Post-Truth ya da Mağaraya Dönüş

platonic_cave-300x261 Post-Truth ya da Mağaraya Dönüş*

Mîlay Köktürk’ (” Prof. Dr., Pamukkale Üniversitesi, Felsefe Bölümü, E-Posta: milaykokturk@gmail.com)

 

Özet

Platon’un mağara alegorisinde, gerçeklik sorunu benzetme yoluyla tar­tışılır. Mağarada zincirlenmiş hâlde yaşayanların, yansıyan gölgeleri gerçek diye nitelendirecekleri, bundan kuşku duyan birinin gölge ve gerçek ayırımını yapmaya başladığı ifade edilir. Mağaradan çıkabilen insan da bu kişidir. Mağara alegorisi, her çağda, inşam hapsetmiş gibi görünen olguları soruşturmanın gerekçesi olmuştur.

21.yüzyılda, başka ve yeni bir dünyadayız. İnsan dijital ortam tara­fından kuşatılmıştır. Bu yüzyılda gerçeklik kavramı ve gerçekliğin ken­disi de biçim değiştirmiştir. Sanal gerçeklik, artırılmış gerçeklik, hiper gerçeklik, gerçek ötesi gibi kavramlar, gerçekliğe ilişkin betimlemeler olmanın ötesinde, gerçekliğin varoluşu ile ilgilidir. Bizi kuşatan dijital dünya karşısında, bugün de “Acaba yepyeni bir mağarada mıyız?” diye sormak gerekmektedir. İşte yazımızda da bu soruya cevap aranacaktır. Önce Platon’un mağarası özne ve bilinç açısından yorumlanacaktır. Sonra gerçek ötesi kavramının anlamı üzerinde durulacak, dijital dün­yanın yeni bir mağara olup olmadığı soruşturulacaktır. Ardından ise, “gerçek ötesi” kavramının dijital mağara ile bağlantısı, özne kavramının değişimi ele alınacak, insanın dijitalleşmesi (homo digitalicus) ile gerçek ötesi kavramının ilişkisi tartışılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Post-Truth, Homo Digitalicus, Mağara Alegorisi, Di­jital Mağara, Reel Gerçeklik, Sanal Gerçeklik, Artırılmış Gerçeklik

Giriş

X eğilimlerin ortaya çıktığı dijital çağda, “Gerçekten var olan nedir?” so­rusunu yeniden sormanın vaktidir. Gerçeklik, gerçekliğin varoluş biçim­leri, öznenin konumu, öznenin kendini var kılma biçimleri daha önceki çağlardan tamamen farklılaşmış, ortaya yepyeni bir dünya tablosu çıkmış gibi görünmektedir. Felsefe bu çağın hakikatini yakalayabilmek için onto­lojiye geri dönmek zorundadır.

Kadim Soru: Gerçeklik ve Hakikat

Çoğu kez aynı anlamda kullanılan hakikat ve gerçeklik kavramları varo­luşun iki cephesini anlatmaktadır. Varolma tek biçimli bir mevcudiyet de­ğildir. Onun somut veya soyut, görünüşte veya asıl olarak, farklı biçimle­rinden söz etmek mümkündür. Aynı şekilde, varolanın kendini bana tüm mevcudiyetiyle vermemesi, asli niteliklerini ve temelini benden gizleyerek, sadece görünümünü bana sunuyor olması da mümkündür. Gerçeklik, han­gi yönüyle söz edersek edelim, tartışmaya konu olmaktan kurtulamaz. Ha­kikat ise öyle değildir. Hakikatin ve hakikat olmanın tek bir biçimi vardır. Bundan dolayı hakikat ve gerçeklik kavramları, koparılamayacak derece birbirine bağlı olsalar da özdeş değildir.

Gerçeklik bizatihi bir varolma durumudur. Elbette bu varolma bize göre mi, yani yüzü bize dönük olarak mı, yoksa kendi kendinde mi mevcudiyeti anlatır; varolanın varoluşunu ve doğasınıf açığa çıkarmaya yönelince, bu sorunun cevaplanması gerekir. Gerçi bir gerçeklik, bana göre ve yüzü bana dönük olarak var ve karşımda olsa bile, onun bir de kendinde mevcudiyeti olmalıdır ki, yüzü bana dönük olabilsin! Varolan, varolduğunu öne sürebil­diğim bir şey ise, her hâl ve şartta karşımda duran bir mevcudiyet demektir.

Gerçeklik bizatihi mevcut olmayı anlatıyorsa, hakikat neyi anlatır? Ha­kikat, bana dönük gerçekliğin veya gerçekliğin bana dönük yüzünün arka planını, en alt tabakadaki mevcudiyeti anlatır. O, en temeldeki gerçeklik, gerçekliğin ta kendisi, kendinden daha geriye gidilemeyen en temel varo­luş durumudur. Sonraki varoluş katmanları bu tabaka üzerine yükselir.

Yani hakikat de gerçekliktir, fakat gerçekliğin en temelidir, asıl gerçekliktir; bana göre ve bana dönük değil kendinde ve kendisi olarak var olandır. Varoluşsallığı ondan başlatırız. Dolayısıyla hakikatin, yüzü bana dönük olarak var olması gerekmez. O, özneye kendini nasıl sunuyor olursa olsun, kendinde bir varoluşa, herhangi bir şey eklenmeye gerek duymayan bir kendi mevcudiyetine sahiptir. Onun öznelliğinden, özne değiştikçe değişe­bilir oluşundan veya farklı öznelere kendini farklı görünümlerle sunuşun­dan söz edilemez. Hakikatin öznel ve nesnel boyutu, özneye veya nesneye göre bir hakikat olma durumu yoktur. Buna göre, gerçeklik ne kadar ben­den yüz çevirir de kendisi olmaya dayanırsa, hakikate o kadar yakınlaşmış demek olur. Başka bir deyişle, gerçeklik “bana göre” olduğu müddetçe ve olduğu kadarıyla hakikatten uzaklaşır. Bundan dolayı, gerçekliği ele alır­ken, onun öznel ve nesnel boyutundan söz etmeden olmaz. Öznel ve nes­nel gerçeklik değil, gerçekliğin öznel ve nesnel boyutu… Öznel ve nesnel gerçeklik, bir varoluşsal durumu, gerçekliğin doğasını anlatır. Gerçekliğin öznel ve nesnel boyutu denince ise, tüm boyutların dışında varolan bir gerçekliğin özneye açık kapısı veya kendi kendine mevcut olma durumu kastedilir.

Gerçeklik kendinde olan bizatihi varolan ise eğer, onun kendinde varol­ması ontolojik bir durum; ancak onun gerçeklik olarak bilinmesi ve ondan gerçek olarak söz edilmesi epistemolojik durumdur. Kendinde ve kendi başına varolanın varoluşunu sürdürmesi bir şey ifade etmez. Ona tanıklık edecek bir özne olmalı ki, ondan söz edebilelim, onu bilelim, onun varlı­ğından haberdar olalım… Kendi başma var olan algılanmadığında onun anlamsız olduğunu söyleyen Berkeley haklıdır. İşte bu bilme durumu ger­çekliğin öznel boyutunu anlatır. Burada kastedilen şey, gerçeklik karşısın­da takınılan tavır değildir. Tavır, gerçeklik orada iken veya nerede olursa olsun, öznenin “ne karar vereceği bilinemeyen bir duruş”udur. Oysa öznel boyutta, özne, şayet gerçeklik varsa, ona keyfi bir tutumla değil sırf var olduğu için tanıklık etmektedir. Öznenin tanıklığı olmaksızın gerçeklik -kendi başına var olsa bile- yokluğa denktir. Öznel boyut, onun varlığına tanıklık edip varlığını onaylamaktır. Gerçekliğin nesnel boyutu ise, gerçek­lik her ne ise onun bizatihi kendinde ve kendine dayanarak mevcudiyetini sürdürmesidir.

O hâlde soralım: Neyi arayacağız? Gerçekliği mi hakikati mi? Hakikati! Çünkü onu elde ettiğimizde, artık geride bilinecek hiçbir şey kalmamış de­mek olur. Bilme ilgisi hedefine ulaşmıştır denebilir. Ancak, bulduğumuzu düşündüğümüz şeyin hakikat, asıl ve yegâne gerçeklik olduğunu nasıl bi­lebiliriz? Bulduğumuzda, onda bir gerçeklik payesi, belki de gerçekliğin bir kalıntısı olduğu kesindir. Hiçten herhangi bir şey çıkmayacağına göre, bir şey varsa hiç değil, gerçek ve gerçeklik nitelikli bir şey olmak zorunda oldu­ğuna göre, sorun, bu gerçekliğin, hakikatin neresinde durduğu sorunudur. Belirtildiği gibi, bazı durumlarda hakikat ile gerçeklik bir ve aynı şey ola­rak karşımızdadır, bazı durumlarda ise gerçeklik hakikatin bir görünümü, belki bir kısmı, ama her hal ve şartta hakikate bitişik ve vazgeçilemez bir mevcudiyettir. Dolayısıyla en temelde olanın peşindeysek, gerçeklikle ilişki kurarak başlamak zorundayız. İsterse bu gerçeklik dediğimiz, sırf bir gölge olsun! Bir varolanın, gerçekliğin dolaylı yansıması olması bile, gerçekliğe giden yolda bu yansımadan da geçmek gerektiği gerçeğini değiştirmez. Mevcut gerçeklikten hareketle hakikate giden yola koyuluruz. Platon’un mağaradaki öznesi de böyle yapmış, gölgece gerçeklikten yola çıkmıştı. Bu bakımdan, yukarıda da belirtilen kadim soruya ilk kez tam bilinçli bir ce­vabın, Platon tarafından verildiğini görüyoruz.

Platon’un Mağarası

Antik çağdaki hakikat tartışmasını ve gerçekten var olanın, gerçek olanın ne olduğu sorusuna Platon’un verdiği cevabı hatırlayalım!

Platon insan denen varlığın bilgilenmesinden söz ederken, bunu bir benzetmeyle anlatacağını söyler ve meşhur mağara benzetmesini zikre­der. “Yeraltında mağaramsı bir yer, içinde insanlar. Önde boydan boya ışığa açılan bir giriş. İnsanlar çocukluklarından beri ayaklarından, boyun­larından zincire vurulmuş, bu mağarada yaşıyorlar. Ne kımıldanabiliyor ne de burunlarının ucundan başka bir yer görebiliyorlar. Öyle sıkı sıkıya bağlanmışlar ki, kafalarını bile oynatamıyorlar.” (Devlet 514a) Benzetme devam eder: Arkalarında, mağaranın dışında parlak bir ateş, aradan geti­rilip götürülen taştan-tahtadan kuklalar, bunların mağaraya düşen gölge­si… Platon bu insanların ancak gölgeleri görebileceğini, gelip geçenlerin çıkardıkları seslerin de gölgelerden geldiğini düşüneceklerini, mağaradaki bu kişilerin gözünde gerçeğin, sadece yapma nesneler, gölgeler olacağını söyler. Sadece zincirleri çözülen bir insan mağaranın içi ile dışındaki farkı görebilir. Hakikat, asıl gerçeklik mağaranın dışındadır; dışarıdaki dünya ve ateş-kukla düzenidir. Mağaranın içinde hiçbir şeyin olmadığı söylenemez. Oradaki gölgeler ise, sadece gölgece bir gerçekliğe sahiptir. Ama mağara- dakiler, bilfiil mevcut varoluşları itibarıyla, asıl gerçekliğe sırtını dönmüş durumdadırlar.

Platon’un mağarasındakiler için, gölgeler hakikattir, gerçekten varolan­lardır ve varoluş onlardan ibarettir. Ancak bu gölge dünyanın vatandaşla­rından biri, durduk yerde -aslında durduk yerde değil, kendiliğinden bir bilinç etkinliği olarak- bir “gerçeklik sorunu” yaşamaya başlar. O, temaşa ettiği gerçekliğin, asıl gerçeklik/hakikat olup olmadığını sorar. Oysa doğal durum şudur: Varoluş düzeni aynı şekilde devam ettiği müddetçe, mev­cut gerçeklik düzenine ilişkin bir kuşku duyulmaz. Neden bu zihinlerden birinde, gerçeklik sorunu filizlenir? Bu zihinlerden biri, mevcut gerçeklik düzenine kendini bırakmayıp “acaba” sorusunu sorar; böylece kendi içinde kendisiyle bütünleşmiş bu bilinçte, bir çatlak meydana gelmiş olur. De­mek ki bilinç pasif kalmayı sürdürmez de kendisi olmayana yönelirse, bu, onun kendiliğinden bir hamlesi olur. Bunun belirtisi kuşku, giderilme yolu da kuşkunun olgular yoluyla ortadan kaldırılmasıdır. Bu çatlağı yaşayan zihin, gerçekliğin verili biçiminden kuşku duymaya, asıl ve temel olanın karşımızdaki “görünen” olup olmadığını soruşturmaya başlamışsa, bu da şu demektir: Mevcut gerçeklik düzeninin devamı için olup bitenlerin hep aynı biçimde olmaya devam etmesi yetmez, ona tanık olan bilinçlerin de bunu onaylaması gerekir. Başka ve yeni bir gerçeklik düzeni için de aynı şey geçerlidir. Bir gerçeklik düzeninin sunulması, inşa edilmesi ve bu ye­ninin istikrarlı biçimde sürmesi de bilinçlerin onu onaylamasına bağlıdır.

Platon’un mağarasında da zincirlenmiş bilinçler sunulan gerçeklik dü­zenini (yansımayı gölgeleri) onaylamışlardı. Mağara, ancak bu onaylama­lım nihayete ermesiyle insan dünyasının dışında kalabilirdi. O çağda ol­duğu gibi sonraki çağlarda öyle de oldu. Mağaranın varlığı, insanlar kendi dünyalarını “Acaba mağara mı?” kuşkusuyla süzmeye başlayınca, bu soru zihinlere kazanınca ortadan kalmıştı. Ancak Platon’un mağarası eski çağ­ların, zihnin somut gerçeklikle birebir ilişkilendiği, zihinlerin bilfiil mevcut etki, algı ve iletişim ortamında neşvünema bulduğu çağların mağarasıdır. Oranın vatandaşı da eski çağlardaki mağaraların öznesidir. Yeni çağların mağarası ve bu mağaranın öznesi ise farklılaşmıştır.

Eski Mağaranın Öznesi

Mağara da bir gerçeklikti, oradaki özneler de! Mağaranın ontolojik temeli, oradaki özneler topluluğu ve onlara sunulan gerçeklik düzeniydi. Mağara­nın mağara olarak mevcudiyetinden önemlisi ise, onun mağara olduğunun bilinmesiydi. Mağaranın mağara olduğu bilinmeden önce, orası doğal ve biricik yaşama dünyasıydı. Sonra her şey altüst oldu. Buna neden olan, zincirlerini kıran özne idi. Dolayısıyla eski mağaranın iki farklı öznesinden söz edebiliyoruz. İlki, zincirlenmiş olan özneler topluluğu, İkincisi de zin­cirlerini kıran tek özne.

Zincirli özneler topluluğunun mantığı, verili olanla yetinmekti. Onlar çoğunluğu oluşturuyordu, pasif alıcı ve sadece tanıklık eden bir öznelerdi. Pasif birinci özne, ötekine kayıtsız şartsız bir uyumluluk sergilemekteydi.

Yani eski mağaranın öznesinin diğer bir bilinç durumu, koşulsuzca uyum- du, bu bilinç, kendini, çevreye ve diğerine uyumlu olmakla tanır ve tanım­lar. Alışılagelene sırtını dönmeden, alışılagelene aykırı olanı baştan red­dederek… Platon, benzetmesinin devamında, zincirlerini kıran kişinin geri dönüşüne de değinir. O, mağaranın dışındaki gerçekliği görüp geri dönerek ötekilere anlattığında, halen zincirlerinden kurtulmamış olanlar, ona gülerler. (517a) Onlar hakikat için zahmet ve eziyet çekmeye, kendini zorlamaya yeltenmeyen kişilerdir. Hiçbir şey talep etmezler. Kendilerine yeni sunulanı kabul etmedikleri gibi, üzerinde düşünüp taşınmazlar da! Direnç sahibi, kendi algı ve bilgi dünyalarına kapanmış, değişime kapalı bilinçlerdir.

Eski mağaranın zincirlerini kıran öznesi ise, diğerlerinin tam tersi bir bilinç varlığıdır. O, tek başına, ama aktif, var olanla ve verili olanla yetinme­yen, kendisi mağarada olmakla beraber zihni hep ötelerde dolaşan bir öz­nedir. Onun karakteristik vasfı, uyuma ve uyumluluğa teslim olmayışıdır. Sabit bir tutkunluk değil, harekete geçirici, yola koyulmaya sevk eden bir tutkunluk; mevcuda kuşkuyla yaklaşan, keyfi değil hakikat peşinde olarak değişim yolunda ilerleyen bir bilinç durumu! Onun kendi içindeki anlam ve önem sıralamasını belirleyen, budur. Bu bilinç, hakikat yolunda, öteki- lerce horlanmayı göze alır. Verili olanla yetinme tutumunun dışma çıkar, harekete geçer; işte o zaman, verili gerçekliğin yapısı değişir. Dolayısıyla mağaradaki bu etkin öznenin bilinci, neyi niçin istediğini bilir, neyi iste­mediğinin de farkındadır. Ayrıca o, kendi dar varoluş alanını genişletmek için hamle yapan bir bilinçtir. Sorumluluk sahibidir. Bir şey ister ve talep eder… Eski mağara düzeni böyledir.

Post-Truth veya Yeni Mağara

Sorunumuz, önce bu kavramın ne anlam taşıdığı, sonra da gerçekten bu çağın mağarası olup olmadığı hususudur. Önce post-truth un ortaya çıkış hikâyesini zikredelim…

İnternet kaynaklarından okuduğumuza göre, ilk kez 1992 yılında bir yazarın kullandığı “post-truth” 2016 yılında “yılın kelimesi” seçildi ve o günden beri gittikçe popülerleşti. Aslmda “popülerleştirildi” desek daha doğru olur. Çünkü bu kelime seçilir seçilmez herkesçe benimsenmedi. Bir­çok yerde birçok kişi veya kurum onu ısrarla ve sık sık kullandı. Post-truth üzerine bazı yorumlar ve tartışmalar, onun gittikçe anlam dünyasını geniş­letti ve geliştirdi. Geldiğimiz bu noktada da artık kavramlaştı. Bu kelime niçin yılın kelimesi seçilmişti ve niye tartışılmıştı? Bunları bir yana bıra­kalım; bizi ilgilendiren, bu kelimenin, artık bir şey ifade eden bir kavram olması! Bir kelimenin kavramlaşması, onun ifade ettiği ve karşılık geldiği reel bir olgu veya durum olduğu anlamına gelir. Demek ki post-truth diye adlandırılabilecek bir vakıa var, demek ki yaşama dünyasında, bu kavrama karşılık gelen olgular mevcut… Tekrar belirtelim, post-truth bir sıfat değil, bir kavram. Genel bir karakteristik özellikler bütününe sahip! Niteleyici olarak değil, bir durum ifadesi olarak kullanılır.

Gerçek ötesi diye çevrilen ve böylece Türkçede doğru bir karşılık bu­lan bu kavram, gerçekten varolanların/nesnel gerçekliklerin, toplumsal tasarım dünyasını belirlemede, öznel duygu ve yargılardan daha az etkili olması şeklinde açıklansa da bu açıklama, kelimedeki köken anlamıyla pek örtüşmemektedir. Bu kavramın bu ve benzeri şekilde birçok kullanımına rastlıyoruz. Elbette çoğu kullanım yanlış, en azından felsefi çözümlemeye konu edilecek nitelik ve içerikte değildir.

Bu kavram öncelikle “gerçek dışı” ve “gerçek üstü” kavramları ile de karıştırılmaktadır. Oysa post-truth’un anlamı, ilk başta etimolojisinde ken­dini göstermektedir. “Gerçek ötesi” derken, geride bırakılan bir gerçekliğin varlığı onaylanmaktadır; ama kişi onun ötesinde durmaktadır ve kişinin yeri de bu gerçeğin ötesidir. Gerçeğin dışında kalan bir şeyden değil, ger­çeğe bitişik bir şeyden söz etmiş oluyoruz. Gerçeküstü ise gerçeklikle bağ­daşmayan ve onun varoluşsallığıyla uyuşmayan bir tasarımdır.

Post-truthun en yanlış kullanımı, bu kavramın “gerçeğin kasten çarpıtıl­ması” olarak tanımlanmasıdır. Burada, karşıdaki kişi için bir post-truthdan söz edilmiş olmaktadır. Berideki, post-truthun dışında kalmaktadır buna göre. Yani berideki, ötekine, onun algısını biçimlendirecek ve değiştire­cek bir uyarımlar dizisi sunmuş olmaktadır. Böylece, ötedekinin algısı ve algılayışı değişime uğratılmış olmaktadır. Oysa bu noktada sorulması ge­reken şey şudur: Sorun sadece algılamayı değiştirme; kandırma, gizleme, perdeleme mi? Algılamanın propaganda ile değişimi mi, bizatihi algıyla taşman gerçekliğin yapısını değiştirerek zihinde yaşanan bir değişim mi asıl sorun? Elbette hayır. Asıl anlamıyla post-truth hem algılayan için hem algı verisini sunan için vardır ve aynıdır. Yalan, perdeleme, gizleme, algıyı değiştirme, gerçek ötesi değil “gerçek dışı”dır. Gerçek ötesi ile gerçek dışını doğru tespit etmemiz gerekir. Söylenenlere inanan, başka kaynaklardan araştırarak hakikat peşine düşmeyen insan, gerçek ötesinde değil gerçeğin dışında kalmayı kendisi seçmiş olur.

Gerçek ötesi, algılanan gerçeği anlamsız, onun üzerine ve onun içinde inşa edilen yapay dünyayı daha anlamlı ve önemli bulmaktır. Bu, sanal ger­çeklikle iç içe yaşamaktır. Sanal gerçekliğin bilfiil gerçek olmayan bir şey olduğu düşüncesini bir kenara atmak, reel olanın yükünü taşımaktan vaz­geçmek, reel olan içindeki duygu durumunu ve reel olana ilişkin tutumunu onun izdüşümü karşısında yeniden inşa etmektir. Artık reel/temelde olan, yani asıl gerçeklik, anlamından kaybetmiş, yerinden yurdundan sürülmüş değersiz hale gelmiştir. Daha net bir söyleyişle, gerçek ötesi, gerçeğin kas­ten çarpıtılması değil, anlam, önem ve tercih edilebilirliğinin değişmesi, bu anlam ve önemin, bizzat kendinde gerçekliğin önüne geçmesidir. Burada bir kasıtlı yönlendirme yoktur, öznenin bile isteye reele sırtını dönmesi ve sanal gerçekliği reelden daha önce ve önemli sayması söz konusudur. Başka bir deyişle, olgusal doğruluk, olgunun bizzat kendisi, hakikat öne­mini yitirmiştir. Güneş yine batmaktadır/batacaktır, ama asıl ve önemli olan, yani o esnada birkaç fotoğraf çekip sosyal medyaya atmak, batışı iz­leme ihtiyacı hissetmemek, o anı yaşamayı anlamlı bulmayıp yaşamadan çekip gitmektir. Kişi gerçeği (gün batımını) değil, onun ötesini/yansımasını (fotoğrafını ve sergilemeyi) tercih etmiştir. Bu, gerçeklerden uzaklaşmak veya uzaklaştırılmak değildir. Gerçeklerden uzaklaşmak, gerçeği gözden kaybetmek, her şeye rağmen mesafeyi bilmek fakat hesaba katmayı bırak­maktır. Oysa gerçek ötesinde uzaklaşılan değil bile isteye geride bırakılan, önemsizleştirilen bir gerçeklik algısı vardır. O gerçeklik orada bir yerde kendi başına durabilir, ama özne kendi sanal ortamındaki gerçekliği asıl ve temel alır.

İnceleyin:  E.Aronson,A.Pratkanis ''Propaganda Çağı'' Adlı Kitaptan Alıntılar

Elbette post-truth başta olmak üzere, yeni çağdaki farklı gerçeklik kav­ramlarının temelinde, sanal gerçeklik vakıası yatmaktadır. Sanal gerçeklik, reel gerçekliğin sınırlarını genişleterek dijital ortamda bilgisayar marife­tiyle ona yeni bir biçim verme durumudur. Orada görsellik bilfiil mevcut ve yer kaplayan gerçeklikmiş gibi inşa edilmiştir. Onunla iletişimde bizi etkileyen uyarımlara gerçekten maruz kalırız; ama onlar dijital yolla oluş­turulmuş varoluşa sahiptir.

Sanal gerçeklikte, öznenin yeri, konumu ve gerçeklik bağlantısı, algıla­yışı değişmez. Karşıdaki gerçeklik adeta reel gerçekmiş gibi görünmesine rağmen, özne onun dijital teknoloji marifetiyle “öyle göründüğünü” bilmek­tedir, kendinin ve onun bilfiil mevcut yapısının farkındadır. Bu arada he­men belirtelim ki, hep görünenden söz ediyoruz; çünkü sahneyi görünenler dolduruyor. Gerçeklik kavramını ve durumunu bu görünenlerden hareket­le tartışıyoruz. Dolayısıyla kadim ayrımı, gerçeklik ve hakikat ayrımını ve ilişkilendirmesini şimdilik askıya alıp gerçeklik kavramını kullanacağız.

Sanal gerçeklik kavramı, bilinen anlamıyla, bilfiil yer kaplayan, fiziksel etkinin ve etkinliğin hâkim olduğu “olup biten-varolan”ın dışında kalanı, tamamen görsel ağırlıklı olarak ama bilgisayar ortammda var olanı kapsa­maktadır. Bu gerçeklik biçiminde, görünen ile gerçekten var olan arasında somut bir nedensellik ilişkisi; “görünen varolan”m, “asıl varolan”ın somut biçimde devamı olması şeklinde bir ilişki yoktur. Sanal gerçek olarak kar­şımda duranın, algılarıma kendini verenin, geriye doğru gidildiğinde, onu taşıyan fiziksellikle somut olarak bağlantılı olması ve bu taşıyıcıya bitişik olması söz konusu değildir. Bunun en güzel örneği hologram’dır. O, somut varolandan apayrı bir mevcudiyettir, yapaydır, doğal varolandan kolayca ayrılır.

