Selefilik İddiası Mezhepsizliğe Bir Köprüdür

Mezhepleri reddeden nevzuhur müçtehid taslaklarının hemen hemen hepsi de selefi olduklarını iddiâ ederler. Bu itikadın câri olduğu hicrî birinci asırda mezheb diye bir şeyin mevcud olmamasının onlar için güzel bir kılıf veya esbâb- ı mûcibe olarak kullanılması -sathî bir düşünce ile- mantıkî görünmektedir. Hâlbuki bu iddia, tarihî gerçekler önünde tamamen geçersizdir. Zira Ehl-i Sünnet mezheplerinin zuhûru, onları te’sis edenlerin nefsânî arzuları sebebiyle değil, bilâkis birtakım tarihî zarûretler dolayısıyladır. Şöyle ki:

Daha önce bu mesele hakkında bir miktar izahatta bulunmuş olmamıza rağmen burada da kısaca mezheplerin zuhuruna âid lâzımeyi izah için diyebiliriz ki, Hz. Peygamber hayatta iken Müslümanlar tereddüd ettikleri meseleleri sorup cevabını alıyorlardı. Üstelik Ashâb-ı Kiram, sohbet-i peygamber bereketiyle her türlü vesveseye sürüklenmekten kendilerini koruyacak bir sûrette samimiyet ve sâfiyâne bir imana sahiptiler.

Bu sebepledir ki, Asr-ı Saâdet’te içtihadda bulunmaya dair bir ihtiyaç mevcud değildi. Fakat daha sonra futuhatın genişlemesi ve sahabe neslinin azalması yüzünden bu safiyet bozuldu. Başlangıçta, hakkında nass bulunmaması sebebiyle ashab arasında tek ihtilaf mevzuu siyâsî bir mesele, yani hilafetten ibaret iken zamanla anlaşılmazlığa medâr olan meseleler çoğaldı.

Bu durumun birçok sebebi vardır ki, bunlardan birincisi İslâm’a mecburen boyun eğen başka milletlerin bir kısım mensuplarının mevcûdıyetidir. Bu, şüphe götürmez bir “intikam hissi ve samimiyetsizliktir ki, en başta zikredilmelidir. Bilhassa İran’da meskûn olan halk için mevzubahs olan bu sebebe ilâveten başkaları da zuhur etmiştir. Eski dinlerin bakiyesi ile karşılaşılması ve bundan sonra da eski Yunan kültürüne aid eserlerin tercüme olunarak Müslümanlar arasında yaygınlaşması gibi birçok sebep daha vardır.

Bu ve benzeri sebeplerle zuhûr eden ihtilâflar, zamanla gelişip güçlenerek birer bâtıl mezhep hâlini almışlar, buna karşı dini öz muhtevasıyla müdafaa etmek ihtiyacıdır ki, Ehl-i Sünnet mezheplerinin ortaya çıkmasında birinci derecede bir tarihi âmil olmuştur. Tabiatıyla buna bir de dinamik olan hayatın ortaya çıkardığı yeni yeni hususlar ve bunları değerlendirmek ihtiyacını katmak lâzımdır.

îmam-ı A’zam Ebû Hanîfe’nin bâtıl görüş sahipleriyle giriştiği cedele dâir mezhepler tarihinde sayısız örnek mevcuddur. O’nun fıkıh bilgisindeki kâbına varılmaz vukûfu ve keskin zekâsını aksettiren cedelleri her bâtıl görüş sahibini susturmaya kifayet etmişse de bunların pek çoğu sû-i niyetleri dolayısıyla dâvâlarından vazgeçmemiş ve bu bâtıl mezheplerin pek çoğu zamanımıza kadar temâdî edebilmiştir. Bununla beraber “ümmetimetin dalâlet üzere ittifak etmeyeceği” yolundaki nebevi hadisin bir tecellisi olarak bütün bu batıl görüşler, bugün birbuçuk milyar nüfusa bâliğ olan İslâm Âleminde yüzde beşler seviyesinde kalmıştır.

Mezhep karşıtı olanlar, bu gibi bâtıl mezhepler, yani ‘firak-ı dalle” ile mücâdele etmek yerine, hak-bâtıl bütün mezhepleri reddetmekle dini meselelerde gerek amelen ve gerekse itikâden büyük bir kargaşaya sebep olmak mevkindedirler. Zira Ehl-i Sünnet âlimlerinin bir hususun şer’l geçerliliği için kabul ettiği kaynak:

1-Kitap, yani Kur’an-ı Kerim,
2-Sünnet.
3-İcmâ-ı Ümmet
4-Kıyâs-ı fukahâ olarak dörtten ibâret iken, mezhepsizler sadece Kur’ân-ı Kerim-i kabul etmekle O’nun lâfız husûsiyetleri ve icâzından habersiz olmaları sebebiyle Müslümanları, hem İtikaden ve hem de amelen dümensiz bir gemi hâline getirmek istemektedirler. Bunun ise dinsizliğe yol açmaktan başka bir netice hâsıl etmeyeceği aşikârdır.

Gariptir ki, peygamberin hadislerini dahî reddeden bu nâdânlar. Kur’ânı umûmi hükümlerden husûsi hükümlere nasıl intikal olunabileceğine dâir hiçbir şey söylememekte ve buna rağmen de Müslüman olduklarını ve yüce İslâm Dini’ni hurâfeden kurtarmaya çalıştıklarını (!) iddiâ edebilmektedirler. Hâl böyleyken neyin hurâfe, neyin hakikat olduğu hususunda bir beyânda bulunamayıp sadece mezhepler arasındaki füruâta âid farklılıkları listelemekle yetinmektedirler.(1) Acaba bunlar, bilhassa hadis âlimlerinin kılı kırk yaran ve bir hadisin güvenilirliğini tesbite medar olan meşkûr mesâilerinden habersiz midirler?!

Hâlbuki muhaddisler, sadece râvileri zekâ, hâfıza kudreti ve ahlâk itibariyle inceleyip sınıflandırmakla yetinmemiş, ayrıca nakledilen hadîs-i şerifleri de güvenilirlikleri yönünden onlarla gruba ayırmışlardır. O derecede ki, insanlar, muhadislerin bu tasnifteki bölüm başlıklarını saymaya kalksa usanabilir.(2)

Muhaddislerin bu kadar dakik mesâilerine rağmen hadisleri inkâr etmek ve şer’i bir delil olarak kabul etmemek, kazuistik, yani meseleci bir metodu benimsemiş bulunan İslâm Hukuku’nun kolunu kanadını kırmaktan ve binnetice bu dini tatbik etmekle mükellef bulunan mü’minleri gerek îtikadî ve gerekse amelî meselelerde sıhhat şartından mahrum etmekten başka neye yarar?!

Muhaddislerle birlikte müçtehid fakihleri de reddeden bu bâtıl görüşün sahipleri, onca mesâi sahiplerini böyle hiçe saymaları karşısında kendileri ve görüşlerinin gelecekte acaba devam edebileceğine nasıl inanabilmektedirler?! Yoksa böyle bir endişe taşımıyorlar da bugün yapabilecekleri tahrifat ile iktifâya râzı olan bir zihniyetle mi hareket ediyorlar?! Eğer böyleyse, onlara Cenâb-ı Hakk’ın murâd-ı ilâhiyesine ters yürümenin neticesi olarak Dünya’da ve Âhiret’te hüsrandan başka bir kazançları olmayacağını bildirmekle iktifâ edelim.

Bunlar “Kur’ân Müslümanlığı” iddiâlarını(3) iki safsata ile müdafaa etmektedirler.

1-Bunlar, Kur’ân’da zikri geçmeyen hususların dinle alâkası olmadığını(4) iddia etmektedirler.

Hâlbuki İslâm nazarında “dînî” ve “lâdînî” yani din dışı ayrımı mevcud değildir. O, insan hayatı ile bütün bir Kâinât’ı değerlendiren bir kıymet hükümleri manzûmesi olarak kâmil bir “Dünya Görüşü”dür.”(5) Hele bütün beşerî fiillerin hiçbiri hâriçte bırakılmayarak tamamının sekiz kategori teşkil ettiğini, bunlara “Ef’âl-i Mükellefin” denildiğini, Müslümanların avam kısmı bile bilmekteyken, bu mezhep- sizler güruhunun şu iddiaları safsatadan başka nedir?! Bindört yüz küsur yıldan beri devam edip gelen ulemâ silsilesinin, fıkıhta meseleci metodu benimseyerek her ihtimali, Kur’ân, Sünnet ve icmâ ile mizan ederek bir hükme bağlamaya çalışmaları İslâm dışı bir tavır mıdır?! Hâşâ!..

Müçtehidler silsilesinin bu tarzda ithamı cehâlet ve insafsızlıktan başka bir sûrette izah edilemez!..

2-Bunlar, Kur’ân-ı Kerim’in yanında Sünnet ve icmâ gibi başkaca şer-i mesned ve delil kabul etmenin Kitabullah’ı -hâşâ- eksik veya kifayetsiz kabul etmek demek olduğunu iddia ederek diyorlar ki;

Kuran gelenekçi İslamcılara göre yetersizdir. Aslında Kuran’ın yeterliliğini ispat etmeye sadece kitabın bu bölümünde Kuran’dan alıntı yaptığımız ayetler bile yeterlidir. Kuran’ın yeterli olduğunu, her şeyi açıkladığını ve gerekli teferruatları verdiğini başta Kuran’ın kendisi söylemektedir. Kuran dışında diğer kaynaklara ihtiyaç olduğunu söyleyerek Kuran’ı yetersiz ilan etmek, başta Kuran’ın bu ayetlerine karşı gelmektir. Fakat biz sırf bu ayetler bile delil olarak yeterlidir deyip geçmeden, Kuran’ın din konusundaki otoritesine eş koşulan hadislerin (sözlerin) nasıl çelişkili, mantıksız ve Peygamber’e iftira olduklarını da örnekleyerek, Kuran dışındaki dini arayışların hatasını her yönden göstereceğiz.

KURAN’I YETERSİZ GÖRENLER !

Kuran’a yeterince güveni olmayanlar; falanca mezhepten, filanca tarikattan olduklarını söyleyerek görüşlerimize karşı çıkanlar olacaktır. Hadisçiler, hadis kitapları bilinmeden, fıkıhçılar fıkıh kitapları olmadan, tefsirciler bol hadisli tefsirler okunmadan İslam bilinemez, halk dini anlayamaz demeye devam edeceklerdir. Din tüm insanların anlaması için mi yoksa sadece üç dört kişinin anlaması için mi indirildi? Peygamber’imizin mezhebi var mıydı? Dört halifenin mezhebi neydi? Kuran’da Hanefilik, Şafilik, Alevilik, Şiilik, Vahhabilik şeklinde mezhepler mi var, yoksa tek bir dinden mi bahsediliyor? Kuran dinin rehberi diye kendinden mi bahsediyor, yoksa Buhari’den Müslim’den, Oniki İmam’ın eserlerinden, ilmihallerden, Muvatta’dan mı bahsediyor? Kuran ayetlerini inceleyip, bu soruların cevabını bulalım ve Kuran’ın dinin tek kaynağı olarak yeterli olup olmadığını tespit edelim.

Biz bu kitabı sana, her şeyin ayrıntılı açıklayıcısı, bir doğruya iletici, bir rahmet, Müslümanlara bir müjde olarak indirdik..(Nahl Suresi 899

Görüldüğü gibi ayette Kuran’ın her şeyi açıkladığı, bizi doğruya ilettiği söylenmektedir. Kuran her şeyi açıklıyorsa Buhari, Müslim diye kaynaklara, ilmihal kitaplarına ne gerek var? Allah her şeyi Kuran’da açıkladığını söylerken niye hâla Hanbeli, Şafi , Şii, Hanefi, Caferi, Maliki diye mezheplerden medet umuyoruz? Neden Allah Kuran’da bize Müslüman (İslam olan) diye isim takmışken Sunni, Şii, Hanefi, Şafi diye isimleri kullanıp Allah’ın bize verdiği ismi yetersiz görüyoruz?(Kur’an Araştırmaları Grubu)

Allah aşkına. Sünneti, icmâı kaynak kabul etmek. Kur’ân-ı Kerim’i -hâşâ- kifayetsiz kabul etmek demek midir? Bu kadar bühtan, delilere bile yakışmaz! Üstelik bunlar. “Din tarihi. akılla taklidin mücâdelesidir ? ” diyerek aklı güya ön plâna çıkarmaktadırlar? .

Bir de “Din tüm insanların anlaması ıçin mi yoksa sadece üç-dört kişinin anlaması için mi indirildi ?” diyorlar. Bu ıddıâya karşı okuyuculara Şeyh Serafettin Efendi hakkında evvelce nakletmiş olduğumuz fıkraya ilaveten acaba neden bugüne pek çok tefsirler ortaya konulmuş olduğu sormak gerekmez mi?.Ne yazıkki,dini ‘fetva’ölçüleri yerine ‘takva’ ölçüleri ile yaşamaktan ibaret olan tasavvuf ‘tekkelerin kerhane ve meyhane olması’ başlığı altında edep dışı pek çok hezeyan bulunmuş olan(Kuran Araştırmalar Grubu,syf;27) bu adamlar hakkında yapılcak iş,olsa olsa bir akliye asabiye doktoruna ihbarda bulunmaktır.Zira bunlar tehlikeli bir tımarhâne kaçkınına benziyorlar!..

Hâl böyleyken biz yine de bu Kur’ân-ı Kerîm’i anlamakta avâmın değil, bazen havastan insanların bile acze düşmüş olduğunu gösteren gerçek bir âlimin şu sözleri ile bu bahse nihayet verelim:

“İşte bunun içindir ki, bir mesele hakkında tedkik etmeksizin fetvâ vermeye cür ’et etmekten men için birçok dînî tahzîrât (sakındırmalar) mevcuddur. Nitekim bir âyet-i kerîmede, “Bilmediğin bir şeyin arkasına düşme, hakkında hüküm verme! Şüphe yok ki, kulak, göz, kalb, bunlardan her biri kendisinden, kendisiyle sahibinin işlediği şeyden mesul olacaktır. ”Buyrulmuştur. O hâlde kulak, dâima hak sözleri dinlemeli. Göz, dâima meşru şeylere bakmalı. Kalb de dâima hak şeylere tecelligâh olmalıdır.

Bilmedikleri şeyler hakkında hemen fetva vermeye cür ’et edenler hakkında:
“Sizin ateşe atılmaya en cür’etkârınız, fetva vermeye en cüretli bulunanınızdır. ” buyrulmuştur.

Bu hususta deniliyor ki, fetva veren kimse, Hak Teâlâ ’nın helâl ve harama, sıhhat ve fesada veya sâireye dâir olan hükmünü nakletmiş oluyor. Artık fetvâ vereceği hâdise hakkında bilgisi bulunmayan veya o bâbda tekâsül (ihmalkârlık) gösterip meseleyi güzelce incelemeyen veyahut içtihada iktidarı olduğu hâlde meselenin hükmünü delilinden istinbata (çıkarmaya) çalışmayıp tehâvün (hafifseme) gösteren kimsenin fetvâ vermesi, şüphe yok ki, kendisinin cehennem ateşine atılmasına sebep olur.
Câmiü ’s-Sağîr hâşiyesinde “Hafnî” merhum diyor ki: “-Şer ’î bir hükmün cevabına tedkik etmeksizin müsara- at (acele) etmek haramdır. Velev ki, verilen cevap, hakikate müsâdif olsun.”

Filhakika bu cevap, remyetün min gayr-i ramin (desteksiz atmak) kabilinden olacağı cihetle şer ‘-i şerife karşı bir mühimsememektir. Binâenaleyh mücâsiri (cür ‘et edeni) için pek büyük mesuliyeti müstelzim olur.

“Es-Sirâcu ’l-Münir” tefsirinde ve şâire de yazılı olduğu üzere bir gün bir zât, Sıddık-i A’zam hazretlerinden Ve fiheten ve ebbâ” âyet-i kerimesindeki ”eb” kelimesinin
Mânâsını sormuştu.

Cenâb-ı Sıddîk, mer-a, çayır, kuru ve yaş ot gibi mânâları ifade eden bu kelimenin Kur ‘ân-ı Mübin ‘de irâde buyrulan mânâsını kestirememiş olduğu cihetle buna hemen cevap vermekten çekinmiş, böyle bir şeye bilmeden cevap vermenin büyük mesuliyeti müstelzim olacağına işaret için de:

“-Allah Teâlânın kitabı hakkında bilmediğim bir şeyi söylersem, beni hangi gök gölgelendirir ve hangi yer, üstünde taşır?! Beni mesuliyetin elinden kim kurtarabilir?!.. ”

Ne büyük insaf, ne büyük ihtiyat ve ne büyük fazilet ve takva der sil.”

Dipnotlar:

(1) Kur’ân Araştırmaları Grubu- a.g.e., sh: 170 vd.
Bu mezhepsizler grupu, burada dört hak mezhebi sıraladıklarına nazaran hurâfeyi Ehl-i Sünnet imamlarının içtihadlarmda aramaktadırlar. Hâlbuki bu listeyi inceleyen insaf sahipleri, şu hususu tesbit etmekte tereddild etmezler ki, bu farklar, çeşitli coğrafî şartlara tâbî insanların yüce İslâm Dini’ni tatbik etmelerini kolaylaştırdığı gibi bu görüşlerin hiçbiri de bir nas ile tenâkuz hâlinde değildir.

(2) Bu tasnif şöyledir: “Haber-i ahad, haber-i meşhur, haber-i mütevâtir, hadis-i sahih, hadis-i hasen, hadis-i garip, hadis-i zayıf, hadis-i muallak, hadis-i mürsel, hadis-i mu ‘dal, hadis-i munkatı ’, hadis-i müdelles, hadis-i muallel, hadis-i şâz, hadis-i metruk, hadis-i münker, hadis-i merfûhadis-i muttasd, hadis-i müsned, hadis-i mevkuf, hadis-i maktul, hadis-i muanan, hadis-i müdreç, hadis-i muzdarip, hadis-i musannaf, ha- dis-i muharref hadis-i müphem ve hadis-i mevzu. ” (Bkz: ö. Nasuhî Bilmen)

(3) “Kur’ân Araştırmaları Grubu” imzasıyla yayınlanan a.g.e.’in tamamı, bu iddiâyı gllyâ doğrulamak maksadıyla hepsine cevap verme imkânını bulamadığımız safsatalarla lebâlebdir.

(4) Kur’ân Araştırmaları Grubu-a.g.e., sh: 25.

(5) Bkz: Kadir Mısıroğlu- İslâm Dünya Görüşü- İstanbul

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir