Türbeden Mozoleye Anıtkabir

Türbeden Mozoleye Anıtkabir

Anıtkabir’in mimarisine, büyüklüğüne, ihtişamına bakılarak anıtmezarı aşan bir yapı tasarlandığı görülebilmektedir. Esas mekânın ABD’nin ilk başkanı George Washington kabrinin örnek alındığı iddialarına hak verdirecek bir görünüşü vardır. Elbette Washington’un kabri Anıtkabir yanında hayli mütevazı bir yapıdır. Binanın tepesinde, yükseklik sağlayan Washington’un kabrindekine benzer çıkıntı gerçekleştirilemeyince, yapı Pantheon veya Partenon’a daha fazla benzemiştir. Pantheon, çok Tanrılı eski Yunanda Tanrıları adına yapılan tapınaktır.Sonradan,büyük şahsiyetlerin gömüldüğü binalar böyle anılmıştır.Fransızların pantheonu Saint enevieve adına inşa edilen kilisedir.İngilizlerin ise Westminster Abeyi(manastırı)dır.Merhum Sanat Tarihçimiz Celal Esat Arseven ‘Türklerde pantheon yapmak adet değildir’ diyor.

Anıtkabir mezar mimarimizin dışında başka bir geleneğe dayanan bir yapıdır.Türklerin mezar mimarisi ‘kümbet’ ve ‘türbe’ ile yüzyılımıza kadar gelmiş ve gerçekten ‘ölüm mimarisi’ olarak bütün dünyanın ilgisini kmiştir.Tarihimizde çok büyük şahsiyetler gelmiş geçmiş ve çok türbeler,anıtmezarlar,anıtkabirler yapılmıştır.Büyük Selçuklu Sultanı Sencer’in Türkmenistan Merv’deki türbesi,Moğollar bütün gayretlerine rağmen yıkamadıkları için günümüze kadar gelmiştir.Orta Asyada Ahmed Yesevi’nin,Timur’un türbeleri ihtişamlarıyla dikkati çekerler.Anadolu’daki büyük türbeler,anıtmezarlar bilinmez değildir.

Bu noktadan bakılırsa, ölüm kültürü mezar-kültürü yönünden batıdan alacağımız bir şey yoktu. Niye buna rağmen Mozole ağır basmıştır? Anıtkabir inşa edilirken türbeler kapalı olduğu için mi? Belki de onlarla karışmasın diye “mozole” tercih edildi’

Anıtkabir neden bir “türbe” olmadı /.Çünkü türbe mabed-tapınak gibi tasarlanamaz. Türbe, faniler için yapılır, ölüm mimarisi her şeye rağmen, tevazu gerektirir. Devrinde cihan padişahı olarak anılan K. Süleyman’ın kabrinde bile bu hissettirilir.Türbelerde Huvelbaki/Sadece Allah kalıcıdır” ibaresi bir yerlere nakşedilmiştir.Türbe ziyareti, o faniye duayı, Fatihayı çağrıştırır Oysa., Maussolas ınki dahil bütün mozolelerde “ben ölmedim”, “o ölmedi-ölmez” edası hıssedılir Mısır’da Fravun mezarlarının bulunduğu ehramlar böyledır, Adıyaman da dağdaki Nemrut mezarı böyledir.

Şartnamede, binanın temsılıyeti açısından Atatürk’ün çok yönlü şahsiyetine dikkat çekilmektedir M Kemal Pasa nın asker kişiliği, devlet adamlığı ve siyasî kimliği, dünyaca malümdur. Fakat ilim adamı, büyük mütefekkir olduğu yönündeki ifadeler daha önceki yönleri yanında zikri gerekmeyecek şeylerdir.Fakat, bina bu tanımlara göre değil, asıl sona bırakılmış olan “yapıcı” ve “yaratıcı” kelimelerininin ifade alanına göre tasarlanmıştır. “Yapıcı” ve “yaratıcı” kelimeleri izaha muhtaçtır. Yapıcılık belki, bayındırlıkla ilgili bir kavramdır. Daha genel olarak bir yapıcılık sözkonusu olabilir, Peki “yaratıcılık”? Bunun izahı zordur.İşte Anıtkabir i bir kült merkezi olarak tasarlamanın asıl sebebi bu olmalıdır insanüstü, tanrısal bir kişilik soz konusudur. Ona lâyık yapı Örnekleri ancak geçmiş çağlarda tanrı veya yan tanrı addedilen kişilere atfedilen mutantan binalar olabilir…

Mustafa Kemal için Türk mimarisi esas alınarak bir yapı inşa edilse idi, elbette bu millî bir âbide olurdu. Fakat bu millî yapıdan kaçınılması için çok önemli bir sebep vardı: O zaman bir türbe yapılırdı ve bu İslâmî çağrıştırırdı! Bu da o zamanın yöneticilerinin laiklik anlayışına uymazdı!

 
“Anıtkabir”, şekil olarak olmasa da, muteva olarak bir “türbe”dir. Fakat türbe kelimesinin dinî-islâmı çağrışımından kaçınmak için resmen, pagan dönemlere ait bir adlandırma ile “mozole” denilmesi tercih edilmektedir. “Mozole”, Karya kıralı Mouseleus’un adından gelmektedir. Kısaca, bir dinî mekân adından kaçınılırken, başka bir dinî mekân adı seçilmiş olmaktadır.

 
İslâm’da türbeler kesinlikle ibadet yeri değildir. Fakat putperest dinlerde mezarlar, mozoleler ibadet yeridir. Çünkü orada mabud, ilah, “tanrı” yatar!
Objektif bir bakış, Anıtkabir’in böyle bir maksatla kullanıldığım kolaylıkla fark eder. Orada icra edilen fiiller, dikkatle incelenirse, huşu gerektiren dinî ritüellerden farksızdır.

Devasa alanın dışından içine girişin tâbi olduğu kurallar yanında, bir mezarı çok aşan geniş bir mekân olarak tasarlanmış bulunan asıl alan (harim) içinde de bir çok kaideler sözkonusudur. Mezarı temsil eden “katafalk”ın önünde çelenk konulmak için düzenlenmiş olan kısmın, eski putperest mabedlerin sunakları ile benzerliğini görmemek mümkün değildir.

 
“Mozole”de kurallara uygun olarak saygı duruşunda bulunan protokol, eskiden harimin içindeki kürsü üstünde olan, şimdi ise avludaki Misak-ı Milli kulesinde muhafaza edilen deftere hissiyatlarını, bir tanrıya arz-ı hal mahiyetinde yazar. Bunu ifade ederken asla abartmıyoruz: Pozitvist bir bakışla, Anıtkabir de icra edilen ritüellerin, hele de protokol defterine yazılanların izahı kesinlikle mümkün değildir.

Anıt mezarın adına inşa edildiği Atatürk’ün bu deftere yazılanlardan haberdar olması, hele hele gereğini yapması elbette mümkün değildir. Buna rağmen, bu deftere neden böyle ibareler yazılmaktadır?

 
Aslında Anıtkabir bir “devlet mabedi”dir ve buraya gelenler devlete bağlıklarını “dinî/kutsal” bir atmosferde ifade etmektedir ve deftere yazılan ibareler de devlete yazılmaktadır. Buradaki metinler Atatürk’e sadakatten çok devlete, devletin ideolojisine/dinine sadakat ifadesinden başka bir şey değildir.

Türkiye Devleti’nin 1928’den beri görünüşte dini yoktur. Bu yokluğun şeklen olduğunu söyleyebiliriz. Çünki,1928’e kadar “devlet dini” hükmünün bulunduğu Anayasa’nın 2. maddesi 1937 yılında “Türkiye devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılâpçıdır” şeklinde düzenlenmiştir.
Görüldüğü üzere, “din”in yerine “ideoloji” konulmuştur. Dine yüklenen fonksiyon, ideolojiye yüklenmek istenmiştir. Islâmın beş şartının yerine, devletin altı oku ikame edilmiştir!

“Altı ok”un alelade bir Anayasa hükmü olmadığı görüşmeler sırasında sarfedilen sözlerden kolaylıkla çıkarılabilir. Bakın Anayasa Komisyonu başkanı, sonradan başbakan olan Şemseddin Günaltay ne söylüyor: “Bugün Anayasaya koyduğumuz bu ilkeler aleyhine hiç kimse her hangi bir düşünce açıklayamayacaktır. ”

Yine daha sonra başbakan olan Recep Peker’in görüşmeler sırasında söylediği şu söz nasıl yorumlanabilir: “Bu esaslar Meclis tarafından kabul edilince artık, sosyal, kültürel ve siyasal alanda hiçbir kişi ya da topluluk aykırı bir davranışta bulunmayacaktır! ”

Bu Anayasa hükmü bizzat koyanlar tarafından düpedüz nas, dogma olarak görülmektedir. Bu itibarla, mutlaka uyulması gerekmektedir, her hangi bir şekilde yorumlanması ve elbette değiştirilmesi mümkün değildir!
Türkiye’nin Cumhuriyet dönemindeki en büyük mimari yapısı (son yıllarda değişmemişse) Anıtkabir’dir. Pozitivist, müsbet bilimci Cumhuriyet’in en büyük yapısının bir mezar olması nasıl izah edilebilir?

D.Mehmed Doğan, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir