Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Kulların üstlerindeki hakkından dolayı Rablerine hamd etmesi vaciptir. Kul varlığını Onun yaratmasıyla, gelişip serpilmesini Onun rızkıyla bildi. Resûlü’ne (sav) salat da vaciptir. Onun Allah için nefsiyle ve insanlarla olan cihadı ancak şükretmek içindi. Dünya ve dünyalıklarla irtibatı da ancak zikretmek içindi. En büyük hamd ancak yüce Allah’a, en yüce salat da ancak peygamberine yaraşır.
Ey hidayet nûrundan ışık alan ve insanları kurtuluşa götüren kimse! Bil ki Allah Te âlâ kul olduğun için seni; O’nu tanımak, taksimine razı olmak, emrine boyun eğmek ve O’na itaat üzere hareket etmekle imtihan etti. Bunlar imtihanın dört şeklidir. Bunların ikisi ubûdiyet, ikisi ibadettir. Ubûdiyet senin nefsinin sıfatı, ibadet ise eylemlerinin sıfatıdır. Kendisine yaratılıştan akıl verilen ve ayırt edicilik özelliğine sahip olan herkesin bu nimetleri verenin Allah olduğunu bilmesi ve O’nun taksim ettiğine razı olması zorunludur. Çünkü Onun takdiriyle var olan her şey yüce Allah’tan bir ihsandır. Kul Rabbinin kendisine karşı yaptığı iyiliklere şükretmekten ve hamd etmekten âciz kalırsa en azından onlardan razı olmalıdır. Sonra onun emrine boyun eğmek gelir. Çünkü kulluk bağından ve onun mutlak hâkimiyetinden kaçacak bir çıkış yolu bulamaz. Ardından da O’na itaat ederek amel etmek gelir. Zira O’na karşı edepsizliği kendine yakıştıramaz.
Nimet Veren Yüceler Yücesini Tanımanın Yolları
Nimet verenin bilinmesi dört yolla olur. Bunlar; bedenine bakmak, hayatına bakmak, rızkına bakmak, vaktine bakmaktır.
Bedenine dikkatle bakan kimse bedeninin çeşitli parçaların bir araya gelmesiyle şekillendiğini bilir. Cüzlerin birleşmesi kıdeme aykırı olan bir arazdır. Babasına ve dedesine baktığı zaman onları da aynı şekilde görür. Bütün âleme baktığında ise delilin orada apaçık ayakta durduğunu görür. Çünkü âlem muhtelif unsurlardan ve tabiatlardan oluşur. Duyu organları ile hissedilebilir şeylerin yaratılması ancak birleşme yoluyla olmuştur. Bu da insanı; üzerinde yaratma emarelerinin zuhur ettiği ve kıdem sıfatına sahip olmayan şeylerle hiçbir benzerliği olmayan, tek ve kadim bir yaratıcının varlığına inanmak zorunda bırakır.
Hayatı üzerinde derinlemesine düşünen kimse onun nefesle bağlı olduğunu, hepsini tükettiğinde ölümün geleceğini, onu tutunca da yok oluşunu hızlandırdığını bilir. Hayatının kendi elinde olmayan bir sebebe bağlı olduğunu ve yok oluşunu engellemekten âciz olduğunu kavrar. Kişi varlığı sürdürmekten âciz iken varlığı baştan yaratmakta daha çok âcizdir. Bilir ki onu yaratan sonsuz güç sahibi olup kendisi gibi değildir. Onun, sahip olduğu bu kudreti asıl kuvvet ve kudret sahibi olan ve düşünmeksizin yaratan Allah’a ulaşmadıkça kendi aslında bulması mümkün değildir.
Rızkına dikkatle bakan kimse onu yeryüzünün gökten inen su ve havadan gelen sıcaklıkla, hikmet temeli üzerinde yetiştirdiğini görür. Bunda ne onun ne de aslının (ebeveyninin) bir katkısı yoktur. Ne kadar kuvvetli olsalar da bu asılların ıslah için boyun eğdirilmiş olduklarını, onları elde etmeksizin hayatta kalması ve kurtuluşa ermesinin mümkün olmadığım görür. Her şeyi [dört unsuru] insanın emrine verenin, yeryüzü ve gökyüzü menfaatlerini birleştirenin kim olduğunu kesin olarak bilir.
Günler ve saatler, aylar ve seneler olmak üzere vaktine dikkatle bakan kimse onların feleğin dönüşü ve yıldızların akışıyla meydana geldiğini bilir. Kendisine fayda ve zarar veren bütün olayların o vakitler içinde gerçekleştiğini görür. Sonra da bunların işleyişinin Allah’ın emriyle olduğunu fark eder. Kendisi aslında görünürde hizmetine verilmiş olan şeylerin altında ezilmiş bir hâlde iken nefsini işlerin düzenleyicisi olarak görür. Onları boyun eğdirenin, gökyüzünü yükseltip ona bir ölçü takdir edenin, yeryüzünü yayıp yaranın kim olduğunu kesin olarak anlar. O yüce ve zengin yaratıcı, mükemmel zanaatkâr, şekilden ve benzerlikten münezzehtir.
Alîm ve Hakim Olanın Taksimine Razı Olma Yolları
Kul Allah’ı, Onun yarattıkları üzerindeki kudretini, gökyüzü ve yeryüzünü yarıp birleştirmesindeki hikmetini bildiğinde taksimata dört yolla razı olur. Bunlar; varlığın aslını bilmek, varlığın hâlini bilmek, elden giden şeylerdeki faydayı bilmek, musibetlerdeki telafiyi bilmektir.
Çünkü kul bağışlardan mahrum kalsa ve musibetler tarafindan kuşatılsa bile varlığını sürdürür. O hâlde var olmanın bizzat kendisi Allah Teâlâ’dan bir nimet, benzeri olmayan bir ihsandır. Mahrum bırakıldığı şeylerde onun bir hakkı yoktur. Bu yüzden eğer özveriyle bakarsa ona şükretmek düşer. Onun, hayatını bulunduğu hâl üzere sürdürebilme imkânına sahip kılınması sağlık ve mal konusunda mahrum bırakıldığı şeylerden daha değerli ve kıymetlidir. Çünkü var olan şey, Allah’ın ihsanı ve lütfü ile vardır. Yok olan ise adalet gereği yoktur. Adalet hoşnutlukla, lütuf şükürle karşılanır.
Sevilen şeylerin devamlılığının takdir edilmesi asildir. Onların Allah Teâlâ tarafindan yaratılması ikramdır. Yine sevilen şeylerin elden gitmesinin takdir edilmesi ise fer’î bir durum olup nimetlerden eksiltme anlamına gelir, ikram edene ikram ettiği şeylerden dolayı övgüyle şükredilir. Mahrum bıraktığı şeyler ise dua ile istenir. Kul bu durumu bildiğinde ve nimetlerini keşfettiğinde Allah a şükreder, zorluklara sabretmek zorunda kalmaz.
Sonra bedenin güç, sağlık ve dengesi, ailesi, çocukları ve malı gibi nefis ve tabiatların sevdiği şeylerden kaybettiklerini tanır. Onların, nefsin rûha karşı yardımcıları, açıkça değil de gizlice dünyaya davet ettiklerini görür. Çünkü sağlıklıysa dengeli olur. Dengeli olan güçlü olur. Güçlü olan yükselir. Ailesi sağlıklı olanın nesli çoğalır. Malı ve nüfusu kalabalık olan azar. Yükselip azgınlığa başlayan ubûdiyeti terk eder. Rûhuna isyan eder ve apaçık bir düşman olduğu hâlde nefsine itaat eder. Rûhunu kaybeden bedenin zaaf ve hastalığına boyun eğer. Fakirliği sebebiyle aile ve mal karşısında küçük düşer. Köle makamına gelir. Böylece rûhuna itaatkâr hâle gelir ki o etkin bir yönetici konumundadır. Elinden kaçırdıklarını ve bu sayede düşman hâkimiyetinden kurtulma ve rûhun bedene hâkim olması gibi kaybettiklerini öğrendiğinde nefsinin sahip olduklarıyla yetinmesine razı olmaz ve Mevlâ’yı güzelce över.
Bundan sonra nefsin hilafına da olsa musibetlere sabretmek ve onlardan razı olmak karşılığında işitilen ve akledilen delillerle Allah Teâlâ’nın vadettiği güzelliklere bakar. Allah’ın şu müjdesine bakar: “Müjdele sabredenleri! Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aitiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler. İşte Rableri katından rahmet ve merhamet onlaradır. Doğru yola ulaştırılmış olanlar da işte bunlardır.” (Bakara 2/155-157) Allah Teâlâ’nın
kendisine emir ve yasaklarında layıkıyla itaat etmek suretiyle yaptıkları kulluğa karşılık olarak kullarına vadettiği güzel mükâfatlara bakar. Çünkü onlar için Allah’ın geçmişte hükmettiği ve gelecekte hükmedeceği şeylere bütünüyle razı olmak suretiyle gösterdikleri ubûdiyetin karşılığı daha güzel ve daha bol olacaktır. Çünkü (rızıkların) taksimatı emir ve nehiyden önce gerçekleşmiştir. Buna razı olmak ise amelin üstündedir. Öyle ki rızanın terki küfür iken amelin terki günahkârlık olmuştur. Başına gelenlerden dolayı kendisine verilen büyük karşılığı tanıyınca onun tadından hoşlanır ve ona sahip olmak ister. Nitekim akıllı kimseler ilacın sonundaki güzel şifayı tercih ederek ilaçların kötü tadına sabrederler ve güzel yiyeceklerden kendilerini uzak tutarlar. Şöyle denmiştir: Acı veren şeyden ne elde edeceğini bilen kimse ondan acı duymaz.
Kul Rabbine şükretmez mi ki; O, dünyayı imtihanı için bir zindan, ahireti ise ikramı için bir mülk olarak yarattı. Sonra kulun bu zindan günlerinde orada daimî kalma sebeplerini elinden aldı. Ardından, kul orada kalmak istemesin diye onu sıkıntılarla imtihan etti. Sonra da onu dünyadan kaçma gayreti ve oraya yerleşmeyi hoş görmemesi karşılığında mükâfatlandırdı. Eğer bunun gibi bâtınî şeyleri göremediyse rızıkları taksim edene karşı öfkesinin sonucunu da mı göremedi? Çünkü onun hiçbir hükmü geri çevrilmez. Ancak kalp darlığından dolayı acıların artması söz—konusudur. O, basiret sahibi hiç kimsenin inkâr edip terk edemeyeceği şekilde kesin surette var olan bir emirdir. Akıl sahibi hiç kimse kendisine fazladan zarar verecek bir şeyle meşgul olmamıştır. Şu şiiri duymadın mı?
Zaman bazen gerdanlığını boğacak kadar sıkar.
Eğer boğulacak gibi olursan yaygara koparma ve yerinden fırlama!
Çünkü o, sürenin uzamasıyla onu gevşetir.
Ancak çırpınıp duranlar daha çok boğulurlar.
Kaza ve Kadere Razı Olma Yolları
O, rıza gözünü kazânın güzelliğine bakarak doldurduğunda ve her hikmetli şeyde Allah’ın kendisine olan ihsanını gördüğünde Onun kelamına dört yönden boyun eğer. Bunlar; mülkün Allah Teâlâ’ya ait olduğunu kabul etmek, kendi nefsi üzerindeki mülkün de O’na ait olduğunu kabul etmek, gaybın bilgisinin Allah’a ait olduğunu kabul etmek ve kendisinin gaybı bilmekten âciz olduğunu kabul etmektir.
Mülkün Allah’a ait olduğunu hakkıyla kabul etmek, ona itiraz etmekle çelişir. “O, yaptığından dolayı sorgulanamaz, fakat onlar sorgulanırlar.” (Enbiya 21/23) Allah’ın mülkiyetinin seni her yerden kuşatması O’na karşı deliller ileri sürmenin önünü keser. Tıpkı sorumluluğun altındaki kölenin sana karşı delil getirememesi gibi. Gaybı sen bilmediğin hâlde Allah’ın bilmesi Allah’a karşı hiçbir şüphenin olmadığının ve ancak senin hikmet konusunda şüpheye düştüğünün delilidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” (Bakara 2/30)
Nimetlerini tanıdıktan sonra hikmetine içten inanarak kelamına boyun eğdiğinde gönlün çağrısı ve kalbin sevgisiyle ona itaat etmek için can atar. O itaat içinde de sevgiliye kavuşma anında aşktan deliye dönenlerin aldığı tadı alır. Hatta kul ile Rabbi arasındaki makamın dışında benzeri olmayan bir dereceye ulaşır. Bu durum Allah Resûlu nün (sav) “Namaz gözümün nûru oldu.”[1] sözü ile açıklanmıştır.
Allah Teâlâ’ya İtaat
İtaat dört kısımdır: Nefsi ve onun yardımcılarını inkâr etmek, Allah için onlara aykırı davranmak, onları Allah’a davet etmek, onlardan gücünün yettiklerini Allah için esir etmektir. Bunlar dört fiille olur: Nefsi inkâr ettiğinde nefsinin arzularını ilâh edinmez. Ona karşı koyduğunda istediklerini vermez. Allah Teâlâ’ya çağırdığında onunla mücadele eder ve ona düşmanlık gösterir. Onu tutsak ettiğinde de meskeninde güven içinde yaşar. Nefsinin arzularını ilâh edinmediği için Mevlâ’sı Allah olur. Eylemlerinde nefsinin arzularına karşı çıkar ve her türlü eyleminde Allah Teâlâ’ya itaat eder.
İman, cenneti nefsiyle satın almak gibidir, itaat bedelin eksiksiz olarak ödenmesi gibidir. Cihat ise hayatı ebedî kılmak ve sıratı geçtikten sonra vadedilenin bir kısmını önceden almaktır, iman, Allah Teâlâ’nın şu sözünden dolayı böyledir: “Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe 9/111) İtaatin tam olması ise istikamet iledir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Şüphesiz ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip de sonra dosdoğru olanlar var ya, onların üzerine akın akın melekler iner ve derler ki: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size (dünyada iken) vadedilen cennetle sevinin!’” (Fussilet 41/30)
Cihat hakkında da şöyle buyurmuştur: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar.” (Âl-i İmran 3/169-170) Şehit, kıyamet günü kulların çoğundan üstün ve üzerinde cihat izleri olduğu hâlde diriltilir. Rabbinin hediyeleri ve türlü türlü müjdeler kendisine gelir. Hatta Onu görmek ve Onunla buluşmaktan mülk ve bekâya kadar nice ikramlara erişir. Oysa bu sırada insanlar kıyametin korkusuyla sarhoş gibidirler.
Şöyle dedi: Bu, öldürülen kişinin aldığı karşılıktır. Oysa sen zafer kazanan kimsenin aldığı karşılığı açıklamaktasın.
Şöyle dedik: Cihat edip de zafere ulaşan, öldürülüp mazur görülenin üstündedir. Böylece mazurun mükâfatı zafer kazanın mükâfatına denk olur. Allah dilerse bu daha çok artar ve çokça hayır getirir.
Bu, dünyadaki krallardan birinin kölesini kendi ülkesinde düşmanlık yapan birine karşı görevlendirmesine benzer. Köle krala karşı gelir ve düşmanı inkâr eder. Düşman onu korkutur ve bazı vaatlerle kandırmaya çalışır. Sonra onu efendisine isyana çağırır ama köle karşı koyar ve davetine icabet etmez. Ardından düşman onu esir alır; fakat köle, esaretten sonra efendisinin emriyle geri döner. Efendisine doğru yönelir; elçileri de ona güzel vaatler ve yüce müjdelerle gelir. O, sultanın huzuruna yaklaştıkça istikametinin karşılığı olarak ikram ve değeri de artar. Sonunda huzura varır; sadece olup biteni kısaca anlatacak kadar durur ve ardından görüşme ve ziyaret için içeri girmesine izin verilir. Ardından bir hilat ve makamla dışarı çıkar.
Bir köle bile sahibiyle aynı konumda olmazken kul sultanıyla aynı konumda olabileceğini nasıl düşünür ? Oysa köle daha hilat ve mülke ulaşmadan helak olmaktan korkar. Yaşarsa bile sahibinin sözünden dönmesinden ve âcizlikten korkar. Allah’ın kulu ise Allah için kudret ve ahde vefadan başka bir şey beklemez. Kim Allah yolunda cihat ederken ölürse aslında diridir ve Rabbinin ödüllerine sahip olur. Kulun sınandığı cihatta başına gelebilecek en kötü şey yok olmaktır, öyleyse ona ne oluyor da dostluk ve beka O’nun katında iken ondan korkuyor? Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar Rablerinin katında diridirler, rızıklanmaktadırlar.” (Âl-i İmran 3/169)
Ey kul! Mevlâ’nı unuttun. O’na ve kendine düşmanlık yapandan yana oldun. Ne elde edeceğinden haberin yokken söyle bana! Nefsin seni kölelikten mi azat edecek yoksa fakirlikten mi kurtaracak? Kısıtlamaları mı sonlandıracak yoksa zindandan mı çıkaracak? Aldanışın tuzaklarına düşmüş mağrur şöyle dedi: Evet! Beni azat etti ve ben de kölelere sahip oldum. Bana buyruklar verdi. Ben de orduları topladım ve yeryüzüne hâkim olup sultanın tahtına oturdum. Artık önümde tek bir şey [ölüm] kaldı. Yok oluştan kim kurtulabilir ki ?
Şöyle dedim: Bilerek mi yoksa bilmeyerek mi yanlış düşünceye saptın? Yanlışlıkla mı yoksa kasten mi boşluğa düştün? Bana mülkün yorumundan haber ver! Çünkü sen onu vardığın sona ve bulunduğun hâle bakarak kendi nefsine isnat ettin.
Aldanmış kimse şöyle dedi: Mülk, sultanın dilediği şekilde tasarrufta bulunmasıdır. Ancak öyle bir güç ve kuvvetle ki buna küçükler engel olamaz, büyükler karşı koyamaz, çoğunluk direnemez. Hatta o, yaptığından sorguya çekilmez. Ama onlar sorguya çekilirler.
Şöyle dedim: Doğru söyledin. Sen bu söylediklerini idrak ettin ve o mertebeye eriştin mi ?
Şöyle dedi: Evet! Zorluklar bana boyun eğdi, boyunlar önümde eğildi. Bütün yollar önümde açıldı. Efendiler bile bana kul oldu. Ben bugün izzet ve ulaşılamazlık içinde kendisine itaat edilen bir kimseyim. Ne büyük olaylar beni korkutur ne de çetin işler beni âciz kılar.
Şöyle dedim: Konumun askerlerin sayesinde yükselmiş iken senin saltanatın kölelerinin gücüne eşit değil mi? Sen sahip olduğun itaatin devam etmesi için onlara her an muhtaçsın. Sen onların arzularına talipsin, onları da isteklerine ulaştırırsın. Sen onlara karşı içtenlik duyarsın, insanlar ise ya senden korktukları için ya da menfaatini umdukları için senin rızanı isterler. Böylece senin üzerindeki itaat yükümlülüğün onların üzerindeki itaat yükümlülüğünden daha çok oldu. Çünkü onların sana itaati senin aracılığınladır. Senin onlara itaatin ise içindeki bir dürtüden dolayıdır. Kendinden kaynaklı zorunluluk ile başkasından kaynaklı zorunluluk arasında ne kadar çok fark vardır!
Sonra sen, senden daha aşağıda olanlara itaat ediyorsun ki bu acı bir şeydir. Onlar ise kendilerinden üstün olana itaat ediyorlar. Bu ise kolaydır. Üstelik sen onların itaatine mecbursun. Bu mertebede onlardan daha aşağı bir durumda olamazsın. Onların sana itaati ise zorunlu değildir. Çünkü onlar hâlâ emre amade ve fakir birer kuldurlar. Hâkimiyetleri yoktur. Yalnız onların itaatleri bedenleriyle olduğundan gözle görünür hâldedir. Senin itaatin ise kalbinledir. Bunu da ancak nefisler hisseder. Kalbin yükümlülüğü bedenin yükümlülüğünden daha çetindir. Çünkü beden kalbi takip eder. Ne var ki düşman olan nefis sana zahirî şeylerin sevgisini süslü gösterdiği için sen içteki kusuru göremeyecek kadar aşırı sevgiyle kör oldun. Böylece tahtını kulların kulluğu üzerine kurup askerlerin emrine boyun eğdin. Kalbinin her yanını sıkıntılar ve afetler sardı. Heyhat ki sen buna rağmen kendini hükümdar sandın.
Eğer nefsinin içinde bulunduğu bu hâli kabul erseydin, gamların ve korkuların zihnine nasıl hükmettiğini, halkın, şikâyet ve isteklerle sana karşı çekişme içine girdiğini; senin gibi diğer hükümdarların ise üstünlük mücadelesi ve savaşlarla mücadele ettiğini görseydin işte o zaman anlardın ki o gam ve korkular kalbine yaptıklarından sorguya çekilmeyecekler. Oysa sen sorguya çekileceksin. Yine görürdün ki sen başkalarının artıklarından besleniyorsun ve kalbin yenip tüketiliyor. Bırak artık bunları! Söyle bana! Nedir emirlik, sultanlık!
Şöyle dedi: Hiçbir engel olmadan buyruğun yerine getirilmesidir.
Şöyle dedim: Emrin halkın üstünde geçerli olduysa bu ancak senin hükmünün geçerliliğiyle olmuştur. Öte yandan maiyetindekilerin işleri de aynı yoldan kalbine nüfuz etmedi mi? Ancak şu farkla ki halk senin iradeni yerine getirmek için acele etmedi. Sen onları emrine itaate zorladığın için itaat ortaya çıktı. Oysa sen nefsine olan sevginden dolayı maiyetinin arzularını yerine getirmek için hemen acele ettin. Böylece emri yerine getirme bakımından onlarla aynı seviyeye geldin. Hatta hızlı davranarak onlardan üstün bile oldun. Öyleyse kalbine git ve hükmünü sor. Sonra da gerçek emirliğin kime ait olduğunu bir düşün! Çünkü süslü sözler asıl maksatların hakikatini örtemez.
Sen maiyetinin emrine amade birinden başkası değilsin. Halk ise kendi sultanlarının emri altındadır, Fakat sen emredilmeden ve iş ortaya çıkmadan hızlıca işe koyulduğun için nefsin seni emre itaat etme konusunda kandırdı. Böylece hem sen hem halkın buyruğa tâbi kimseler oldunuz. Kendi topluluğunuz içinde güvende, ihtiyaç duyduğu şeylere sahip, bedenleriniz sağlıklı ve hoşnut bir hâldesiniz. Fakat emirlik makamında onlardan farklı olarak sana halkı gözetme yükü düştü. Malına da halkının geçimini temin etme yükümlülüğü düştü. Sürekli korku ve rakiplerle çekişmenin yorgunluğu bedenindeki sağlığı yok etti. Hoşnutluk olması gerekirken herkesin dilinden şikâyet döküldü. Ayrıca sen bunları bırak da bana fakirliği yok edecek gerçek bir hükümranlıktan haber ver!
Şöyle dedi: Bütünüyle senin hâkim olduğun, gerçekten sana ait olan ve başkasının seninle onun hakkında hiçbir şekilde çekişmediği bir hükümranlıktır.
Şöyle dedim: Evet! Peki malların gerçekten sana mı ait oldu? Yoksa onları koruma ve çoğaltma sorumlulukları bütünüyle senin üstüne mi yüklendi ? Onlar, sahip olduğun bir güç sebebiyle mi yoksa onlara muhtaç olduğun için mi senin eline geçti ? Çünkü sen onlara sahip olmadan önce onları elde edebilecek bir sebebe muhtaçtın. Aslında sen gerçekte mallarına sahip olan değil, mallarının sana sahip olduğu bir kimsesin. Ömrünü onları toplamak için harcadın. Hayallerinin esiri oldun. Bedenini de onları elde etme hırsıyla bitkin düşürdün.
Söyle bana! Doğduğun günden bugüne kadar malın mı arttı yoksa ömrün mü? Bilakis, ömür eksildi, mal arttı. O hâlde sen her halükârda malının kölesisin. Fakat sen nefsine kanıyorsun. Ömrün boyunca malından faydalanmak için çırpınıyorsun. Umduğun süre içinde malının menfaatlerini elde etmeye can atıyorsun. Dikkat et! Bu bir aldanmadır. Ecel için belirlenen süre senin umduğun süreden çok daha kısadır. Şimdi bırak bunları da bana özgürlükten haber ver!
Şöyle dedi: Özgürlük kişinin zâtında bulunan, isteklerini ve emirlerini gerçekleştirebileceği bir güçtür. Nitekim kuş yuvasından uçup kurtulduğunda özgürleşti (ateka) denir. Bu ifade (‘ıtâku’t-tayr) yırtıcı kuşlar için kullanılır.
Dedim ki: Doğru söyledin. Peki senin bu kendinde gördüğün özgürlük, rahatlık ve serbestlik bir amaca mı bağlı yoksa bu başıboş bir salıve- riliş mi? Sakın yalan söyleme! Çünkü biz sana şunu açıkça söyledik: Eğer sen, ben zenginim dersen aslında mallarının kölesisin. Ben sahip oldum dersen kölelerinin kölesisin. Sen bu vehmettiğin şeylerle ancak köleliğini perçinlersin. Yemin ederim ki yoldan çıkan kişi menzilden ne kadar uzak- laşsa da yine de dönüş hakkı vardır.
Söyle bana, ey aldanmış ve kendini kaybetmiş kişi! Rekabet, alıp verme, yolculuğa çıkma ve oynayıp eğlenme gibi nefislerin arzuladığı şeyleri isteyen bir serseri mi daha güçlüdür yoksa etrafı kalabalık, sürüleri çok, her konuda bugününü ve yarınını, ailesini, malını ve çocuklarını düşünmek zorunda hisseden kişi mi? O serseri daha güçlüdür tabii ki. O yüzden zenginlerin ve meliklerin unvanlarını bırak. Çünkü bunlar anlamsız birer isim ve geçersiz birer iddiadan ibarettir. Ona dikkatlice baktığında o, sanki bir taşı yontan ve o taşa ilâh diyerek tapan bir kimse gibidir.
Şöyle dedi: Sanki sen akıllarla doğruluğunu onayladığın konularda şeriatlara ve peygamberlere karşı geliyorsun. Biz sebepleri tanıdığımız gibi mülklerin/hükümranlıkların varlığını da kitapla tanıdık. Bize onlar üzerinde yetkin bir şekilde tasarruf edebilme izni vardır.
Şöyle dedim: Bu konuyu tam anlamıyla incelemeden önce hükümranlığın varlığı ya da yokluğuna dair senin kullandığın delilleri kullanıyorum. Çünkü senin bütün malların üzerindeki tasarrufunun bir ucunda emredilip izin verilenler; diğer ucunda ise yasaklanıp geçersiz olanları vardır. Bu ise hükümranlık ve hâkimiyetin göstergesi değil muhtaçlık üzere alınan iznin göstergesidir.
Fakat Allah Teâlâ seni yaşadığın sürece sınanman için yarattı. Varlığını da rızkına bağlı kıldı. Süren doluncaya kadar yeryüzündeki şeylerden faydalanman için nimetler yarattı. Bütün kullar için bir pay yarattı ki birbirleriyle çekişmesinler ve bu sebeple birbirlerini yok etmesinler. Aralarından en uygun olanını da üstlerine yönetici, yani sultan yaptı. Bu, peygamberin şu sözünün tefsiridir: “Sultan Allah’ın yeryüzündeki gölgesidir.”[2] Çünkü gölge sayesinde güneşin yakıcılığından, sultan sayesinde de gücün ateşinden korunulur.
Onlar çocukluk ve küçüklük dönemlerinde paylarından üstlerindeki vasi aracılığıyla faydalanırlar. Akledecek duruma geldiklerinde bu paylar onlara mülkiyetleri geçmeksizin sadece ticaret izni hakkıyla teslim edilir. yetişkinliğe ulaşıp şartlar olgunlaştığında efendi için üzerlerine vergiler konur. Yaşadıkları sürece bu vergileri ödemeleri istenir. Ödedikleri takdirde özgür olurlar. Bu noktada payları, o an için kendilerine sadece kullanma izniyle elden teslim edilir ki alan ve veren ellerin farklılığı sayesinde kendilerine düşen ödeme tasavvur edilebilsin. Ancak buna rağmen o paylar gerçekte ödeme yapanın mülküne geçmeyecektir. Öyle ki Allah Teâlâ’nın sözleşmeyle üzerlerindeki kısıtlamayı kaldırdığı miktar dışında mülklerden hiçbir şeye sahip olmasalar bile durum böyledir.
Sonra sana bu durumu küçük köleler üzerinden açıklayayım: Söz ge- limi sen onlarda bir iyilik sezdin. Cömertlik ve faziletini göstermek için onları azat etmek suretiyle denemek istedin. Malından her bir köleye yetecek kadarını çıkarıp ayırdın ve bu payları onların üstündeki bir vasîye teslim ettin. Akılları erince bu paylar üzerinde ticaret yapmalarına izin verdin. Olgunlukları ve vergi yükünü taşıma kapasiteleri ortaya çıktığında kendileriyle belirli bir mal ve belirli bir süre karşılığında azatlık sözleşmesi yaptın ve paylarını senden onlara bir iyilik olsun diye kendilerine bıraktın. Onlar da malları üzerindeki kısıtlamanın kalktığı kadarıyla bu paylar üzerinde tasarrufta bulundular. Aslında hâlâ köle olmalarına rağmen sanki mülk sahibi gibiydiler. Bu durum ancak ödemeden önce sürenin dolduğu gün ortaya çıkar. Süre bittikten sonra ödemeye yetecek bir şeyleri yoktur.
Ancak bizim azatlık sözleşmemiz ödeme anında kişinin özgür bırakılmasını zorunlu kılar. Allah’ın farzlarının yerine getirilmesi de sıfatlar bakımından özgürleşmeyi zorunlu kılar. Ayrıca Allah Teâlâ kendisine kulluğu inkâr eden, efendiliklerini kabul eden kölelere verdikleri özgürlükten dolayı kendilerinin de özgür olduklarını iddia edenlere ve aklı olan herkese hükmüyle açıkça şunu göstermiştir: Özgürlük iddiasında bulunan kişi aslında kendine kölelik getirmiş olur. Allah’ın kullarına tanıdığı hakkı inkâr ederek o hakkı üstlenmiş olur.
Yaratılmış olan her şey Allah Teâlâ’nın kullarıdır. Kim Allah’a iman ederse hakları O’nun üzerine yazılır ve özgürlüğü bu hakları hayatının sonuna kadar parça parça ödemesine bağlanmıştır. Fakat bu haklan verilmesi Allah’ın lütfü ve hikmeti gereği vacip olmuştur. Yoksa kulun hak etmesi ve ibadetinin gereği olarak vacip olmamıştır. Onun için kim Allah’ı inkâr eder, sözleşmeyi bozar ve kitabı reddederse emir altındaki bir kul/köle olarak kalır ve üzerindeki zorlama artar. Çünkü Allah kaçanın kaçmasına fırsat vermeyen ve zorla almaya çalışana yenik düşmeyen bir kudret sahibidir. Onlara emri pekiştirmek ve özrü ortadan kaldırmak için bir süreliğine mühlet verir. Hazırlık için verilen bu süre bittiğinde helake sevk edilirler ki yaptıklarının sorumluluğunu tatsınlar ve inkârlarının karşılığını alsınlar.
Bizi kendisine kul olarak yaratıp ibadetiyle şereflendiren, sonra emanetini yerine getirmemiz karşılığında bize özgürlüğü lütfeden yüce Mevlâ’dan niyaz ederiz ki bize bu emaneti yerine getirmemiz konusunda yardımını ihsan etsin. Tıpkı azat olmaları için sözleşmelerini yaptığımız kölelerimize yardım ettiği gibi. Zira O, zenginlerin mallarında onlar için belirlemiş bir payı zorunlu kılmıştır. Sonra tıpkı bize azatlı kölelerimizin yükünü hafifletmemizi emrettiği gibi O da ihsan edip yükümüzü hafifletsin ve bizi bağışlasın. Bizim muhtaç olmamıza ve bu konudaki cimriliğimize rağmen Allah’ın bize kölelerimizin yüklerini hafifletmemizi emretmesi ancak üzerimize farz kılınmış paylardan çoğunun hafifletilmesi için lütfunu ummamız içindir. Çünkü O, cimrilikle nitelendirilemeyecek kadar cömert, kendisine fakirlik dokunamayacak kadar zengindir. Azat yolunu emanetin yerine getirilmesine bağladı. Bunu da ancak bizden dilediği kimseler, sözleşmeye bağlı kalıp üzerine vacip olan ödemeyi reddeden ve nefsinin teşvik ettiği hataları işleyen kimseler hakkındaki hükmünü öğretmek için yaptı. O’nun isimleri kutsal, nimetleri apaçıktır. Hamd, açığa çıkardığı her nimet ve gizlediği her hikmet için O nadir. Salat ve selam ise üzerine lütufların indiği, sayesinde yüklerin hafiflediği peygambere, onun tertemiz ailesine ve Allah’ın salih kullarına olsun.
Ebû Zeyd ed-Debûsî - İnsanın En Yüce Gayesi,syf:59-71
Dipnotlar:
1.Ebu AbdurRahman Ahmed b.Şuayb el-Horsani en Nesai, es-Sünnenu’l Kübra, thk. Hasen Abdulmün’im(Beyrut:Müessesetu’r Risale,1421/2001),7/119.
[2] Ebûbekir Ahmed b. Amr el-Itkî el-Bezzâr, el-Bahruz-Zehhâr, thk. Mahfûzur-Rahman Zeynullâh vd. (Medine: Mektebetu’l-Ulûm ve’l-Hikem, 1988/2009), 12/17.


0 Yorumlar