Mekân’ın Ötesi

bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu Mekân'ın Ötesi

Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim! Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!

– Necip Fazıl

Senden ayrı ben bir mekân kurmadım…

– Neşet Ertaş

Mânâ görünmek için sû ret ister…

– İbn Arabî

Allah ol dedi ve her şey oldu. Ol’an, oluş’an yer’leşti. Ol emri sonucunda murad, mekânda yer tuttu ve göründü. Şüphesiz ki Allah’ın yarattığı insan ve âlem bu ol emrinin aslî mihengi. Dolayısıyla mekân dendiğinde akla insanın ve âlemin gelmesi tabii. Mekân her şeyin kendinde gerçekleş­mesi itibarıyla elbette önemli. Ancak asıl insanın mekânda yer tutması, yerini bulması, yerini bilmesiyle daha da önemli. Zamandan ve mekândan münezzeh Hakk, insanı zamanla ve mekânla muallel kıldı. Ancak Allah dışında her şeyin ze­mini olan zaman ve mekân, O’nun da âlemi oldu.

Bu durum, insanın mekânı mutlaklaştırmadan, onu Tur­gut Cansever’in dikkat çektiği sonsuz mekân fikrine ulaştı­rır. Mekândaki sonsuzluk aslında mekândaki güzelliğin idrâk edilmesinden başka bir şey değildir. Peki, nedir mekândaki güzellik? insandaki güzellik neyse mekândaki de o. Mekân­daki anlam ve mekânda aşkın olan… Güzelliğin tahakkuk ettiği mekândır sonsuz mekân. Bu, mekânın sonsuzluğu de­ğil, mekândaki sonsuzun tezâhürüdür.

İnsanın kendini bilmesi aynı zamanda yerini bilmesi an­lamına gelir. Dolayısıyla dünyayı bilmek aynı zamanda cen­neti de bilmektir. Dünyayı hakkıyla bilen onun geçiciliğini veondaki sonsuzluğu da bilir. Bu, dünyanın mutlaklaştırıl- mamasını sağlar.

Allah, insanı ve dünyayı güzel olarak yaratmıştır. İnsan, ömrünü dünyada bu güzelliğe göre biçimlendirir. îmar de­diğimiz de budur. îmar gerçekte mekânı inşâ etmek, dizayn etmek, istismar etmek değil; kulluğun ve sâlih amelin ge­reği olarak orada ömür geçirmek, vakti beklemektir. Buna insanın kendini gerçekleştirmesi, îmar etmesi de diyebi­liriz. İnsan, sâlih amel bağlamında kendini îmar ederken, evini, camiini, mahallesini, pazarını, yurdunu, şehrini kısa­cası dünyasını kurar. Kendini bilmesi, özünü fark etmesi ve kendinin idrâkine varması da bunları kurmasıyla ilgilidir.

Güzellik bir geçişkenliktir bu anlamda. İnsan, güzelliği muhafaza ederek kendi amellerine de yansıtır ve bir bakıma maddî olanı kalıcı kılmamak ve maddî olanda kalmamak için tezyin, güzellik ve sâlih amel vasıtasıyla maddî olanı aşmaya çabalar. Mekânın ötesine geçme çabasıdır bu… Daha açık­çası mekânın ötesi fikrini yitirmeme çabası… Bu anlamda kulluğun idrâkinde olmayan mekânın ötesine geçemez.

Güzel, insan tarafından yaratılmaz. Çünkü o Güzel Olan tarafından yaratılmıştır, öyleyse insana düşen güzeli fark et­mek ve ona ermeye çalışmaktır. İnsan güzel olmak için ça­baladığında güzel olur ve güzel işler yapar.

Mekânı fark etme, insanın içinde bulunduğu gerçekliği bilmedir aynı zamanda, Turgut Cansever, “İnsan dünyanın güzelliğini idrâk ettiğinde, çevresinin hakikatini anladığında, kendini bilmeye ve beşerlikten insanlığa geçmeye başlar” der. İnsanın ferdiyetinin farkında olmasıdır mekânı, dün­yayı ve Hakk’ı bilmesi. Can gözü gören can özüyle bakar.

İnsanın mekânı idrâk etmesi, onu görmesi, ona şahit­lik etmesi, olan biten bir şey değildir. Bu sürekli bir haldir. Onun için bir günü bir gününe eş geçemez. Hayat bir oluş­tur, çünkü yaratma her an devam etmektedir. Tecelli ve tezâ- hürde tekrar olmadığı için tecelli ve tezâhürü her an müşâ- hede etmekle mükelleftir insan.

Allah’a kulluk ve sâlih amel, en güzel biçimde Kâbe’yi tavafla anlatılabilir. Hac’da Kâbe’yi tavaf ederek Hakk’ın et­rafında dolaşmak, bir anlamda mekânın ötesine geçmektir. Mekânda mekânın ötesini bilmek demektir. Kâbe’nin sabit­liğinde sürekli seyr halinde olan insan, onun dışında değil aynı zamanda içinde sürdürür seyrini. Kâbe’ye erişemese de onunla temas halinde olduğunu bilir. Tıpkı Allah’a kulluk ya­parken, ona erişemese de O’nun her an kendisiyle olduğu bilinciyle hareket etmesine benzer bu durum… Nitekim kul­luk bu mânâda temas halinde olmak ve ermek demek değil mi? Öyleyse Kâbe; ev, mabet, eşik, kapı, pencere, şehirdir.

Hakk’ın zuhûrunun şiddetinden gâib olduğunu bilen bi­risi, O’nun her yerde hâzır ve nâzır olduğunu daha iyi bilir. Öyleyse zamandan ve mekândan münezzeh olanın zuhû­runun şiddetinden gâib olmasını, sonsuz mekân fikriyle bir kez daha yeniden düşünmek ve anlamak gerekiyor. Hatta hayatının hiçbir deminde bunu unutmamak… Çünkü bunu bilmek, bunu unutmamak, insan için mihengi, ölçüyü ka­çırmamak anlamına gelir.

İnsan, ferdî ve sosyal hayatında, mekânın ötesini iki şe­kilde mekâna yansıtır ve mekândan mekânın ötesine iki şe­kilde uzanır. Ev ve şehir… Ev ve şehir, mekânı sınırlama ve tanımlama değil, ayrıldığı cenneti unutmama adına yeni­den kurma ve onu hatırlama çabasıdır. Bu yanıyla kulluk ve sâlih amel, bir hatırlamadır. Mânâ insanda, evde ve şe­hirde hakkıyla görünür. Kendini bilmeyle kentini bilme ara­sında bir ilişki vardır.

Yer tutan insan aynı zamanda ev-lenir. Yer tutmak mekân tutmak, mekân kurmaktır. Mekân içinde mekân… Tamam­lanma sürecidir bu aynı zamanda. İnsan ev kurduğunda, ev-lendiğinde ikiliği ortadan kaldırır ve tevhid ilkesi bağ­lamında tamamlanmış olur. İnsanın hem mimari anlamda ev-lenmesi hem de karşı cinsinden biriyle ev-lenmesi onun tamamlanma sürecidir. Ev-lendiği ister insan olsun, isterse mekânda yer tutmak olsun aynı anlama gelir. Her ikisi de onu mekânın ötesine taşır.

İnsan, evini kurarken nasıl ki Allah’ın evini örnek alırsa dünyayı ve şehrini kurarken de cenneti örnek alır. Allah’ın evi, evin ne ve nasıl olması gerektiğini anlatır. Dört duvar budur ve bu kadardır. Zemin yer, tavan göktür. Dolayısıyla ev, insanın içinde bulunduğu mekânı ve dünyayı kendi öl­çeğinde yeniden îman ve inşâsıdır. Bu yanıyla ev bir hatırla­madır. Kendisinde hem ocağın hem bahçenin hem de mah­remiyetin olduğu bir hatırlama… Allah’ın evinin temsilleri olan camilerdeki kubbenin gökyüzünü, yerdeki halının cen­neti temsil etmesi tesadüf değildir.

Bachelard’ın belirttiği gibi eline kalem almayı öğre­nen, çizgi çizmeyi belleyen bir çocuk neden hemen ev çi­zer? Sonra bir dağ, güneş, ağaç ve nehir koyar evin yanına? Çünkü o, ev ve şehir vasıtasıyla cenneti hatırlar.

Dünya, cenneti; evlerimiz ve camilerimiz Allah’ın evini temsil ettiği için yaptığımız hiçbir şey mutlak değildir ve hem geçmişe hem de geleceğe uzar. Sonsuz mekân fikri dediği­miz tam da budur. Mekânın geçmişe ve geleceğe uzaması ve bugünde olması… öyleyse mekân / biçim gözle görülen­den ibaret değildir.

Bütünlüğün yerini büyüklüğün aldığı içinde yaşadığı­mız dünyada bu bilinci kaybetmemek gerekiyor. Çünkü ev ve şehir, bir küllîliği / tümlüğü / bütünlüğü temsil eder; in­sanın mekânla ilgili tahakkukunun en önemli göstergesidir. Anlamın tahakkuku, mekânın tahakkukudur aynı zamanda. Ev ailenin, şehir toplumun elbisesidir. Tek başına bir ev ve şehirde kendi bağlamında bir mahremiyete, temizliğe, gü­zelliğe sahiptir.

Ev ve şehir, bir aidiyettir aynı zamanda. Yer bildirimidir. Yerini bilmektir.Serini bilmeyen kendini de haddini de bil­mez. Yerini bilmek sükûn ve huzur bulmaktır aynı zamanda. Onun için ev, başımızı sokacağımız ve kendimizi kendimiz olarak bileceğimiz yerdir. Başını sokacak bir yerin olma­ması başıboşluktur.

Eşik ve hayat, mekânın ötesiyle ilgili en önemli göster­gelerdir. Tıpkı takalar, J<apılar ve pencereler gibi. Yaşamın olduğu yerde hayat olur. Evin hayatı, geçmişi bizim yaşa­mımıza eklemler. Eşiği geçer hayata katılırız… Bir evin kapı­sından girmek ve çıkmak mekânın ötesine geçişlilikle ilgili­dir. Mezarı bir ev gibi yapanlara selam olsun!.. Evi ölümlü, mezarı dirimli yapanlara selam olsun!..

İnceleyin:  Savaş Ş.Barkçin - Kalbin Aklı ''Alıntılar''

Evde ve şehirde emin olduğumuz için evin ve şehrin ema­net olduğunu da biliriz. Batı düşüncesindeki yer tutma, ka­lıcı bir mülkiyete sahiplenmeye yol açarken, biz de mal ve mülk bir emanettir. Emanet bilinci olan insan emindir. Mo­dern evlerin ve şehirlerin devasa büyüklüklerine rağmen, ıs­sız ve tek başına olması emin olmamasıyla ilgilidir. Modern evler rasyoneldir, matematikseldir, mekaniktir, otomatiktir ama güzel ve emin değildir. Çünkü eşikleri de hayatları da yoktur. Ev, penceresiz ve perdesiz olmaz. Modern ev ve şehir mekân olamaz. Kalıcılık iddiasına rağmen yokluğa mahkûm­dur. Çünkü imajından başka bir şey görünmez. Onun per­desi imajıdır. Bundan dolayıdır ki modern şehirlerde hayat evlerde değil, daha çok sokaklarda, caddelerde, meydan­larda, kafelerde, eğlence ve alışveriş merkezlerinde geçer.

Mekân içinde mekân kurmak, mekânın ötesine geçmek­tir. Bu anlamda evlendiğimizde de mekân kurarız. Neşet Er- taş, yârine seslenip, ayrılıklarının derinliğini ve ıssızlığını an­latırken, “Senden ayrı ben bir mekân kurmadım” derken bu gerçekliğe işaret eder. İnsan, insanla yâr olduğunda, dost olduğunda, komşu olduğunda, arkadaş olduğunda mekân kurar. Mekânın ötesi yârde, dostta, arkadaşta tezâhür eder.

Namaz kılınan ev, sadece bir evden ibaret değildir. Hira Mağarası, Nur Dağı, Tur Dağı bir mağaradan ve dağdan iba­ret değildir. Dağ başındaki tekke, sırf bir tekke değildir. Bir insanın inzivaya çekildiği yer, sırf bir yer değildir. Mekânın ötesidir.

Turgut Cansever’in belirttiği gibi ev-lenerek, şehir-leşe- rek insan kendini gerçekleştirir ve mekânın ötesine geçer.

***

Öyleyse mekân, bir mesafe değildir. Matematiksel ve fi­ziksel olana (böyle yanı olmakla birlikte) mutlak olarak indir­genemez. İnsanın mekânı mesafelere indirgemesi, onu sırf nbir uzam, uzaklık yakınlık olarak görmesi, onu maddileştire­rek istismar etmesi, bu mihengi ve ölçüyü yitirmekle ilgilidir.

Sonsuz mekân fikri, mekândaki sınırların, büyüklükle­rin, mesafelerin mutlaklaştırılmamasıdır. Devasa yapılarla gerçekte Tanrı’yı değil insanı yok eden bir kesim insan, yap­tığı yollarda, binalarda ve yapılarda kaybolmuş durumdadır. Yolu yolda, evi barınakta, şehri gökdelenlerde kaybetmiş­tir modern insan. Gökyüzü bir çukurdur artık, uçurumdur. Yolun sizi ulaştıracağı bir yer olmadığı gibi, ev dört duvar bile değildir. Çünkü insan, yaptığı mekânın ötesini bileme­mekte ve görememektedir. Hiçbir yapı öbürüne bağlanmaz. Sınırlar nettir. Zorunlu bağlılıklar, resmî bağlılıklar bir bağ sayılmaz. Hatta modern ev de apartmanları andırır. Evin odaları içinde bile kalın sınırlar vardır. Misafir odası, çocuk odası, genç odası birbirini tamamlamaz. Herkes kendi oda­sında bağımsızdır. Ailenin olmadığı bir yerde zorunlu birlik­telikler olur. Zorunlu birlikteliklerin olduğu yerde, mekân­dan söz edilemez.

Bugünkü modern evin, mabedin, şehrin, ötesi yoktur. Mahalle ve köy kategorisi olmayan bir şehir söz konusu­dur. Üst üste konmuş ve göğü delme iddiasında olan gök­delenler ev değildir. Barınak bile değildir. Papalagi’nin üst üste konmuş mezarlar tanımlaması ne kadar da doğrudur.

Modern şehir, mekânın ötesini bertaraf etmek üzere ku­ruludur. Çizdiği sınırlar, koyduğu duvarlar, kapattığı mesafe­ler bir şeylerin görünmemesi ve istediği şeylerin de görün­mesi üzerine inşâ edilmiştir. Bundan dolayı modern şehirler ve evler, birer görüntüden ibarettir. İmajı ve simülasyonu olan ev ve şehrin gerçekliği yoktur. Hakikatini kaybeden ev ve şehrin, imajı ve simülasyonu olur. Böyle bir ev ve şeh­rin olduğu yerde ortak mekânlar olmadığı gibi, mekânın göstergesi olan varlıklar birer birer perdelenir. Ağaçlar so­kaklarda ve caddelerde tutsak, dağlar gökdelenlerin arka­sında tutsaktır. Şehrin manzarası bizâtihi var olan mekânın manzarası değil, üretilen ve kurgulanan manzaradır. Bal­konlara bahçeyi ve denizi taşıyan muhayyile bir maketin veya akvaryumun içinde olduğunun farkında bile değildir. Ağaçlar ve yeşil alanlar maketleştirilerek, parklar adı veri­len yerlere taşınarak yok edilmiştir. İnsanlar parklarda bir maketin içindeki lekelere benzerler.

Ufuksuz şehirlerdir mekânın ötesinden habersiz şe­hirler. Dağlarında sadece kayak yapılır, ormanlarında pik­nik. Burada artık yer-leşmek söz konusu değildir ancak bir yer-tutmaktan söz edebiliriz. İkâmet fikri olmayan yerde mekân olabilir mi?

***

Tarihî olarak şehirlerin ve evlerin insanı, insan üzerin­den de aşkın bir bağlamı yansıttığını biliyoruz. Çünkü ca­nın olduğu yerde canlılık söz konusudur. Dolayısıyla aidiyet, mahremiyet, ahlâk üzerine kurulan, can bulan ve bedenle- şen şehirler, insanın ve insan üzerinden Hakk’ın tezahürü­dür. Anlamın ete kemiğe bürünmesi, tahakkuk etmesi budur. Bu anlamda insan da şehirde bir nefestir; çünkü bir nefesin tezahürüdür. Bedeni beden kılan ona verilen nefestir. Tıpkı mekânı şehir kılanın ona verilen nefes olduğu gibi… İnsanın ve şehrin bedenine can veren aşkın bağlamdır. Son birkaç yüz yıldır insanın bedenine, şehrin de mekânına indirgenme çabası bedenin de mekânın da kaybolmasına yol açmıştır. İnsansız evleri, yalnız insanları, terk edilmiş köyleri ve şehir­leri viraneye benzeten muhayyile ne güzel muhayyiledir!..

Aşkın bağlamını, nefesini yitiren ve kendini bedenden ibaret gören insan, gerçekte bedenini de yitirir. Tıpkı mekâ­nını yitiren ev ve şehir gibi. Bir evin ve şehrin aşkınla irtibatı yoksa zorunlu olarak nefesini, mekânını yani bedenini yiti­rir. Böyle olunca da aşkınsallıklarve içkinsellikler üretir. Yani sahte kutsallar… Bu durum artık yapay bir var olma çabası­dır. Bir başka deyişle bedeni mutlaklaştırmak onu ortadan kaldırır. Ruhu olmayan beden artık yeni birdendir. Bu ben dönüşüm ve dolaşım değerine göre anlam kazanır. Gücü nispetinde vardır. Dolayısıyla o artık İktisadî bir unsurdur ve kullanım değerine göre anlam kazanır. Bu anlamda ka­pitalist düzende ve toplumda insanın, evin ve şehrin kulla­nım bağlamı unutulmamalıdır.

İnsan, mekân, ev ve şehir yaklaşık yüz yıldır gittikçe daha çok görüntüleşiyor; yeni aynalarla yaşıyor. Yeni ek­ranlarla… Günde yüzlerce vakit yüzlerce kez ekrana yöneli­yor insan huşu ile… Sanki bir bilinmezi kurcalar, ötelere do­kunur gibi ekranlarda kayboluyor. İnsan imajına sığınırken, mekân maketleşiyor, şehirler görüntüleşiyor…

Söz konusu durum, insan için de ev için de şehir için de gerçekte bir mekânsızlık / bedensizlik durumu. Her şeyi behimî özelliklerine indirgeyen insan, öncelikli olarak bede­nini yitirir. Tıpkı bunun gibi, her şeyin görüntü leşti ği evler ve şehirler de maketleşerek, şeffaflaşarak, fotoğraflaşarak, ışıklaşarak yok olur. Kendini aşmaya çalışan insan özünü, mekânı aşmaya çalışan ev zeminini, maketleşen şehir de ufkunu kaybeder.

Modernite, tarihi kurgularken aslında geleceği yok eder. Modernite’nin geçmişi bir kurgudur. Öyleyse geleceği de algı üzerine kurulur. Bugünkü yapay zekâ, trans-hümanizm, me- ta-verse tartışmalarına bu bağlamda bakmak gerek. Modern hayat her şeyi beden üzerine ikâme etmeye çalışırken, fe­nomenleri mutlaklaştırırken, aşkın olanı fosilleştirirken ger­çekte bir geleceği yok eder. Çünkü insanın geçmişi sırf tarihî bir hadise değildir. Geleceği de sırf bu dünyayla sınırlı değil­dir… İnsanı, evi, şehri, zamanı, mekânı bu dünyayla sınırla­yan ve mutlaklaştıran modern tarih, zorunlu olarak geçmiş­siz ve geleceksizdir. Bu minvalde bu dünyayla muallel bir insan, dünya, ev ve şehir mekânsızdır. Bedenin mutlaklaş­tırılmasının geldiği yer bedenin bertaraf edilmesidir zaten. Trans-hümanizm, meta-hümanizm, yeni-hümanizm ve me- ta-verse tartışmalarında, mevcut insanı bir geçiş formu ola­rak niteleyip bedenin de ötesinde simülasyonun mutlaklaş- tığı bir sürece giriyoruz. Geleceksiz gelecek…

İnceleyin:  Nuraniyet ve Kuantum Alemi

Dolayısıyla insanın zamansızlaştığı, mekânsızlaştığı, bedensizleştiği bir yerde şehirlerin bedeninden söz etmek mümkün değil. Çünkü insanın görüntü (eşmesiyle doğru orantılıdır şehrin görüntüleşmesi. Bu anlamda insanı da şehri de görüntü unsuru haline getiren husus, aidiyetin ve mahremiyetin ortadan kalkışıdır. Modern süreçte kendisi de bir ekran olan insan ve şehir, imajına ve simülasyonuna mahkûmdur. Gösteri halini sürdürmeden var kalamaz. Bun­dan dolayı da sürekli görüntü üretmek zorundadır her ikisi de. Görüntü vermeden görünemez… Ürettiği her görüntü de gerçekliklerini yok eder.

Artık bir deklanşöre basmak, bir ekrana dokunmak te­nin ve canın yerini alır. Seyredilen cinsellik, mahremiyeti bertaraf ederken, sanal ilişkiler geleneksel aidiyet ilişkile­rini de ortadan kaldırır. İnsan ne kadar çok ekrana dokunu­yorsa o kadar vardır. Tıpkı insan gibi şehirlerin de şeffaflaş­ması, cam evlerin ve binaların çoğalması, perdelerin ortadan kalkması, ışıkların alabildiğince insanın gözüne hitap etmesi,reklam panolarının, blllboardların canlılığın göstergesi ol­ması şehrin mekânsızlığının veyer-sizliğinin göstergeleridir.

Kimi sosyologların “organsız beden” tanımı tam da modern insan ve modern şehre tekabül eder. Yeni insanın belki bir “bedeni” vardır ama bu beden organsızdır. Dolayı­sıyla söz konusu bu yeni bedenleşme hali bir gerçekliğe sa­hip değildir. Bu durum bir hastalık da değildir. Bir algının, imajın ve simülasyonun mutlaklaşmasıdır. Organsız beden tedavi edilemez. Ancak tamir edilebilir. Dolayısıyla organ- sıztaşma bedenin uzuvlarındı insanın kontrolünden çıkması ve bir süre sonra başkaları tarafından kontrol edilmesi ve tanımlanması ve bir Süre sonra da insanın bedensiz kalma­sıdır. Buradaki organik bir hastalık durumu değil, teknik bir arıza durumudur. Dolayısıyla insan, tedavi yerine tamir edi­lir veya yeniden burgulanır/ kurulur. Aşkınlığını yitiren in­sanın bedenim yitirmedi dediğimiz hadise tam da budur. İnsanili mekanik birtebot haline gelmesi, onun bedene in­dirgenmesi değil bedeninin dte yok edilmesidir. Mekanik in­san bedensizdir. Öyleyse bu insanların oluşturduğu şehrin akıbeti de aynı olacaktır. İnsanın kadavraya indirgenmesi, parçalanması ile Şehrin pşrçalanması doğru orantılıdır. Bu­gün bedeni olan|lbiı*lnsandan söz etmek ne kadar zorsa, mekânı olan şehirlerden bahsetmek de o kadar zordur. İn­san da şehir de organsızdır. Mekânsız, bedensiz şehirlerdir içine giremediğimiz… Maket şehirlerdir ikâmet edemediği­miz… Görüntü şehirlerdir baksak da göremediğimiz… Ger­çekte gördüğümüz bir görüntüden ibarettir ve bir gerçek­liği yoktur.

Modern süreç tıpkı arızalı kabul ettiği insana yeni bir be­den oluştururken //ke/, fosil ve eski olarak kabul ettiği şehir­lere de görüntü üzerinden yeni bir beden oluşturur. Yapılan evler, AVM’ler, caddeler ve siteler bildiğimiz anlamda bir mekân değildir. Hayatı almayan yaşam alanlarıdır bunlar. Toplu konut projeleri, kentsel dönüşüm bu minvalde düşü­nülmelidir. Bedeni olmayan insan mekânsız mekânlarda ya­şar… İnsanın bedene indirgenmesi, giyiminde, kuşamında, yemesinde, içmesinde birbirini tekrar etmesi, insanların ve insan topluluklarının birbirine benzemesi, şehirlerin de bir­birini tekrar etmesine ve aynı elbiseyi giymesine benzer. Bir toplumda herkes aynı biçimde giyiniyorsa, bir şehirde bü­tün evler birbirinin tekrarı ise yaşadığımız durum bir beden- sizlik ya da mekânsızlık durumudur. Giyinen insanın sadece görüntüsünü düşünmesi, hatta kendini seyredilen bir unsur haline getirmesi, içinde yaşadığı şehirlere de yansır. Şehir­ler de içinde yaşandan değil, içine girilemeyen, seyredilen bir malzemedir artık. Bir bakıma görüntüleşen insan da şe­hir de bir Mtrin, bir sahne, bir ekrandır.

Öte ite irtibatını yitiren mekân, mekânsızlık halini yaşı­yor. Başka deyişte mekân ısırt surete indirgemek mekânı da elimizden kaçırıyor. Tıpkı insanı sırf bedene indirgeyen mo­dern düşüncenin insanı beden olarak da kaybettiği gibi… Bugünkü insan ve mekân ötesiz. Dolayısıyla evin ve şehrin de bir ötesi yok. Aşkınla olan irtibatını yitirerek kendine aş­kınsa! bir alan yaratan insan, aşkınsalın oluşturduğu içkin- sellik, manevi hayat, imaj, simülasyon, gösteri ekseninde bir varoluş problemi yaşıyor. Bedene yaslanarak ürettiği simülatif ruh, bedenini de yok etti. Tıpkı camların, ışıkla­rın, matematiksel düzenin, otomatikleşmenin evi ve şehri yok ettiği gibi…

Dijitalleşen, mekanikleşen, eşya ve hadiselere sırf ma­tematik perspektiften bakan insan, icat edilen aşkınsallık ve içkinsellikle birlikte kendi durumunu evrensel ve meşru,sorgulanamaz ve tartışılamaz bir durum olarak da görür. Yine kendisi için kurgulanan insanın doğası ve tabiatın do­ğası ile kendine yazılan kaderi de giyinir. Aslında bu, onun aşkınsallık ve içkinsellik üzerinden yeni bir inanma biçi­mine dahil olduğunun da göstergesidir. Tanrı’yı reddedip onlarca Tanrı’ya bağlanmak… Nefesinden soyutlanıp bin­lerce nefese bağlı yaşamak…

***

Varlığın birliği, öncelikle insanın Hakk’a kulluğunu zo­runlu kılar. Çünkü Hakk’tan bağımsızlaşan insan, O’nun dı­şında her şeye ve herkese kul olur. Dolayısıyla insan, varlığın birliği ilkesini ihlal ettiğinde zamanın ve mekânın, eşyanın ve hadiselerin birliği ilkesini de yitirir. Varlığın birliği ilkesini yitiren bir insanın, evrenin ve insanın birliği ilkesini öne çı­karması ise sadece bir istismar vasıtasıdır. Yaratmanın her an ve sürekli olarak devam ettiği bilgisini yitiren bir insan, mekânı ifsat eder.

Bugün dünyadaki en temel mesele insanın ikili bir du­ruma düşmesidir. Çokluğun itibari olduğunu bilmeyen in­san, varlığın birliğini de unutmuştur. Mihenk olarak aldığı, evrensel olarak kabul ettiği Batı düşüncesinin genel karak­teri, ikili bir yapıya sahip olmasıdır. Bu ikili durum, eşya ve hadiseleri istismarında en önemli mihenktir. Batılı toplum- lardaki bu durum, Batılı olmayan toplumlarda daha ağır tahribata yol açmaktadır. Birliği fark eden, Bir’i de fark ede­cektir. Çünkü İslam düşüncesinde ve tarihî tecrübesinde çokluk da Bir’liktir.

Mekânın ötesinin farkında olmayan, mekânını da yiti­rir. Bugün insan ne insan ne ev ne de şehir fikrine sahip­tir. Öyleyse öncelikle kendimizin, evimizin ve şehrimizin ne olduğunun farkına varmamız gerekiyor. Ne de güzel anla­tır Necip Fazıl:

Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!

Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!

Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada…

Garanti yok sen gibi faniye sigortada!

Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!

Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!

Bir köşende annanem, dalgın Kuran okurdu; l/e karşısında annem, sessiz gergef dokurdu. Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;

Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı…

Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;

Sular cömert, “temizlik imandandır” bilinmiş…

Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.

Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler…

Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;

Komşuluk, mânâ ve ruh, ne varsa heder oldu;

Bir yeni nesil geldi, üst üste binenlerden;

Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden…

Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;

Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge…

Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;

Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm!..

Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!

Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!

Dursun Çiçek – Mekanın Ötesi,syf:

 

Muhammed Ali

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir