Jean Baudrillard – Can Çekişen Küresel Güç ”Alıntılar”

73978_WeMI9_1504867743-200x300 Jean Baudrillard - Can Çekişen Küresel Güç ''Alıntılar''
Güvenlik “zararsız terör” adı altında yavaş yavaş yerleşerek tüm Batılı değerler sisteminin, yani özgürlük, demokrasi, insan haklarının altını oymaktadır. “Demokrasileri” “giderek” kendi kendilerine zarar vermeye zorlayan teröristlerin kurdukları şeytani tuzak böyle bir şeydir.
————————————-

Herkesin toplumsal ve ekonomik bir düzen arzuladığı ve geleceğin bütünleşme ve hesap kitap üstüne oturacağı türünden bir düşünceyi kim üretti? Kapitalin zorlamasıyla her şey ekonomik düzene bağımlı hale geldi ve düşünce yapıları tek bir zihinsel boyutun kölesine dönüştü. Bunun dışında kalan tüm diğer düzen girişimleri anlamsızlaştı. Oysa tüm sorunların ekonominin sırtına yıkılması ve başarı kavramı bir tuzaktı. Sürekli gelişme ve hızlanma sayesinde her şeyin bize sanal anlamda verilmesi ya da verilecek olması bir tuzaktı. Dolayısıyla yasakların evrensel düzeyde kaldırilması, tüm haberlerin elimizin altında olması ve doğal olarak keyif alma zorunluluğu bir tuzaktı.

Bu noktaya kadar her şey, arzu ve arzunun tatmin edilmesi ile gereksinimler ve gereksinimlerin karşılanması arasında kurulan dengeye boyun eğiyordu. Bildiğimiz tüm tarihsel çatışmalar hak arayışları, isyanlar, devrimler- bu tehlikeli durumun ürünüdür.

————————————-
Yeni bir meydan okuma demek, kartların yeniden dağıtılması demektir. Oysa bu yeni çağı sarıp sarmalayan atmosfere, bu yeni tasarlanan düzene dikkat edilirse görülecektir ki artık İNSANIN modası geçiyor. İnsanla birlikte onun sahip olduğu değerlerinde.
– AKIL ve aydınlanma çağının modası geçiyor
– Evrenselin ve ideolojilerin modası geçiyor
– Arzu ve hayal kurmanın modası geçiyor
– Bireyin/bireyselciliğin modası geçiyor
– Ötekinin modası geçiyor
– Gerçekliğin modası geçiyor
– Ölümün modası geçiyor
————————————-
Günther Anders, Mac Arthur ve Kore Savaşı konusunda bu vazgeçişin çarpıcı örneklerinden birini sunuyor. Mac Arthur Kore’ye atom bombası atmak istiyor. Ancak politikacılar onu bu kararından vazgeçirip yerine askerî harekâtın “nesnel” politik ve ekonomik yararlarını hesaplayacak -ve sonunda onu bombayı kullanmaktan vazgeçirecek- bir dizi bilgisayar veriyorlar.

Nükleer patlama gerçekleşmiyor, ancak G. Anders, sonuçları ne olursa olsun simgesel ya da metafızik anlamda, insanın, kendisiyle doğrudan ilişkisi olmayan kararlar yararına iradesinden vazgeçmesi, insan zekâsının yapay zekâ yararına zorla alıkonması bombanın yol açabileceği tahribattan çok daha büyük bir felakete yol açabilir diyor.

————————————-
Tekniğin küresel güce özgü hegemonik özelliklere sahip olduğu bir aşamada, insan yalnızca özgürlüğünü değil, kendi hakkında düşler kurma yetisini de yitirmektedir. Bugün insan, boyun eğdiği makinelerin onun yerini alması nedeniyle, çalışma düzenine özgü işsizliğin çok ötesine geçen zihinsel ve varoluşsal bir işsizlikle karşı karşıyadır. Bu alışılageldik anlamda teknik bir işsizlik değildir, çünkü bu makinelerin bozulmasıyla ilgili bir konu değil, tam tersine makinelerin böylesine kusursuz olmaları nedeniyle soyu sürdürmenin bile otomatikleştiği bir dünyada yaşamın anlamsızlaşması ve bir işe yaramamasıyla ilgili bir konudur. Bundan böyle başına neler geleceğini tahmin bile edemeyecek durumdaki işe yaramaz insanın ortadan kaybolmadan önce yaşayacağı son evre budur. Aslında bu tıpkı artık farkına bile varmadan boyutlarını içselleştirdiğimiz zaman ve mekân gibi doğal bir kanıta dönüşen bütünsel (dünya ölçeğindeki) bir teknik gerçekliğin başlangıç dönemi olarak adlandırılabilir.
————————————-
Başına neler geleceğini bile tahmin edemeyecek durumdaki işe yaramaz insanın ortadan kaybolmadan önce yaşayacağı son evre budur.

Tekniğin ulaştığı kusursuz otomatizasyon aşaması -kendi farkında olmasa da- insanın devre dışı bırakılmasıdır. Tekniğin küresel güce özgü hegemonik özelliklere sahip olduğu aşamada insan, yalnızca özgürlüğünü değil, kendi hakkında düşler kurma yetisini de kaybetmektedir. Bugün insan, boyun eğdiği makinelerin onun yerini alması sebebiyle çalışma düzenine özgü işsizliğin çok ötesine geçen zihinsel ve varoluşsal bir işsizlikle karşı karşıyadır. Bu alışılageldik manada teknik bir işsizlik değil çünkü bu makinelerin bozulması ile ilgili bir konu değil. Tam tersine makinelerin böylesine kusursuz olmaları nedeniyle soyu sürdürmenin bile otomatikleşeceği bir dünyada yaşamanın anlamsızlaşması ve bir işe yaramaması ile ilgili bir konudur.

————————————-
Batı’nın potlaçı (değiş-tokuşu) onur kırıcılık, utanmazlık, müstehcenlik ve diğer tüm değerlerin tasfiyesinden ibaret bir şeye benziyor. Başka bir deyişle insani ya da kültürel tüm değerlerin bilinçli olarak kurban edilmesine benziyor. Her gün bu yönde daha da ileri gidiyor meydan okumanın dozunu artırıyor.

Bizim hakikat anlayışımız, ortaya çıkarma-sergileme,değersizleştirme, indirgeyici çözümlemeden yana olmuştur. Bu teşhir etme, itiraf etme ve tüm çıplaklığı ile gözler önüne sermeye özgü hakikat anlayışı olduğundan kutsallığı yitirilmemiş, nesneleştirilmemiş, “aura”sı bozulmamış, herkese gösterilmemiş hiç bir şey hakikat olarak değer görmez.

————————————-
Sermaye Değerin hem bütün dünyaya yayılması hem de tasfıyesi anlamına geliyor.

İktidar bundan böyle temsilî sistemin en kusursuz biçimine sahip, zira kendinden başka temsil ettiği bir şey yok.

Sistem, hem Gerçeğin bütünsel versiyonu hem de Sanallık tarafından tasfıye edilmiş halidir. Hegemonya işte böyle bir biçime sahiptir.

————————————-
BNP’nin [bir banka] 1970’li yıllardaki: “Beni paranız ilgilendiriyor!” adlı hâlâ hatırlarda olan o ünlü reklamı sermayenin iğrençliğini her türlü eleştirel çözümlemeden daha güzel bir şekilde özetliyordu. Bu reklam ve tüm diğer banka mekanizmaları uzun bir süre önce ifşa edilmelerine karşın bu reklamı bir olay ve skandala dönüştüren şey formülün bizzat bankacının, hakikatin ise bizzat Kötülüğün ağzından çıkmasıdır. Hakikati bir ifşa biçiminde ortaya koyan şey eleştirel çözümleme değil, yüzde yüz bir dokunulmazlık zırhına sahip olan ve herkesin ‘ gözleri önünde “suç işleyen” egemen güçtür.

Benzer türdeki son bir açıklama da TF1 [televizyon kanalı] Genel Müdürü Patrick Le Lay’den geldi: “Gerçekçi olalım, televizyon kanalında çalışmak demek Coca Cola’nın ürününü satmasına yardımcı olmak demektir. Bir reklam tarafından sunulan mesajın algılanması için televizyon izleyicisinin beyninin bu işe uygun olması gerekir. Yaptığımız yayınların amacı iki reklam arasında seyirciyi hazır hale, yani bu işe uygun hale getirmek, onu eğlendirmektir. Biz Coca Cola’ya uygun insan beynine ait zamanı satıyoruz… Bu uygun zamanın elde edilmesinden daha güç bir iş olamaz.”

İnceleyin:  Tehlikeli Hediye

Bu akıl almaz açıklamanın içerdiği profesyonel hayasızlığı bu hayasızlığı pek çok başkasıyla paylaşmaktadır. Bu konuda Post: Telécom’un sloganı örnek olarak verilebilir: “Paranın cinsiyetı olmayabilir, ancak bu durum onun çoğalmasını engellememelıdir”) takdir etmek gerekir. Bu açıklama gene aynı nedenden dolayı açıkça suçlanabilir ki, tüm sağduyulu insanlar zaten böyle yaptılar.

————————————-
Bir kültürün türettiği “kendi kendini yok etme” (cannibaliser=kendi kendini yiyip yutma anlamında) terimini daha somut bir örnekle açıklamak gerekirse bir arabayı “yiyip yutmak” onu parçalayıp yedek parça olarak kullanmak demektir. Bir kültürü “yiyip yutmaksa” bizim yaptığımız gibi onun değerlerini bir arabayı parçalarcasına parçalayıp kullanmak, dolayısıyla tüm sistemi kullanılamaz hale getirmek demektir.
————————————-
“VİRÜS zihinsel bir şeydir. Böylesine hızla yayılması zihinsel bağışıklık sistemlerinin uzun süre önce çökmüş olmasına işarettir. Bir panik ortamı ancak böylesi bir zihinsel tasfiye işleminin ardından gerçekleşebilir ki tüm dünyayı saran enformatik (haberleşme) sistem, anında yayın yapabilen ve anında iletişim kurabilen ağ sistemleri bunun parçasıdır. Virüse karşı tüm akılcı, koruyucu, korunmacı tedbirler aşırılıkları nedeniyle tam tersi işlev görmektedirler. Bizzat güvenlik önlemleri bir terör eylemine dönüşmektedir.
————————————-
Güvenlik “zararsız terör” adı altında yavaş yavaş yerleşerek tüm Batılı değerler siteminin yani özgürlük, demokrasi, insan haklarının altını oymaktadır.
————————————-
Hollywood filmlerinin teröristlerin düşgücünü doğrudan etkiledikleri sorusu çok tartışıldı. Bu tartışmalarda teröristlere modern tekniklerin (uçaklar vb.) yanısıra esin kaynağı ve senaryolar sunduğumuz söyleniyor. Sanki biz bunları sunmazsak onlar kendiliklerinden düşünemeyeceklermiş gibi. Bununla birlikte bir anlamda onlara çok zekice denilebilecek bir şekilde yardımcı olduk. Bunu başka bir şekilde ifade etmek gerekirse onlara sahip olduğumuz terörist özellikler taşıyan düşgücümüzü, teröre yatkınlığımızı, korku karşısında büyülenme özelliğimizi, felaket düşüncesinin yol açtığı tedirgin olma arzusu yaratma ve bu saplantıyı çektiğimiz tüm söylevlerde güncelleştirme biçimimizi sunduk. Tehdidin varlığını olay gerçekleşmeden hissedebiliyor ve böylelikle terörizmi kendi kendini önceden haber veren bir sürece dönüştürüyoruz. Öylesine ki, simüle edilen ya da hayalî bir saldırı (2005 yılı Temmuzu’nda Londra’da yaşanan olay gibi), hattâ bir kaza ya da anlamsız bir baskı süreci (Bush ve New York metrosu) fiilen terör üretimine yol açıyor.
————————————-
Terör de artık sözcüğün gerçek anlamında teröristlere ihtiyaç duymuyor. Her yere gizlenebiliyor, sızabiliyor ve bir virüs gibi çoğalabiliyor. Salgın bir hastalık gibi kılcal damarlara kadar moleküller halinde yayılabiliyor. Terör ve terörist söylevi küresel kültürü yutup yok etti. Haberler ve iletişim araçlarının tamamı terörün uydusu haline geldi, geriye kalan her şey ikincil bir konuma düştü. Örneğin, Riyad’daki terörizme karşı mücadele konusundaki dünya zirvesi, Davos’taki ticaret zirvesi ya da Kyoto’daki sera etkisi zirvesiyle rekabet ediyor. Başka bir deyişle doğal olarak bir değere sahip olmayan ancak alternatifi bulunmayan bir birlik beraberlik anlayışıyla aynı şeye karşı mücadele ediliyor. Terörizm artık hiç gündemden düşmeyen, bütün dünyanın bakışlarını üstüne çeken, her yerde karşımıza çıkan bir şeye dönüştü.