Gerçek ötesi, içinde olan için, bir yalan veya oyalama değildir. Başkasını kendi istediği şeye inandırma da değildir. Reel dünyada mutsuz olan, reel ilişkilere ve reel dünyada bulunmanın yüklediği yüke, orada kurulan ve sorumluluk gerektiren bağlantılara mesafeli duran, hatta bunları giderek anlamsız bulan bir bireyin, dijital araç gereçleri ve dijital ortamı kullanarak kendi dünyasını oluşturması söz konusu olur. Reel dünyada kişi değersiz, başarısız, umutsuz olabilir. Ama aynı kişi kendi inşa ettiği dünyada mutlu ve huzurludur, değerlidir; beğeni almakta, kabul görmekte, başkalarınca imrenilen bir mevcudiyet kazanmaktadır. Bu kişi, orada kayıtsız şartsız daha mutludur. O, bir isme sahiptir ve hiç kimse o ismin arkasındaki asıl gerçekliği bilmemektedir. Like, takipçi vs. gerçek ötesinin en basit formları olarak karşımıza çıkmaktadır. Devamla; sanal gerçeklik gözlüğü, oyunlar, sosyal medya ve oradaki iletişim, diğer iletişim ortamları, görsel sunumlar, kendini sergileme, başkalarının ilgisini kazanma; bunlar da gerçek ötesini oluşturan bazı durum ve ortamlardır. Şayet kişi bu yeni ortamda kendini bilfiil yaşama ve iletişim dünyasından daha mutlu hissediyorsa, adeta ora­dan bir yaşama enerjisi alıyorsa, sanal besinle besleniyor demektir. Burada eski önemlilikler ve değerlilikler adeta buharlaşmaya başlar. Aslında sorun, kişinin sadece herhangi bir alanda önem kaybı yaşaması değildir. Bu önem- sizleşme, başka anlam/önem kaymalarına da yol açar; dolayısıyla zihinde gedik açması muhtemel bir sarsıntıya dönüşür.

Gerçek ötesi, psikolojik bir durum, bir yanılsama, telkin/ikna edilen bir yapay/zoraki anlamlandırma değildir. Öznenin bilfiil öyle algıladığı ve öyle olduğunu gördüğü, algı nesnesinin dayandığı somut gerçekliği de algılayıp bildiği, fakat bu dayanağı önemsiz/anlamsız saydığı, kendisinin asıl barı­nağı olarak “algıladığı dünya”yı gördüğü bir algı/gerçeklik biçimidir. O, bu dünyanın ardında yatan temelini ve varoluşsallığını asıl gerçeklik saymaz. Gerçek ötesi’nde gerçeğin/algının saptırılması değil, ilk planda algılanan ve temele yerleştirilen bu gerçeklik denen şeyin ötesine geçilmesi, o ötede- kinin hakikaten anlamlı sayılması söz konusudur. Reel gerçekliğe sırtını dönmek, reel gerçekliği anlamlı ve önemli görmeyi bırakmak, asıl anlamı reel gerçekliğin önemsiz bir parçasına veya önemsiz bir unsuruna yükle­mek demektir. Başka bir deyişle, gerçek ötesi, bilfiil mevcut ve yaşanan gerçeklikten bilinçli bir vazgeçiştir. Gerçeğin “ötesi”, reeli değersizleştiren, anlamsızlaştıran bir “öte* olmuştur. Bireyin yeni gerçekliği artık bu “öte” olmaktadır.

Bu noktada, cevaplanması gereken iki soru ortaya çıkmaktadır. Bu öte, nasıl bir ontolojik ve epistemolojik duruma sahiptir? Daha doğrusu, bura­da ontik olandan mı yoksa epistemik olandan mı söz ediyoruz? Post-truth kavramı ontolojik mi epistemolojik mi? Diğer soru ise şudur: İnsan neden bilfiil yaşadığı gerçekliği değersizleştirip onun uzantısını, hatta izdüşümü­nü anlamlı ve değerli bulur? İlk sorudan başlayalım…

Bu kavramla, önce ontik olandan söz edilmektedir. Bir gerçeklik dairesi var, ama başka bir gerçeklik durumu da mevcut; biri asıl, diğeri ise onun eklentisidir. Eklenti ise asıl olanın önüne geçmekte ve insanın yeni gerçek­lik zeminini oluşturmaktadır. Aslında gerçeklik, hakkında konuşulamadı- ğında hiçliğe eşdeğer olduğu ve gerçekliğin gerçeklik olduğunu onaylamak gerektiği için, ona, sadece kendi başına var olan bir şey olarak bakılamaz. “Gerçeklik var” dediğimde bile aslında onunla bağlantı kurmuş olmakta­yım. Bağlantı kurmadığımda ise, onun var veya yok olması bir yana, ondan hiçbir şekilde söz edemiyorum. Dolayısıyla ontik olan, kendini bana epis­temolojik olarak veriyor. Bu meyanda, ontoloji ve epistemoloji iç içe geçmiş oluyor.

Sanal gerçeklik varolduğu an itibariyle bilfiil mevcut gerçekliğe, somut varoluşa dayanmaz. Onunla reel olan arasında bir gidiş geliş yaşanır. Özne de bunun farkındadır. O, bilfiil deneyimlenen, algılama boyutunda ise reel olandan tamamen kopmayı ifade eden, reel olan içinde dijital teknolojiye açılan bir kapıdır. Sanal gerçeklik gözlüğünü takan kişi o anda yer kap­layan nesneler dünyasından kopar ve sadece dijital dünyanın uyarımlar dizisini algılar. Gözlüğü çıkarınca da yeniden nesneler dünyasına döner. Gerçek ötesi ise, gerçeğe dayanmakla beraber ona geri dönme gereği oluş­turmayacak şekilde bilinci cezbeden ve ele geçiren, bilince alternatif bir dünya sunan bir ortam oluşumudur. Yani orada da bir tür gerçeklik biçimi mevcuttur, ama reel olana kişi sırtını dönmüştür, ötekine de yüzünü! Biza­tihi gerçek olan ve varolan, bu noktada, gerçek ötesi ülkesinin vatandaşını rahatsız ve hoşnutsuz eder.

Bütün bunları düşünüce, şunu söylemek mümkündür: Gerçek ötesi kavramı ve onun etrafındaki tartışmalar “Dünya nedir” sorusuna verilen yeni bir cevaba dönüşmektedir. Aslında bu gerçekliği asıl barınağı olarak gören özne, bilinçli vazgeçişiyle, reel olandan, karşıda durandan, özneyi bilfiil etkileyenden vazgeçmiş, kendini, asıl gerçeklik olup olmadığı hiç de belli olmayan bir dünyaya hapsetmiştir. Orası bir mağaradır adeta!

Bu dijital dünyayı neden “yeni mağara” diye adlandırıyoruz?

Mağara, gerçeğe alternatif değil, gerçeğin uzantısıdır. Mağara olmak bakımından mağaradır ve gerçektir; ama daha kuşatıcı ve temel gerçekli­ğin sınırlandırılmış biçimidir. Gerçekliğin orada sadece izi bulunmaktadır. Gerçekliğin ana gövdesi, nerede ise orada, yani mağaranın, yani dijital dünyanın dışındadır. Mağaraya girmekle, asıl gerçeklik geride bırakılmış­tır. Burası, bu nedenle bir tür mağara olmuş olmaktadır. Çünkü mağara, genel ve bütüncül gerçeklikle, gerçekliğin bütüncül yapısıyla arada engel oluşturan, bilinci sınırlandıran her şeydir. Kişi gerçeğe sırtını dönüp onun önemsiz bir unsurunu asıl barınağı saymakla, kendi elleriyle kendini bir sınırlılıklar dünyasına kapatmış olmaktadır. Bu, dijital çağda ortaya çıkan bir tablodur. İnsanın kendisi kendi isteğiyle adeta yeniden mağaraya dön­mektedir.

Mağara olduğuna göre, orada, asıl gerçekliğin içeriye yansıması anla­mında, gölgeler de var demektir. Dijital mağaranın gölge varlıklarından kastedilen ise, reel dünyada hayatı dolduran dijital kaynaklı ilgi-eğilim ve meşguliyetlerdir. Örneğin sosyal medyadaki paylaşımlar, bunların “gözle­nen” niceliksel karşılığı, öteki öznelerin bildirimleri, görsellikler, oyunlar; kısacası, kişiyi kendine çeken, onu reelden uzaklaştıran ve aynı zamanda onun tüm vaktini dolduran, ona fevkalade çekici gelen neler varsa onların tamamı… Onlar, reel olanın kullanımıyla oluşur ve kişiyi saran ortamlara dönüşür. Adeta kişiyi hapseder.

Mağarayı mağara yapan şeylerden biri de onun, bütün olarak gerçek­liğin sadece bir kısmını oluşturması, daha önemlisi, gerçekliğin bir kıs­mının sınırlandırılmış olmasıdır. Yani mağaranın özsel özelliği, sınırlılık ve sınırlandırılmışlıktır. Mağara içine aldığını hapseder, kendi duvarlarıy­la çepeçevre kuşatır. O sınırlar, aynı zamanda, oradaki bireyin dünyasını oluşturur. Sınırların ötesindeki gerçeklik, kişi için “sanki hiç yokmuş gi­bidir. Hem Platonun mağarası hem de dijital mağara böyledir. Özellikle dijital mağarada kişi, bu sınırları, kendi dünyasının sınırlarına bilerek ve isteyerek eşitler. Yani o, bilinçli bir varlıktır ve mağaranın dışındaki mevcu­diyetinden itibaren, kendisinin ve reel olanın gerçekliğinin farkındadır. O, mağaraya girmekle, dıştaki gerçekliğe farkında olarak sırtını dönmüştür. Başka açıdan bakınca da dijital mağaraya girmek, bilincin değişim ve dönü­şümü, bilinçte yaşanan değişim ve dönüşüm; adeta bilincin dijital dünyaya batması vakıasıdır.

Mağaraya Dönüş ve Sonrası

Hemen, “dijital dünyaya batma” kavramına bir açıklık getirelim. Dijital dünyaya batmak derken, bu dünyanın araç gerecini, sadece işleri yürütmek için kullanmayı kastetmiyoruz. Dijital araç gereçleri bu maksatla kullananların elinde, bilinci derinden dalgalandıran bir etki nesnesi değil, sadece teknik bir vasıta var demektir. Dijital dünyaya batmak, bu dünyanın vasi, talan ve ortamları olmaksızın kendini eksik hissetmek, o ortamlar olmak- sızın yapamamak; hayatın akışında bu ortamlara önemli bir konum tahsis etmek demektir.

Gerçeğin peşine düşenin yol haritası, gerçeğe giden güzergâhın kaldı­rım taşları algı, bilgi ve muhakemedir. Hatta gerçeğin peşine düşmese de onu algılayan, o gerçekliği onaylayan için de aynı şey geçerlidir. Dini, sa­natsal, öznel, etik, estetik gibi birçok gerçeklikten, dolayısıyla bu gerçek­liklerin her birine giden yol haritalarından söz edebiliriz. Her bir yol hari­tasının güzergâhını diğerinden ayıran şey, algı, bilgi ve muhakemelerdeki değişim ve farklılıktır. Başka bir deyişle, nerede algı, bilgi ve muhakeme değişiminden söz ediyorsak, orada yeni bir gerçeklik ortamından konuşu­yoruz demektir.

Burada konumuzu oluşturan gerçeklik ise, insanı kuşatan yaşama dün­yasıdır. İnsanın kendini bilfiil içinde bulduğu, reel ilişki ve iletişim kurdu­ğu somut nesneler dünyasının gerçekliğinden söz ediyoruz. Bu dünyanın hakikatini keşfe çıkan insan algı, bilgi ve muhakemeyle hedefine ulaşır. Bu dünyanın içindeyken, algılayarak ve muhakeme ederek vakıf olduğumuz gerçekliği bir yana bırakıp başka algı, bilgi ve muhakeme yollarına saptığı­mızda, gerçeklik değişmiş, başka bir biçim almış demektir. Neden mevcut algı, bilgi ve muhakememizin bize taşıdığı bir gerçekliğe sırtımızı dönüp mağaraya girelim? Gerçekliğin bizatihi kendisiyle değil de izlenimleriyle yetinildiği bir dünya, nasıl olup da birinci plana geçmektedir?

Bunun olası nedenlerinden biri, beklenti ile gerçekler arasındaki uçu­rum olmalıdır. Kişi reel dünyadan memnun değilse, hayattan beklediğini elde edemiyorsa ya mücadeleye devam edecek veya bu dünyadan kaçma­nın yollarını arayacaktır. Mücadele gücü, kendi çabasıyla kendine bir yer edinme kavgası herkes için çekici değildir. Bunun için gereken irade ve enerjiyi de her birey taşımayabilir. Olup biteni, mevcut gerçekliği olduğu gibi kabul etmek ve bu gerçeklikle beraber yaşamak, kendine dayanarak ve kendisi olarak var olmaktır. Bunu başaran, güçlü kişilik demektir; tersi ise zayıf kişilik… Yeterli deneyimi ve donanımı olmayan, akıl ve iradesini yetkin biçimde kullanamayan kişi, reel gerçeklik karşısında yetersiz ve ba­şarısız olabilir veya kendini öyle hissedebilir. Bu kişi, kendini hep iyi hisse­deceği, her şeyini kendisinin belirleyeceği, hayal kırıklığı yahut mutsuzluk yaşamayacağı bir dünyayı, hep iyi olan duygu durumunu tercih eder. Bu ise, ancak yeni bir tür mağarada, dijital dünyada olabilir. Çünkü orada çok güçlü olmak gerekli değildir.

Kendini gerçekleştirme de bir problemdir. Kendini gerçekleştirme kav­gasında kişi reel dünyada sayısız engel, risk veya olasılıkla karşı karşıyadır. Üstelik bunların üstesinden gelmek büyük bir güç ister ve hayli yorucudur. Bu, kendini gerçekleştirmenin eski anlamıydı. Yeni anlamı ise, uzun zama­na ve yorucu çabalara gerek kalmadan, tutkuların gösterdiği bir “kendini gerçekleştirme” yolunu izlemektir. Dijital mağara buna uygundur. Bu ba­kımdan, dijital mağara dışarıdan daha iyidir. Aslında Platon’un mağarası da öznenin iç sükûneti bakımından dışarıdan daha iyiydi. Onun öznesi mağarada kalmakla, dijital özne ise mağaraya girmekle huzur ve sükûnet kazanmış olmaktadır.

Dijital dünyayı öncelemenin olası nedenlerinden bir başkası da kişinin kendi saltanatını kurma isteğidir. Dijital mağarada kişi dilediğini yapmak­ta, ilgi ve eğilimlerinin gereğini icra etmekte, verdiği kararlarla ve seçimle­riyle kendi dünyasını inşa etmektedir. Fakat bir diğer neden daha vardır ki, bu, öncekilerden daha etkili ve etkileyici gibi durmaktadır: Tutkuların ha­rekete geçirilmesi! Dijital dünya kişinin tutkularını daha kolay tetiklemek- tedir. Böylece kişi dijital mağarasında tutkularının onu sevk ettiği ilgilere yönelir. Kişi kendi mağarasında dilediği değişikliği yapabilir. Karar veren de gereğini yapan da bundan hoşnut olan da kişinin kendisidir. Tutkula­rın tatmininin doğurduğu hoşnutluk ve bu hoşnutluğu yaşama imkânını kişinin kendi elinde tutması, onu, kendisiyle baş başa olduğu bu dünyaya çeker. Dijital dünya ölçülülük ve sınırlılık dünyası değildir. Orası sınırsızca özgür olunabileceği düşünülen bir ortamdır. Kişi burada kendini her türlü sınırlanmışhğm ötesinde görür. Bağımlılık doğuran bir sanal özgürlük duy­gusu, benliği adeta hafifletir. Her türlü gerilim nedeni artık ortadan kalk­mıştır. Ya da gerilim doğuran her şey, kişinin bir hareketiyle yok olup gider.

Buna karşılık reel dünya tutkuları değil aklı tetikler. Akim dış dünya içindeki macerası ise kişiyi her zaman hoşnut etmez. Dış dünyanın olgu­ları ve dış dünyadaki olay düzeni kişinin belirleyicilik gücünü aşar. O, dış dünyada, bir mücadele ve mağlubiyet ortasında da kendini bulabilir. Reel dünyanın neler getireceği önceden belli değildir; onlara hükmedilemez. Dolayısıyla reel dünyada yaşamak, adeta her türlü kontrolü kaybetmiş ol­maktır. Dijital dünyada yaşamak daha caziptir. Bundan dolayı, dijital dün­yanın mevcut durumu, dijital dünyaya bağımlı bireylerin yaygınlaşması, insanların daha önce terk ettikleri mağaraya geri dönmeleridir.

Tabloyu ve problemi daha iyi anlamak için, iki mağaraya birlikte baka­lım…

Dijital mağara, mağara olmak bakımından Platon’un mağarası gibi olsa da onun içinde olma biçimi farklıdır. Platon’un mağarasında bireyler ora­lıdır. Dijital mağarada ise, kişi reel dünyadan mağaraya geri çekilmektedir.

Aslında o böylece kendini bizzat kendisi zincirlemektedir. Platon’un mağarası acı çeken insanlar barınağı değildir. Oradaki insanlar da mutludur takat onlar geride neyin olduğunu henüz bilmemektedir. Bilmeme duru­mu onları mutsuz kılmamaktadır. Oysa dijital mağaraya sığınanlar neyi ge­ride bıraktıklarını bilmektedir. Geride bıraktıkları dünyada mutsuz olan bu özneler, mutlu olmak için dijital dünyaya göç etmektedirler.

Mağaranın esrarlı ve cazip havası, gittikçe benimsenmesine yol açar. Mağara, doğası gereği kötü bir yer değildir. Platon’un mağarasında da in­sanlar gölgelerle bir arada varoluşları bakımından hallerinden memnun­dur. Onun mağarasındaki öznenin bilinci, gölgeleri gerçeklik olarak kabul etmekten dolayı hakikate karşı bir kusur sahibi de değildir. Bilinç bildiği/ tanıdığı şey ile ilgili bir etkinlik sergileyebilir. Ve o, kendini özgür görür; özgür olmadığının farkında değildir. Gölgece bir dünyada gölgelerle sınırlı verili özgürlük… Dijital mağaradaki homo digitalicus, varoluşundan mem­nun ve mutludur. Dijital mağara da doğası gereği kötü bir yer değildir. Ama homo digitalicus hakikatin ne olduğunu bilmekte ve onu küçümsemekte­dir. O, varolana sırtını dönmüş, böylece hakikate karşı bir kusur işlemiş­tir. Homo digitalicus’un bilinci, önceki hakikatin farkındadır. Bu nedenle homo digitalicus sırtını bile isteye döndüğü için hesaba çekilmeyi hak et­mektedir. Diğer yandan o da kendini özgür hissetmektedir. Gerçekten de o, kendi kararı olarak bu mağaraya çekilmiştir. Böylece her türlü bağdan kurtulduğunu düşünür. Onun görünen bağı yoktur; ama şeffaf bir kefene sarılmış ve şeffaf zincirlerle bağlanmıştır.

Homo digitalicus dijital mağarada neden mutsuz değildir?

Sanal dünyada, bu mağarada ölüm yoktur. Dolayısıyla hayatın en büyük acı ve gerilim kaynağı ortada görünmez. O dünyanın bireyi, ölüm denilen bu gerçeğe tamamen uzaktır. Varsa bile öyle bir gerçek, o birey için değil, muhakkak ki başka dünyalar ve başkaları içindir. Bu dünyada üzüntü de yoktur, iç sarsıntı da! Dijital mağaranın özneleri derin üzüntü yaşamadık­ları gibi, derin üzüntü kavramına yabancıdırlar. Felaket haberleri, insani trajediler basitçe bir haberdarlıktan, “öyle olmuş”dan öteye geçmez. Özel­likle duygusal tepkiler sadece yüzeysel bir hissediş olarak yaşanır. Gerçek Ötesini tercih etmenin, yani dijital mağaraya kendini zincirlemenin sonuç­larından biri, işte bu mutsuz olmama durumudur. Kişi kendini, kendi ilgi ve meşguliyetleriyle mutlu hisseder. Onun dünyasında her şey kendi elin­dedir. O, üzüntüye uzak olduğu gibi kaygı uyandırıcı şeylerle uğraşmaz. Heyecan, gerilim, hoş vakit geçirme onun elindedir ve tercihleri ona bu beklentilerini sağlar. Başarısızlık ve hayal kırıklığı o dünyaya pek de yakın değildir. Olsa bile, kişi bunu ortadan kaldırmanın bir yolunu bulur. Her şey hızlı değiştiği için, şimdi olumsuz olan, sonra pekâlâ olumlu olabilir. Şimdi alamadığına yarın kavuşacaktır. Tabii bir de garanti ettiği teveccühler vardır ki, o da başkalarına ödünç verdiği beğenilerdir. Onların karşılığını mutlaka alacaktır. O, bunun gerçekleşeceği konusunda daima bir ümit ta­şır. Homo digitalicus çoğunlukla bir ümit varlığı gibi görünür. Ama ümidin hayal kırıklığına dönüşmesi, muhtemeldir ki onu derin bir travmaya sürük­leyecektir. Çünkü bu özne çok kırılgandır.

İnceleyin:  Hoca Ahmed Yesevî, Hüküm ve Hikmet"

Gerçek ötesi’nde, amaçların hakikatte bir değerinin olup olmadığı, bir anlam ifade edip etmediği, hayatm içinde bir karşılığının olup olmadığı hususu üzerinde düşünülüp taşınılmaz. Bir şeyin olması, bir beklentinin gerçekleşmesi istenir, o kadar! Elbette başarıya ulaşmak istediğinde, kişi, bunun bedeli olarak emek, alın teri ve çaba gerektiğini dijital ortamlarda, dolayısıyla gerçek ötesi’nde de göremeyecektir. Yaşama dünyasıyla onun kurduğu ilişki, yaşama dünyasının gerçekliğinden ziyade homo digitali- cus’un tasarım dünyasından feyz alır. ı

Lâkin dijital dünyanın kişisi reel hayatın bilfiil içinde olmadığı gibi top­lumsal dünyanın bilfiil bir parçası da değildir. Bütün ilgi ve eğilimleri bu dünyayla sınırlı olan kişi, duygusal bakımdan, bütün insani duygulanım­lara derin bir duyarlılıkla sahip olmayabilir. Onun duyguları bu dünyada gittikçe aşınır. Örneğin acı verici şeyler onun için sıradan bir üzüntü duy­gusuyla savuşturulur/karşılanır. O, başkasının sorumluluğunu almaz, baş­kaları için fedakârlık yapmaz. Ötekilerle bir dayanışma gereği de duymaz. Onun aidiyeti de belirsizleşmiş olur. Aslında bu, kimliğin ve kişiliğin değiş­mesine eşdeğer bir durumdur. İşte homo digitalicus bu değişimi yaşamaya aday olan, aşama aşama yaşayan öznedir.

Yeni Mağaranın Öznesi: “Homo Digitalicus”

Temeldeki gerçeklik, kendinden geriye gidilemeyen, asıl ve temel oluştu­randır. Onun esas alınması gerekirken, onun uzantısı veya onun üzerine inşa edilen bir ilgi/tasarım/olgu bütünü, bu temelin önüne geçmektedir. Hal böyle olunca, temel ve temelde olan değerini kaybetmiş, sadece öte­kine geçiş noktası olmuştur. Özne, eski/asıl gerçeklikten yola çıkmış, yeni varolanla bağlantı kurmuştur. Bağlantı kurmak aynı zamanda bir tavır içe­rir. Asıl algıyı da bu tavır oluşturur. Yani algı tarafsızca bir alıcılık/kavrama durumu değildir.

Gerçeklik karşısındaki tavırlarımız neler olabilir?

Gerçekliği reddedebiliriz. O takdirde neyin mevcut olduğu sorusu veya mevcut olanı ne ve nasıl bir şey olduğu sorusu cevapsız kalır.

İkincisi, gerçekliği kabul eder ama perdeleyebiliriz. Onun bilgisine de bilinmesine de müdahale edebiliriz. Bilgiyi maksatlı bağlantılarla ortaya koyarız, kasten çarpıtırız. İşte algı operasyonu vakıası buradan başlar. Ger­çeğin doğasını çarpıtmak demek, gerçek diye adlandırılan şeyi kendinde varoluşu bakımından değil bize göre, niyetimize göre ona tahsis ettiğimiz varoluşu bakımından onaylamaktır. Bu “bize göre” olma hali öznellik değil, herkesin katılabileceği bir mevcut olma durumu da olabilir. O takdirde ger­çekliğin bilinmesi de işte çarpıtılma üzerinden gerçekleşir. Örneğin “top­lum kötüdür, kötülük dolu bir yerdir; gerçeğin doğası budur” yargısını dü­şünelim. Bu yargı, tamamen asılsız değildir. Yargının, olguda bir ölçüde bir karşılığı vardır. Ama toplumsal dünyanın en temel ve asıl doğası kötülük değildir. Orada kötülük de vardır, iyilik de! Fakat bu yargıda toplumsallık sadece kötülük üzerinden okunmuştur. Bu şekildeki algı ve bilgi, gerçeği, “kendinde varoluşu” bakımından bilmektir. Gerçeğin doğası olarak, toplu­mun mutlak manada kötü olduğu kabul edildiğinde, kötülüklerin her yeri sardığı, her yerin ve herkesin kötülük yüklendiği algısı oluşur. Yani algı operasyonları gerçeğin çarpıtılmasından destek alır ve bu çarpıtma üzerine yükselir. Burada gerçeğin inkârı yoktur.

Gerçeklik karşısındaki diğer bir tavır, gerçekliği olduğu ve bilindiği şe­kilde kabul etmektir. Bu, onunla çevrelenmiş ve onun kurallarına uygun olan bir varoluşu seçmek demektir. Bu noktada hemen, bu gerçekliğin an­lamı sorunuyla birlikte, gerçekliğin kendimiz için ve kendinde haliyle de­ğeri sorunu/sorusu gündeme gelir. Bunlar gerçeklikle bağlantımızı belirler ve etkiler. Gerçek ötesi, işte buradan filizlenir.

Mağaraya dönme ve dönmeme seçeneklerinin önemi nedir?

Reel dünyaya ilişkin kavramlarla, reel dünyanın gerçekliğiyle konuş­maktayız. Şayet sözü ilettiklerimizin dünyası reelden dijitale evrilmişse, onlar yeni mağaralarına çekilmişse, reel/eski dünyaya ilişkin kavramları­mız anlamsızlaşacaktır. Örneğin değer kavramı dijital mağara için bir kar­şılığa sahip olmayacak, yeni kuşaklar açısından, “melali anlamayan nesil den “başka bir dünya vatandaşı”na dönüş gerçekleşecektir.

Platon, daha en baştan, mağarada zincirlenmiş olmayı olumsuz bir va­roluş olarak görmüştü. Biz ise, dijital dünya mağarasının reel dünyadan daha olumsuz olup olmadığı konusunda baştan bir karara varmadık… Hangi dünyada varolmak istiyoruz ve hangi dünya insani varoluş için daha iyi? Önce bu sorunun cevabını “vermek” değil “aramak” zorundayız; bu da topluma akıl vererek olmaz, herkes kendi dünyasını kendisi düşünmeli, kendi dünyasının hangi dünya olacağına kendisi karar vermelidir. Zaten homo digitalicus kendi aklını kullandığına, kendi kararlarını kendisi için iyi olacak şekilde verebildiğine inandırılan bir öznedir. Dolayısıyla bu ko­nu dıştan iletilecek bir karar, onun algı ve dünyasında karşılık bulamaz.O kendi karar vermelidir. Çünkü nasıl Platon’un insanı zincirliyken onda bir parça insani/zihinsel yön var idiyse, dijital mağaraya giren bireyde de bu insani yön halen mevcuttur.

Mağaraya geri dönen özne sorumluluk inşa etmez. Onları reddettiği de söylenemez. Onun, kendi kabuğuna çekilmesi bile söz konusu değildir. O, en baştan, genel ve geleneksel kabullere kayıtsızdır. Ona “sorumlulukları reddeder” demekle, onun sorumluluk kavramıyla hesaplaştığını ve sonun­da bilinçli ret tutumu benimsediğini söylemiş oluruz. Kendi kabuğuna çe­kildiği tanımı da baştan bir olumlu tasarım (“kabuğa çekilmemek lazım” fikri) üzerine inşa edilen bir yargıya dayanarak kullanılan bir olumsuz nitelemedir. Dijital mağaranın öznesi, kendisiyle öteki arasında bir sınır hattı çizip ona sırtını dönme durumu yaşamaz. Kabuğuna çekilen, her şeye sırtını dönmüş olur. Bu karar da bilinçli bir karardır. Oysa dijital özne için, sırtını veya yüzünü dönmek diye iki seçenek yoktur. O, kayıtsızdır, diğer gerçekliklerin hiçbir önemi yoktur. Dolayısıyla onun pasif alıcı olduğu da söylenemez; onun uyum davranışı da yoktur. Çünkü uyum, ötekini gözet­meyi ve dikkate almayı, onunla köprü kurmayı gerektirir. Oysa dijital özne sadece kendi ilgi ve algısının peşindedir. Ötekilere uyma veya uymama seçenekleri arasında gidip gelmez. Uyum kavramı onun dünyasına yabancı olduğu için, o sadece mevcut olan ve mevcut haliyle kendi varlığını sür­düren bir bilinçtir. O, kaçan bir bilinçtir; reel gerçeklikten, onun kayıtsız varoluşuna darbe vurduğu ve yük yüklenmek zorunda bıraktığı için kaçar. Mücadele etmeyi düşünmediği gibi, kendi varlığını kendisi kurmayı arzu etmediği gibi, teslim olmak gibi bir seçenek peşine de düşmez. O, tama­men kayıtsızdır.

Bilgiye kolay ulaşılması dijital mağaranın bireyi için aslında bilginin çok da değerli görülmemesine neden olur. Ayrıca bilgi ve bilgilenme ihtiyacı çok kolay karşılandığı için, kişi adeta bilgi saldırısına maruz kalır. Her an her şeyden haberdar olmak, kişiyi olup biten her şeyi hemen ve anında izle­meye teşvik eder. Bunların sonucu olarak, kişi, kısa haber bildirimiyle, kısa fikir beyanlarıyla yetinir. Zaten sürekli yağan bilgi sağanağında, kişinin on­lardan herhangi birini seçme ve onu derinlemesine kavrama imkânı yok­tur. Kişi de bu aralıksız akışa kendini kaptırır. Çünkü aralıksız akış kişiyi hoşnut eder. Bu sağanakta kişi tek başınadır ve bilgi/haber akışını dilediği gibi yönlendirebilmektedir. O, artık belirleme gücünü kendinde görmeye başlar. Bu süreçte, etraflıca ve derin muhakeme değil anlık ve peşin kanaat­ler önem kazanır. Bilgi üzerine inşa edilen ve kişiye özgü bilgi üretim biçi­mi olan yorum kavramındaki değişim de buna tamamen uygundur. Ayrıca yorum denilen kısa bildirimlerin başkalarmca ilgi konusu olması, kişinin kendi yeri ve değerini bu ilginin niceliğiyle değerlendirmesine yol açmak­tadır. Bu da gittikçe ilgi talebinin saplantılı bir beklentiye dönüşmesine yol açar. Artık zihnin kapsamlı bir inşası değil sadece kısa kısa bildirimleri söz konusudur.

Kısaca betimlenen bu ortamda, kolay ulaşılabilirlik, kolayca icra edilebi­lirlik her şeyin sıradanlaşmasına, ardından da bu şeylerin yaşantı içindeki değerinin süreksizleşmesine yol açmaktadır. Örneğin fotoğraf makinesinin her an her yerde ulaşılabilir ve el altında olması, her şeyin fotoğraflanması, anıların görsel taşıyıcısı olan fotoğrafın sıradan bir şey, fotoğraf çekmenin de adeta rutin bir eylem olmasına yol açmıştır. Anılar artık anılmayan ya­şanmışlıklar haline gelmiştir. Oysa anı, anılan ve anılacak olan yaşantılar dizisi demekti. Hele bir de bunların uluorta paylaşılması, ortalığa saçılma durumu kendiliğinden bir değer kaybı oluşturur. Artık bireyin zihin dün­yasında her daim önemli bir yere sahip olan bir değerden değil, o an içinde verilen bir değerden, o an yüklenen bir anlamdan söz edilmektedir. Bu değer ve anlamın gelecek zaman dilimlerinde mevcudiyetini sürdürmesi hayli kuşkuludur.

Eski mağarada, zincirlenmiş varoluş ve gölge gerçeklik “verili” idi. Verili olanla yetinen kişi verili olmayanla bağlantı kurmaya çabalamaz. Kişi, an­cak verili olanla yetinmez de “verililer düzeni”ne başkaldırırsa mağaranın dışına çıkabilir. Üstelik mağaranın dışma çıkmak için kapıya hücum eden kitleler olmaz. Tek tek bireyler, bilge/seçkin kişiler buna cesaret etmektey­di. Diğerlerinin hem mağaranın dışını, daha doğrusu mağaranın dışında bir gerçeklik alanının bulunup bulunmadığını soruşturmaya ve öğrenmeye ilgileri yoktu, hem de cesaretleri. Çünkü mağaranın dışındaki olası ve bam­başka gerçeklik, onların varoluş biçiminden kendilik bilinçlerine kadar, her şeyi değiştirirdi. Herkes böyle bir değişimi göze alamazdı.

Yeni mağara ise, bunun tam tersi bir tablo sunmaktadır. Öncelikle yeni mağaranın kendisi, doğal olarak ve doğası gereği öyle var olan bir mevcu­diyet değildir. Dijital dünyanın öznesi ise, oraya daha en baştan zincirlen­miş halde bulunmaz. Yani ne mağaranın kendisi ne mağaradaki varoluş düzeni ne de oradaki özne, kendilerini bir mahkûmiyet durumu içinde bulmazlar. Verili olmak demek, öznenin mevcut ve el altında olanlar üze­rinde herhangi bir karar iradesine sahip olmaması, öznenin kendini tam anlamıyla bu kuşatılmış varoluş içinde bulmasıdır. Hal böyle olunca, yani dijital mağaraya kişi kendini kendi iradesi ise zincirleme durumundaysa, mağaranın dışma çıkmak da kişiye bağlı olmuş olur. Ancak o noktada da kişi, bunu başarabilmek için, yeni mağarasındaki mevcudiyetler düzenine başkaldırmalıdır. Oysa görünen şudur: Dijital mağaraya girdikten sonra dışma çıkmak isteyenler, içeri hücum eden kalabalıktan dolayı dışarı çık­makta zorlanmaktadır. Yani dijital mağarada da kişiler, kitleler halinde ma­ğaranın dışına çıkmak istememektedirler.

Eski mağarada kişi mağarada olduğunun bilincinde olmadığı için, yani içinde yaşadığı varoluş düzenini mağara olarak tanımlayamadığı için, ken­di durumunu doğal varoluş olarak adlandırır. Oysa yeni mağarada kişi, bulunduğu yer ve konumun mağara olduğunun bilincindedir, ama orada bulunuşunu bizzat kendisi onayladığı için, bu bulunuşluluk durumunu meşrulaştırır. Orada bulunması, daha doğru ve erdemli bir varolma halidir ona göre. Dijital mağaradaki öznenin oraya kendini atması, onun özel ça­basını gerektirir. Platonun mağarasında ise, çıkmak özel çaba gerektirir. İl­kinde, özne mağaranın dışına ilgi duymazdı; dijital mağarada ise, dışarıdan bir kaçış söz konusudur, ilki, mağaranın dışının getireceği değişikliği göze alamazdı, çünkü olası değişiklik hakkında hiçbir fikri yoktu; İkincisi ise, reel dünyanın doğuracağı değişiklikleri bilmektedir ve ondan kaçmaktadır, ilkinde mağaranın dışına çıkmak bilgelik yoluydu, İkincisinde ise, mağa­ranın dışında kalmak… İlkinde mağaranın içinde kalanlar, uydumcu bir tutumla bunu yapmaktaydılar; İkincisinde ise uydumcu bir tutumla mağa­raya hücum etmektedirler. Yani toplumsal baskı birinde bireyleri mağarada kalmaya, İkincisinde ise mağaranın dışına çıkmaya zorlamaktadır. Aslında her iki mağarada da asıl gerçeklik ya ikinci plana itilmiş ya da perdelenmiş olmaktadır; ama özne ilkinde bunun bilincinde değildir, İkincisinde ise bi­lincindedir. Bu nedenle, Platonun mağarasının öznesi masumdur, dijital özne ise sorumlu…

Zincirleri Kırmak

Eski mağaradaki bilinçli varlığın oradan dışarı çıkabilmesi için, kendini kuşatan gerçeklikten kuşku duyması, ardından mağarada olduğunun bi­lincine varması ve oradaki sükûnetti varoluşunu terk ederek dışarıdaki gerçekliğe yürümesi gerekmekteydi. Yani mağaradan kurtuluşun yolu, mağarayı yerle bir etmek değildir. Zaten çok sayıda mağaranın olması da muhtemeldir. Hangi biri yerle bir edilecektir?

Nasıl Platon’un mağarasında, zincirlenmiş kişi “Gerçek hakikaten bu mu ve neden böyle?” diye sormakla; bu sorunun cevabını, yani hakikati aramakla zincirlerini kırmış olduysa, homo digitalicus da bu dijital mağa­radan, aynı bilinçlilikle; yani mağaranın mağara olduğunu fark etmekle kurtulabilir. Daha doğrusu, dijital dünyaya batmakla reel dünyayla bağını kopardığını, dijitalleşmekle kendine kendi eliyle zincir vurduğunu anla­makla! Dijital mağara, duvarları yerle bir olduğu için değil, insanlar ma­ğaralarını fark ve keşfettikleri için yıkılır. Elbette kişi, mağarada olmanın, kendi eseri olduğunu da fark etmelidir. Platon’un öznesi, mağarada olma­nın kendi eseri olmadığını biliyordu; çünkü her şey verili idi. Ama orada kalmanın kendi eseri olduğunu fark ettiğinde, “mağara vatandaşlığı” sona erdi.

Galiba sorun, öznenin kendini ve dış dünyayı konumlama biçimi, yani varoluş sorunu; dış dünya ile ilişki kurma tarzıdır. Fakat dijital çağda dış dünya, daha önceki dünyaların aksine, daha fazla ve yoğun biçimde özneye “hitap etmektendir. Dış dünyayla kurduğu bağlantı eski çağlarda özneyi çok da derinden etkilemezdi. Ama şimdi özne, dijital dünyaya yaklaştıkça, dış dünya ile olan ilişkisinde, dijital dünyanın öncesini oluşturan “mekanik teknoloji dünyası”nda yaşadığından daha kökten bir dönüşüm yaşamaya adaydır. “Mekanik teknoloji dünyası” bilinçte, eşya ilişkisi bakımından bir değişime yol açmıştır. Şimdi ise kişi, o dünyadaki varoluşsal ilişkilerini ve hayatın yaşanma biçimini “kaçınılması gereken bir olgu” haline getirmediği halde, o dünyadan yüz çevirmekte, dijital dünyanın sunduğu gerçeklikleri daha önemli görmektedir. O, bunu yapmakla, aslında kendi reel varlığın­dan yüz çevirmekle sonuçlanacak bir dönüşüm yaşamaya başlar. Bu insan artık “dijitalleşen insan”dır. O, “gerçek ötesi”nde kendini bulmaktadır. Ama insaniliği inşa eden insan gerçek ötesinde değil, gerçekliğin içinde ve kendisinde varlığım sürdürebilir.

Gerçek ötesine kapıları kapatmak, gerçeğin ve onun sınırlarının, anla­mının insani varoluş için önemini yeni baştan kavramakla mümkün olur. Hayata yeniden ve insanı insan kılacak anlamlar yüklemek, insani varolu­şun ötekilerle birlikte ve bir insan dünyası oluşturarak gerçekleştirilebilece­ğini fark etmek, bütün bunların bilfiil mevcut gerçek dünyada olabileceğini kavramak, artık reel dünyada kalmaktır. Böylece kişi “gerçek ötesi”ne sır­tını dönebilir. Bunu başarabilirse, onu, insani varoluş için olması gerektiği bir mevcudiyet düzeyine indirir. Gerçek ötesi’ne geçmek veya gerçekliği artırılmış hale getirmek ise adeta sorunların çözümü gibi görünmektedir. Bu tercih gerçek hayatın içindeki gibi çetin bir mücadele, örneğin amacı­na kendim adama, anlamlı bir hedef uğruna tüm hayatını değiştirme gibi karar ve sorumluluk gerektirmez. Dijital mağarada olan budur. Başka bir deyişle, homo digitalicus’a dijital mağarada yeni bir yaşama estetiği, yaşa­ma dünyasının anlık olarak kişiyi olduğundan daha iyi kılan bir çekiciliği, yaşanabilirliği sunulmaktadır. Bu da algı düzeyinde olmaktadır. Bu nokta­da, homo digitalicus’un sahaya çıkmasına gerek yoktur. Oysa gerçeklikle gerçek bir bağlantı kurmak gerek. Gerçek hayat ve gerçekliğin sesi bunu icap ettirir.

Homo digitalicus olmak dijital mağaranın oraya tutkularıyla zincirlen­miş yeni vatandaşı olmaktır. Yeni zincir ise, dijital ortamın vazgeçilmezliği ve en önemli olduğu yargısıdır. Kişi onsuz olamayacak, onsuz yapamayacak, o dünyada olmak için, reel hayattaki yaşantı ritmini baştan sona değiş­tirecektir. Ama bu yeni dünya, dijital dünya trajiktir.

Yeni dünyada gerçeklik tamamen değişmiş durumdadır. Ve tabii, asıl gerçekliğin yerine, onun “ötesi” yerleşmiştir. Hakikat geride bir yerde kal­mış, onun bana dönük yüzü değil izdüşümü asıl gerçekliğe dönüşmüştür. Yeni gerçeklik, artırılmış gerçeklik, sanal gerçeklik; artık bireyin dünya ilişkisini belirleyen, yaşantısını dolduran, bunlar olmaya başlamıştır. Tra­jedinin asıl nedeni, öznenin, bütün bunların farkında olması, ama önünde başka seçenek bulamaması veya seçeneklerinin olmadığına inanmasıdır. Bu çağın öznesine göre, dijital dünya yeni bir mağara olsa da bu dünyanın dışına çıkma ve dışında kalma seçeneği yoktur. Bu, kişinin bizzat kendisi tarafından mahkûm edilmesidir. İnsan böyle düşünmekle, kendini adeta kendi elleriyle kafese kapatmaktadır. Kurtuluşun ve tabii ki özgürleşmenin yolu da kendini mahkûm etmekten ve seçeneksizlik kanaatinden vazgeç­mektir.

Pasajlar Dergisi – Post-Truth Çağı Sayısı,syf:35-55

* Bu makalede kör hakemlik süreci uygulanmıştır. Geliş Tarihi: 23/12/2019, Kabul Ta­rihi: 06/01/2020.

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir