Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler
Paylaş:

Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Faydalı ve Ayrıntılı Bilgilerin Dile Getirilmesi

Bu ifâdelerden sonra şimdi de elde ettiğim nükteleri sana anlatmak istiyorum. Bu nükteleri hakkıyla düşünürsen kalpte etkisi ortaya çıkar ve rızık konusunda sana yeterli gelir.Aynı şekilde bu nükteleri derinlemesine düşünür ve gereğini yaparsan seni hak yola apaçık bir şekilde iletir. Başarılı kılacak olan ise yalnızca Allah’tır.

1.Bilmelisin ki Allah Teâlâ sana rızık vereceğini kitabında taahhut etmiş ve senin için bunu tekeffül etmiştir.Dünya hükümdarlarından birisi seni bu gece misafir edeceğini ve sana akşam yemeği vereceğini vadetse ve sen de hükümdar hakkında onun yalancı değil, doğru sözlü olduğu ve verdiği sözden asla caymadığı konusunda hüsnüzanna sabip olsan ne düşünürsün? Hatta hükümdar şöyle dursun, çarşı esnafından birisi ya da dış görünüşüyle hakikatini senden gizleyen ve seninle iyi ilişkiler kuran bir Yahudi, bir Hristiyan veya bir Mecusi sana bunu vadetse ne olur? Onun verdiği söze güvenir,sözüne itimat eder ve bu güveninden dolayı o gece akşam yemeğini kendin hazırlamakla uğraşmazsın.

Peki ne oluyor da Allah sana rızkı vadettiği, taahhüt edip senin için tekeffül ettiği, dahası birçok yerde rızkı vereceğine dair ye­min ettiği hâlde sen O’nun vaadine itimat etmiyor, sözüne ve ta­ahhüdüne güvenmiyor ve ettiği yemini dikkate almıyorsun! Hat­ta ve hatta kalbin rızık konusunda ızdırap çekiyor ve bunu dert ediniyor. Bu ne büyük bir perişanlıktır, keşke vebalini görseydin! Bu ne büyük bir musibettir, keşke cezasını bilseydin!

Ali b. Ebû Tâlib’den şu beyitler nakledilir:

Allah’ın vereceği rızkı başkasından mı istiyorsun? Akıbetlerin korkusundan güvende mi oluyorsun?

Müşrik bile olsa sarrafin garantisini razı olup Rabbinin verdiği taahhüde razı olmuyor musun?

Sanki sen Onun kitabındakileri okumamış gibisin, İmanın zayıf yakînden uzak kalmışsın.

İşte bu yüzden bu davranış inşam şüpheye götürür ve -Allah muhafaza- böyle düşünen insanın marifet ve dinini kaybetme­sinden korkulur. Bu yüzden Allah Teâlâ, “Eğer müminler iseniz ancak Allah a güvenin.’ (Mâide 5/23) ve “Müminler yalnız Allah a güvenip dayansınlar.’ (Tevbe 9/51) buyurur.

Dinine ihtimam gösteren mümine bir tek bu nükte dahi ye­ter. Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur.

2.Bilmelisin ki rızık taksim edilmiş olup bu durum, Allah Teâlâ’nın kitabında ve Resulullah’ın hadislerinde doğrulanmıştır. Yine bilmelisin ki Allah’ın taksimi değişmez. Rızkın taksim edil­diğini inkâr edersen ya da aksi olabileceğini düşünürsen -Allah korusun- küfür kapısını çalmış olursun. Buna mukabil Allah’ın taksiminin hak ve değişmez olduğunu bilirsen o zaman da rızık peşinde koşmanın ve bunu talep etmenin ne faydası olabilir! Böyle yapmakla eline geçecek olan tek şey dünyada zillet ve aşa­ğılanma, ahirette ise zorluk ve hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “Balığın ve öküzün sırtına, bu falancanın rızkıdır diye yazılıdır. Rızık için hırslanan kişinin ancak çektiği zahmet artar.” buyurmuştur.12

Bu anlamda şeyhimiz şöyle der: “Senin çiğnemen için takdir edilen şeyi senden başkası çiğneyemez. O hâlde rızkını zilletle değil, izzetle ye.” Bu gerçekten de ikna edici, güzel bir nüktedir.

3.Şeyhim imam Cüveynî’den, hocasının şu sözünü aktardı­ğını işittim: “Rızık konusunda beni ikna eden şeylerden biri de şudur: Bir düşündüm ve nefsime, ‘Bu rızık hayatın ve yaşamın de­vam etmesi için değil midir?’ dedim. Nefsim ‘Evet’ dedi. Ardın­dan ona, ‘Peki insan öldüğünde rızıkla ne yapar?’ diye sordum. Nefsim ‘Hiçbir şey’ dedi. Bunun üzerine, ‘Kulun yaşamı sadece Allah Teâlâ’nın hâzinelerinde ve O’nun elindeyse rızık da böyle- dir. İsterse bana verir, isterse vermez. Bu benim için gayb olup Al­lah Teâlâ’nın eline bırakılmıştır. Onu istediği gibi düzenler. Ben ise bu hususta sakin olmalıyım’ dedim.”

Bu izah hakikat ehli için gerçekten de ikna edici, hoş bir nük­tedir.

4.Bu başlık altında daha önce zikrettiğimiz gibi Allah Teâlâ kulun rızkını taahhüt etmiştir fakat O yalnızca hayatın sürdürü­lebileceği kadarlık rızkı tekeffül etmiştir. Bu rızkın içerisinde be­denin ayakta kalıp ibadet için kuvvet bulacağı kısım vardır.

Yiyecek ve içecek için sebeplere tevessül etme konusuna ge­lirsek, şayet kul kendini Allah Teâlâ’ya ibadet etmeye adar ve Oha tevekkül ederse belki rızık yollarından engellenebilir fakat bu ko­nuyu kafaya takıp endişelenmez. Zira kul meselenin hakikatini bilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ sadece insan bünyesinin ayakta kalabileceği kadarlık rızkı taahhüt etmiştir. Zaten Allah Teâlâ’ya tevekkül etmenin gerekli olduğu ve O’ndan beklenen rızık da budur, başka bir şey değil. Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ kuluna ömür verip onu ibadetle sorumlu tuttuğu müddetçe kendisine hakkıyla ibadet ve hizmet etmesi için kulunu ayakta tutacak rızkı da verecektir. Maksadımız işte budur. Allah Teâlâ İstediği her şeye güç yetirendir. O isterse yiyecek ve içecekle, isterse çamur ve toprakla isterse melekler gibi teşbih ve zikirle, isterse de bunların hiçbiri olmaksızın kulunun bünyesini ayakta tutar.

Şu hâlde kulun talebi yemek, içmek, şehvet ve lezzet elde et­mek değil, ibadet için güç kazanıp ayağa kalkmaktır. Dolayısıyla sebeplere itibar edilmesinin manası yoktur, zahidler işte bu se­beple günler ve geceler boyunca yolculuk yapmaya güç yetirebil- mişlerdir.

Zahidlerden bir kısmı on gün boyunca bir şey yememiş, ba­zıları ise bir ay veya iki ay bir şey yemeden güçlü kalabilmiştir. Kimileri çöldeki kumu yemiştir de Allah Teâlâ kumu onun için gıdaya çevirmiştir. Sevrî’nin Mekke’de yiyeceği bitince on beş gün boyunca kum yiyerek yaşadığına dair nakledilen hadise de bu ka­bildendir.

Ebû Muaviye el-Esved der ki: “İbrahim b. Edhem’i yirmi gün boyunca çamur yerken gördüm.”

A’meş aktarıyor: “İbrahim et-Temyî bana, ‘Bir aydan beri bir şey yemedim.’ dedi. Ben ‘Bir aydan beridir mü’ deyince Aksine, iki aydır bir şey yemedim. Yalnız birisi bana bir salkım üzüm ver­mişti Ben de onu yedim ama şu an midemden rahatsızım.’ dedi.”

Bu gibi durumlara asla şaşırma! Zira Allah’ın, istediği her şeyi yapmaya gücü vardır. Bir hasta görürsün, bir ay boyunca bir şey yiyemez fakat yaşamaya devam eder. Hâlbuki hasta olan birisi her halükârda kuvveti yerinde olana nispetle daha zayıf, tabiat itiba­riyle daha dayanıksızdır.

Açlıktan ölenlerse tıpkı çok yemekten ve hazımsızlıktan ölenler gibi aslında ecelleri geldiği için hayata göz yumarlar. Ebû Said el-Harrâz’ın şöyle dediği bana ulaştı: “Allah Teâlâ üç günde bir bana yemek verirdi. Bir ara çöle girdim ve üç gün boyunca ağzıma lokma girmedi. Dördüncü güne gelince zayıf düştüğümü hissettim ve olduğum yere oturdum. O sırada hâriften, ‘Ey Ebû Said! Yemek mi yoksa kuvvet mi senin için daha sevimlidir?’ diye bir ses duydum. ‘Sadece kuvvet isterim’ dedim ve yerimden kalktim. Üç günlük açlığı az bulduğum hâlde hiçbir şey yemeden on iki gün daha yol gittim. Hiç acı da çekmedim.”

Kul, rızık elde edecek sebeplerin kendisinden engellendiğini görür ve Allah’a tevekkül etmesi gerektiğini bilirse emin olsun ki Allah Teâlâ ona güç kuvvet verecektir. Bu hususu kul asla endi­şe etmesin. Aksine böylesine bir ikram ve ince tutum karşısında Allah Teâlaya çokça şükretmesi lazımdır. Zira Allah rızkı elde edecek sebepleri aramaktan kendisini kurtarmış ve ibadet etme­sine yardımcı olacak şeyi ona vermiştir. Bu sayede kulun isteği ve hedefi gerçekleşmiş, Allah Teâlâ rızık aramanın ağırlığı ile vasıta bulma derdini kuldan uzaklaştırmış, insanlarla olan bağlantısını kesmiş ve kendisine kudretinin yolunu göstermiştir. Allah bu ku­lun hâlini meleklerin hâline benzetmiş ve verdiği bu nimetle onu, hayvanların ve avamın mertebesinden daha yüksek bir yere yer­leştirmiştir. Bu temel meseleyi iyi düşünüp anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle büyük bir kazanç elde edesin.

Bu kitapta meseleleri kısa tutacağımızı söylememize rağmen tevekkül başlığında sözü uzattığımızı düşünebilirsin. Allah’a ye­min ederim ki insanların tevekküle duyduğu ihtiyacın yanında bizim söylediklerimiz az bile! Zira ibadete dair en mühim husus tevekküldür. Dahası, dünya ve ibadete dair ne varsa tevekkül et- rafında dönüp durur. Dolayısıyla bu hususta himmeti olan kişi tevekküle tutunsun ve meseleye gerektiği gibi riayet etsin. Aksi hâlde kul, hedefinden uzakta kalır.

Allah’ı tanıyan ahiret âlimlerinin işlerini Allaha tevekkül etmeleri, kendilerini Ona ibadete adamaları ve Onun dışındaki her şeyle alakalarını kesme üzerine bina etmeleri, sahip oldukları basireti sana gösteren delillerdir. Onlar bu konuda nice kitaplar yazıp nice tavsiyelerde bulundular. Allah Teâlâ da onlara yönetici­lerden yardımcılar ve dostlar gönderdi. Böylelikle Kerrâmiye’nin zahid imamlarından hiçbir gruba nasip olmayan hâlis hayra eriş­tiler. Kerrâmiye imamları mezheplerini doğru olmayan usuller üzere bina etmişlerdi. Biz ise imamlarımızın minhâcı (yöntemi) üzere devam ettiğimiz müddetçe aziz olacağız.

İnceleyin:  Allah Dostlarına Saldıranlar

Camilerimizden ve medreselerimizden her zaman değerli insanlar çıkar. Bu insan­lar ya Ebû İshak el-İsferâyînî, Ebû Hâmid el-lsferâyînî, Ebu t-Tayyib et-Taberî, İbn Fûrek ve üstadımız Cüveynî gibi ilimde önde olan şahsiyetler ya da Ebû İshak eş-Şîrâzî, Ebû Saîd es-Sûfî, Nasr el-Makdisî ve diğerleri gibi ibadette sadık olan ve ilim ve zühd bakımından ümmetin fevkinde olan kişilerdir. Daha sonra kalp­lerimiz zayıfladı ve zararı faydasından çok olan ilişkilerle kirlen­dik. İşler geriledi, insanların himmetleri azaldı. Bereketler uçup gitti, lezzeti ve zevki kaybolup gitti, öyle ki neredeyse hiç kim­se safiyane ibadetle, ilim ve hakikatle iştigal edemez hâle geldi. Şu an yüzümüze vuran aydınlık (elimizdeki ilim ve amel) Haris el-Muhâsibî, Muhammed b. îdris eş-Şâfıî, Müzeni ve Harmele gibi dinin önderleri olan selefimizin ve mütekaddim şeyhlerimi­zin minhâa (üslubu) üzere olanlardan kaynaklanmaktadır. Allah onlardan razı olsun. Onlar şu şiirde anlatılan kimseler gibidirler:

Allah kavimleri korudu, onlar da Rablerinin hakkını, Verdikleri sözden caymadılar, sözlerine aykırı davranmadılar.

Akıp giden günleri yalnızca iffetle geçirdiler. Efendilerinin sevgisinden başka bir şey görmediler.

Onlar en faziletliler, Allaha yakın olan doğru sözlü kimselerdir, Amaçları da efendilerin efendisine gitmektir.

Sabreden herkesin sabır düğümü çözülüp gitse de, Günler onların sabır düğümlerinden birini dahi çözemedi.

Biz ilk başlarda sultanlardık, sonradan sıradan ahali olduk; süvariydik, piyade olduk. Umulur ki doğru yoldan tamamen kop­mayız. Musibetlere karşı yardım edecek olan Allah’tır. [Elimizde kalan ilim ve ameli] bizden almamasını dileriz. Şüphesiz ki O çok cömerttir, bol bol veren ve merhameti çok olandır. Allah’tan baş­ka güç ve kuvvet de yoktur.

İşi Allah’a bırakma hususuna gelince bu noktada şu iki esası iyi düşün:

1.Bilirsin ki bir işi seçmek sadece o işin içini, dışını, başını ve sonunu yani tüm yönlerini bilen kişi için mümkündür. Kişi bir işin tüm yönlerini bilmezse hayırlı ve doğru olanı seçmek yerine kötü ve helak edici olanı seçebilir. Mesela sen bir bedeviye ya da bir köylüye veyahut bir koyun çobanına, “Şu dirhemlerin iyisini kötüsünden benim için ayır.” desen bunu yerine getiremez. Aynı şekilde sarraf olmayan bir esnafa desen belki o da zorlanır.

O hâlde dirhemleri altın, gümüş ve özel şeyler hakkında bilgi sahibi olan tecrübeli sarrafa gösterirsin. İşleri her yönüyle kuşatıp bilmek sadece âlemlerin Rabbi olan Allah için mümkün oldu­ğuna göre, ortağı olmayan Allah’tan başka hiçbir varlığın bir işi seçmeve düzenleme hakkı yoktur. Nitekim Allah Teâlâ, “Rabbin, dilediğini yaratır ve tercih eder. (O’nun seçme ve yaratmasında) onların tercih hakkı yoktur.” (Kasas 28/68) ve “Rabbin onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette bilir.” (Nemi 27/74) buyurmaktadır.

Anlatılır ki salih bir zata Allah Teâlâ tarafindan, “Ne istersen verilecek” denilince şöyle demiş: “Her şeyi bütün yönleriyle bi­len birisi hiçbir şey bilmeyen birisine ne istersen verilecek diyor. Benim için neyin iyi olduğunu bilmiyorum ki isteyeyim! Benim yerine sen seç.” Bu mesele de işte böyledir.

2.Bir adam sana gelse ve “Ben senin bütün işlerinle ilgilenir ve yararına olan bütün ihtiyaçlarım üstlenip yerine getiririm. Sen bütün işlerini bana bırak ve kendi işlerinle ilgilen.” dese ve bu adam senin nezdinde döneminin en bilgili, en hikmetli, en güçlü, en merhametli, en takvah, en doğru sözlü ve en vefalı kişisi olsa; bu teklifi değerlendirmez ve bunu sana verilen büyük nimet olarak görmez misin? Böylesi güzel bir teklif karşısında minnet duymaz, o kişiye en güzel şekilde şükranım sunmaz ve övgüde bulunmaz mısın?

Bu kişi yararlı olup olmadığım bilmediğin bir hususta senin adına bir seçim yapsa bundan dolayı huzursuzluk hissetmez, ak sine onun yapacağı seçime ve düzenlemeye güvenir ve mutmain olursun. Sen onu vekil olarak belirledikten ve o da sana en iyisini yapacağını taahhüt ettikten sonra bilirsin ki; mesele her ne olursa olsun senin adına yalnızca hayırlı olanı seçecek ve sadece senin iyiliğine olanları gözetip dikkate alacaktır.

O hâlde sana ne oluyor da işlerini gökyüzünden yeryüzüne ne yarsa her şeyi düzenleyen (müdebbirü’l-emr) ve âlemlerin Rab­bi olan Allah’a işlerini bırakmıyorsun! İşini bilginlerin en bilgili­si, kudretlilerin en kudretlisi, merhametlilerin en merhametlisi ve zenginlerin en zengini olan Allah a bırak ki ince bilgisi ve güzel düzeniyle senin bilgi seviyeni aşan ve aklının alamayacağı şeyleri senin adına seçsin, sen de akıbetini ilgilendiren işlerle ilgilen. Al­lah, sırrını bilemeyeceğin bir şeyi senin adına seçtiği zaman sonuç her ne olursa olsun buna razı ve mutmain ol. Doğru ve hayır işte budur. Bunu iyi düşün ve anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle doğru yola erişesin. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.

Kaza ve kadere razı olma hususuna gelirsek bu noktada ikna edici şu iki hususu dikkatli bir şekilde düşünüp anlarsan yeterli olur:

1.Kadere rıza gösterirsen hem bu dünyada hem de ahirette fayda elde edersin.

Bu dünyada elde edeceğin fayda, kalbi gereksiz şeylerle dol­durmamak ve bu sayede daha az üzülmektir. Bazı zahidler bu an­lamda, “Mademki takdir haktır, o hâlde üzülmek boşuna” sözünü dile getirmiştir. Bu sözün aslı, Hz. Peygamber’in îbn Mesûd’a söylediği şu cümledir: “Çok fazla üzülme. Zira takdir edilen ger­çekleşir, senin rızkın olmayan şey de sana gelmez.’[13]

Bu hadis, Efendimizin (sav) az lafızla çok mana dile getirdiği kapsamlı bir sözüdür.

Kadere rıza göstermen hâlinde ahirette elde edeceğin fayda ise Allah Teâlâ’nın sevabı ve rızasıdır. Nitekim O, “Allah onlardan hoşnuttur, onlar da Onun rızasını kazanmaktan ötürü mut­ludurlar.” (Mâide 5/119) buyurmaktadır.

Dolayısıyla kadere rıza göstermemek bu dünyada yok yere dertlenmeye, üzülmeye ve rahatsızlığa sebebiyet verirken ahirette de günaha ve ceza görmeye neden olur. Zira kader her halükârda gerçekleşecek olup senin üzülmenle ya da kızgın olmanla değişe­cek değildir. Bu anlamda şöyle bir şiirde vardır:

Ey nefis! Takdir edilene sabret.

Takdir edilmeyenler hususunda ise güvendesin.

Bil ki takdir edilen kesinlikle gerçekleşecektir, Sen ona sabretsen de sabretmesen de.

Netice itibariyle akıllı kişi kalp huzurunu ve cennet sevabını boş yere üzülmeye, günaha girmeye ve en nihayetinde cezalandı­rılmaya tercih etmez.

2.Kaza ve kadere razı olmayıp kızgınlık göstermek -Allah Teâlâ rahmetiyle korumazsa- kişinin tehlikeye, zarara, küfre ve nifaka düşmesine sebep olur. Allah Teâlâ’nın şu sözünü iyi dü­şün: “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içle­rinde hiçbir sıkıntı duymaksızm onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4/65) Allah bu sözünde elçisinin takdirine nza göstermeyenlerin iman etmiş ol­malarını reddedip bu hususta yemin etmişken Allah’ın takdirine nza göstermeyenin hâli nice olur!

Rivayet edilir ki bir kudsî hadiste Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: “Kim benim takdirime razı olmaz, verdiğim musibete sabretmez ve nimetlerime şükretmezse kendisine başka bir ilâh edinsin.”[14]

Burada Allah Teâlâ sanki şöyle diyor: “[Takdir ettiğim şeyi beğenmeyip] kızgınlık gösteren bu kişi benden ilâh olarak razı değildir. O hâlde kendisine, razı olacağı başka bir ilâh edinsin.” Akleden kişi bu ifadenin tehdidin zirvesi olduğunu anlar. Ken­disine, “Kulluk ve rablik nedir?” diye sorulan sâlik, verdiği şu ce­vapta ne kadar doğru söylemiş: “Rab takdir eder, kul ise buna razı olur. Şayet Rab takdir eder de kul razı olmazsa ne Rablik kalır ne de kulluk.”

Bu meseleyi iyi düşün ve kendine bir bak! Umulur ki Allah Teâlâ’nın yardımı ve tevfîkiyle selamete erersin.

Sabır konusuna gelirsek, o acı bir ilaç ve hoş olmayan bir içe­cektir. Bununla birlikte sabır her türlü menfaati sana getiren ve zararlı ne varsa senden uzaklaştıran bereketli ve kıymetli bir şey­dir. Sabır böylesi bir ilaç olduğuna göre akıllı insan, “Bir anlık acı ama bir yıllık rahatlık” diyerek nefse kötü gelmesine rağmen onu içer ve yudumlar; acı ve keskin olsa da buna katlanır.

Sabrın sana getireceği menfâatlere değinmek gerekirse sabrın dört türü olduğunu bilmelisin:

İnceleyin:  Ölümün Sevimsizliği ve İticiliğine İlişkin Bilgiyi Doğuran Şey Hakkında

1.Taate sabretmek

2.Masiyetten sakınmaya sabretmek

3.Dünyanın gereksiz şeylerinden sakınmaya sabretmek

4.Belalara ve musibetlere sabretmek.

Kul sabretmenin acısına katlanır ve yukarıda sayılan dört yerde sabır gösterebilirse taatlerini yerine getirir; istikâmet üzere yüksek mertebelere ve en nihayetinde büyük sevaba nail olur. Ayrıca dünyanın masiyetleriyle, belalarıyla ve bunun ahirette neden olacağı sonuçlarıyla karşılaşmaz. Sabreden kul, dünyalık talep etmekle sınanmaz. Zira dünyada bir şeyler elde etmekle meşgul olmayacağı için ahirette de bunun sonucundan kurtulmuş olur. Aynı şekilde kul, imtihan edildiği şeylere sabredeceği için elde et­tiği sevaplar boşa uçup gitmez. O hâlde sabır gösterilmesi hâlinde kul taatlerini yerine getirebilir, yüksek dereceler ve sevaplar elde edebilir. Bunların yanı sıra takva ve zühd hayatı hâsıl olur; Allah Teâlâ’dan başka hiç kimsenin ayrıntısını bilmediği bir karşılık ve büyük sevap elde edilir.

Sabrın, zararları insandan uzak tutması şöyle gerçekleşir: Sab­retmek bu dünyada endişe çekmenin yükünden ve bu halin kas­vetinden, ahirette ise onların günahından ve cezasından kurtarır.

Buna mukabil insan sabretme konusunda zayıf kalır ve kay­gı yolunu tutarsa elde edeceği tüm menfaatleri kaçırdığı gibi her türlü zarara da müptela olur. Zira taatin meşakkatine sabret­meyen kul onları yerine getiremez. Getirse bile onu korumaya ve devam ettirmeye sabredemeyeceği için ameli hiç olup gider. Veyahut kul, masiyetten sakınmaya sabredemezse kendisini ma- siyetin içinde buluverir. Dünyanın gereksiz fazlalıklarından uzak durmaya sabredemezse bunlarla meşgul olmaya başlar. Aynı şekil­de başına gelen bir musibete sabretmeyen kul, sabretmesi hâlinde elde edeceği sevaptan mahrum kalır. Dahası sabretmek yerine o kadar çok kaygılanabilir ki kendisine verilecek karşılıktan mah­rum kalır.

En nihayetinde kulun başına iki musibet gelmiş olur: Birincisi, maksattan mahrum kalmak iken İkincisi, sabretmediği için sevabı ve ecri kaçırmaktır. Dolayısıyla hem hoşuna gitmeyen bir şeye maruz kalmış hem de sabretmekten mahrum kalmış olur. Bu manada “Bir musibete sabretmekten mahrum kalmak, musi­betin kendisinden daha şiddetlidir.” denir. O hâlde mevcut olanı yok edip götürdüğü gibi kaçıp gideni de geri getiremeyecek olan bir şey için üzülmenin ne faydası var! Bunlardan birini kaçırsan bile en azından diğerini kaybetme.

Hz. Ali’nin şu kelamı, az lafızla çok anlam ifade eden sözler­dendir: “Şayet başına gelenlere sabredersen Allah’ın takdir etmiş olduğu şey gerçekleşir ve sevap kazanırsın. Yok, sabretmez ve en­dişelenirsen Allah’ın takdiri yine gerçekleşir ama sen günahkâr olursun.”15

Kanaatimce meselenin özü şudur: Kalbi alışılmış şeylerden uzak tutmak; Allah Teâla ya hâlisâne tevekkül etmek, işleri düzenlemeyi bırakmak ve iç yüzünü bilmediğin için işleri Allah Teâlaya havale etmek suretiyle nefsi [kalpte] yer edinmiş âdetler­den koparıp atmak; nefsi öfkeden ve kaygıdan alıkoymak -ki nefis bunları çok ister- ve nefsi rıza ile dizginlemeye zorlayıp her ne kadar nefret etse de ona sabır şerbetini içirmektir. Bütün bunlar gerçekten de aci bir iş, zor bir ilaç ve ağır bir yüktür ama aynı za­manda sağlam bir tedbir ve dosdoğru bir yoldur. Böyle yapılması durumunda övgüye layık bir akıbet ve mutlu mesut haller kulu beklemektedir.

Evladına karşı şefkatli davranan zengin bir baba düşün. Şayet bu baba yavrusunun yediği bir hurmayı ya da elmayı bozulmuş olduğu için elinden alsa, yavrusunu kendisine sert davranan bir öğretmene teslim etse, çocuğunu gün boyu yanında tutup onun canını sıksa veyahut onu bir hacamatçıya götürse ve hacamatçı evladının canını yakıp onu endişelendirse ne düşünürsün! Yaban­cılara dahi bol bol ikramda bulunan babasının, evladının elinden yiyeceği almasını bir cimrilik olarak mı görürsün! Yoksa elindeki her şeyi evladı için saklayıp biriktiren bu babanın hareketi sence çocuğunu zelil kılmak için midir? Ya da baba çocuğunu sevme­diği için böyle davranarak onu yormak ve ona eziyet etmek mi istemiştir? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Zira evlat babası için gözünün nuru, kalbinin meyvesidir. Evladının üzerine rüz­gâr esse bile babasına ağır gelir. Durum kesinlikle böyle değildir. Bir baba evladı adına iyi olanın bu olduğunu bildiği için böyle davranır ve yine baba bilir ki evladı bu şekilde az bir yorulmayla büyük bir hayra ve menfaate ulaşacaktır.

Peki işini seven, insanlara tavsiyelerde bulunan ve mesleğinde uzman olan bir doktora ne dersin? Eğer bu doktor susuzluktan artık ciğerleri yanan, bitkin düşmüş bir hastaya su vermek yerine, hastanın nefsinin ve tabiatının zorlandığı, tadı kötü olan bir ilaç içirse sence bunu hastaya düşman olduğundan ötürü ve ona ezi­yet etmek için mi yapmaktadır? Asla! Aksine hastanın iyiliği için böyle yapmaktadır. Zira doktor çok iyi bilmektedir ki hastanın bir anlık ihtiyacını karşılamak aslında onun hayatını tehlikeye sokacak ve belki de ölümüne neden olacaktır. Hastaya su verme­mesi aslında hastanın iyileşmesi ve hayatta kalması içindin

O hâlde şimdi Allah Teâlâ’nın senden bir ekmeği ya da bit miktar parayı esirgediğini düşün. İyi bilmelisin ki Cenab-ı Allah senin istediğin şeye sahiptir ve istediğin şeyi sana ulaştırmaya kâdirdir. Cömertlik ve ihsan O’nun sıfatlardır. Allah senin hâlini de bilmektedir, zira O’na hiçbir şey gizli kalmaz. O’nun için ne yokluk ne acizlik ne bir şeyin gizli kalması ne de cimrilik söz ko­nusudur. Allah Teâlâ tüm bu eksikliklerden münezzehtir. O, zen­ginlerin en zengini, kudreti olanların en kudretlisi, bilginlerin en bilgini ve cömertlerin en cömerdidir. O hâlde hakiki olarak şunu bil ki Allah’ın senden bir şey esirgemesi senin iyiliğin içindir. O, senin için iyi olanı seçmiştir. Zaten Allah Teâlâ, “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O’dur.” (Bakara 2/29) buyurmuş­ken aksi nasıl söz konusu olabilir ki!

Kendisini sana tanıtan (yani sana marifetullah nimetini ve­ren) Allah’ın senden bir şey esirgemesi nasıl mümkün olabilir ki! Dünyadaki bütün nimetler Onu tanımanın yanında yok hük­mündedir.

Meşhur bir hadiste geçtiği üzere Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şefkatli bir çobanın, uyuz hastalığı bulunan yerlerden develeri­ni koruduğu gibi ben de dostlarımı dünya nimetlerinden koru­rum.”[16]

O hâlde Allah seni zorlu bir imtihana sokmuş ise iyi bil ki bunu seni sınamaya ve imtihana sokmaya muhtaç olduğu için yapmamaktadır. Allah senin hâlini bilmekte ve güçsüzlüğünü görmektedir. O, sana karşı son derece merhametli davranır. Hz. Peygamber’in şu sözünü hatırla: “Allah’ın kuluna karşı merhame­ti, müşfik bir annenin evladına karşı olan merhametinden daha fazladır.”[17]

Eğer bunu anlarsan bilirsin ki Allah, başına gelen bu kötü olayı senin iyiliğin için yaşatmıştır. Bu iyiliğin ne olduğunu sen bilmesen de Allah bilir. Bu anlamda insanlar arasında en fazla belaya maruz kalan kişilerin, Allah’ın sevdiği ve seçtiği dostlan olduğunu görürsün. Hz. Peygamber buyurur ki “Allah bir toplu­luğu severse onları belaya uğratır.’[18] Yine Efendimiz (sav) “İnsan­lar arasında en fazla belaya maruz kalanla peygamberlerdir. On­lardan sonra şehitler gelir. Ardından da derecelerine göre üstün olanlar sıralanır.’ buyurmaktadır.[19

Allah Teâlâ’nın dünya nimetlerini senden esirgediğini ya da sana çok fazla musibet ve bela verdiğini görürsen bil ki O’nun nezdinde kıymetlisin ve O’nun katında üstün bir yere sahipsin. Böyle yapmakla Allah seni dostlarının yoluna girdirmektedir. Şüphesiz ki Allah senin hâlini görmekte olup dünya nimetlerini senden esirgemeye ihtiyacı yoktur. Zira “Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle, kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altında­sın.” (Tûr 52/48) buyuran O’dur. Dahası, iyiliğini gözettiği, ecrini ve sevabını artırdığı ve kendi katında değerli insanların konum­larına yükselttiği için Allah Teâlâ’nın sana lütufta bulunduğunu bilmelisin. Göreceksin ki senin için nice övülen sonuçlar ve nice kıymetli nimetler hasıl olacak Lütfü ve keremiyle muvaffak kıla­cak olan yalnızca Allah’tır.

İmam Gazzali – Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:185-198

Dipnotlar:

12.Bu hadisin aslı bulunamamıştır.

13.Ebubekir Ahmed b. Amr eş-Şeybânî, el-ÂhAd vel-mesAni, dik Bâsim el Cevâbira (Arabistan: Dâru’r-râye, 1991), 2806; Beyhakî, -Şu ‘ab, 1144.

14.Taberânî, el-Mucemul-kebîr, 22/320; İbn Asâkir, Târîhu medîneti Dimaşk, 21/59.

15.İbn Asâkir, Târîhu medîneti Dımaşk, 9/139.

[16] Ebû Nuaym, Hilyetul-evliya, 1/10; İbn Ebud-Dünyâ, et-Tevâzu vel- hamûl, thk. Muhammed Abdülkadir Atâ (Lübnan: Dâru’l-kütübi’l-il- miyye, 1989), 9; İbn Asâkir, Târîhu medîneti Dımaşk, 61/59.

[17] Buhâri, d-CAmius-sahîh, 5999; Müslim, el-Câmius-sahîh, 2754.

18.Tirmizi,es Sünen,2396;İbn Mace,es Sünen,4031

19.Hakim,el Müstedrek,1/40

 

 

[