Terörizm politik ya da stratejik bir gerçeklikten çok bir kara delik, bir kör noktaya benziyor, hattâ onun tüm düşgücü ve haber ağlarını yiyip yuttuğu ve yaşamını yalnızca hayalet kıvamında bir varlık olarak sürdürdüğü söylenebilir (Marx’a göre Avrupa’yı korkutan hayaletin adı komünizmdi, günümüzde tüm dünyayı korkutan hayaletin adı ise terörizmdir). Ortada hiç canlı terörist kalmasa bile yarattığı küresel psikozda bir değişiklik olmayacaktır. Tıpkı nüfüs kaybına uğrayan bir Amerika’yı küresel gücün somut karşılığı olarak görmeyi sürdüreceğimiz gibi. Zaten Bin Ladin’in de yaşaması ya da bir şeyler yapmasına gerek yok, arasıra gerçek mi yalan mı olduğunu bilemediğimiz video görüntüleri göndermesi yeterli. Bizzat sistemin kendisi, terör konusundaki bu hiperdüşgücünü fırsat buldukça tezgâhladığı suikastlarla sömürerek efsaneyi daha etkili hale getirmeye çalışıyor.

————————————-
Gerçekten de modernleşme adlı birincil öneme sahip, tarihsel ve Batı’ya özgü bir olay yaşadık ve tüm sonuçlarına tanık olduk,ancak bu olay artık kendisinden kaçamayacağımız komik bir şeye dönüştü. Oysa modernleşmenin mantığı bu süreci tüm dünyaya dayatmamızı istedi. Beyazların yazgısının da Kabil’in soyundan gelenlerin yazgısına dönüşmesi ve hiç kimsenin bu türdeşleştirmeden kaçmaması, tüm insanlığın bu kandırmacaya boyun eğmesi istendi. Beyazlara benzemeye çalışan Siyahların aslında görüntüyü deforme eden ayna görevi yaptıkları ve başlangıçtan itibaren kendi egemenlik güçlerine bakarak kendilerini kandıran Beyazları Siyahlaştırdıkları söylenebilir. Çok ırklı modern uygarlığa ait bütünsel görüntü aslında tüm ırksal, cinsel, kültürel özgünlüklerin kendi kendilerinin parodisine dönüşecek derecede yanıltıcı bir görüntü sundukları yanıltıcı bir evrene benziyor. Böylesine yanıltıcı bir evrende kolonizasyon ve kolonizasyondan kurtulma süreci aracılığıyla insanlığın tamamı Batılılar kadar yerli kültürleri de tüketen şiddet üstüne oturan devasa bir öykünme mekanizmasıyia hem kendi kendisine öykünüyor hem de kendi kendisini yok ediyor. Burada Batılı kültürün kazandığı bir zaferden söz edebilmek olanaksız zira bu kültür, ruhunu çoktan yitirdi.
————————————-
İhraç ettiğimiz ahlâki değerler (İnsan Hakları, demokrasi), ekonomik akılcılık ilkeleri, kalkınma, performans ve gösteri kavramları bu karnaval ve yamyamlıktan oluşan ikili biçimin dünya boyutlarına ulaşmasını sağlamıştır. Hemen her yerde toplumlar, yani az gelişmiş, modernleştirilmesi gerektikleri düşünülen ve modernleşmeye zorlanan toplumlar bu değerler, ilkeler ve kavramları büyük bir coşkuyla benimsemişlerdir. Bu toplumlar sömürülme ve baskı altına alınmadan çok gülünçleşmiş ve beyazların değiştirilip dönüştürülmüş karikatürlerine benzemişler, birer evrensel karikatür olmaya mahküm edilmişlerdir.

Doğal olarak bu toplumlar, kendilerini maymuna benzeten Beyazları taklit etmektedirler. Bu insanlar da şu ya da bu şekilde kendilerini küçümseyenleri küçümsemektedirler. Tıpkı görüntüyü deforme eden aynalar örneğindeki gibi gülünç yansımalarını fark etmeyen Beyaz efendilerinin somut gülünç yansımalarına dönüşmektedirler. Jean Rouch’un Les Maitres Fous (Çılgın Efendiler) adlı Hlmi bütün bunları muhteşem bir şekilde göstermektedir. Filmde kentte işçi olarak çalışan Siyahlar, gece ormanda bir araya gelerek bir tür kendinden geçme yöntemiyle Batılı efendileri, yani işveren, general, otobüs şoförünün taklidini yapmakta ve şeytan çıkarmaktadırlar.

İnceleyin:  Şiddet Avrupa'nın Tanrısı !
————————————-
İroniye hiç başvurmadan ve hayranlık duygularıyla Amerika’nın kendisine modellik yaptığı ve aynı zamanda intikam aldığı dünyanın geri kalanına radikal simülakr ve simülasyon yöntemiyle hâkim olduğunu söylüyorum. Amerika’nın meydan okuması umarsız bir simülasyon olayına, dünyanın geri kalanına dayattığı (askerî gücün umarsız simülakrına kadar giden) bir maskaralığa benziyor. Gücün gülünç hale getirilmiş görünümü. Kimse bu meydan okumaya karşılık veremez, çünkü bizim ona karşı ileri
sürebileceğimiz ne bir amacımız ne de bir karşı-amacımız var.Gücün bu küresel maskaralığı birbirini izleyen evrelerden geçiyor. Öncelikle Batı, evrensellik adına bütün dünyaya kendi politik ve ekonomik modelleriyle teknik rasyonellik ilkesini uyguluyor. Egemenliğinin özünde yatan şey bu olmakla birlikte asıl özünü bu oluşturmuyor. Asıl özün ekonomi ve politika ötesi bir yerlerde simülasyona boyun eğdiği görülüyor. Bu tüm değerleri, tüm kültürleri işlemselleştiren bir simülasyon, günümüzde hegemonya kendisini bu şekilde gösteriyor.

Hegemonya kendini artık sahip olduğu teknikler, değerler, ideolojileri ihraç ederek değil bu değerlerin bir parodisini evrensel boyutlara taşıyarak gösteriyor. Az gelişmiş ülkeler bir gelişme ve kalkınma simülakrını gerçekleştirmeye çalışıyor. Bağımsızlıklarını bir demokrasi simülakrına borçlu olan, bu ortadan kaybolmakla meşgul kültürler yeniden eski sağlıklarına kavuşabilecekleri gibi olanaksız bir düşüncenin peşinden koşuyorlar. Bu kültürlerin hepsi aynı model tarafından büyülenmiş durumdalar (Amerika bu işin kaymağını yiyor gibi görünmekle birlikte olayın ilk kurbanı olduğu söylenebilir). Dayattığı Tarihsel egemenlik aşamasından sonra Batı, şimdi de Tarih adlı fars (kandırmaca) aracılığıyla hegemonyasını dayatmaya çalışıyor.

————————————-
Hegemonya, tamamıyla politik olarak nitelendirilebilecek bir iktidar tanımından çok farklı bir şeydir. Belli bir Tarih anlayışına uygun ve temsilî bir biçime sahip politika da gerçeklik ilkesini yitirdiğinden demokrasi ilüzyonu her yeri sarıp sarmalamıştır. Bunun nedeni insan haklarının çiğnenmesînden çok demokratik biçimlerin simüle edilmesidir. Herkes iktidar göstergelerinin sunduğu tuzağa düşmekte ve politika adlı oyunun hileli işleyiş biçimi konusunda aynı düşünceleri paylaşmaktadır.
————————————-
Günümüzde gerçek bir kırılma noktasında söz edilebilirse o da bu, yani bıkkınlık, doygunluk, yanıtları önceden bilinen soruların yanısıra aşıp geçme, düş ya da isyan gibi geçici heveslerin tamamını yutan bütünsel bir gerçeklik; gerçekliğin yerini alan modellerdir. Bu, radikal bir tersine çevirme, bozuk denge evresidir.

THE DESPAIR OF HAVING E VERYT HING (Her şeye sahip olmanın yol açtığı çaresizlik).

Daha önce hiç böyle özgün ve bir ölçüde daha radikal bir durum yaşanmadı. Zira kendisine karşı direnemediğimiz şey artık baskı, yoksun bırakılma, yabancılaşma değil bolluk ve koşulsuz teslimiyettir. Bizim iyiliğimizden başka bir şey düşünmeyen ve bizi iyiliklere -güvenliğimizi sağlamak, gönenç içinde yaşatmak, yakınlık göstermek, welfare (refahımızı sağlamak)boğmanın yanısıra geri ödenmesi olanaksız bir borca batıran iktidara karşı direnemiyoruz.

————————————-
Hegemonya denilen şey, kapital ya da hâkim egemen sınıfların maddi hâkimiyetlerini sürdürme biçimlerinin hepsinden başka bir şeydir.

19. ve 20. yüzyıl boyunca Marx’tan Althusser’e, Gramsci’den Debord’a tüm çözümlemeler bu bakış açısına uygun bir niteliğe sahiptir. Bu yabancılaştırma, baskı ve kandırma üstüne oturtulan bakış açısı her zaman eleştirel bir niteliğe sahip olmuş ve efendi/ köle ilişkisine son verecek diyalektik bir tersine çevirme düşüncesini de içermiştir.

Sonuç olarak efendi/köle ilişkisinde böyle bir devrim gerçekleştirilmiştir. Her şeyin değiş tokuş edilebildiği ve karşıtların uzlaştırılıp İnsan Haklarının göklere çıkartıldığı ve tüm değerlerin yok edildiği bir sırada, istisnasız tüm arzuların gerçekleştirildiği ve sanal bir özgürleşme süreci sayesinde teknik anlamda bir devrim gerçekleştirildiği söylenebilir. . .

Öyleyse hâkimiyetin/egemenliğin tüm dayanakları ortadan kaybolduğundan hegemonya denilen şey, bu yeni durum -yani özgürleşmiş kölenin efendiyi içselleştirmesiüstüne oturmaktadır.

Öyleyse bu, bir çelişki, yani tam bir özgürlük, tüm çatışmaların sona erdiği ve açık bir şekilde küresel hegemonik düzene boyun eğmemize yol açan istediğini yapma olarak adlandırılabilecek çelişki üstüne oturmaktadır.

Öyleyse hegemonyanın,hâkimiyetin/egemenliğin bittiği yerde başladığı söylenebilir. Bu temel bir ayırımdır, zira yol açtığı olaylar eski anlamlarına sahip değildir.

Örneğin, terörizm artık geleneksel mücadelelerin aşırı uçlara taşınması anlamına gelmiyor. Terörizm, hegemonyanın özgün görüntüsüne uygun özgün bir biçimidir. O, ekonomik zenginliklerin yanısıra bizzat gerçekliği ele geçiren küresel güce karşı küresel boyutlarda gerçekdışı bir meydan okuma biçimi, gerçek dışı bir şiddettir. Küresel güç her şeyi ele geçirmiştir; özerklik ve savaşı, gizli arzu ve iradeleri, acı ve başkaldırıyı devasa bir si’mülasyon sürecine, herkesin utanmadan kendine düşen rolü oynamaktan başka bir şey yapmadığı muazzam bir reality-show’a dönüştürerek ele geçirmiştir.

————————————-
Bizi korkutmak için gerçekten Üsame Bin Ladin’in var olup olmamasının ya da varlığının bizim için tehdit olup olmamasının bir önemi yoktur: Onun bize ara sıra hayalet videolar göndermesi yeterlidir. Aynı şekilde gerçekten bir virüs salgının olup olmamasının, bizi tehdit edip etmemesinin de bir anlamı yoktur. Bize bir yerlerde birilerinin virüs kaptığının, birilerinin bu virüs yüzünden öldüğünün haberinin verilmesi bizi korkutmak ve dehşete düşürmek için yeterlidir.
Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir