Kalbi Kötü Hislerden Korumak Farzdır

1252464 Kalbi Kötü Hislerden Korumak Farzdır

Şer’i şerîf, kalbin vasıflarına çok büyük ehemmiyet vermiştir. Daha evvelden dedik ki, çamurun özünden oluşup tohum haline gelen insan bedeninin içerisinde = gende nefs yani rûh-i hayvânî bulunmaktadır, makamı süflî ve nihayet ardîdir = toprağa nisbet edilir.

Kendisiyle ruh birleştikten sonra ruha itâat ederse, makamı Ahsen-i Takvîm olup meleklerle birleşir. Hayır, ruh nefse esir olursa, makamı Esfel-i Sâfilîn yani en âdi ve alçak olup, hayvanla, şeytanla birleşir. Bu itibarla bütün özelliğiyle bedenin cüzleri, cihaz ve azalan, nef­sin alet ve edevatlarıdır. Nefs kalbe binektir, ruh ise bu bineğin kaptanıdır, diğer ifadeyle ruhun veziri olan kalb, bu reâyânın padişahıdır. Bazan hizmetçileri, dün­ya hayatının şarabını ruha vermekle onu sersemleştirir- ler, bazan serkeşlik yaparlar.

Nefs, tabiatiyle kesinlikle kalbe ve ruha aslâ kolayca teslim olmaz, Nitekim hadis-i  şerifte“Kalbler dörttür:

a.Gazab ve şehvet kuvvetlerinin kılıflarıyla) Kapla­nan kalbdir. Bu, kafirin kalbidir.

b.Suçunu örtbaa eden İki yüzlü kalbdlr. Bu da münafıkın kalbidir.

c.İcinde lambanın benzerinin yandığı, (nefsin şer olan tablatinden) soyulan, parlak ve düz kalbdir. Bu da Mü’minin kalbidir.

d.lçinde İman ve nifak bulunan kalbdlr. İmanı­nın misali, temiz suyun kendisini uzatıp yeşerttiği ağaç gibidir. Nifakının misali, kan ve İrinin kendi­sini kapartıp uzattığı çimen gibidir. Artık hangisi ğâlib gelirse, ğâlib gelen taraf kuvvet kazanır.” diye buyruldu. Hadîs-i şerifte işaret edilen hakikatin sûreti şöyledir:

Nefste, diğer ifadeyle kalbin bineği olan insanın terkibinde ve bünyesinde dört unsur bulunmaktadır. Bundan böyle kendisinde sebuiyye, behîmiyye, şey- tâniyye ve rabbâniyye olmak üzere illetli dört vasıf = huy = cibilliyet bulunmaktadır.

İnsanın kalbine ğazab kuvvetiyle nefsinin musallat olunması cihetiyle, yırtıcı canavarların ahlakını izhar eder. Mesela düşmanlık yapar, kin besler, sövmek ve dövmekle hemcinsi olan insanlara hücumda bulunur.

Parçalama ve avlama vasıflarına nisbetle kendisine «nefs-i sebuiyye» ismi verilir.

Kalbe şehvet kuvvetiyle nefsin musallat olunması cihetiyle de oburluk, çok yemek ve içmeye düşkünlük, şehvetinin aşırı kabarması cihetiyle de tıbkı hayvanla birleşir. Bunun için ona da «behîmiyye = nefs-i hayvâniyye» ismi verildi.

Nefs, ğazab ve şehvet kuvvetlerini fiile geçirmekle kalbe musallat olduğu, türlü hilelere başvurduğu, aldat­tığı, tuzak kurduğu, iyiliklerle kötülüklerini, fenalıklarını gizlediği, kendini temize çektiği, doğrusu egoizm, nifak ve gösteriş hilelerinde çok ileri olduğu için de, şeytana nisbet edilmekle kendisine «nefs-i şeytâniyye» denildi.

Kendisine verilen hayat ve hareketin, Rabb Teâlâ’ nın emrinin eseri olması sebebiyle de, nefs, nerede ise rubûbiyyet yani riyâseti arzulamak, yükselmeyi tasla­mak, enâniyet yani benliğini ortaya koymak ve bu se- beble Allah Teâlâ’ya ubûdiyetle boyun eğmekten sıyrıl­mak, ucub yani kendini beğenmek, şehvet yani tüm nimetleri sadece kendi nefsine tahsis etmek gibi fiilleri izhar etmekle kalbe musallat kılındı. Bu itibarla da ken­disine «nefs-i mütekebbire» ismi verildi, yani zulmü İzhar etmek, haddi aşmak hasletlerine nisbet edildi. Zi­ra mütekebbire nefs, nerede ise tüm ilmin bilgisini iddia eder, eşyanın hakîkatine muttali olmasını taslar. Bunun içindir ki cehâlete nisbet edildiği zaman ğazablanır; ilme, riyâsete nisbet edilmekten hoşlanır.

Bazılar, nefsi taksim ederken, bunların nefs-i em- mâreden başka nefsler olduğunu zannetti. Filhakîka oyun ve eğlence arazisinde bukalemun gibi renkten renge huydan huya sık sık değiştiği İçin nefs-i em- mâreye sebuiyye, behîmiyye, şeytâniyye, rabbâniyye olmak üzere dört isim verildi. Sanki nefs-i emmâre, sebuiyye vasfıyla domuz; behîmiyye vasfıyla saldırıcı ve avcı sırtlan; hile ve şeytânlık vasfıyla maymun, tilki ve bukalemun, kendisinde rabbâniyye sıfatlarını izhar etmekle de feylesoftur. Zira üstün zeka ve idrâkle nutuk kabiliyeti ve Rabb Teâlâ’ya nisbet edilmekle sair hay­vanlardan üstün olduğu için, üstünlüğüyle şeytanların ahlakını izhar eder, çerlerini hayrlarla gizler.

Nitekim hadîs-i şerifte: “Âhir zamanda bir kavm ortaya çıkar; dinleri sebebiyle dünyayı taleb edecekler. İnsanlar için de, yumuşak koyun derisinden giyecekler; dilleri şekerden daha tatlı, kalbleri ise kurtların kalbidir. Allah Teâlâ şöy­le buyurur: Benim mühlet vermemle mi bunlar alda­nıp mağrur oluyorlar? Yoksa Ban’a karşı gelmeye cür’etmi ediyorlar? Zâtım’a andederim; tepeden onlara en zeki insanları şaşkına uğratacak türlü fit­neler gönderirim.” diye buyruldu. Yani riyâset, şöhret ve lezzetlerden ibaret olan dünya hayatına aid menfa­atleri amaç edinip dinlerini araç edecekler; ve bu mak­sada ulaşmak için de türlü hilelere başvurarak yağcı­lıkta, şeytânî olan hile ve tuzak kurmakta sûretleri, ko­yun = sempatik davranışla ğayet yumuşak, hakîkatte ise kindarlık ve düşmanlıkta, şehvanî ve hayvânî vasıf­ları kendilerinde ğâlib olduğu için hırs ve ihtiras bakı­mından nefs cihetiyle kurtturlar.

Demek her insan, insan değildir. Hakîkatte insan, dünya hayatında yaşamış olduğu vasıfların sûretinde- dirler. Sanki postu içerisinde bir domuz, avcı tazı, şeytan ve feylesof bir araya gelip birleşmişler. Bu İtibarla şehvânî duyguların kabarmasında nefs, domuz; hırs, İhtiras ve dünya lezzetlerine düşkünlük, oburluk bakı­mından da köpek – avcı tazı; düşmanlıklarını İzhar et­mekte de sırtlan, nankörlükte kedi sûretlndedirler. Ve binnetice şehvet duygularıyla avcı tazı, havlayan kö­pek, parçalayan sırtlandır. İşte nefs-i emmâre, yukarıda belirtilen vasıfları kendinde hasrettiği İçin ona emmâre denildi. Hevâsı İse, o vasıfların kendileridir. Bu itibarla en büyük tâğût, nefstir.

Kûbbâr-ı evliyâdan Şâh-ı Nakşi- bend:“Sen kafir olmadıkça =nefsi büsbütün vasıflarıyla inkar etmeyince, aslâ Allah’a iman etmiş olmazsın.” buyurdu. Şeytan da ayrıca bir kere sebuiyye, bir kere behîmlyye, bir kere şeytâniyye, bir kere rabbâniyye nefsleri, doğrusu buhusustaki istek ve arzuları birbirine musallat kılar, arala­rında fitneyi alevlendirir. Ve bu sebebden zavallı insan, zâhirî putların sûretlerine tapanları gördüğü zaman kı-narken, kendisinin kendi istek, hevâ ve hevesine taptı­ğının farkında olmaz.

Bu itibarla İmam Ğazâlî diyor ki: «Şu avam tabakasına hayret ediyorum. Taştan yapılan puta tapanları kınarlar, fakat kendileri nefslerinin istek ve arzularına taparlar. Erbâb-ı mükâşefeye perdeler or­tadan kalktığı gibi, o avam tabakası da nefs-i emmârelerinin hevâ ve heveslerini uykuda yahud uyanıklıkta müşahede etmiş olsalardı, kendilerinin domuzun huzu­runda secde ettiklerini, hayvanın huzurunda rükû’da olduklarını ve kendilerinin daimi sûrette sebuiyye, behî- miyye, şeytâniyye ve rabbâniyye nefslerinin işaretleri­ni intizar ettiklerini, domuz, istek ve arzularından birisini yerine getirmek istediği zaman, derhal hizmetine koştuklarını, istek ve arzularını, şehvânî duygularını kıpkıvrak yerine getirdiklerini, köpeğe eğilip ona kemâl-i itâatle boyun eğdiklerini ve feylesof olan akıllarının, bun­ların hizmetine nasıl koşturduklarını, şeytan, nefsânî is­tek ve arzuları kabarttığı zaman, nasıl saygıda bulun­duklarını ve ona ubûdiyeti izhar ettiklerini, o hayvan­lara ibadet ettiklerini apaçık göreceklerdi. Ve tabiî ki bu iş, zulmün nihayetidir. Çünkü zikredilen avam tabakası, rîyâsete, hükümdarlığa lâyık olanı»köle; köleleri de efendi; ğâlibi mağlub, mağlubu ğâlib kıldılar. Filhakika ğâlibiyete, siyâdete, kahır ve istilâya en lâyık kalbdir = ruhtur.

İnceleyin:  Elmalılı Hamdi Yazır'ın Metalib ve Mezahib'e Yazmış Olduğu Dibacesi'nden Notlar

Binaenaleyh hakîm olan kalbin, keskin basiretiyle domuz ve köpeğe ğâlib olması gerekir. Aksi takdirde şübhesiz tâeiMJZ’iıib, köpeğin, şeytanın ve hayvanların işledikleri her bir günahtan kalbin üzerine bir leke gelir, onda tabilenmiş olur. Ve böyle oldu ise artık kalb, hak ve gerçeği dinlemekten, kabul etmekten âciz kalır. Ve nitekim bu hayvan sûretinde olan iç duyguların işledik­leri suçlardan biriken lekelere «tab’ = mühür ve rân = pas» denilmektedir. Nitekim “Onlar geride kalan kadın­larla beraber olmaya razı oldular. Çünkü onların kalblerine mühür vuruldu. Bundan dolayı onlar din ve cihadın hakîkatini anlayamazlar.”[94] ve “Hayır öyle değil, bilakis on­ların kazanmakta oldukları kötülükler, kalblerini palandırmıştır.’’[95] mealindeki ayet-i kerîmelerde zikrettiğimiz hususlara işaret edilmektedir.»[96]

Kalb, hınzır olan nefs-i emmâresinin şehvetine yani istek ve arzularına teslim olduğu takdirde hayâsızlık, çirkinlik, tebzîr ve israf, cimrilik, gösteriş ve gizlide işle­nen ameli açıkta söylemek, iyileri alaya almak, dünya debdebesinin aşırı istek ve arzusu = hırs ve hırstan do­layı lezzetlere dalmak, dalkavukluk, kıskançlık = ha- sed, ikide bir başkasının işlediği günahlarla sevinmek ve daha birçok kötü huylar fiile geçer.

Kalb, kelb veyahud sırtlan olan nefs-i emmârenin ğazab kuvvetine teslim olduğu zaman, gereksiz yerlere feveran, zaif gördüğü kimseyi rezil rüsvâ etmek, işlediği işlerden ululuğu taslayarak üstünlüğünü izhar etmek, hak – bâtıl her dediğini yahud yaptığını yahud düşün­düklerini beğenmek, öfkeyi fiile geçirmeye muvaffaki- yetsizlikte asabî hastalıklara yakalanıp aklı kaybetmek, mahluku âdi görmek, onlara tepeden bakmak, onları alaya almak, kendi kendini beğenmek sebebiyle ğayrin hakkına tecavüzde bulunmak gibi çirkin huylar doğar.

Kalb, nefs-i emmâresinin şehvet ve ğazab kuvvet­lerinin, nifak ve riyâyı temsil eden tilki ve bukalemun şeytânî arzularına teslim olduğu zamanda da, hedefine ulaşmak için hile yapmak, tuzak kurmak, yağcılık yap­mak, kötülüklerini iyiliklerle örtbas etmek gibi korkunç kötü huyları izhar eder.

Bu üç itibarla Rahmânî ve sultan olan kalb, melekî sûretlerden şeytânî sûretlere dönüşür; hangi hayvanın amelini işlerse, o hayvanın sûretini alır, onun gibi yapar.

Şayed kalb, feylesof mesâbesinde olan aklı, ameli­yatta doktor gibi çok maharetli iradeyi kullanır, nefsi mağlub ederse ve emri altına alırsa, şehvet ve ğazab kuvvetlerini idaresi altında çalıştırırsa, şeytanlığı bıra­kıp ihlâsı âdet edinse, bu takdirde şehvânî duyguları, iffet, kanaat, sükûnet = merhamet şartıyla soğukkanlılık, zühd, vera’ = kalbi kötü arzulardan tamamen temizle­mek, takva = bilfiil İlâhî emrlere imtisal, yasaklarından ictinab, güler yüzlülükle edeb, hayâ’, hedefe kıpkıvrak ulaşan kurnaz zeka = göz açıklığı, ihvânı hayra teşvik gibi huylara dönüşür.

Aynı zamanda ğazab kuvvetinden öfkeyi dizginle­mek, vâcib olan şecaat ve cesaret, mu’tedil şeref, gü­nahları işlemekten nefsi dizginlemek, günahları işlemek üzere aşırı kabaran şehvet duygularının elemine ta­hammül göstermek = sabır, hilim = yumuşaklık, ihtimal = İlâhî emrlerin tekliflerini yüklenmek, afuv = güçlü oldu­ğu halde zaiften intikam almaktan vazgeçmek, emrin imtisâlinde, nehyin içtinâbında sebat etmek, rütbede terfî’ ve daha başka güzel huylara dönüşür.

Bu iki itibarla nefsin kalbe itâat etmekle başkalaş­ması ve padişah olan kalbin yararlı olmasıyla tüm aza­lar, zâhirî ve bâtınî duygular dahi yararlı olup salâhiyet kazanır ve bu kazançla Allah Azze ve Celle’yi zikret­meye elverişli olur,ki hadîs-i şerîfte:“İki göz, yol göstericidirler. İki kulak, sesleri toplayıp bir araya getiren hunidir. Dil ise, tercümandır. İki el, kanat­lardır. Ve iki ayak, postacıdırlar. Karaciğer, rah­mettir. Dalak, gülmektir. Akciğer, nefestir. İki böbrek, aldatmaktır = aldatıcıdır. Kalb ise, hükümran bir padişahtır. Padişah yararlı olursa, reâyâsı ya­rarlı olur; padişah fitne fesada düşerse, haliyle reâyâsı fitne fesada düşer.” buyruldu.

Tâceddîn İbnu Atâullah kuddise sirruh diyor ki: «Gözler, kulaklar, dil, eller, ayaklar ve iç organlar vası­tasıyla nefsin hayatına pay olan dünya ve süsünün zâhiri mağrur edicidir = aldatıcıdır; nefs de dünya haya­tının zâhirine bakar. Bütün özelliğiyle dünya hayatının bâtını, ibret verici cîfedir; kalb de, dünya hayatının bâtınına bakar. Nefsi kendisine ğâlib olan, dünya haya­tının sûretine bakar; ona aldanır. Kalbi kendisine ğâlib olan kimse ise, dünya hayatının bâtınî yüzüne bakar, ondan ibret alır. Eğer sen, fenâyı kabul etmez izzeti dilersen, fenâ ve zeval bulan şeylerden izzeti taleb etme, ona güvenme. Şübhesiz Allah Azze ve Celle’ye bağlı kalmak, fenâ ve zevâli olmayan izzettir.»[97]

Nakledildiğine göre, Hârûn-u Reşîd’e emr-i ma’rûf nehy-i an-il-münkerin tebliğinde bulunan bir zâtın sözleri, halîfe Hârûn’un sinirini kabartmış, öfkelendir­miştir.

Hârûn’un: “Bu adam katırdır. Filanca deli katırımla beraber onu bağlayın da katırım onu gebertsin.” demesi üzerine derhal o zâtı, o deli divâne olan katırla bağla­mışlar. Katır ona mırıldanıp zarar vermeyince Hârûn bundan da öfkelenmiş;

“Bunu filanca hücrenin içerisine atın ve kapısını mühürleyin; susuzluk ve açlıkta orada gebersin.” de­mesi üzerine, o zâtı öyle bir hücreye hapsetmişler.

Hârûn âdeti üzere, sabah namazına kalkınca bah­çesine inip adımlamak istemiş = sabah sporuna çıkmış;ne baksın ki hapsedilen adam bahçenin içerisinde elma yemekte. Hârûn ona bağırır:

“Adam! Kim seni hapisten çıkarttı bu sabah?” Mahbûs:

“Dün gündüz beni o hücreye hapseden zat.” Hâ­rûn:

“Seni hapseden kim?” Mahbûs:

“İşte hapisten beni çıkaran zat.” cevabını vermiştir. Halîfe Hârûn onun bu sözünden müteessir olup kendi kendine:

“Öyle mi?.. Allah’ın aziz kıldığı kimse rezil olmaz. Dünyanın iç yüzüne bakan mağlub olmaz.” dedikten sonra emretmiş:

“Onu şu katıra bindirin, süslü elbiseler giydirin, so­kaklarda dolaştırın. Dellâl bağırsın: Ey halk! Bakınız, dikkat ediniz, ibret alın. Hârûn, Allah Teâlâ’nın aziz kıl­dığı bir kulu zelil kılmak istedi. Allah Azze ve Celle, kendi kulunu aziz, Hârûn’u da zelil kıldı. Bundan dolayı Hârûn, onu zelil kılmaya güç bulamadı, pişman ol- du.[98]

“Kim kullarla mağrûr olup kulun gücüyle izzetini izhar ederse, şübhesiz Allah Teâlâ onu rezil eder.” mealindeki hadîse mebnî diye­biliriz ki, Allah Teâlâ’nın âdetlerinden biri de, mahlu­kuna dayanıp mahlukuyla izzetini izhar edeni rezil rüsva etmesi, Kendisi’ne dayanan Mü’minleri de aziz kılmasıdır.

Yine Tâceddîn İbnu Atâullah diyor ki: «Allah Azze ve Celle, kainatın = bütün maddelerin zâhirini âsârının = gölgesinin nurlarıyla nurlandırmıştır.

Kainatın iç tarafını sıfatlarının nurlarıyla nurlandır- mıştır. Bundan dolayı gölgeleri mesâbesinde olan zâhirî nurlar, sûr’atle ğayb oluverir. Amma kalb ve sırların nurları, ebediyen zeval bulmaz, fâni olmaz, dolayısıyla ğayb olmaz.» [99] Yani zâhirî azalar, gölge mesâ­besinde olan kainatın zâhirinden enerjiyi aksedip kabul eder. Akis ve kabul etmesi, zâhirî azalara hareket verir. Bu hareket, insanın maddi ve bedenî hayatıdır.

Allah Teâlâ’nın sıfatlarından ilimler, ma’rifetler, gizli nurların müşahedesi, yani Allah Teâlâ’nın sıfatlarının nurları ise, insanın kalbine, ruhuna ve akıl ve sair latîfe- lerine akseder. Onlar da bu aksi kabul etmekle hareke- . te geçerler ve kendileri için de bu hareket, hayat olur.

İnceleyin:  Hâkim et-Tirmizî - Kur'an ve Sünnetteki Misaller Adlı Kitabından Alıntılar

Nefsi ğâlib, sûr’atle zeval bulan dünyanın fâni ha­latını; kalbi ğâlib, zeval ve yokluğu kabul etmeyen uhrevi hayatını tercih eder, onun için çalışır. Şübhesiz en mükemmel insan., her iki cihetle yani Allah Teâlâ’nın hem âsârının ve hem evsâfının nurlarını aksedip, hem dünya hayatı hem de uhrevi hayatı için çalışandır. İkinci ve üçüncü itibarla kalb, salâhiyeti kazanır. Şüb­hesiz onun salâhiyeti, kazanması yani yararlı olmasıyla, reâyâsı mesâbesinde olan sair azalar, hâliyle yararlı olurlar. Bu itibarla: “Kalb ise, hükümran bir padi­şahtır. Padişah yararlı olursa, reâyâsı yararlı olur; padişah fitne fesada düşerse, haliyle reâyâsı fitne fesada düşer,” buyruldu.

Nefsinden kalbi müteessir olan kimsenin kalbi, aza­larının ihtiyarlamasıyla İhtiyarlamaz; İstek ve arzuları kesilmez; ömrünün uzunluğu, malının çoğalması, sıhhatinin devamı üzerine hırslanır. Eğer hırsını, uhrevi saa­detlere zikirle fikirle dönüştürmeye güç bulursa ne âlâ. Eğer zaif düşüp dünya hayatını tercih ederse, Allah korusun çok büyük felaketlere ve belalara maruz kalır. Bu itibarla hadîs-i şerîfte: “Nefsin hevâsını kabul eden ihtiyarın kalbi, hayatın uzaması ve malın çoğalması olmak üzere İki şeyin sevgisinden dolayı gençleşir.” buy­ruldu. Ölüm yaklaştıkça uhrevi saadetin maksad edinil­mesi ve Allah Teâlâ’nın isminin zikredilmesinden baş­kası insanı behîme ve hayvâniyye nefsten kurtaramaz.

Onun için uhrevi saadetin maksad edinilmesi ve Allah Teâlâ’nın ism-i şerifinin zikredilmesiyle iyi niyetleri fiile geçirmek gerekir. Bununla nefs, kemi bulur. Nitekim ha- dîs-i şerîfte: “Kim kendisiyle Allah arasında zahirî azalarını taat ve ibadetle güzelleştirirse = düzeltir­se, Allah Teâlâ onunla insan arasındaki muamele­ye yeterli olur. Kim de kalb, sır ve ruh gibi gizli la- tîfelerini = duygularını yararlı hale getirirse, Allah Teâlâ da hem bâtınî duygularını hem de zâhirî aza- larını yararlı kılar = ıslah eder. Ve kim ahireti için çalışırsa, Allah Azze ve Celle dünyasına yeterli olur.” diye buyruldu. Binaenaleyh aklı olan kimsenin, uhrevi saadetin kazanılması üzerine kalbi gençleşir

Feylesofların nefs-i nâtıka dedikleri şey, nefs-i em- mâredir, makamı süflidir, aslı şerdir; iman etmeksizin tabiatinden ayrılmaz, kalbe esir olmaksızın şeriatın hük­münü kabul etmez. Binaenaleyh onların kâmil dedikleri, nâkıs; âlî dedikleri, âdi olan nefstir.

Sûfîlerin de, «nefs ölür» deyişleri, doğru değildir. Şayed ki bu deyişle, «nefs başkalaşır» diyorlarsa, bu doğrudur. Yani ğazab ve şehvet kuvvetlerinin istek ve arzularından vazgeçtiği, şarap iken sirkeleştiği bakı­mından sanki ölmüştür demek istiyorlarsa, «nefs ölür» deyişleri doğrudur.

Artık nefs-i emmâre, tabiatiyle başbaşa kalırsa, ma­kamı küfürdür, nifaktır, şirktir, şek ve şübhedir. Bazı hasletleri bulunmakla beraber, önceki halinden, kötü ahlakından dönüp kendi kendini kınar ve bulunan kötü huylarının terkini şiddetle arzularsa, bu takdirde sıfatı levvâmedir, Mü’mindir, âsi ve fâsık olsa dahi. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:“Allah Teâlâ bir kulunun hayrını murad ederse, kalbinden = nefsinden kendi­sine va’z ve nasihatte bulunan bir duyguyu yaratır; o da hayrı emreder, şerden vazgeçirmeye çalışır.” Üstün idrâkiyle işin akıbetini gösterir; nefsin önceki yaptığı sebuî, behîmî, şeytânî ve rabbânî olan kötü huylarını şiddetle kınar; hayrı işlemesine, emre imtisâli- ne, kötülükleri arzulamamaya, hatta düşünmemeye, zikre, tefekküre ve takvâya, huzur makamına davet eder. Böyle olanın makamı, nefs-i levvâme makamıdır. Avam tabakasından kısm-i a’zamî Mü’minlerin hâli bu- dur. Bazan da nefs-i emmâre ğalebe çalar; Allah koru­sun, küfre, nifaka, şirke düşürür, tâğût olan nefse taptı­rır. “Artık kim tâğûtu = şeytanı ve şeytânî arzulan = zalimi ve zulmü  nefs-i emmâre ve hevâsını İnkar edip Allah’a İnanırsa = Hükmü’nü kendisine hâkim kılarsa, kendisine kopmak ve bozulmak olmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah her sözü İşitir ve her gizliyi bilir. Allah, İman edip nefsin hevâsını bırakanlara dost ve yardımcıdır, onları karanlıklardan çıkarıp nûra sokar. Küfür edenler ise; onların dostları da tâğûttur. Tâğût on­ları nurdan karanlığa sokar; ve işte onlar, ateşlile­rin ta kendileridir. Onda daim kalacaklardır.”[100] buyrulmaktadır.

Şeytâniyye nefs, zikirden başkasıyla değişmez ve putu yıkılmaz. Onun için kalbî zikre çok ehemmiyet ver­mek gerekir. Zikrin azalması nisbetinde şeytâniyye nef­sin bukalemunu, maymun gibi nifak ve gösterişte bulu­nur. Onun putunun yıkılması ve hayalde sûretinin silin­mesi, kalbî zikre bağlanmaktadır. Bu itibarla hadîsi şe­rifte: “Kim Allah’ın zikrini çoğaltırsa, nifaktan berat alır = temizlenir.” diye buyruldu. Zira Allah’ın ism-i şerifini kalben zikreden kimsenin kalbine Allah’ın sevgisi akseder. Kalb, bunu kabul ettiği andan itibaren nifak ve gösterişin bukale­mununun sûreti silinir ve Allah Azze ve Celle’nin Zâti tecellîlerinden yahud sıfâtî tecellîlerinden yahud fiilî tecellîlerinden birisiyle kalb nurlanır. Ve bu nur, kalbe girmesiyle kendisine rehberlik yapar.

Burada yukarıda İmam Ğazâlî’nin izahını tekrar oku­yalım; putlara tapanları kınayanların, nasıl domuz, avcı tazı gibi nefsine taptığını idrak edelim. Ve nefs-i em- mâreden Allah’a sığınalım. Allah Azze ve Celle bizleri şeytana, nefse tapmaktan korusun. Ve binnetice tâğût, Allah’tan başka kendisine ibadet edilen her şeydir. Tâğûtu ma’bûd edinmekten kalb kurtulduğu an, Allah Azze ve Celle’yi zikretmeye elverişli olur. Zikretti ise ve ona daldı ise sükûnete, Âlî Huzur’a kavuşur. Vuslat da dedikleri budur. “…Dikkat! Kalb- ler, nefsin kelepçesinden sıyrılıp Allah’ı zikretmek­le sükûnet = huzur bulur.”[101] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûm diyor ki: «Tâğûtu ve arzusunu bırak ki, kalbinin aynası cilâlansın, tâat ve ibadetten göğse = latîfe- lere saflaşma olsun.» Cüneyd Bağdâdî’nin muasırla­rından Şeyh İbrahim er-Rakkî kuddise sirruh diyor ki: «Halkın en zaifi, şehvânî ve şeytânî duygularının red- dinde zaif kalandır. Halkın en kuvvetlisi, nefsi hevâsın- dan döndürmeye güçlü olandır.

Allah Azze ve Celle’nin sevgisinden başkasıyla bu güç kazanılamaz. Allah Azze ve Celle’nin sevgisinin alâmeti de, Kendisi’ne itâatin ve Nebîsi’ne mutâbaatın tercih edilmesidir.

Dünyada sana iki şey kâfi gelir: Fakir kimselerle düşüp kalkmak = sohbet ve velîye hürmet.» [102]

Şeyh Ahmed Ebu-I-Abâs ed-Dinevrî rahimehullah diyor ki: «Zikrin en az mertebesi, Allah Azze ve Celle’- den başka her şeyi unutmandır. Zikrin a’lâ mertebesi, zikredicinin, zikrinde ğayb olup fenâ bulmasıdır.»[103]

Şeyh Muhammed el-Kettânî kuddise sirruh diyor ki: «Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’i rüyamda gör­düm; “Ya Rasûlallah bana dua et ki kalbim ölmesin.” demek istirhamında bulundum. Bana dedi ki: “Her gün kırk kere: ”La ilahe illa ente ya hayyu ya kayyum” de. Kalbin ebediyen diri kalacaktır.”» [104]

İsmail Çetin – Terbiye-i Nefs,syf.112-127

Dipn:

94.Et-Tevbe Sûresi ayet 87

95.EI-Mutaffifîn Sûresi ayet 14

96.İthâf-us-Sâddet-il-Müttakîn c.7 s.227

97.Ğays-ul-Mevâhib-il-Aliyye s.234, 236

[98]Ğays-ul-Mevâhib-il-Aliyye c.1 s.236

[99]Ğays-ul-Mevâhib-il-Aliyye C.1 s.258

100.EI-Bakara Sûresi ayet 256, 257

101.Er-Ra’d Sûresi ayet 28

102.Tabakât-ul-Evliyâ s.30, Hilyet-ul-Evliyâ c.10 s.354

103.Tabakât-ul-Evliyâ s.79

104.Tabakât-ı imam Şa’rânî c.1 s.129

 

Muhammed Ali

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir