İsmail Hakkı Bursevi – Hakikatin İç Seması’ndan Bölümler
Paylaş:

Teşbih ve Tahmîdin Hakikati-Namazdaki Sırrı

Sahîh-i Buhârî’de rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuş- tur: “Bir kimse her sabah Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhanallâhi’l- azîm derse, günahları bağışlanır.” Yani Sübhânallâh Allah’ın zâtını noksan sıfatlardan tenzih etmek, Elhamdülillâh ise O’nun yüce sıfatlarını övmek ve tazim etmektir. Böylece teşbih, inançla (usûlle) ilgili eksikliği giderir; tahmîd (hamd etmek) ise amelî (furûa dair) bozukluğu örter ve düzeltir. Bu sebeple zât, temiz (mutahhar), sıfatlar ise kutsal (mukaddes) olur.

Hadiste geçen bu cümlenin sonunda yer alan Sübhânallâhi’l- azîm ifadesinde özellikle teşbihe vurgu yapılmasının nedeni “asla rücû”ya yani başlangıca dönmeye işaret etmektedir. Bu yüzden söz, azamet (büyüklük) ile tamamlanmıştır.

Bütün bu ifadelerden anlaşıldığına göre teşbih ruhun hâlidir; tahmîd (hamd) kalbin şanıdır; kurban etmek (zebh) ise nefsin sıfa­tıdır. Böylece ikisi (teşbih ve tahmîd), kavlî (sözle yapılan); diğeri (kurban etmek) ise fiilî (eylemle yapılan) ibadettir.

Kavi (söz), hem gaybı (görünmeyeni) hem de şehadeti (görü­neni) kapsamaktadır; fiil (eylem) ise yalnızca şehadete, yani görü­nen âleme mahsustur. Bu nedenle zahiri varlığın (dış benliğin) taayyünâtı, yani belirginleşmiş şekil ve sıfatları yok edilmedikçe, sözün sırrı ortaya çıkmaz. Zira hakikatte konuşan Allah Teâlâ’dır, kabul eden (işiten ve anlayan) ise kuldur.

Namazda Sübhânekellâhumme duasıyla teşbih ile başlanmasının ve secdede yine teşbih ile bitirilmesinin sırrı şudur: Kul, namazın hareketleri boyunca (harekât-ı intikâliyye) Allah’ın zâtını tenzih eder ve mebde-i evvele (ilk başlangıç, yani Allah’ın zâtını) selb (eksiklikleri ortadan kaldırma) ile yakınlaşır. (Sonuç olarak nama­zın başında ve sonunda teşbih, ruhun Allah’a yönelişini; kalbin ve nefsin arınışını; kulun da kendi varlığını yok edip Allah’ın azameti önünde fâni oluşunu temsil eder.) Bunu iyi anla!

Mecazî Varlığın Hakikate Yol Oluşu, Kâmillerin ömrü,
Gölgenin Uzaması ve Tecellîlerin Genişlemesi

Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı/’[42]

Allah Teâlâ, bu âyette “gölgeyi uzatmak” tan bahsederek, “hakiki varlığın gölgesi” ne, yani mecazî varlığa işaret etmiştir. Bu gölge, hakiki varlığa geçiş köprüsüdür. Öyleyse bütün varlıklar, tevhidin delilleridir; fakat bu, “sonradan yaratılan varlık kadîm varlığa delildir” anlamında değildir. Çünkü gölge, kendi başına karanlıktır; karanlık, ışığın delili olamaz. Aksine, ışığın kendisine de bir delil gerekir. Güneş açısından bu delil gündüzdür.

îşte bu sebeple, gölgemsi varlık -yani cisimlerin iç yüzü, onla­ra varlık kazandıran hakikat-Allah Teâlâ’nın delilidir. Çünkü o, Allah’ın “Ruhumdan üflediğim vakit…”43buyruğunda belirttiği ilahı nefharun bir eseridir. Nitekim “Allah Âdem’i yarattı ve onda tecellî etti.” denmiştir; yani Allah, zâtının ve sıfatlarının izleriyle insanda göründü. Fakat bu “O, O’dur” demek değildir; sanki onun gibidir manasındadır.

Böylece anlaşılıyor ki, bu gölge-varlığın genişlemesi, güneş doğar­ken yayılan ışık gibi bir yayılmadır. Güneşin ışınları nasıl çeşitli yerlere dağılırsa, hakiki varlığın da gölgesel yansımaları, çeşitli varlık suretlerinde -mutlu ya da bedbaht bedenlerde- görünür.

Allah dileseydi, bu gölgeyi sâkin kılardı; yani ezelî aşk hare­ketiyle kıpırdamayan, isimlerin tecellîsiyle parlamayan bir hâlde bırakırdı. Fakat O bunu dilemedi; bilakis lütufla, cömertlikle, feyz ile görünmeyi diledi. Çünkü Allah (hâşâ) ne cimridir ne de acizdir.

Ayrıca, varlıkların özleri (a’yân-ı sâbite) kendi istidat dilleriyle varlık istemişlerdi. Bu yüzden Allah, onların dışta varlık kazan­masını murad etti. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Siz O’ndan ne istedinizse, O size verdi.”44 Yani Allah, her birinize yaratılışına uygun olan varlığı bağışladı; sonra her birinizi, kendi hakikatinizin ve hâlinizin gereğine göre arayışınıza yöneltti.

Böylece gölge, kendisine gölge düşen varlığa delil olduğu gibi, onun görülmesi de o varlığın görülmüş olduğuna şehadet eder. Bu yüzden Allah “Görmedin mi Rabbin nasıl gölgeyi uzattı?” buyurdu. Yani: “Sen Rabbinin tecellîsini zaten gördün ve O’nu tanıdın. Onu, tecellîlerinin içinde müşahede ettikten sonra artık biliyorsun ki O, gerçekten O’dur.” Çünkü her müşahede, hakikî bir görme değildir; görme, güçlü bir bilgiyle idrak etmektir. Bu inceliği iyi anla!

Allah, “Asr’a yemin ederim” buyurmuştur. Bu, ikindi nama­zına işarettir; çünkü gölge, en çok o vakitte uzar. İmamın dediği gibi, o vakitte bir şeyin gölgesi onun boyunun iki katı olur ve bu doğrudur. İşte bu gölgenin uzamasındaki işaret sebebiyle, ikindi namazı “salâtü’l-vustâ” (orta namaz) kabul edilmiştir; bu görüş en sağlam olanıdır. Çünkü o vakitte, varlığın gölgesel uzanımı gibi, tecellî de en geniş hâline ulaşır.

Allah’ın sana olan nimeti de işte bu sebeple büyüktür. Çünkü O, sana öyle bir külli tecellîyle görünmüştür ki, başkalarına parça parça tecellî ettiği her şeyi senin üzerine toptan yansıtmıştır. O hâlde, bu büyük ve kapsamlı tecellîde, başkaları sana nasıl denk olabilir?

Bu yüzden Allah seni başkalarına üstün kıldı. Onları ise, sana nispetle bir gölge gibi kıldı. Sen özsün (zübdesin); başkaları ise hurmanın kabuğu, dalları ve yaprakları gibidir.

Eğer dersen ki: “Senin anlattıklarına göre, kâmil insanların ömürlerinin doğal ömrün sonuna kadar uzaması gerekirdi. Oysa bu durum çok nadirdir; hatta kâmiller bir yana eksik insanların bile ömürleri, genelde altmış ile yetmiş yıl arasındadır.”

Derim ki: Hayır, zahirde onların ömürlerinin kısa olması gerekir. Çünkü ikindi vaktindeki gölge her ne kadar uzasa da onun zamanı -günün önceki kısımlarına göre- kısadır. İşte kâmiller de böyledir: İlahî tecellîler bakımından “uzatılmış” kimselerdir; ama ömürleri kısa olur. Bu kısalık, o uzatılmanın bir sonucudur. Nitekim şöyle denilmiştir: “Bir şeyin tamamlandığı söylendiğinde, artık onun yokluğunu bekle.”

Buradan anlaşılıyor ki, tecellî genişliği ancak sonlarda olur; tıpkı gölgenin günün sonunda genişlemesi gibi. Çünkü İnsanî kemal derece derecedir; her ne kadar İlahî tecellî ani ve bir anda gerçekleşse de. Bu da şu âyetin anlamıdır: “Bizim emrimiz yalnızca bir defadır, göz kırpması gibidir.”[45]

Yani bu ani tecellî ve o “bir anda olan emir”, görünüşe çıkmakta zamanla aşamalı olur; çünkü Allah insanı, bu zuhuru engelleyen birtakım perdeler ve engellerle yaratmıştır. Bunlar, unsurların (toprak, su, hava, ateş) hükümleri, tabiî nitelikler ve dört miza­cın ahlâkıdır. Tecellînin ortaya çıkışı, bu hükümlerden sıyrılmaya bağlıdır; çünkü bunlar ruhun yüzünü örter. Bu yüzden, seyr u sülük edenlerin çoğuna riyâzetler (nefs terbiyesi) ve mücâhedeler (manevî mücadeleler) gerekmiştir.

“Çoğuna” dedik, çünkü bazen sâlik meczûb olur; o zaman bu yükümlülük diğerlerine göre hafifler. Fakat her durumda, yaratı- lışın kemale ermesi için zaman gerekir. Fark şuradadır: Ekin ekme zamanı sâlik için zordur, çünkü o henüz hasat vaktine -yani kemalin sonuna- ulaşmamıştır. Meczûb içinse bu dönem daha hafiftir. Hasat vaktinde ise iş kolaylaşır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bugün dininizi kemale erdirdim.”[46] Yani, kemalden sonra artık yeni yükümlülükler kalmaz; işler size ağır gelmez.

Böylece, sonun hâli başlangıcın hâlinden farklıdır ama sadece bir yönden. Çünkü yolun sonuna ulaşan, şer’î ölçülere göre başlangıç hâline geri döner. O dengeyi elinden bırakmaz; yoksa düşerdi. Zahiren ve bâtınen kemal, yükü hafifletir. Bu yüzden Allah Resûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Kim iki gözüne ikramda bulunmak isterse, ikindiden sonra yazı yazmasın.” Buradaki “iki sevgili” ile basar (göz) ve basiret (kalp gözü) kastedilmiştir; “ikindi” ise dinin kemale erdiği, sülûkun tamamlandığı zamandır. Yani kemal zamanı, zahir ve bâtından birlikte faydalanma zamanıdır. Çünkü bu zaman, meşgalelerin bulanıklıklarının kalktığı andır.

Nitekim “saat yaklaşınca”, yani artık kıyamet yaklaştığında, istiğfar en faziletli amellerden olur. Çünkü bu istiğfarla, yapılan çok şey vahdet kanadı altında gizlenir; böylece son, başlangıçla en güzel şekilde birleşir.

Bu makam sebebiyle, şeyhlere yeni virdler veya usûller icat etmek yasaklanmıştır. Çünkü din zaten kendi içinde kâmildir. Ancak zamanla yıpranabileceği için, yeniden yaşanması, tazelen­mesi gerekir; yeni bir şey icat etmek değil. Ne mutlu ömrü uzun, ameli güzel olana! O amel ki, şeriatın belirlediği yoldur. Bunu iyi bil, onunla amel et ve yalnız O’na ümit bağla…

————————————-

Arz-ı Mukaddesenin Sırrı ve Toprak-İnsan Mukayesesi

O mübârek gecenin sabahında Kudüs-i Şerife vardım ve orada “arz-ı mukaddese”nin sırrına dair bir keşfe mazhar oldum. Bu sırrın hakikati şudur: Allah Teâlâ o yüce toprakları “arz-ı mukad­dese” (mukaddes toprak) olarak nitelemiştir; ama orada yaşayan insanlardan bahsederken “mukaddes yaratılmışlar” dememiştir. Çünkü toprağın kendisi, mahiyeti itibarıyla kirlerden ve pislikler­den münezzeh olup, hakikatte temiz ve arınmıştır. O, yaratıldığı günden beri teşbih eden, hamd eden, Rabbine yönelen bir varlıktır. Onun üzerine işlenen günah ve isyanlar ise sonradan arız olan kirliliklerdir; o kirler toprağın zatından değil, üzerinde yaşayan günahkârlardan kaynaklanır.

Bu anlam, Allah Teâlâ’nın şu buyruğunda da açıkça görülür: “Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar.”[52] Bak, âyette “şehrin kendisi” zalim diye nitelendirilmemiştir; zalim olanlar o şehrin halkıdır. Şehrin kendisine ise, o zulüm ancak halkı sebebiyle sirayet etmiştir.

Bu hakikate göre yaratılmışların bir kısmı saîd (bahtiyar), bir kısmı şakı (bedbaht) olabilir; fakat yeryüzü bütünüyle saîddir, başka bir hâlde değildir. Bu, insanın nefsi gibidir: Nefis, İlahî nefhadan kaynaklandığı için iki âlemde de saîddir, azap ona dokunmaz. Fakat hayvânî nefis, dizginsiz kaldığında cezaya uğrar.

Peki neden Allah Teâlâ, Kudüs ve civarına “arz-ı mukaddese” demiş, fakat Mekke-i Mükerreme için bu ifadeyi kullanmamıştır? Hâlbuki Mekke, birçok mukaddes ruhun indiği, yüce varlıkların yaşadığı yerdir. Cevap şudur:

Mekke’yi mübarek kılan, içinde inen kutsî nefislerdir; yani mukaddes olanlar, o toprağı mukaddes kılmışlardır. Buradan şu ilke anlaşılır: Toprak kimseyi mukaddes kılmaz; bilakis mukaddes olan kişi toprağı mukaddes kılar.

Nasıl ki İlahî bereketler insan-ı kâmilin kalbine indiğinde, onun tabiat toprağı ve bedensel yapısı “mübarek toprak” hâline gelir­se, bu da aynı gerçektir. Çünkü mübarek kimsenin komşusu da mübarek olur. Bunun aksi de böyledir: Günahkârın yakınlığı da insanı kirletir.

O hâlde aldanmış kimse, “Ben filancanın soyuna mensubum” diye gururlanmasın. Nitekim ilim, mirasla kazanılmaz. Yine “Ben mukaddes topraklardayım” diyerek kendini güven içinde sanma­sın. Çünkü toprak kimseyi kutsamaz.

Aynı şekilde, “Ben velîlerin yüzünü gördüm” diyerek övünme­sin. Zira Ebû Cehil de Peygamberlerin Sonuncusu’nun -sallallâhu aleyhi ve sellem- yüzünü gördü ama bu ona hiçbir fayda vermedi. Durum böyledir; bunun benzeri nice örnekler de aynı hükme girer…

***

Her nefesde açılır binbir gül-i sîr-âb-ı feyz

Her gül-i sîr-âbdan sad bû alır erbâb-ı feyz

Pâk eder yokdur serây-ı sineyi ağyârdan

Yoksa açıkdır kulûb erbâbına ebvâb-ı feyz

Nefha-i Hak dan temevvüc ey leşe deryâ-yı ilm

Katre-i dil kendini ol dem eder gark-âb-ı feyz

İnceleyin:  Vaizlerin Sözleri,Kıssalar,Zühd Hadisleri (….vb şeyleri) Ezberlemekle Aldanmak

Gerçi feyz-i Hak bahâne istemez amma hele

Çeşm-i nem-nâk ü dil-i hûnîndir esbâb-ı feyz

Nişvesi çıkmaz dimâğından ebed nûş edenin,

Meclis-i hâs-ı İlahîde şerâb-ı nâb-i feyz

Hakkıyâ âb-ı hayâta çûn vusûl âsân değil

Bulmadıkça teşne-dil etme salon işrâb-ı feyz

***

(Her nefeste, feyz suyuna kanmış binbir gül açılır; feyz sahipleri, bu suya kanmış güllerin her birinden yüzlerce koku alır.

Gönül sarayını ağyardan (mâsivadan/Allah’tan başka her şeyden) arındıran pek azdır; oysa kalp erbabına, yani gönül ehline, feyz kapıları zaten açık durumdadır.

İlahi bir üfleme (nefha) ile ilim denizi dalgalandığında, gönül damlası, o anda kendini feyz denizine tamamen batmış bulur.

Gerçi Allah’ın feyzi için bir bahaneye, sebebe ihtiyaç yoktur; ama yine de feyzin vesilesi, yaşla dolu bir göz (ağlayan göz) ve kanlı bir gönüldür (yanık kalptir).

Feyz şarabını bir kez içenin, onun sarhoşluğu ve lezzeti zihninden hiç çıkmaz; çünkü o, Allah’ın özel meclisinde, saf ve hakiki feyz şarabını içmiştir.

Ey Hakkı! Hayat suyuna (âb-ı hayât, yani manevî ölümsüzlüğe) ulaşmak kolay değildir; bu sebeple, gerçekten susamışı, yani gönlü tam hazır olanı bulmadan, ona bu feyzi (feyiz şarabını) içirmeye kalkışma!)

***

——————————-

Salâtın Hakikati ve Mertebeleri

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.”[69]

Bil ki, Allah’ın salâtı, meleklerin salâh ve müminlerin salâh aynı anlamda değildir; her biri farklı bir mertebeye aittir. Araplar, yarış meydanında birinci gelen ata “mücellî”, onun hemen ardından gelen ikinci ata ise “musalli” derler. Bu benzetmeyle ifade edilmek istenen şudur: Allah Teâlâ’nın kuluna yönelmesi, tıpkı ikinci atın birincinin hemen ardında koşması gibidir; yani Allah’ın salâh, kulunun varlığına bağlı olarak zuhur eder.

Bu anlamda Allah, kulunun ardından gelen “musallî” gibidir; çünkü kulun varlığı ve bilinci ortaya çıkınca, Allah’ın ona yönelik rahmeti! ve salâh belirginleşir. Nitekim şöyle denilmiştir: “Kim nefsini bilirse, Rabbini bilir.” Yani insanın nefsini tanıması asildir; Rabbini tanıması ise bu bilginin sonucudur. İşte bundan dolayı Allah’ın salâh, kulun varlığı üzerine bina edilmiştir.

Bu salât, kulun dış dünyada görünmesiyle meydana gelir; çünkü bir “salât”tan söz edebilmek için bir “mevsûf” (yani Peygamber) ve onun bir “sıfatı” (yani nübüvvet) gereklidir. Bu yüzden âyette “Peygambere salât ediyorlar.”[70] denmiştir. Demek ki bu İlahî yöne­liş, Peygamber’in -sallallâhu aleyhi ve sellem- nübüvvet makamına yöneliktir.

Bu yöneliş iki anlam taşır: Ya nübüvvetin şerefi sebebiyledir ya da nübüvvet yükünün ağırlığı sebebiyle destek ve yardım anlamın­dadır. Birinci durumda Allah’ın salâh, rahmet ve şeref ifadesidir; ikinci durumda ise, bu ağır görevi taşıyabilmesi için İlahî yardımı gösterir. Allah’ın yardımı, rahmet yönüyle olur; meleklerin ve müminlerin salâh ise, Allah’ın kudretinin ve isimlerinin tecellîleri olarak destek anlamına gelir.

Çünkü İlahî isimler birbirini destekler, her biri diğerini tamam­lar. Hatta İsm-i Âzam dahi diğer isimlerle birlikte ayakta durur. Bu yüzden Peygamber -sallallâhu aleyhi ve selleri-, ümmetinden kendisi için “vesîle”yi yani Allah kafandaki en yüksek dereceyi dilemelerini istemiştir.

Ayrıca melekler ve müminler, ilk akim nurundan gelen birer varlık zinciridir. Nitekim hadiste buyurulmuştur: “Ben Allah’tanım, müminler ise nurumun feyzindendir.”

Bu durumda meleklerin ve insanların Peygamber’e -sallallâhu aleyhi ve şellem- nisbeti, çocukların babalarına nisbeti gibidir. Nasıl ki çocuklar, varlık vesilesi oldukları için babalarına saygı duymakla yükümlüdür, aynı şekilde müminler de Peygamber’e -sallallâhu aleyhi ve selleri- ve ilim babalarına -yani mürşidlerine, öğretmenle­rine- tazimle yaklaşmalıdır. Çünkü onlar, insanın varlık ve kemal bulmasına vesile olmuşlardır. Bu tazimin bir biçimi de onların derecelerinin yüceltilmesi, adlarının yaşatılması ve onlara rahmetle dua edilmesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onlara mer­hamet kanadını tevazu ile indir.”71

Buradan anlaşılıyor ki, babalar evlâtların gözünde daima aziz tutulmalıdır. Hele ki bu “babalar” ilim öğretenler, mürşidler, irşad ve terbiye ehli kimselerse, onlar saygı ve önceliğe en çok layık olanlardır. Aksi hâlde nimet, mihnete dönüşür; İlahî bağış kesilir, bereket yok olur ve insan aradığı hedefe ulaşamaz. Böylece talebe veya mürid, daha yolun başındayken eline hiçbir şey geçmemiş olur. Bu yüzden şöyle dua ederiz: Allah Teâlâ bizi, hangi yolda olursak olalım, edep makamında sabit kılsın.

Dua ve ibadet Mertebeleri-Kulluğun Hakikati

Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Bana dua edin ki size ica­bet edeyim.”[72] Yani “Bana, ihlâsa erdirilmiş kullarımın dilleriyle dua edin; çünkü onların duası makbuldür.” Çünkü onların duası, hakikatte Hak tarafından Hakk’a yapılan duadır. Allah Teâlâ kesin olarak kendi nefsine icabet eder; nitekim “Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.”[73] buyurmuştur.

Eğer siz, nefsinizin diliyle -yani dünya ilgileriyle bulanmış, menfaat arzularına karışmış benliğinizle- dua ederseniz, bu dua da Hakk’adır ama nefis aracılığıyladır. Böyle bir duada Hak ile nefis arasında bir bağ kurulamaz; çünkü Hak kadîm ve vacip, nefis ise sonradan yaratılmış ve mümkündür. Ayrıca, vacip varlıkta illet yoktur; oysa mümkün varlıklar, illetlerin ve maksatların mekânıdır.

“Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler…”[74] Yani “Bana kulluk etmekten büyüklenenler” ifadesi, kulluk zümresine hizmet ve tevazu ile girmeyenleri, onların davetine kulak vermeyip yüz çevirenleri anlatır. “İbâdet” kelimesi aslında “ibâd” kelimesine müennes eki olan “te” harfinin eklenmesiyle türemiştir; bu da, kulların kendilerine mahsus bir nitelik kazandıklarına işaret eder.

Bu bağlamda “ibâdet” fiiller âlemi olan mülk mertebesine, “ubûdiyyet” sıfatlar âlemi olan melekût mertebesine, “ubûdet” ise zâtın celâli yönü olan ceberût mertebesine karşılık gelir; çünkü bu son mertebede, ilâhiyet ve ulûhiyet sırrı tam anlamıyla idrak edilir.

Bu anlam, “Allah kuluna kâfi değil mi?”[75] ayetinde de ima edilmiştir. Burada “abd” (kul) kelimesi, bu üç mertebeyi -ibâdet, ubûdiyyet ve ubûdet- kendinde toplayan, varlığının tüm katman­larında kulluğu gerçekleştirmiş kâmil kulu temsil eder. Bu anlattıklarımızın benzeri, “âhiret” kelimesinde de vardır. Zira “âhiret” aslında “âhir” kelimesinden türemiştir; “âhir” Allah’ın isimlerinden biridir ve “evvel”in karşılığıdır. Nasıl ki “âhiret”, Allah’ın “el-Âhir” isminin bir tecellisiyse, “ibâdet” de seçkin kulların hakikatlerinin bir tecellisidir.

Dolayısıyla, kemal sahibi kullar ibadetin kendisi gibidir; onların varlıkları, ibadetin mânâsını temsil eder. Bu yüzden bu kullardan yüz çevirenler, tam kullukla vasıflanmış bu hakikat ehlindenden uzak duranlar, “Cehennem’e zelil bir hâlde gireceklerdir.”76

Burada kastedilen Cehennem, sadece ateş değil, uzaklık ve yabancılık cehennemidir. Çünkü yalan olana uzak olan, gerçekte uzaktır; uzak olana yalan olan da hakikatte uzaktır. Ancak yakın olana yaklaşan gerçekte yalandır. Allah, uzak olana ancak yakın olanın aynasından bakar; ibadeti de ancak kendisine yalan olan kullarının ibadeti aracılığıyla kabul eder. Bu yüzden din işlerin­den herhangi biri, ihlâslı kullardan biri tara Andan taşınmadıkça kemale ermez.

Nitekim şeyh (mürşid), ruh olmadan hiçbir işte başarılı ola­maz; ama insanlar bu ilişkiyi kesmiş, ruhani bağdan kopmuşlardır. Böylece zorunlu rahim bağını da kesmişlerdir. Artık onlar, kökü olmayan bir dal, ucu olmayan bir ok gibidirler.

Sonuç olarak, Allah Teâlâ’ya hizmet aslında tek bir hizmettir; bu hizmet ister aracısız olsun -namaz, oruç ve benzeri ibadetlerde olduğu gibi-, ister bir vesile aracılığıyla olsun -yoksulu doyur­mak, susuz birini suyla buluşturmak, çıplağı giydirmek ya da bir öğretmene ve mürşide hizmet etmek gibi-, hepsi hakikatte Allah’a yapılan bir hizmettir. Çünkü bu tür hizmetlerde, Allah’a kul üze­rinden hizmet edilir.

Bu nedenle hadiste Allah Teâlâ (Hz. Mûsâ’nın -aleyhisselâm- kıs­sasının anlatıldığı yerde) şöyle buyurmuştur: “Ben acıktım, beni doyurmadın; susadım, bana su vermedin…” Yani aslında bu hizmet, kul suretinde görünen Allah’a yöneliktir. Kim bu hizmetin kul için yapıldığım zannederse sûrete takılıp kalır, perdeli olur; ama kim onun Allah için olduğunu idrak ederse mânaya erer, en yüce sırla şereflenir. Çünkü Allah Teâlâ, bütün isimleriyle tecellî etmektedir.

O, zenginlerde ve krallarda “el-Ganî” (mutlak zengin) ve “el-Ahad” (tek olan) ismiyle görünür; yoksullarda ise “el-Mürîd” (dileyen) ve “el-Hâfıd” (alçaltan) ismiyle görünür. Böylece her sûrette hem celâli hem de cemâli isimlerin izleri bulunur. İşte bu yüzden “Nereye dönerseniz dönün, Allah’ın yüzü oradadır.”77 buyurulmuştur.

Ancak şunu bilmek gerekir ki, Allah’ın bütün isimleriyle tecellî ettiği kimseler vardır ki bunlar kâmiller ve seçkinlerdir; bir kısmı da sadece bazı isimlerin tecellîsine mazhar olanlardır ki bunlar noksanlar ve avam halktır. Birincilere hizmet, en mükemmel hiz­mettir; çünkü bu, Allah’ın “tamamlanmış kelimelerine” hizmettir.

Bu yüzden biz daha önceki âyette geçen “ibadet” kelimesini, “Allah’ın seçkin kullarına hizmet” olarak yorumladık. Çünkü bu kullara hizmet etmek, Allah’a ibadet etmekle aynıdır; aralarında bir fark yoktur. Zira Allah, onlarda bütün isimleriyle zahirdir. Bundan dolayı onlar da kendi benzerlerine şöyle derler: “Bizim dışımız halk, içimiz Hak’tır.” Bu sebeple, bakılması gereken şey dış görünüş değil, bâtın ve mânadır,

Ancak şunu da bilmek gerekir ki, zahir bâtınla birlikte döner; tıpkı gölgenin mazlûla (gölge sahibine) ve bedenin ruha bağlı olma­sı gibi. Yani yaratılmışların sûreti, Hakk’ın sûretidir; bu da “hayalî hakikat”tir. Nitekim “Kâinat hayaldir, fakat hakikatte Haktır” sözü bu anlamı ifade eder. Ne var ki bu mertebeleri anlayan ve onlara göre hareket edenler pek azdır; çünkü bu makam hem ayakların hem de kalemlerin kaydığı bir yerdir.

Vahdet sırrından bahsettiğimizde onlar şöyle dediler: “Kâmil bir kimse kimi kabul ederse, Allah onu kabul eder; kimi redde­derse, Allah onu reddeder/’ Bunun içindir ki Ebû Yezîd el-Bistâmî -kuddise sirruh- gözünden düşen biri için şöyle demiştir: “Bırakın şu Allah’ın nazarından düşmüş kişiyi.” Böylece o, kendi nazarını Hakk’ın nazarıyla bir tuttu; bir kimsenin onun nazarından düşmesi, aslında Hakk’ın nazarından düşmesinin aynısı oldu.

İşte bu düşüş, Allah Teâlâ’nın “Zelil olarak Cehennem’e girecekler.”78 sözünün sırrıdır. Çünkü hakikî düşüş, aşağı taba­kalara inmektir; bundan daha büyük bir zillet yoktur, insan başı üzerinde uçurumdan yuvarlandığında nasıl zelil olur ise, manen düşen de aynı şekilde Zelildir. Bu uçurum, dünyada nefsin tabi­atıdır, âhirette ise Cehennem’dir; çünkü her ikisi de Cehennem kuyusunun derinliğindendir.

Zamanımızda da bu gruptan bazılarını gördük: Allah onları önce başarıya erdirmiş gibi gösterdi, ardından hileyle yavaş yavaş helake sürükledi; edebi bozan, tarikatın şartlarını ihlâl eden ve ehl-i ma’rifeti küçümseyen kimseleri sonunda yüzüstü yere çarptı. Onlar şeyhlerin ve sâdık sûfîlerin giydiği hırkaları giymiş olsalar bile, o hırka onlar için ateşten katran elbisesi gibidir; çünkü içi riya doludur. Buna karşılık, edeple duran, ihlâs sahibi müridlerin giydiği hırka ise cennet ipeğinden bir kaftan gibidir,

İnceleyin:  Kâbe’yi hayalen nazara almakla namaz kılmak

Ey Allah’ım, beni cennet elbiseleriyle giydir; üzerimde büyük nimetini daim eyle, beni fakirlerin şeyhi, gariplerin dostu, yalnız­ların yoldaşı kıl; beni tuzak ve azabından koru, zikreden kullarının hürmetine bana güven ve inayet ver.

——————————————

Kalemin Sırrı

“Kalem, alemdir (işarettir).” Yani, arif-i billah olanların ellerinde olan kalem, dağ başlarındaki yol işaretleri ve yol ortasında bulunan alamet ve işaretler gibidir. Öyleyse bu alamet ve yol işaretleri­ni kullanarak yol alanlar semte ulaştıkları gibi; arifin kaleminin yazdıkları ve işaretleri ile de sâlikin doğru yola erişmesi ve vuslat menziline ulaşması mümkün olur. Nihayetinde sûretten hakikate erişir. Ariflerin kalemine işte bu cihetten itibar eder, eserlerini zapt ederler.

“İlimle birleşince aylem (suyu bol kuyu) olur.” Yani, bahsi geçen arif-i billah olanların ellerindeki kalemler, kendilerinden çokça ilimler akmak konusunda derya gibidir. Belki deryanın dahi bir nihayeti vardır ancak bu zatların eserlerinin bir sonu yoktur.

İlmi kaleme nispet etti; ancak maksat kalemin sahibidir. Zira ilim, kalem sahibinin sıfatıdır. Kalem de ilmin yayılmasına bir vesile olduğundan Allah Teâlâ ilk olarak kalem-i a’lâyı sonra da levh-i mahfuzu yaratmıştır ki, zatının ve sıfatlarının ilimleri o kalem ile mahlûkata yayılsın ve böylece gayp hâzinelerinde bulunan enfes hikmetleri çıkartıp ilahi hakikatleri şakk-ı kalemden -yani kalem dilinden- söylesin, İşte bu fazilete binaen “Nûn. Kaleme ve (yazanların) onunla yazdıklarına andolsun ki…”160 buyurarak kaleme kasem eyledi.

Dolayısıyla nûn; nokta ve zat âlemidir ki, hokka gibidir. Mürekkebin kalemle hokkadan yavaş yavaş çıkarılıp sayfalar üzeri­ne harflerin ve kelimelerin nakışlarının yazılması gibi; kalem-i a’lâ ile de nûn hokkasından vücut sayfaları üzerine tekvîni/ yaratılışla ilgili ayetler nakşedilmiştir.

“Lisanlar üzerine kalemle çizilmiştir.” Yani kalem, ucunun yontulması suretiyle iki parça olur ki bu iki parça zâta ve sıfatlara nazırdır. Ancak hakikatte birçok dil üzerine yontulmuş ve bölün­müştür. Toplamda üç yüz altmış lisandır ve her bir lisan üç yüz altmış türlü külli ilimler kaydetmiştir. Bu ilimler, kıyamete kadar cari olan ilimlerdir. Bu külliyatın cüziyy atma bir son bulunmadığı için, her gelen arif bir lisan ile söyleyip bir kalem ile yazarak, icmali tafsil eylemiştir (özet olanı ayrıntılı bir şekilde ifade etmiştir). Cem ve fark aleminden ve hakiki ve zilli vücut kitabından neler beyan edip söylemişlerdir…

Allah onlara da bizlere de merhamet etsin.

“Biz bu zarflardan önce idik.” Yani cismânî levhalardan önce biz olduk. Ve bedenlere “zurûf” (zarflar) denildi. Çünkü mazrûf (içinde bulunan şey) nasıl zarfa girip yerleşirse, hayvani ruh da bedene sızmış ve orada yerleşmiş hâle gelmiştir. Bu anlam ise terkibi (birleşmeyi) gerektirir.

Nitekim şöyle işaret edilmiştir: “Biz, harfler gibiydik.” Yani harfler gibi basit unsurlar idik. Çünkü harfler, mürekkep kabın­daki (hokkadaki) basit unsurlar gibidir; levha ve sayfa üzerine yazılmadıkça terkip sûreti ortaya çıkmaz. Hatta nakşedilmesi/ yazılması hâlinde bile kelimeler gibi değildirler. Yani basitlik hâli yine durmaktadır,

öyleyse harflere “mürekkeb (bileşik)” demek, noktalarla ilgili bir husustur; çünkü her harf ya üç, ya beş, ya da yedi noktayı içerir. Yoksa harf olması bakımından, yani “harf” yönüyle ele alındığında, terkipten andır (basittir). Ama kelime, âyet ve sûre böyle değildir; çünkü kelime harflerden, âyet kelimelerden ve sûre de âyetlerden terkîb olunmuştur.

“Kamış ise (kıkırdak gibi olur.)” Kamıştan maksat, aslından boğumlu olan kamıştır. Burada kalem kastedilmektedir. Zira kalemde “kalem” yani kat/bölünme manası olduğu gibi, kamışta da aynı mana vardır. Yani, kalem yontulmuş, dolayısıyla kesilip bölünmüştür.

“(Kamış ise) kıkırdak gibi (olur.)” “Kıkırdak”, kemik ile et ara­sında bulunan, yenilebilen yumuşak bir nesnedir. Sağlamlığına bakıldığında daha çok kemiğe, yumuşaklığına bakıldığında ise daha çok ete benzerliği olmasıyla etten kemiğe besinleri veya kuvveti çekmek için yaratılmış ve bir vasıta kılınmıştır. İşte bu, nebilerin ve velilerin sırrıdır.

Mana şudur: Biz gaybî emirler mertebesinde harfler gibiyken, kalem tıpkı kıkırdak gibi aracı olarak Hak’tan feyiz alıp halka ulaştırma suretiyle iki tarafla da kaim olmuştur. Böylece o kalemin feyzi ulaştırmasında ruhlar âlemi, misal âlemi ve cesetler âlemi gibi bu kadar terkipler zuhur etmiştir. Bunlar kevni terkiplerdir. Sonra insan yaratıldığında, hatti/yazılı terkip de zuhur etmiş ve Allâh, beşerin babası Hz. Âdem’e -aleyhisselam- indirilen, ayrı ayrı yazı­lan noktalı harfleri birleştirmiş, ulaştırmış ve açıklamıştır. Zaman devam ettiği müddetçe onun hayrı ve bereketi ve baki olan eseri yalnızca Allah’a aittir.

Ey ahmak! Ahmak, akıllı olsa bile zekâsı ve dikkati olmayan kimse demektir. Ahmak aynı zamanda aklı az olan kimsedir. “Ebleh” ise “oğuz”[161] dedikleri, kendi kârından gafil ve başkasının maslahatı ile meşgul olandır. Hadiste “Cennet ehlinin çoğunluğu, eblehlerdir, Akıllılar ise illiyyindedir.” buyurulmuştur. Burada akıllıları eblehlerin karşısında zikretmesinden anlaşılır ki, eblehte akıl azlığı vardır. O, akıl mertebesinde kalıp hakiki akıllılar gibi dereceler sahibi olmaya çalışmamıştır. Bunu iyi anla ve aklet!

“Sen kibrinle tıpkı sabi/ çocuk gibisin.” Yani, ahmak olan kimse, buluğ çağına erişmemiş oğlan çocuğu gibidir. Yaşı büyük olsa da bu böyledir; zira akıl ve temyiz kuvveti olmayınca, sabi/çocuk hükmünde olur.

Çocuğa “sabi” denmesinin sebebi, sabvetinden yani oyuna ve oyuncaklara olan meylinden ötürüdür. Benzer sebepten “saba rüzgârı” demişlerdir; zira ferahlatıcı ve rahatlatıcı olmasından dolayı insanlar bu rüzgârı severler. Âşıklara da “sabvet ehli” denil­miştir; zira zahitlerin mezhebinden yüz çevirmişlerdir.

Bu makamdan, ahmak kimsenin çocuk hükmünde sayılmasının bir yönü de şöyle anlaşılır: Halin gereği ve yaşın hükmü olmaksızın büyümesi ve yaşının ilerlemesi durumunda şehvetlere meyletme­sidir. Bu zamanın büyükleri ve ileri gelenleri de aynı durumdadır. Allah Teâlâ onları ıslah eylesin.

“Ve sen ey kibirli kimse! Ne zaman Nebi’nin -sallallahu aleyhi ve sellem- hükmünü kabul etmeye geleceksin?” Burada, zikri geçen ahmak kişiyi daha evvel geçen sıfat ile zemmetmeyi bırakıp başka bir sıfat ile zikretmeye intikal edilmiştir. “Kibirli kimse” manasındaki  / ebiyy kelimesi,  / ibâ’ kelimesinden sıfat-ı müşebbehedir. Kerahet ve tiksinti manalarına gelir. “Nebi’nin -sallallahu aleyhi ve sellem- hükmü” ile kasıt, Allah’ m hükmü olan tertemiz şeriattır.

Yani, sen ahmaklığın ve iyiyi kötüyle ayırt edememe özelliğinle çocuğa benzediğin gibi, kibirlenmen ve küçümsemen hasebiyle de iblise katıldın. Zira ikiniz de Hakk’ın emrini kabul etmemek hususunda beraber oldunuz. Şeytandan hayır gelmediği gibi ahmak ve kibirli kişiden de hayır gelmez. Zira şeriatın zahirî hükmünü kabul etmek ve onunla amel etmeye yönelmek akletmeye ve tas­dike bağlıdır.

Onun için ahmak kimse ve inkâr eden kimse sülük edemez. Zira bir şeyin iyi/güzel olduğunu idrak eden şey, akıldır. Fiili meydana getirmek için de ikrar ve ikbal/yönelme gereklidir. O halde zamane insanların kanunlarını ve yollarını bundan anlayıp ibret al ve doğru yoluna git. Allah hidayete erdirendir.

***

Nerdübân-ı ışka bas evc-i visâle er yürü

Kalma noksân pâyesinde bir kemâle er yürü

Kıl ü kâl-i medrese Hak’dan seni eyler cüdâ

Tekye-i ışka girip bir ehl-i hâle er yürü

Bâde-i gafletden ey dil gel ferâgat eylegil

Feyz-i Hak’dan teşne-câna şol zülâle er yürü

Sil gönül âyînesinden şol ta’alluk pâsını

Hazret-i Hak’dan tecellî-i cemâle er yürü

Menn ü selvâ ister-isen zevkyâb ol feyzden

Âlem-i kudretden al behren nevâle er yürü

Gel riyâzetle sarardıp çehreni bu bâğda

Hakkı-yı şeydâ gibi bir verd-i âle er yürü

***

(Aşkın merdivenine bas, vuslat doruğuna ulaş ve yürü; eksiklik dere­cesinde kalma, bir olgunluğa eriş ve yürü.

Medresenin boş sözleri (laf ve tartışmaları) seni Allah’tan uzaklaştırır; aşk tekkesine gir, hâl ehli birine er, öyle yürü.

Ey gönül! Gaflet şarabından artık vazgeç; susamış canına Hak fey­zinden içir, o saf suya ulaş ve yürü.

Gönül aynasından o alaka/bağlılık pasını sil; Allah’ın zatından gelen güzellik tecellisine ulaş ve yürü.

Eğer men ve selvâ (ilahi nimet/helva ve bıldırcın eti) istersen, o feyzden lezzet al; kudret âleminden nasibini al, o ihsana eriş ve yürü.

Gel, bu bahçede riyazetle yüzünü sarart (nefsini terbiye et); aşk sarhoşu Hakkı gibi bir al güle er, öylece yürü.)

***

Dilâ Anka sana ger bâl açarsa Kaf-ı kudretden

Hümâ-yı çarha etmezsin nazar âlî-i himmetden

Erişdi kûh-i Kâf’a kim ki Anka’dan haber sordu

Delile uydu her kim râh-ı Mevlâ’dan haber sordu

Nişan buldu mukaddem cümle-i Esmâ-i Hüsnâ’dan

Şu tâlib kim bugün sırr-ı müsemmâdan haber sordu

Ayâna erdi âsârı şühûd eden ulü’l-ebsâr

Cihân-ârâdan ol zîrâ her aradan haber sordu

Kavuşdu hûr-i maksûrât-ı esrâra bu dünyâda

Şu kim ölmezden ön Firdevs-i a’lâdan haber sordu

Bu mektebhânede her kim mu’allim buldu ey Hakkı

O lâbüd nazm-ı Kur’ân içre ma’nâdan haber sordu

**

(Ey gönül! Kudret dağından (Kaftan) sana eğer Anka kuşu kanat açarsa, yüksek himmetin sebebiyle artık göklerdeki hüma kuşuna bile bakmazsın.

Kim ki Anka’dan (yani hakikatten) haber sorduysa, Kaf dağına ulaştı ve kim Allah yolundan haber sorduysa, delile (rehbere) uydu.

Bugün müsemmâ sırrından haber soran o talip, önceden Allah’ın en güzel isimlerinden (Esmâ-i Hüsnâ’dan) bir nişan buldu.

Gören basiret sahipleri, şahit oldukları eserlerin hakikatine erdiler; zira o kimse, dünyayı süsleyen Allah’ın her ziynetinden (her ârâdan) haber sordu. Yahut; basiret sahibi olanlar, eşyada Allah’ın izini gördüler; çünkü o kimse, dünyayı zinetlendiren Allah’ı her varlıkta, her yerde (her arada) arayıp O’ndan haber sordu.

***

Kavuşdu hûr-i maksûrât-ı esrâra bu dünyâda,

Şu kim ölmezden ön Firdevs-i a’lâdan haber sordu.

***

Ölmeden önce yüce cennetten haber soran kimse daha bu dünyada iken sırların saklı hurilerine (ilahı güzelliklere) kavuştu.

Ey Hakkı! Bu mektep (dünya mektebi) içinde kim bir öğretmen bul­duysa, şüphesiz o, Kur’an’ın nazmı içinde manadan haber sormuştur.)

İsmail Hakkı Bursevi – Hakikatin İç Seması,syf:32;42-51;58-60;73-78;159-164

Dipnotlar:

42 Hicr 15/29.

43 İbrahim 14/34,

[44] kırkan 25/45.

[45] Kamer 54/50.

[46] Maide 5/3.

[52] Nisâ4/75.

[69] Ahzab 33/56.

[70] Ahzab 33/56.

71.İsra,17/24.

[72] Mü’min 40/60.

[73] Mü’min 40/16.

[74] Mü’min 40/60.

[75] Zümer 39/36.

76.Mü’min 40/60.

77.Bakara,2/115

78.Mü’min 40/60.

160 Kalem 68/1.

[161] Oğuz: 1. Mübarek, pak, iyi yaradılışlı. 2. Gabi, anlaması kıt, bön, ahmak, sadedi!, sat [çn]