmiş soyut düşünce varyasyonlarından) kaynaklanır. Sorgulama, varsayımı ortaya çıkaran nazari örüntüler de bir uygunluk arayışıdır.
Varsayımın tutarlılığını düşünce bağlamında aradığımız sorgulama sürecinde, öncesinde sahip olduğumuz bilgiler bu nazari varsayıma olanak sağlayan kavramsal altyapıdır. Böylece sahip olduğumuz bilgilerle, onun bir aşama ilerisindeki bilgiye ulaşmaya çakşırız. Nazari akıl olmasa, amelî akıl bilim dahi yapamaz çünkü (soyut) akıl ve (nesnel) gerçeklikler arasında “ontik bir hendek”3 bulunduğu için öğrenme sürecinde ilk olarak nazari aklın eldeki bilgilerle bir varsayımda bulunması gerekir. Amelî akıl ise onu gerçeklikler bağlamında araştırır ve eğer ontik dünyada bir karşılığı varsa veya zaman içerisinde yanlışlanmazsa geçerli bilgi statüsü kazanır. Ayrıca yanlışlanmış bir hipotez bilgi kuramsal açıdan en net ve yüksek kesinliğe sahip negatif bilgi değerine sahip olan şeydir. (Tüm kuğular beyazdır önermesinin yanlışlanması bizi kesinlik değeri yüksek “Tüm kuğular beyaz değildir.” bilgisine ulaştırır.)
Sonuç olarak amelî aldın kendisi dış dünyada var olan nesneye ulaşamadığı için asla mutlak bir bilgi sahibi olmaz. Bilginin oluşabilmesi için nazari aklın, sahip olduğu bilgi altyapısı sayesinde gerçekleştireceği bir varsayımda bulunması (görünenden farklı bir şey olduğuna inanması), amelî aklın ise onu (ileri/çeşitlenmiş gözlemler ve hesaplamalar ile) temellendirmeye çalışması; yanlışlama yoluyla bu inancı çürütmesi veya çürütemediği takdirde, zaman içerisinde bilgi değeri kazandırması gerekir. Bu nedenle bu çalışmada “bilgi”, mutlak ve nihai bir tanım olarak değil; nazari bir varsayımın, amelî sınama ve eleştirel denetim süreçleri içinde istikrar kazanmasıyla elde edilen operasyonel bir doğruluk değeri olarak kullanılmaktadır. Bu bağlamda bilgiye, kısaca, “temellendirilmiş doğru inanç {justified true belief; JTB)” denmektedir. Burada inancı (varsayımı) ortaya atan nazari akıl; bu varsayımı dış gerçeklikler kapsamında sınayan ve temellendiren ise amelî akıldır. Elbette nazari akıl, zaman içinde kazanılan yeni tecrübi veriler ışığında, kendi varsayımını düşünce bağlamında da (mantıksal ve matematiksel diyalektik yoluyla) sürekli olarak sorgular ve yeniden temellendirir.
Gördüğünüz üzere bilgi denen şeyi elde etmek gerçekten de çok kolay bir İş değildir ve bu süreçte hem duyusal aldın, hem amelî aldın, hem de nazari aklın vazgeçilemez görevleri vardır. Amelî akıl olmasa, iman edilmiş varsayımlarla dolu bir faraziyeler dünyasına hapsolurduk. Nazari akıl olmasa ise her türden bilgiyi elde etme sürecinin başlangıcı olan tutarlı bir varsayımda bulunamaz ve bilgiye ulaşamazdık. Ortaya koyduğumuz bu epistemik yapı, bilginin ne salt tecrübe ne de salt düşünce olduğunu gösterir. Bilgi, bu ikisi arasındaki gerilimden doğar: Nazari aldın açtığı imkân alanı ile amelî aklın bu alanı gerçeklikle temas ettirmesi arasında. İnsan bilgisinin dinamizmi tam da bu iki yönlü harekette yatar.
Dikkat çekmek istediğimiz önemli bir diğer nokta da nazari olarak varsayılan şeyin bu hâliyle yalnızca bir “düşünce” olduğudur. Soyut olgular üzerine de düşünülebilir ancak bir olgu kalben ve/ veya ameli olarak sınanmamış ise henüz bilgi değeri taşımıyor demektir. Düşüncenin, bilginin konusu olabilmesi, onun sınanmış veya “sınanabilir ve bu anlamda yanlışlanabilir nitelikte” olmasına bağlıdır. Nazari akıl, ameli bir (dış) tecrübeyi kullanarak, aksiyom alıp kavrama yükselebilir. Ya da nazari tecrübeyi (2. ve 3. dereceden soyutlamaları/iç tecrübeleri) kullanarak kavramlardan, daha gelişmiş kavramlara yükselebilir. Bu noktada nazari bir önermenin hikmetli bir kavram mı, saçma bir kurgu mu olduğunu belirleyecek olan şey onun dayandığı iç veya dış tecrübenin, dış dünyanın gerçekliklerinden ilham alıp almamasıdır. Son tahlilde nazari süreçte kavramların en temel formunun mutlaka bir tecrübeye dayanıyor olması icap eder.
Belirtmemiz gereken bir diğer husussa şudur: Bir olgunun mantık cihetinden nazari tutarlılığını aramak ve bulmak bir “ispat değildir. Nazari âlemde olan her şey, düşünceyle ilişkilidir. İspat ancak ameli veya kalbi sınama neticesinde elde edilebilen bir şeydir. Düşüncede yani sorgulamada ispat değil ancak tutarlılık aranabilir-
İspat ise yalnızca tecrübe düzeyinde imgesel olarak gerçekleştirilecek bir sınama soncunda elde edilebilir.
Buraya kadar anlattıklarımızla ortaya çıkan hakikat odur ki nazari aklın 3 temel İşlevi vardır:
1.Bilginin elde edilmesi sürecinde tutarlı bir varsayımda bulunmak.
2.Bu varsayımın ve her türden düşüncenin, 2. ve 3. dereceden soyutlamalar yardımıyla -düşünsel tecrübe bağlamında— kavramsal iç tutarlılığını sorgulamak.
3.Olguların, imgelerin ötesindeki (tümel) ilkesine (kavrama) yükselmek (ki bu olay, tümevarımsal maddi ve manevi tecrübelerin tümdengelimsel bir şekilde anlamlandırılması faaliyetidir).
Amelî aklın ise 2 temel görevi vardır:
1.Elde edilen tecrübeyi nazari akla tümevarımsal bir veri kaynağı olarak sunmak ve bu sayede dış dünyanın sorgulanmasını sağlamak.
2.Nazari varsayımları, elde olan imgesel ve kavramsal alt yapı üzerinden ileri gözlem ve hesaplamalarla tecrübi olarak sınamak.
Varsayımların/Hipotezlerin Ontik Dayanağı
Bir şeyi varsaymak (hipotez kurmak) demek, içinde kendisiyle birlikte aktığımız evrensel Yaşam’ın fenomenolojik algısının ötesinde, evrensel bir gözlemciye nispetle Tümel Varlık, Hareket ve Zamandan müteşekkil bir kendinde gerçeklik olduğunu kabul etmek demektir. Bunun için biz olmasak da kendinde gerçekliğin zihnimizin dışında bizden bağımsız nesnel, yani evrensel bir gözlemciye nispetle objektif olarak var olduğuna inanırız. Bu imkânla Tümel Varlık, Hareket ve Zamanın dışına çıkarak (birTanrıymışçasına,kuşatamadığımız bu tümel mutlaklığı sanki idrak ediyormuş gibi) Varlığı nesnel varlıklara, Hareket’i değişime, Zaman ise fenomenolojik zamana
indirgeyerek, bir anlamda türümüze özgü bir akli gerçeklik yaratmak adına, kendinde gerçeklik hakkında (elbette bir zorunluluk olarak fenomenal algımızın ışığında) bir varsayımda bulunuruz. Bu imkânla da ona (kendinde gerçekliğe ve onun yaratıcısına) mutabık olmaya çakşırız.
Ontik Mimari: Yapısal Tümellikler ve Ruhun Taşıyıcılığı
TNR bağlamında Tümel Varlık, Tümel Zaman ve Tümel Hareket ontolojik kaynak değildir, zira varlığın nedenine değil yaratılmış gerçekliğin nasıl var olduğuna ilişkindirler. Aynı şekilde salt epistemik temsiller de değildirler çünkü yalnızca zihinsel kurgular olarak değil gerçekliğin kendisine karşılık iddiası taşırlar. Bu nedenle TNR’de bu üçü, “ontik düzeyde fakat yapısal tümellikler” olarak konumlanır: yaratılmış gerçekliğin mimarisini oluşturan genel çerçevelerdir. Varlıklar, uzam, âdetullah ve sevgi bu ontik mimarinin içerikleridir; akli kavramlar, yasalar ve matematik ise bu mimarinin insan zihnindeki epistemik temsilleridir.
Bu çerçeve içinde ruh, ontolojik kaynak ya da epistemik bir temsil değildir; ontik mimarinin yapısal bir unsuru da değildir. Ruh, yaratılmış gerçeklik içinde özneleşmeyi mümkün kılan ontik bir taşıyın olarak konumlanır. Başka bir ifadeyle ruh, gerçekliğin genel mimarisi içerisinde bilinç, benlik, irade ve sorumluluğun ortaya çıkmasını mümkün kılan ontik öznelik zeminidir. Ruhun kendisi epistemik bir form üretmez ancak onun ontik tezahürü olan ontik benlik, insana varoluşsal bir farkındalık sağlar. Bu farkındalık, imgesel ya da kavramsal bir bilgi üretiminden önce gelir ve tüm epistemik faaliyetlerin üzerinde yükseldiği epistemik ufku kurar. Bu anlamda ontik benlik, epistemik bir içerik değil; epistemik olanın imkân şartıdır.
Bu açıdan Henri Bergson’un (1859-1941) “bir akışın (süremin) içinde olduğumuz” varsayımı doğrudur ancak bu kendinde gerçekliği ve onun bizden bağımsız bir kendinde hakikati olduğunu inkâr etmemizi gerektirmez. Zaten buna iman etmiş olmasak, nazari aklı ve onunla mümkün olan insanlık durumunu yaratamazdık. Fenomenolojik akış, imgesel bir akıştır. Eğer nazari akılla bir varsayımda bulunuyorsak; kavramsal, mantıksal ve matematiksel nitelikler yaratıyorsak o takdirde düşünmek için bu fenomenolojik
imkânları kullanıyor ve fakat aynı zamanda aklen bu fenomenolojik elbisemizden sıyrılarak bizimle birlikte akan ve kendisini maalesef yalnızca şimdiki zamanda temaşa edebildiğimiz, fenomenolojik algının ötesindeki o kendinde gerçekliğin ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz demektir.
Bir Örnek Üzerinden Klasik ve Modern Bilginin Farkına Dair Açıklama
Diyelim ki gökyüzünde (bir dış tecrübe olarak) Venüs’ü gördünüz ve onun diğer yıldızlardan farklı özelliklere sahip olduğunu keşfettiniz. Böylece gökcisimleri ile ilgili daha önceden zihninizde var olan örüntüye uygun olarak onu bir yıldız değil bir gezegen olarak tanımladınız. İşte bu kesinliği tartışılabilir varsayım klasik bilgidir. Ve günün birinde teleskop icat edilir ve siz klasik dönemde bilgi olarak tanımlanan bu epistemik varlığı ileri gözlemle sınarsanız, dünyaya olan yaklaşık mesafesini hesaplarsanız, onun gerçekten de bir gezegen olduğunu anlarsınız. Bu ise modern bilgidir.
Klasik bilgiyi kesinlik açısından şüpheli kılan temel unsur, onun öznel etkilerden fazlasıyla beslenen bir yapıya sahip olmasıdır. Buna karşılık kesinlik, bilginin elde edilme sürecinde öznel etkilerin asgariye indirilmesini ve bilginin, dış dünyaya mutabık olmak zorunda olan paradigmatik ön kabuller üzerine inşa edilmesini gerektirir. Bu ön kabuller, deneysel olarak doğrulanabilir önermeler değil; bilginin üretilmesini mümkün kılan epistemik zeminlerdir. Modern dönemde gözlem ve hesaplama imkânlarının geliştirilmesiyle amaçlanan da bilginin mümkün olduğunca türsel olarak ortak bir algı ve değerlendirme zemininde kurulmasıdır.
Kısacası Venüs’le ilgili varsayımınızda yanılmamış olsanız da örneğin Batlamyusçu kozmolojik anlayışa göre dünya evrenin merkezidir ve bu önerme gerçeklik bağlamında büyük bir yanılgının ürünüdür çünkü ameli olarak sınanmamış -buna karşılık sağduyuya uygun- gözlemin neticesinde yapılmış nazari sorgulamayla ortaya atılmış bir varsayımdır. Bu arada klasik dönemde elbette modern dönemdeki gibi ileri gözlem ve hesaplama araçları teknik olarak yoktu ancak onu modern olandan farklı bir bilme tarzı yapan temel unsur, teknik yetersizliklerden ziyade (çalışmanın 2. ve 3. kitabında detaylıca izah edilecek olan) bilgiyi tanımlama ve elde etmeye dair yönteminin farklılığıydı.
Bir kavram olarak değindiğimiz “iç tecrübeye” verilebilecek en çarpıcı örnek, hiçbir gözleme dayanmayan “matematik aksiyomlardır”. Onlar daha önce nazari akılda var olan matematik dünyanın örüntüsü üzerinden deneyimlenir ve eğer başardı olursa, matematik dünyadaki yerini alır. Matematik, bu konudaki en çarpıcı örneklerden biri olsa da 2. ve 3. dereceden soyutlamalar yardımıyla bir yapboz misali kavramsal dünyamızda belirli nörosinaptik örüntü parçalarını farklı varyasyonlarda yeniden konfigüre ettiğimiz süreçte bilinç seviyesinde yaşadığımız o her bir durum (yapboza dair her bir evirip çevirme eylemi) “iç tecrübe” olarak tanımlanır.
Merak Etme ve Soru Sormanın Epistemolojik Değeri
Merak etme ve soru sorma herhangi bir konuda bilgi elde etme sürecini başlatan şeyler olarak çok önemlidir. Merak; hayatın içinde imgesel olarak içine düştüğümüz (duygular gibi kendisi de ruhsal bir yan etki olan) “hayret” karşısında nazari akılda bu olayın nasıllığı ile ilgili olarak ortaya çıkar ve bir formel arayışa, yani nazari sorgulamaya girişmeye neden olur. Yaşanan imgesel hayretin yol açtığı nazari merakın epistemik tezahürü, nazari örüntüde ortaya çıkan bu beklenmedik boşluğu nasıl doldurabileceğimize dair yapılan ve nazari sorgulamayı başlatan “soru sorma” olgusudur. Yani soru sormak; nazari örüntüde iç veya dış tecrübelerden kaynaklı doldurulması gereken bir boşluğu fark etmek ve onu sorunsallaştırmaktır. Görüldüğü üzere nazari varlık ağacının büyümesi ve tekâmül etmesi için merak ve soru sorma gerçekten vazgeçilemez iki unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.
Nazari Aklın Doğuşu Neyi Mümkün Kıldı?
Nazari aklın ortaya çıkışıyla gerçekleşen bu dönüşüm, insan türünün diğer canlılar gibi çevresel koşullara amelî bir farkında!ıkla verdiği tepkileri bir üst seviyeye taşımıştır. Nazari akıl ile insan türü iradi olarak kendi çıkarları doğrultusunda görünüşlerin (imgesel tecrübenin) ötesinde Var olabileceklere karşı bir tahayyül ve merak geliştirmiş oldu. Bu sayede gerçekliği tecrübe etmenin ötesinde onu keşfetme, sahip olduğu bilgilerle ona dair öngörülerde bulunarak varlığım daha fâzla güvence altına alma imkânına kavuştu. Böylece doğayla uyumlu yaşamaktan daha fazlasını; onu maniple etme ve üzerinde tahakküm kurma şansını yakaladı. Bu amaçla doğa baklandaki nazari bilgisini ve bu bilgiler ışığında geliştirdiği araçları kullandı. Hatta son birkaç yüzyılı tanımlayan modern çağda bununla da yetinmedi ve doğanın niteliğini daha iyi öğrendiğinde, birtakım araçlarla onu yalnızca sınırlı bir şekilde maniple etmenin ötesinde, bu niteliği daha iyi anlamasını sağlayacak epistemik amaçlı kullanılan araçlarla doğayla ilgili daha fazla bilgi edinebileceğini ve onu kendi çıkarına olacak şekilde baştan şekillendirebileceğini fark etti.
EPİSTEMOLOJİK OLARAK İHTİYAÇ DUYDUĞUMUZ MİNİMUM METAFİZİK AKSİYOMLAR
Bilgiyi elde ederken, yeni bir varlık tarzı ya da yöntem üzerinden yeni bir tümel yapının başlangıcını inşa etmiyorsak o noktada aksiyomun temeli bir an öncesinde bildiklerimiz, yani sahip olduğumuz (paradigmatik) kavramsal dünyadır. Eğer yeni bir tümel ana dalın başlangıcında isek, bu paradigmatik başlangıç için birtakım minimum metafizik aksiyomlara ihtiyaç duyarız: “Bu varlık türü vardır, zihnimden bağımsızdır, onun bilgisi bilinebilir ve diğer insanlara aktarılabilir.”
Varlık ağacındaki bu tümel çıkış noktalarım yeni bir varlık tarzı ve metot bağlamında geriye doğu takip ettiğimizde son aşamada Varlık kavramının kendisine geliriz. İşte bu en gerideki nokta,insanlığın epistemik ve ontik olarak başlangıç noktasıdır ve o ilk anda insan, varlıkların/olguların neden var olduğunu sorgulamıştı. Böylece bir yaratıcı varlık olması gerektiği yönünde bir varsayım geliştirdi. Sırtını bilgi kuramsal olarak dayadığı bu arkaik tekilliğin sonrasında, tikellere doğru olan kavramsal yolculuğu başlayabilirdi. Artık etrafında gördüğü imgesel kesreti -o ne kadar çeşitlenirse çeşitlensin- kavramsal bir vahdete irca edebilirdi çünkü ilk ve en tümel kavramını zihninde yaratmayı başarmıştı. Yaratıcı (Tanrı kavramı) varsa, Varlık da var demekti ve hatta bu ilk anda muhtemelen varlık ve Tanrı aynı kavramsal şeydi. Bu çıkış noktasından itibaren nasıl sorularını peş peşe sormaya, doğayı (dış dünyayı) kendisine rehber edinerek varlıkları öğrenmeye ve öğrendiklerini dil, matematik ve yazı gibi birtakım zihni araçlarla diğerlerine aktarmaya başladı. Elbette insanlar ilk çağlarda bu kesreti ve imgeler arasındaki ilişkilerin nasıl gerçekleştiğini açıklamak için -sınanmış bilgilere sahip olmadıkları için- tutarsız varsayımları yani mitleri kullanmıştı.
İnsan, ancak başı ve sonu olan, yani sınırları belirlenmiş bir olguyu tanımlayabilir. Bir başka ifadeyle, bir varlık ancak nesnel ve kavramsal olarak diğerlerinden ayrıldığı sınırlar üzerinden tanımlanabilir. Buna karşılık, “imgesel bir sonsuzluk” olarak idrak edilen evrende herhangi bir kavramsal tanımlama mümkün değildir, vahdetin içinde bulunan kesret, yalnızca duyusal düzeyde fark edilebilir, kavramsal olarak ayrıştırılamaz. Zira hem zamansal hem de maddi bir çerçeveye alınamayan şeyler, tanımın konusu olamaz. Başlangıç noktası anlamında ortaya çıkan böylesi arkaik bir tekillik -yaratıcı bir varlığa dair varsayım- insana bu imkânı, yani Varlığa sınır koyabilme yetisini sağlamıştır. Nazari bir aklın henüz var olmadığı bundan önceki dönemlerde, cardılar için evren bütünüyle imgesel bir sonsuzluk olarak tecrübe ediliyordu. Onların zihninde her şey mutlak bir ontik vahdet halindeydi; çünkü varlıklara kavramsal sınırlar çizen, onları bu sınırlar ve formel ilişkiler üzerinden tanımlayan bir nazari akıl mevcut değildi. Kavram, mantık ve matematik henüz yoktu; kesret, nazari değil imgesel bir formda yaşanıyordu,
İnsan için her şey, işte bu “ilk metafizik” ile başladı: Tecrübe edilen tüm bu imgesel çokluğun ardında bir yaratıcı olmalıdır.Böylece imgenin ötesindeki ilk gerçek kavram zihinde doğdu. Tanrı (Yaratıcı). Elbette bu andan öncesinde canlılar, İmgesel tecrübeleri üzerinden aletler geliştirmiş, avlanma teknikleri üretmiş olabilirler. Ancak bir olgunun gerçek anlamda kavrama dönüşmesi, onun yalnızca duyusal bir kullanım nesnesi olmaktan çıkıp soyut bir tasarımsal nesneye yükselmesiyle mümkündür. Bu yükseliş, bir isimlendirmeyi ve tanımlamayı zorunlu kılar. Tanım ise bir varlığı diğerlerinden ayıran sınırların kavramsal olarak belirlenmesi demektir. İşte bu sınır koyma yetisi, imgesel çokluğun ötesine geçen ilk metafizik soyutlamayla mümkün olmuştur.
Sonrasında Tanrı varsayımıyla birlikte Varlık da kabul edilebilir hâle geldi; aynı zamanda bu varlıkların bilinebilir olduğu ve bu bilginin diğer insanlara aktarılabileceği fikri mümkün oldu. Ardından, zihindeki kavramsal varlık ağacının her bir tümel dalı, bu ilk metafiziğin minimal formlarıyla gelişimini sürdürdü: “Bu varlık tarzı vardır, zihnimin dışındadır; onun bilgisi bilinebilir ve başkalarına aktarılabilir.” Özetle, yöntem sahibi tüm düşünce sistemleri bir aksiyoma -metafizik temelde bir varsayıma- yani mutlak (var) olduğu kabul edilen bir başlangıç ilkesine dayanır.
Merak ve Hayret Hakkında
Burada önemli bir kavramsal farklılığı görünür hâle getirmemiz gerekir: “Aslında her bir ruh (sahibi canlı), sahip olduğu duyusal imkânlar nispetinde çevresindeki değişimlere dürtüsel/içgüdüsel veya ruhsal keyfiyete bağlı olarak rastlantısal bir reaksiyon verir. Ancak bu tepkiler, dış dünyayı bilinçli bir varlık alanı olarak kavramak anlamına gelmez. Bu düzeyde dış dünya, yalnızca duyusal tekrarlar ve imgesel örüntüler aracılığıyla tanınan bir görünüş alanıdır.
İnsanı diğer canlılardan ayıran şey, Varlığı yalnızca deneyimlemek değil onu kavramsal olarak var kabul edebilmesidir. Bu farkı, bir yeni doğan bebeğin “Ce-e” oyununa verdiği tepki üzerinden açıkça gözlemleyebiliriz. Henüz nazari kavramlara sahip olmayan bebek için yaşanan şey, duyusal olarak dış dünyanın imgesel resminin anlık ve nedensiz değişiminden ibarettir. Bir şeyin var veya yok oluşunu evdeki köpeğinizin de aynı hayret ile karşılaması sayesinde bu fenomeni sınayabilir, yaşanan deneyimin kavramsal değil imgesel olduğunu anlayabilirsiniz. Buna karşılık erişkin bir insan, çevresindeki bir nesne ortadan kaybolduğunda onu aramaya yönelir. Çünkü o nesne, yalnızca duyusal bir görünüş değil; aynı zamanda kavramsal olarak tanınmış ve sürekliliği mantıksal bir dizgede varsayılmış bir varlıktır.
Bu çerçevede hayret, tecrübeye aykırı bir olay karşısında ortaya çıkan edilgen bir ruhsal etkidir. Merak ise bilinçli ve iradidir; hayrete yol açan olayın hangi kavramsal ilişkilerle, nasıl ve/veya neden gerçekleştiğini anlama arzusudur. Yaşamı yalnızca imgesel ardışıklıklar olarak deneyimleyen ve kavramsal idrake sahip olmayan bir varlığın, hayret duyması mümkündür fakat bilinçli bir merak geliştirmesi mümkün değildir. Çünkü bir cardı için gerçeklik, görünüşlerden ibaretse, merak edilecek bir ilişki de yok demektir.
Son kertede merak ile hayret arasındaki temel fark, kavramsal bilinç ile imgesel farkındalık, iradi yönelim ile edilgen etkilenme arasındaki ayrımdan kaynaklanır.
KESRET VE VAHDET KAVRAMLARININ HAKİKATİ
Her şeyi Parmenides gibi mutlak bir vahdet olarak kabul ederseniz, felsefe ve düşünce biter çünkü o takdirde ortada bilinmesi icap eden varlıklar yok demektir. Her şeyi Herakleitos gibi mutlak bir kesret olarak kabul ederseniz de felsefe biter çünkü bilginin mümkün olabilmesi için mutlak kesret içinde belirli varlık tarzlarını ortak özellikleri üzerinden kavramsal bir vahdete irca etmeniz gerekir. Ayrıca (imgesel) kesretin ötesindeki (kavramsal) vahdet görülmezse yani gerçeklik, görünenin ötesinde bir şey olarak varsayılmaz ise sadece imgesel olarak var olanlar var demektir ve bu kabul olması gereken üzerine varsayımlarda bulunarak yeni kavramlar ve formlar ihdas ederek yeni şeyler öğrenemeyeceğimiz anlamına gelir.
Kısacası eşanlı olarak hem görünüş hem gerçeklik, hem kesret, hem vahdet, hem fenomenal, hem de numenal olan var kabul edilmek zorundadır. Akıl ancak bu şekilde görünüşten gerçekliğe, (imgesel) kesretten (kavramsal) vahdete, fenomenden numene yürütülebilir. Eğer yalnızca tek bir özneye (insana) göre olanın (görünüş, kesret ve fenomenin) varlığı kabul edilirse bu statik durum bilgiyi imkansız hâle getirir çünkü bilgi nazari akıl ve amelî akıl arasındaki dinamik bir etkileşimin neticesinde mümkün olabilir.
Özetle, her türlü açıklama kesreti vahdete irca etme çabasıdır. Bir başka deyişle; kesret (yani imgesel tecrübe) içinde vahdeti (kavramı) görme çabasıdır. Bu yüzden varlıkları amelî bir zihin alışkanlığıyla, önsezisel olarak ortak özellikleri üzerinden gruplar ve bilgiye ulaşmaya çalışırız. Bu anlamda en yüce bilgi (kavram), vahdetin tümevarımsal olarak bütünüyle kendisinde toplandığı Tanrıdır; O (c.c.), bir düzen (âdetullah) içinde var olan tüm kesretin tek anlam yükleyici ve yaratıcı kaynağıdır. O (c.c.) tek yaratıcı olduğu için imgesel kesret epistemik açıdan tümevarımsal olarak son noktada ona ulaşır. Fark ettiğiniz üzere “kesreti vahdete irca etmek (döndürmek)”, zihnimizde var olan duyusal (imgesel-tecrübi) kaosu, epistemik bir düzene dönüştürmek demektir. Bu anlamda kaos ya da kozmos (nomolojik düzen) epistemik olarak zihne itibarladır. Ontik gerçeklikte ise birtakım benzerlikler ve tekrarlar üzerinden fark edilen (epistemik anlamda bir düzen değil ve fakat bu düzenin kaynağı olan) bir akış (düzenlilik hâli/yasaya kaynaklık eden istikrarlı akış: ontik düzenlilik+süreklilik+tekrar edebilirlik+güvenilirlik yapısı) vardır.
Evrene baktığımızda nehir akıyor, hava bir soğuk bir sıcak, güneş de patlamalar oluyor, gök cisimleri bir türlü yerlerinde durmuyor. Burada düzen nerede? “Ontik perspektifte düzen”; bir varlıkta veya sistemde, onu meydana getiren tüm alt unsurların (kesretin), hakiki bütünlüğe sahip o varlığa özel belirli bir veya daha fazla üst-öznel gayeyi tahakkuk ettirmek için örgütlenmiş olması demektir. Dikkat ederseniz ortada bir gaye varsa, bu gayeyi murat eden bir bilinç varsayımı da kaçınılmaz olur. Örgütlenmeden kastettiğimiz İse; tüm nasıllık koşullarının o varlığı veya sistemi ve en geniş manada kâinatı var edecek şekilde tezahür etmesi anlamındadır ve bu tahakkuk sürecine âdetullah diyoruz. Âdetullah gibi bir isim kullanmamızın nedeni bu varoluşların imgesel olarak fark edebildiğimiz belirli döngülere ve benzerliklere sahip olmasındandır. Bu tecrübi farkın- dalığa ek olarak insan âdetullahı kendi zihninde yarattığı epistemik tasarımlarla kendisine açıklayabilir, buna mantık, matematik ya da bilimsellik der.
Bu zihinsel İnşa süreçlerinde insan, varlıkların birbirine dikkat çekici ölçüde benzeyen formlar altında, sanki tek bir kaynaktan sadır olmuşçasına tezahür ettiğini fark etmiştir. Bu benzerlik, evrenin canlılığı ve inşam mümkün kılan koşullarla uyumlu, istikrarlı bir ontik düzenlilik sergilediğini gösterir. Ancak bu durum, evrenin kendinde epistemik anlamda bir düzene sahip olduğu anlamına gelmez. Evren, ne ise odur; onun bu istikrarlı ve tekrar edilebilir varoluş tarzına âdetullah diyoruz. Bu noktada kaos ve kozmos karşıtlığı, evrenin ontik yapısına değil; insan zihninin bu yapıyı açıklama, anlamlandırma ve temsil etme başarısına ilişkindir. Kozmos, ontik düzenliliğin zihinde kurulan epistemik ifadesidir; kaos ise bu ifadenin kurulamadığı ya da henüz kurulamadığı durumları temsil eder. Buna karşılık nazari değil ve fakat imgesel-ruhsal bir farkındalıkla evrenin kendisinde var olduğunu söyleyebileceğimiz ontik düzenlilik; aslında her varlığın hakiki bütünlüğe sahip bir varlık olarak tezahür etmiş ve ediyor olmasıdır. Bu aynı zamanda her belirimin/ortaya çıkışın, belirli bir şekilde olması demektir ve insana bir yaratıcı ya da üst gaye olabileceğini düşündüren şey tam olarak bu imgesel akışa dair farkındalıktır çünkü evrende hiçbir şey öyle durduk yere olmamaktadır, tüm tezahürler belirli bir nedene bağlı olarak gerçekleşmektedir.
Son tahlilde bu epistemik çabanın nihai yönelimi; varlık âlemini ve onun işleyişini zihnileştirebilmek ve kâinatı böylece insana tanımlayabilmektir. Peki, bahsettiğimiz imgesel kesret gerçekten kavramsal bir vahdete irca oluyor mu? Esasen yaptığımız, varlıkları ortak fıtri özellikleri üzerinden kavramsallaştırmaktı ancak bu zamanla kavramsal bir vahdete değil (imgesel kesretin yanında) kavramsal bir kesrete de yol açtı ve bu kavramsal kesret uygarlığın ilerleyişiyle derinleşmeye devam etmektedir. Yani vahdet arzusu aklen bizi gerçek bir vahdete götürmüyor. Tam tersine insanlığı kesif bir kavramsal kesrete mahkûm ediyor. Çünkü zihnindeki kavramsal varlık ağacı tikeller istikametinde büyümektedir ve bu durum bizi, kavramları tümellere doğru (tümevarımsal olarak) takip ettiğimizde son noktada ulaştığımız Tanrı kavramından günden güne daha da uzaklaştırmaktadır.
Bilginin Temeli
Bilginin, insanlığın erken dönemlerinde temellendirilmesi, ortada yalnızca sınırlı sayıda kavram varken ve mantıksal/mate- matiksel formel yapı henüz inşa edilmemişken bugünden çok daha farklıydı. Varlık âlemi nasıllık bağlamında incelendiğinde -tecrübi olarak sınanmış bilgi çok az olduğu için- nazari düşünce mecburen hemen bir tanrısallığa gelip dayanıyordu. Yani bilgi bu tanrısallıkla temellendiriliyor, formel ilişkiler de imani bir tarzda ve mitik bir yapıda kurgulanarak inşa ediliyordu. Bu çağda Varlık ağacı çok bodur, tümel ilk başlangıç noktalarına çok yakındı. Bugün ise bilginin temeli genellikle elde edilmiş bir önceki bilgi altyapısı olmaktadır çünkü Varlık ağacı ziyadesiyle büyümüş, kavramlar ve yöntemler gelişmiş; bir adım sonrasındaki bilgiyi ararken çoğu durumda metafizik bir sıçramaya ihtiyaç kalmamış gibi görünmektedir. Ancak modern dönemde yine de minimum metafizik kabullere özellikle genetik, nörobiyoloji, kuantum mekaniği gibi yeni bir disiplin inşa ederken ihtiyaç duyuyoruz. Bu çağda mutlak “Varlık” kavramı nazari bilgi ağacında o kadar gerilerde kaldı ki bugün ona (ontolojiye) çok da ihtiyacımız olmadığını düşünüyoruz. Bu yüzden “neden” sorusuna gerek olmadığını, “nasıl” sorusunun insanlık için yeterli olduğunu düşünmeye başladık. Peki gerçekten de öyle mi?
Ayrıca belirtmemiz icap eder ki minimum metafizik aksiyomlar tikel yüzeye yakın olduğu için Varlık ağacının tamamıyla değil ilişkili oldukları bir alt dal ve yatay dallarla uyum içinde olmalıdır. Bu ağaçta düşünce ne kadar tümelleşirse, o oranda üzerindeki genişleyen dallarla ve bu dalların taşıdığı bilgi yüküyle uyumlu olmak zorundadır. Bu ağacın kökünün, Varlığın metafizik imkânı (aksiyomatik temeli olması) anlamında Tanrı olduğu varsayılır. Ağacın bütünü ise bu sebepten dolayı Varlık ağacı olarak tanımlanır.
TÜMEL VE TİKEL KAVRAMLARI ÜZERİNE
Aldın nazari yönü, varlığı tümel ilişkiler ağı içinde (tümel yönelimli) düşünmeye yönelen boyutudur. Bu düzeyde akıl, tekil olgularla yetinmez; onları birbirine bağlayan ilkeleri, düzenlilikleri ve kavramsal tutarlılığı sorgular. Bir düşüncenin “tutarlı” sayılması, bu anlamda, onun yalnızca kendi içinde değil varlık alanındaki diğer kavramlarla kurduğu ilişkiler bakımından da anlamlı bir bütün oluşturmasına bağlıdır. Nazari akıl, kavranılan bu ilişkisel bütünlük içinde üretir ve düzenler; boşlukları ise varsayımlarla doldurarak düşünceyi ilerletir. Bu varsayımlar, sınanmak üzere dış dünyaya yönelir; sınama faaliyeti ise duyusal ve amelî akıl tarafindan yürütülür. Böylece düşünce, bir yandan kavramsal bütünlüğünü korur, diğer yandan gerçeklikle temasım kaybetmeden ilerler.
Bu çerçevede nazari akıl, kavramları birer zihinsel tasarım olmalarının ötesinde, gerçeklikle kurdukları ilişki ölçüsünde anlamlı yapılar olarak ele alır. Bu nedenle kavram üretimi nihai bir hakikate ulaşma iddiasından ziyade; düşünceyi tutarlı kılma, olgular arasında yönlendirici bağlar kurma ve bilinci işlevsel bir bütünlük içinde ilerletme çabasıdır. Nazari aldın varsayımları bu sebeple mutlak doğrular olarak değil; sınanmaya açık, değişebilir ve gerektiğinde terk edilebilir epistemik imkânlar olarak düşünülmelidir.
Sonuç olarak kavramlar modern dönemde açıkça fark edildiği üzere gerçekliklerini, yani dış dünya ile olan mutabakatlarını zamanla yitirebilen ya da içerik değiştirebilen yapılardır. Bu nedenle epistemik düzlemde tümel, zorunlu, ezelî ve ebedî bir bilgiden söz etmek mümkün değildir. İnsan için, TNR bağlamında, mutlak bir bilgi yoktur çünkü bütün bilgi kuramsal sistemler, varlık âleminde her şeyin her zaman olduğu gibi istisnasız bir şekilde olmaya devam edeceği varsayımı/inancı üzerine kuruludur. Bu durum bilginin değersiz olduğu anlamına gelmez; aksine, bilginin asıl işlevinin muti aklığı temsil etmekten çok yön gösterici olmak olduğunu ortaya koyar. İnsanlık çoğu zaman bir bilgiyi, kesin doğruluğundan ziyade, işlevsel yeterliliği temelinde kullanır. Böylece bilginin doğruluğundan belki de daha belirleyici bir ölçüt öne çıkar: bilginin faydası. İnsan -tıpkı bedensel duyumlarında olduğu gibi—sınama imkânı bulunmayan durumlarda, faydalı olanı doğru varsayarak kabul eder ve zihnindeki boşlukları bu varsayımla doldurur.
Ayrıca şunu özellikle belirtmek gerekir ki bilgiler ve kavramlar, mutlak anlamda değil daima ilişkisel olarak tümel ya da tikel nitelik kazanırlar. Bir varlık ya da bilgi, ancak bir başkasına nispetle tümel veya tikel olarak tanımlanabilir. Bu nedenle tümellik ve tikellik, sabit kategoriler değildir; hiyerarşik bağlamlara göre değişen konumlanış- lardır. Örneğin bir yaprak, ağaca nispetle tikel bir varlıkken; kendisini oluşturan hücreye nispetle tümel bir düzeyi temsil eder. Benzer şekilde bir karbüratör, aracın bütününe göre tikel; onu meydana getiren somun ve cıvatalara göre ise tümeldir.
Bu ilişkisellik, bilginin işleyişini de belirler. “Tümeli bilmek, tikeli anlamlandırmak açısından; tikeli bilmek, tümeli anlamak açısından önemlidir”. Aynı örnek üzerinden açıklamak istersek; aracı biliyor ve fakat karbüratörün ne iş yaptığım bilmiyorsanız, karbüratörü anlamamışsınız demektir. Karbüratörün ne iş yaptığım biliyor ancak aracın ne olduğunu bilmiyorsanız, karbüratör size anlamsız gelecektir. Yani (tikel) karbüratör anlamanızı, (tümel) araç ise anlamlandırmanızı sağlar. Bir şeyin bütünü hakkında bir kanaatiniz yoksa, onu teşkil eden parçalar (tikel) anlamsızdır.
İnsan bilgisi tarihsel olarak bu iki yönlü hareket içinde ilerlemiştir. Bir yandan bütüne dair çerçeveler kurmuş, diğer yandan ayrıntıya yani tikelliğe doğru derinleşmiştir. Modern bilginin ayırt edici yönü de burada ortaya çıkar: Bilgi, giderek daha fazla ayrıntıya nüfuz ederek gelişmekte ve fakat bu derinleşme, tümel bağlamlarla ilişkilendirilmediği ölçüde anlam kaybı riski taşımaktadır.
Özetle bir olguyla ilgili tümevarımsal gözlem ve deney gibi bir tecrübi faaliyet yapıyorsanız tikel, aynı olguyla ilgili alt unsurları tümdengelimsel bir şekilde irdeliyorsanız tümel bir şeyi araştırıyorsunuz demektir. Bu nedenle tümel ve tikel kavramları, ontik varlık türlerini değil düşünsel faaliyetin yönünü belirtir. Bu çerçevede epistemik anlamda mutlak bir tümelden de söz edilemez. Çünkü her kavram, daha geniş bir kavramsal bağlam içinde anlam kazanır. Biz, epistemik düzlemde varlıkları tikel ve tümel olarak ayırıyoruz; ontik düzlemde ise hiçbir varlık bağımsız ve koşulsuz değildir; (ontik varlıkların mutlaklığı koşulludur; onlardaki fıtri değişimler de onların bu koşullu mutlaklığının bir unsurudur) her varlık belirli koşullar altında ve diğer varlıklarla belirli ilişkiler içinde ortaya çıkar. Ontolojik anlamda mutlaklık ise yalnızca Tanrı ya atfedilebilir.
Yücel Aytaç – Bir Aksiyom Uygarlığı İnsanlık(Epistemolojik Hakikatler),syf:423-440
Dipnotlar:
3» Burada “ontik Hendek’le kastımız, akıl ile varlığın farklı tözlerden mamul oluşu değildir; bilincin içeriden, nesneninse dışarıdan verilmesinin yarattığı temsil mesafesidir. Aristotales “İki farklı cevher birbirini bilemez, bu nedenle bilen ve bilinen arasında bir benzerlik olmalıdır.” demiştir ve haklıdır da. Akıl, maddi bir altyapıya sahip olduğu için maddi varlıkları bilebilmektedir ve yine aynı sebepten Tanrı ve ruh gibi farklı tözden olanları bilemez; ancak ontik işaretlerden hareketle metafizik nispet kurar ve sınırlarını bilerek konuşur.


0 Yorumlar