Atatürk Devrimleri ve Sonuçları

Cumhuriyet yönetiminin antidemokratikliği birinci derecede laiklikle bağlantılı bir meseledir.Cumhuriyet öncesinde 1. Dünya Savaşı sonrasında yer yer işgale uğrayan Türkiye, kendini savunmak için halkın doğrudan katılımını gerektiren bir mücadele yürütmüştür. Halkın yönetime katılması bu dönemde sonraki yıllarda görülmeyecek seviyeye yükselirştir. 1920’de TBMM’nin Cuma namazından sonra ve dualarla açılması gibi şeklî unsurlar dışında, Meclis içinde yer alan çok sayıda sarıklı milletvekilleri, Müdafaa-yı Hukuk cemiyetlerinin bir çok yerde müftüler ve din adamları öncülüğünde kurulması mücadeleye halkın iştiraki için gerekliydi.

Savaş zaferle neticelendikten sonra yeni Türkiye Devleti Millî Mücadele dönemindeki havayı devam ettirerek “gerçek bir cumhuriyet” ve “demokratik bir yönetim” olabilirdi, öyle olması hâlinde ise, her hâlde “Atatürk devrimleri”’ denilen uygulamalar yapılamazdı.

Yeni Türkiye Devleti gerçeklen halka dayanan, onun eğilimleri doğrultusunda hareket eden bir yönetim oluştursaydı, şüphesiz Türkiye yine ve daha aklî şekilde modernleşecekti. Ama bu modernleşme “inkılâp” diye yüceltilen uygulamalar sonucu olmayacaktı.

Doğrudan veya dolaylı olarak dine, dinî kurumlara veya dinî nitelikli sayılan kurumlaşmalara karşı yürütülen hareketler Cumhuriyet kurulduktan sonra ilk on yılın özetidir. Bu yüzden, Cumhuriyetin kuruluş dönemi İstiklâl Mahkemeleriyle fazlasıyla iç içedir.

1923-30 arasında İslam’dan uzaklaşmaya, laikliğe mecbur edilen Türkiye, tabiî olarak şiddete ve İstiklâl Mahkemelerine de mahkûm olmuştur.

Türkiyenin dinî yapısının Lozan Konferansı’nın tamamlanmasının hemen ardından tartışılmaya başlanması ilgi çekicidir. Kâzım Karabekir konunun bu tarafına dikkat çekmektedir. Karabekir, Ankara’da Lozan’dan sonra yeni bir hava esmeye başladığını, İslâmiyetin ilerlemeye engel olduğunun üst kademelerde ve parti toplantılarında seslendirilidiğini belirtmektedir:

“Halk Fırkası ladini ve lâ-ahlakî olmalı imiş! Macarlar ve Bulgarlar gibi ufak milletler bizim gibi, Almanya tarafında bulunarak mağlup oldukları hâlde, istiklâllerini muhafaza ediyorlarmış. Medeniyete girmişlermiş. Türkiye, İslâm kaldıkça, Avrupa ve hele İngiltere müstemlekelerinin çoğunun halkı İslâm olduğumuzdan, bize düşman kalacaklarmış? Sulh yapmayacaklarmış! ”

“10 Temmuz 1923 Ankara İstasyonundaki kalem-i mahsus (özel kalem) binasında Fırka nizamnamesini müzakereden sonra, Gazi ile yalnız kalarak hasbihallere başlamıştık. ‘Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar ’ dediler. Kendisini Hilafet ve Saltanat makamına layık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde bulunan, din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığınla lâtife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şu izahı verdi: ‘Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün delildir, Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz! Bu suretle kalkınma kolay ve çubuk olur.

Karabekir, Mustafa Kemal Paşa’nın ‘dinî ve ahlâkî inkılâp yapmadan once hiç bir şey yapmak doğru değildir. Bunu da ancak bu prensibi kabul edebilecek genç unsurlarla yapabilirim’ düşüncesinde olduğunu öne sürer.

Kâzım Karabekir, kendisinin bulunmadığı ve dinin tartışıldığı bir oturum sonrasında görüşmelerle ilgili olarak da şu bilgiyi naklediyor:
“Ben geldiğim zaman müzakere bitmiş; kısmen de dağılmışlardı. Mevcut azadan Tevfik Rüşdü Bey; ‘ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam ’ dedi. Ben de konuştuklarını bilmediğim için sordum:

*Nedir o kanaat?’
“Tevfik Rüşdü Bey ’in solunda ve benim hemen karşımda oturan Mah- mud Esat Bey sert bir cevap verdi:
‘İslâmlığın terakkiye mâni olduğu kanaati ¡..İslâm kaldıkça yüzümüze kimsenin bakamıyacağı kanaati.
“Fethi Bey söze karışarak gayet mütehakkim bir eda ile dedi ki: Evet Karabekir, Türkler İslâmlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslam kaldıkça da, bu halde kalmaya mahkumdurlar! ’

Kâzım Karabekir, o günlerin Ankarasında bu çerçevede ortaya çıkan halkla yönetim farklılaşmasını ortaya koyan şöyle bir örnek veriyor:
“Maarif Vekili Vasıf Bey, sinema gazinosunda rakı istiyor! Ramazan içindeyiz.Garson şu cevabı veriyor;

Ramazana hürmeten polis açıkça içki içmeyi yasak etti. Rakı geti-remem! Bu cevaptan hiddet buyuran bu zat, garsona bir tokat atıyor ve kendisinin Maarif Vekili olduğunu söylüyor. Garsonlar da ona karşı grev yaparak, hiç biri masasına servis yapmıyorlar. Halkın ve garsonların gülümsemeleri ve aşağılayıcı bakışları altında Maarif vekilimiz sıvışıp gidiyor. Başka türlü yolsuzlukların da bazı vekaletlerde vukuu halk arasında çok fena sarsıntılar yapıyordu. Aklı başında olan bir çok kimselerden ayıplamayı duyuyordum: ‘İstiklâl Harbini bunun için mi yaptık’.”

II Ağustos 1923’de İkinci Meclis ilk toplantısını yapar. Fethi Bey Başvekil olur “18 temmuzda İslâmlığın terakkiye mani olduğunu haykıran Fethi Hey ve arkadaşları hu maniayı nasıl ve ne zaman kaldıracak-lardı? Hükümet programıyla mı? Yoksa Gazi nin herhangi bir hamlesiyle mir

Bu arada Kur’an-ı Kerim’in türkçeye çevrilmesi gibi bir takım dinî konular gündeme gelmiştir. Kâzım Paşa, M. Kemal Paşa’nın kendisine şöyle söylediğini yazmaktadır: “-Evet Karabekir, Arapoğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece okutturacağım! Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler!”

“Şüphe yok ki, yakın günlere kadar Kur’anı ve Peygamber’i her yerde medh ve sena eden ve hatta hutbe okuyan bir insandan bu sözleri beklemek herkese eza veriyordu.”

Kâzım Karabekir Meclis’in açılışından sonra İsmet Paşa ile de bu konuları görüşür.
“18 Temmuzda Teşkilat-1 Esasiye münasebetiyle Fethi Bey ve ar-kadaşlarıyla yaptığımız ‘İslâmlık terakkiye manidir’ münakaşasını ve Gazi ‘nin yakın zamana kadar her yerde Islâm dinini, Kur an ı ve Hilafeti medh ve sena ettiği (övdüğü ve yücelttiği) ve hatta pek fazla olarak Balıkesir’de minbere çıkıp aynı esaslarda hutbe dahi okuduğu hâlde, dün gece heyet-i ilmiye karşısında Peygamberimiz ve Kur ‘an ’ımız hakkında hatır ve hayale gelmeyecek biçimde konuştuğunu anlattım ve bu tehlikeli havanın Lozan ’dan yeni geldiği hakkında kanaatin umumî olduğunu da söyledim. ”

İsmet Paşa da, Macarlarla, Bulgarlar’ın aynı saflarda İtilaf devletlerine karşı harp ettikleri ve maytap oldukları halde, istiklâllerini muhafaza etmiş olmalarının Hıristiyan olmalarından kaynaklandığını, Türkiye’yi istiklâl verilmemesinin ise Islâm olmamızdan ileri geldiğini; İslâm kaldıkça müstemlekeci devletlerin ve bu arada bilhassa İngilizlerin daima aleyhimizde olacaklarını ve istiklâlimizin daima tehlikede kalacağını söyler. Karabekire gore bu fıkır istibdada yol açacak ve milli birliği bozacaktır. Dışarıda da ‘Türkler Hıristiyan oldular’ diye bütün İslâm âlemini bizden nefret ettireceklerdir….. Öteden beri bir taraftan hükümete ‘Avrupalı oluru Batı hayatını aynen alın, başka kurtuluş yolunuz yoktur” derler, diğer taraftan da arttığımız adımlara çelme takmak için içerde halkı isyanlara teşvik ederler ve İslâm aleminde de ‘Türkler Hıristiyan oluyor’ diye aleyhimizde nefretler uyandırırlar. “

Karabekir, İsmet Paşa ile konuyu tartışırken Mustafa Kemal Paşa’nın sükunetle dinlediğini belirtir. “Mustafa Kemal Paşa, Lozan’dan da aldığı hızla, ne iktisat Kongresi‘nin ve ne Heyet-i İlmiyenin hazırladığı programlara ilgi göstermeyerek müthiş bir inkılâp hamlesi teklif etti:”
“Hocaları toptan kaldırmadıkça hiç bir iş yapamayız. Bugünkü kudret ve prestijimizle bugün bu inkılâbı yapamazsak, başka hiç bir zaman yapamayız. ” Karabekir bu durum karşısında şöyle söyler:

“Peki ama ne olmak istiyorsunuz? dedim. Hıristiyan mı, dinsiz mi? Hiç birine imkân olmamakla beraber her iki yol da, hem tehlikeli hem de geridir! Münevver Hıristiyanlık âlemi ilim zihniyetine daha uygun yeni din esasları araştırırken bizim, onların köhne müessesini benimsemekliğimiz müthiş tehlikesiyle beraber, geri bir hareket olur!”

Kâzım Karabekir’in Türkiye’deki din-islâm karşıtı eğilim ve uygulamaları Lozan’a bağlaması enteresandır: “Lozan bize istibdat ve tehlike göndermesin!” der. Kâzım Karabekir, ertesi yıl. Halk Fırkası’nın bu çerçevede bir teşkilatlanmaya teşebbüs ettiğini, “Lâ-dini ve Lâ-ahlâkî” (din dışı ve ahlâk dışı) kulüp (mahfel)ler oluşturmaya kalkıştığım, 4.6.1924 tarihli bir yazışmaya dayanarak öne sürer. “Yeni Anayasa ya göre, Devletin dini “İslâm ” olarak tescil edildiği halde, Halk Partisi ’nin Anayasa ’ya aykırı olarak kulüpler açması, kanuna ve mantığa uyar bir şey olmadığı gibi, Lâ-dinî ve Lâ-ahlâkî denilmesi kamuoyunu ve halkı hiçe saymaktı ” der.

A.İzzet Paşa da dönemle ilgili müşahedelerinde Kâzım Karabekir’in söylediklerini teyid eder şeyler söylemektedir: ,

Bu kabadayılar milletin mal, can ve ırzına sataşmakta ve faydalanmakta kendilerini haklı buluyorlar, elinde bir memuriyet veya her hangi bir kuvvet bulunan her omuzdaşa çal, çırp, zengin ol, keyf et.. düşüncesini aşılıyorlardı. Bu tavsiyeler üstü kapalı veya örnek gösterilerek yapılıyor, basının kalemleri, devlet adamlarının nutuklarıyla desteklenip onaylanıyordu. Bu gibi rezillikler ve kötülükler dindar bir çevrede yapıl(a)maz. Dolayısıyla gazete sütunlarında, yardakçıların dillerinde dindarlığın delilik, hatta cinayet; veya sadakat, iffet yükselmeye ayak bağı şeklinde gösterilip yorumlanmaya başlandı.” Başbakan İsmet paşa tarafından Rauf Bey ’in sorgusu veya suçlanması münasebetiyle Halk Fırkası ’nda söylenen ve Halife hakkında tehdit içerikli meşhur nutkunda ‘verilen sözler, edilen taahhütler durumun ve zamanın gereklerine göre yok sayılabilir ’ vecizesi söylenmiş; yani sözünde durmak, yeminini tutmak gibi ahlâkî ve kanuni borçlar hükümet adamlarından, belki bütün milletten kaldırılmış ve düşürülmüştür. Bu türlü teorileri yürütmek, her gün değişik şekilleri görülen kötülükleri, özellikle Reisle özel avanesinın düşkün oldukları utanılacak zevk ve sefayı halka yutturmak için, kötülüklerin önleyicisi ve erdemlerin koruyucusu olan dini hükümleri zayıflatmak ve yok etmek gerekiyordu. ”

İzzet Paşa’nın konunun o dönemde algılanışı ile ilgili verdiği örnekler de ilgi çekicidir: “Gazetenin birisinde bir hocanın bir gece Kur’an okumayı Öğretirken suçüstü olarak yakalanıp tutuklandığı anlamına bir yazı gözüme ilişmişti. Bir gazete de ‘Artık Türk milleti kendisini şimdiye kadar ilerlemekten, zevk ve sefadan engelleyen utanmayı kaldırmıştır ’ yolunda bir vecize kullanmıştı.

Vakit gazetesi bir aralık lise öğrencilerine birer makale yazarak idarehanelerine göndermelerini ve düşünce ve üslup olarak zamanımıza, inkılâbımıza en uygun olanlarından üç tanesine değişik ödüller vereceğini ilan etti. Birincilik ödülünü kazanan makalenin konusu şöyleydi: Yazan öğrenci, okulda iyi not alamadığı için babası haftalığını vermemiş, fakat yine öğrencilerden iki kızla randevusu varmış, üzüntülü bir şekilde ne yapacağını düşünürken arkadaşlarından biri evine gelince derdini ona anlatmış. O aralık evde kimse yokmuş, arkadaşının önerisiyle evdeki şiltelerin pamuklarından birer miktar çıkararak pazarda satmışlar. Buluşma yerine gitmişler, fakat kızları bulamamışlar. Onların gelmesini beklemek için dolaşırken, bir kahvehanede kumar oynandığını görerek oraya girmişler ve ellerindeki parayı kaptırıp dışarı çıkınca kızlar önlerine çıkıvermiş, onları da hatırımda kalmayan bir hile ile aldatarak ellerinden kurtulmuşlar

Gazetenin seçici kurulu da modern gençliğin artık böyle düşünüp böyle davranması gerekeceğini övücü bir dille açıklayarak birincilik Ödülünü bu namuskar öğrenciye verdi. Haylazlık, hırsızlık, öğrencileri baştan çıkarmak, kurnazlık ve en son hilekârlık ve vefasızlık ki, bunların her biri dünyanın medeni ve bedevi her milletinin gözünde ayıplanacak iğrenç bir cinayet ve rezalet, bizde ise ayrıcalık ve ödül sebebidir.”

Mete Tunçay, Cumhuriyet’in ilk yıllarında laiklikle halkçılık ilkelerinin çatıştığı görüşündedir. Kemalizmin Altı Okundaki halkçılık ilkesi demokrasiyle aynı değildir. Cumhuriyet halkçılığı, Büyük Fransız ihtilali fikrine has bir anti-monarşizm ve imtiyazlara düşmanlık mânasına gelmektedir, Tunçay, Millî Mücadele’de daha önce başlıyan laikleşmenin geri çevrildiğini, din bağının alabildiğine vurgulandığını belirtmektedir. Birinci TBMM’nde bir tek gayri müslim üye yoktur.” Kamu gelirlerimle azalma da göze alınarak, sırf dini sebeplerle içki yasağı (Men’i Müskirat Kanunu) çıkarılmıştır. Bu dönemde İslâm milliyetçiliği ile siyasal toplumun tutunum (kohezyon) öğesi olarak dinden yararlanılmıştır.”

Tunçay, Cumhuriyet laikliğini Osmanlı İmparatorluğu’nun tersine, yapısal gereği kalmamış bir hareket olarak niteler. Türkiye C’umhuriyeti’nin nüfusu, Osmanlı tebasından çok daha türdeş (homojen) olduğu için, laikliğin, salt kültürel planda, Batı taklitçiliğinden kaynaklandığı düşünülebilir; “hatta bu devrim, Batıya karşın Batıya yaranma gayreti diye yorumlanabilir.

D.Mehmed Doğan, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir