Namus

Bu müthiş kelimeyi herkes kullanıyor; herkes onun ne olduğu­nu biliyor sanki. Fakat bilmiyorlar; onu pek çokları halkın âhengine uyarak umumi gidişi bozmayanların cemiyet karşısında yaşattık­ları miskin tevekkülde arıyorlar. Bu tevekkül ne güzel bir nizâmı yaratıyor! Şüphe yok, cemiyetin nizamı saadetlerimizin bekçisidir. Bu nizâmı bozana karşı cemiyet aksülâmel yapar onu cezalandı­rır: Hukuk nazariyecileri böyle diyorlar. Yalnız hukukun cezalandırmadığı bir zümre var ki onlar kendilerinde cemiyetin namuslu damgasını taşıyorlar; bunlar cemiyetin bağışladığı imtiyazlarla yaşayan saadet avcılarıdır.

Cemiyet yalnız bunlara dokunmuyor; çünkü bu namuslular, ellerinde cemiyetin bağışladığı beratı taşıyor­lar, namuslarının hâmisi cemiyettir. Bunlar, hiçbir yabancı ele muh­taç olmadan kendi ruhlarım yoğuran ferdiyetleri çekemezler. Polisli ahlâkın hücumundan kurtulmak için gizlendiği samanlıktan Hz. İsa’yı çıkaranlar, Allah’ın Peygamberi’ne namussuz dediler. Ati­nalıların gözünde, “kanunlarınızın hakikatına inanmıyorum” dediği için Sokrat namussuzdu. Cemiyetin kalabalığı arasında ve kalaba­lığın kuvvetleriyle silahlanmış olarak mukaddes olan benliklere saldırmaktan zevk alan dostlar!

Ne olur bir kere de cemiyetin kuv­vetlerinden yardım dilenmeyerek, tufeyli acizleri ardınız sıra silahlı tele getirmekten bir kere olsun iğrenerek, bir kere de içtimai mantık hükümlerine boyun eğmeyerek vicdanların ta derinliğindeki, onunla ancak ferdiyetin kahraman olduğu ruh kuvvetlerde karşılaşsak! Cemiyetin siperlen gerisinde zavallı mantıktan meydana getirdiği­niz maskeleri, zaman yüzünüzden fırlatıp atacaktır. Yeni bir maske daha yaparsınız, değil mi?

Her içtimai hale uygun maske yapıcısı olan hitabet şekillerinizden iğreniyorum. Etrafımızda her muvaf­fakiyet sanatkârı hitabet kullanıyor: Müşterisini kandırmak isteyen satıcı hitabet kullanıyor, sevgilisini aldatmak isteyen aşk sanatkârı hitabet kullanıyor, kanaatleri arkasında zayıf iradeleri yürütmeye çabalayan hareket adamı kürsüde hitabet kullanıyor, zavallı mantık­la büyücülük hünerini kullanan muharrir hem de ekseriya hakikat adına hitabet kullanıyor, muazzam tunçtan âbideler, yükseklikle­rinden çok aşağıda dolaşanlara tarih namına hitabet kullanıyorlar!

Asrımızda, köhne şiirin yerini hitabet tutuyor. Cemiyetin tazyikleri altında büsbütün zayıflayan ferdî ruhların her türlü zaaflarından istifade etmesini bilen bu iğrenç belâgat karşısında tüylerinizin ürperdiği anlar olmadı mı? Ruh kuvvetlerine tapınanların gerçek namusu, hep bu belâgat usulleriyle itham ediliyor. Zâlim hâkimler tarafından itham edilerek hareketlerininin hesabını verirken “Na­mus! Hamiyyet!” diye bağıranlar, İçtimaî mantık ve belagatlara, vicdanlariyle ve ferdiyetlerinin hamlesiyle karşı gelenlerdir.

Bütün belâgatların gayesi birdir. Satıcının ve âşıkın belâgatiyle hatibin ve methiyeler yazan kafiyeci şairin belâgatı hep ayni gaye uğrunda sarfedilmiş emeklerdir. Polisli ahlâk saadetle beraber yaşa­tılıyor, hitabete dayanan fazilet saadete kavuşturuyor; öyle ise felse­fenin şu ezelî meselesi halledilmiştir: Fazilet saadetten asla ayrılmaz.

Ama ne güzel tâbiye, ama ne güzel teselli! Saadet içinde fazi­letli, en yüksek mevkilerde kahraman kesilen dostlarım! Sizdeki saadetin maddede, faziletin ise ruhta barındığını hepiniz kendinize mahsus belâgatlarla ispata çalışmayın. Muvaffakiyet, ruhun hare­ketleri karşısında her zaman gözlerin önüne perdeler germiş, köhne bir maskedir.

“Suçları affedilmiştir; çünkü o çok sevdi.’’ Hz. İsâ, cemiyet içinde en büyük suçluyu affederken böyle diyordu.Çünkü kainata karşı namus borcunu ödeyen kahramanların hepsi de çok sevdi ve ıztırap çektiler. Onlar bizi muvaffakiyetlere ulaştıran zekanın zaferlerini, bizde hazlar yaşatan bedenin rahatlığıyle birlikte namus mefkuresine feda ettiler. Bu mefkûrenın hakikî mânası, ruhun ken­dine gelmesi, kendisiyle kalması ve kendine inanmasıdır. Hakikatte ruhu selâmete kavuşturmak için maddenin en ufak bir rolü yoktur.

Beden, ruhun hapsedildiği bu kalıp, onun düşmanıdır. Ruhunu kur­tarmak isteyen kahraman ona danışmaz. Zira bu iki düşman kuvveti uzlaştırmak ancak ruhun yenilmesiyle kabildir. Beden, masanın altında horlamakta iken ruh yedinci kat göklere yükseldi. Yalnız bedenin fazileti, fazilet değildir. İradesi asla bedeniyle çarpışma­mış olan adam, faziletin mümessili sayılmamalıdır. Yunan hikmeti, ruh ile bedeni birbirinden ayırıyordu. “Ruh kirlenmeksızin beden arzuları kendini bırakabilir” diyen hikmet, ruhla bedenin boğuşma­sını inkâr ediyor. Hakikatta bizdeki mahşeri andıran bu boğuşma, ferdiyetleri yaratıyor. Ruhla beden düellosuna girişmemiş saadet adamının namus ve fazilet mefkûresinden bahsedişi bir fantezi değil midir? Etlerinin feryadını susturmak için çıplak vücudunu dikenlere atan hıristiyan azizi ahlâk mefkûrecisidir. Sainte-Thé­rèse, senelerce bedenini zevke gıda yaptıktan sonra bir büyük ruh hamlesiyle Allah’a kavuştu. Güzel bedenlerin en zehirli zevkim tadan bu azize, sonunda güzel ruhların kemâline erdi. Gandi, ruhu­nu kuvvetlendirmek için açtığı cihatta vücuduna iradesiyle azaplar yapmaktan çekinmiyordu.

İtiyatların ahlâkı olamaz. Bizde büyük ıztırap yaratanlara min­nettar kalmalıyız. Çünkü onlar bizde ruhla bedenin mücadelesini yaratıyorlar. Bu iradeli çarpışma, ferdiyetimizi göklere çıkaran, ta Allah’ın yanına kadar götüren ahlâkın hareketidir. Ömürlerinde bir defa bile ruhla beden çarpışmasını yaşamayan adamlar namusdan bahsediyorlar. Doğuşlarında dünyada hazırlanmış buldukları ahlâk kaideleriyle yaşayan zavallılar ahlâkdan bahsediyorlar. Ahlâk, ruhun kuvvet kazanmasıdır ve bu kuvvet ancak bedenle çarpışarak kazanılır. Bedenin sefaletlerini, düşüşlerini kendimize itiraf etmek, onları ruhumuzun karşısına koymak, içteki mücadeleyi hazırlama­dın şartı değil midir? Oscar Wilde: “Bedenin hiçbir düşü ve yıkılışı yoktur ki nefsi ruhanîleştirmesin” diyordu. Zaaflarını bilen adam, sefaletlerini söyleyen adam, mücadele için rakibini çağıran ruhun sahibi demektir. Ruhun ilâcı olan itiraf, günahlardan nefsi temizle­diği için değil, bedenin zevkleriyle ruhu çarpıştırdığı için yükselti­cidir, ruhu kurtarıcıdır.

Korku, ahlâkın miyarı değildir. Bedenlerin idare ettiği ve ihti­yatların şuurda muhafaza ettikleri nizâm âlemini bulandırmayan korku, ahlâkî değer taşıyamaz. Madde ve uzviyetlerin yaşadığı dünyadan ahlâk dünyasına geçebilmek için bizde mutlaka bir tabiat değiştirme (conversion) lâzımdır. Doğuşlarındaki ilk tabiatla ahlâk mefkûrecisi olmak istiyen ruh dünyasının cüceleri!

Burada büyük olanlar prens iken tacını çiğneyen çobanlar, yolunu şaşırdıktan sonra Allah’a ulaşan aziz analardır. Ne arzın nimetlerini fakirlere dağıtan mağrur zenginler, ne de zafer kılıncı kullanmış asîl hükümdarlardır. Siz gidiniz, bedenlerin âhengi ara­sında en münasip bir yerde dinlenin, cemiyetin umumî âhengini bozmadan mesut hayata karışın ve biliniz ki beden ruhun düşmanı­dır, ruhun sahipleri bedenin sükûnundan asla hoşlanmazlar. Onlar her zaman sizden uzak kalacaklardır. Onlarla anlaşmaya kalkma­yın, onlara öğüt vermeyin ve biraz da namuslu olmak isterseniz onları itham etmeyin!

Ey cevf-i esâtîre düşen hâtıra: Nâmus!

Nurettin Topçu, Var Olmak

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir