Çağdaş Türk Düşüncesini Dönemlendirmek

Musluman_dunyada_cagdas_dusunce-5ef9ef5418ada-300x263 Çağdaş Türk Düşüncesini DönemlendirmekLütfi Sunar

Jacçues le Goff, “Tarihi dönemlere ayırmalı mıyız?’’ sorusuna “anlamak ve takip etmek için evet” yanıtını verir. Bu anlamda dönemselleştirme geliş­melerin izlenmesi ve anlaşılır kılınması için elzem gözükmektedir. Ancak ta­rihte dönemlerin değil, dönemselleştirmelerin olduğunu unutmadan bunu yapmak gerekmektedir. Hele söz konusu başlangıç ve bitişlerin, değişim ve dönüşümlerin çok da kolay ve açık bir biçimde takip edilemediği dü­şünce tarihi söz konusuysa o zaman dönemselleştirme hususunda daha titiz olmak gerekir. Bazen anlaşılır kılmak üzere yapılan bir tercih, meselenin kavranmasını daha da zorlaştırabilir.

Türkiye’de siyasal gelişmelerin düşünce yaşamı üzerinde çok ciddi bir et­kisi vardır. Siyasal atmosfer ve kamusal tavırlar düşüncenin alacağı form- ları tayin etmesi bakımından entelektüel tarihle ilgili çalışmalarda dikkatle değerlendirilmelidir. Bu anlamda kritik bazı tarihsel dönemeçler etrafın­da değerlendirmeler yapılabilir. Çağdaş Türkiye tarihine dair klasik siyasi dönemlendirmeler üç kritik tarih etrafında yapılmaktadır: 1923, 1950 ve 1980. Ancak düşünce tarihi için yeterli olmayan bu dönemlendirme aslında siyasi tarihi açıklamak bakımından da yeterince işlevsel değildir. Düşünce yaşamı üzerinde çok önemli etkileri de olsa siyasi tarih eksenli dönemsel- leştirmelerin düşünceyi “salt siyasi ideolojilere” indirgeme gibi bir sorunu da mevcuttur. Halbuki bir Türkiye’de ele alınan düşünceler her zaman ilişkili olduktan siyasi ideolojiden daha geniş bir sınıra sahiptir. Bu sebeple dü­şünce yaşamını analiz etmek üzere yeni bir dönemselleştirmenin yapılması gerekmektedir.

Türkiye’de düşünce tarihini Osmanlı son dönemini de dikkate alarak geli- şim seyri, ana gündemleri, eser verme biçimleri ve tartışmaların içerik bakımından altı dönem çerçevesinde toparlamak mümkündür: (i) 1860’lar- dan 1923’e erken modernleşme dönemi, (ii) 1923-1945 arası ulus inşası dönemi, (iii) 1945-1960 arası farklılaşma dönemi, (IV) 1960-1980 arası fraksiyonel çeşitlenme dönemi, (v) 1980-2000 arası çoğulculaşma döne­mi ve (vı) 2000 sonrası küreselleşme ve neoliberalizasyon dönemi. Bu dönemselleştirme düşünce yaşamına yön veren temel fikri şekillenme ve tekil tartışmaların ardındaki ana etkenlerin bir analizi çerçevesinde yapıl­mıştır. Şimdi sırasıyla bu dönemlerin özelliklerini, gündemlerini ve temsil edici fikirlerini dönemler arasındaki geçişlerdeki dinamikler ve dönüşüm­lerle birlikte inceleyelim.

(i)Erken Modernleşme Dönemi (1860’lardan 1923’e)

Osmanlı Devleti 1830’larda yeni bir teşkilat sistemine geçince yeni bir okumuş tipi de belirginleşmeye başladı. Medreseden yetişen bürokrat ve ulemanın temsil ettiği eski okumuş tipinin yanında Batılı eğitim alan, yeni türlerde eserler veren, Avrupa’yı takip ederek düşüncesine mesnet haline getiren bu yeni aydın tipi 1860’lardan itibaren daha belirgin bir biçimde kendisini göstermiştir. Özellikle gazete bu anlamda çok önemli bir etki sa­hibidir. Kendisini Genç Türkler ya da Yeni Osmanlılar olarak adlandıran bu aydınlar Avrupai kavramlarla düşünmektedir. İslam düşüncesinden fayda­lanma arayışı bazılarında öne çıksa da genellikle sentezci bir tavra sahip ol­dukları görülür. Bu dönemde geleneksel ulema ile yeni aydınlar arasında bir farklılaşma ve yer yer de bir çatışma söz konusudur. Ulemanın çok küçük bir kesimi başlangıçta bu kamusal aktivitelere meyletmiştir. Ancak zamanla düşüncenin ana gündeminin yeni unsurlar etrafına kayması ile ulemanın da özellikle İL Meşrutiyet ile birlikte tartışmaların içinde yer aldığı görülmüştür. Bu ikilik aslında düşünce yaşamının gelişimini sekteye uğratan bir etkiye sahiptir ve daha sonra kısmen aşılsa da Türk düşüncesinde hep varlığını korumuştur. Bu dönemde öne çıkan mesele ve tartışmalar devletin moder­nleşmesi etrafında seyretmektedir. Entelektüel gündemde Avrupa’da orta­ya çıkan yeni kavram, fikir ve sistemleri aktarma ve adapte etme arayışları belirleyicidir. Bu anlamda iki kavramın çok belirleyici olduğu görülür: Hürri­yet ve meşrutiyet. Bunlardan ilki olan hürriyet kavramı belki de başlı başına tüm Batılı moderniteyi temsil eden bir içeriğe sahiptir. Hürriyet kavramı bir taraftan siyasi olarak yeni bir sistem tasavvurunu beslerken bir taraftan da sosyal olarak farklı bir birey tipini ve sosyal ilişkiyi anlamlandırmaktadır. Do­layısıyla hürriyet kavramı yeni entelektüellerin düşünme biçimini ve yöneti­me katılma taleplerini karşılamaktadır. Nihayetinde devletin yerleşik elitleri tarafından tepkiyle karşılansa da nihayetinde bu yönde gelişmeler devam etmiş ve meşruiyet ilan edilmiştir.Meşruiyet, Osmanlı düzenleme ve düzeltme arayışlarının neticesi olarak Batıdan aktardıktan ve meşveret gibi İslami kavramsallaştırmalarla besledikleri bir sistem önerisi olarak karşımıza çıkar. Devletin ve toplumun yeniden tanzim edildiği bir dönemde meşrutiyet geçmişten kopmadan (hanedanlığı sürdü­rerek) yeni bir sistem oluşturma arayışını resmeder. Ancak bunun ne ente- lektüel ne de sosyal temelleri Osmanlı toplumunda mevcut değildir. Dola­yısıyla Osmanlı Devleti bu sistemi bir türlü tam olarak işletemeden ömrünü tamamlamıştır. Ancak yine de bu deneyim ve girişimler Modern Türkiye’de bir hafıza ve birikimin oluşumunu önemli bir düzeyde beslemiştir.

Özellikle II. Meşrutiyet dönemi her bakımdan çok canlı bir düşünce ya­şamına ev sahipliği yapmıştır. Belki de çağdaş dönemde bu zamanki kadar canlı, birbiriyle diyalog halinde ve kurucu bir düşünce yaşamı bir daha gerçekleşmemiştir. Muhalefet hareketinin başarıya ulaşıp, Meşrutiyet sistemi tekrar geri getirildiğinde imparatorluğun Kahire, Konya, İstanbul gibi önemli şehirlerinde gazeteler yayımlanmaya başlamış, matbaalar ardı ardına eserler basmaya girişmiştir. Bu canlanmada şüphesiz devletin ge­leceğine dair tartışmaların çok ciddi bir etkisi vardır. Bu ortamda üç ana fikri tavrın ortaya çıktığı ve gittikçe ekolleşerek kendi fikri çerçevelerini inşa ettikleri görülmektedir. Bunlardan ilki Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul gibi isimlerin etkin olduğu Türk Yurdu çevresinde kümelenen Türkçü/Turancı görüştür. Başlangıçta Osmanlılıktan kopmasa da zamanla imparatorluğun da dağılması ile özellikle Balkan Harplerinin etkisiyle daha milliyetçi bir çizgiye doğru evrilmiştir. Bir diğer görüş ise Abdullah Cevdet, Ahmet Rıza, Celal Nuri ve Tevfik Fikret gibi isimlerin temsil ettiği İçtihat Dergisi etrafında oluşan Batılılaşmacı-modernleşmeci görüştür. Bu görüş daha radikal ve kesin bir modernleşme taraftarıdır ve sadece devletin değil toplumun da dönüştürülmesini talep etmektedir. Bu ikisi daha sonra birle­nerek Cumhuriyet düşüncesini teşkil etmişlerdir. Üçüncü görüş ise devletin ve toplumun İslami prensiplere göre düzenlenmesi gerektiğini savunan İs­lamcılıktır. Said Halim Paşa, Mehmet Akif, Eşref Edip, Babanzade Ahmet Naim gibi isimlerin Sebilürreşad/Sırat-ı Müstakim etrafında oluşturdukları bu görüşün ana gündemi İslam düşüncesinin yenilenmesidir.

Farklı toplumsal ve siyasal dinamikler üzerine kurulmuş bulunan devletin yıkılmakta oluşu, daha önce kurulmuş olan ilişkilerin sürdürelemeyişi gibi etkenler çerçevesinde şekillenen Meşruiyet düşüncesindeki ortak nokta, modernleşme ve yenilenme arayışlarıdır.Meşruiyet düşüncesi tüm problemlerine rağmen hem geçmişle hem de bugünle bir etkileşimi temsil eder. Bu etkileşim bir taraftan klasik İslam düşüncesinde eleştirel bir yenilenme arayışını temsil ederken bir taraftan da modern düşünce ile girilen bir diya­logu içermektedir. Dolayısıyla senteze! bir kabiliyet ve düzenlemeyi içerme­si bakımından bazen sentetik kalsa da içerisinde bir orjinallik de barındırır. Özellikle bu dönem fikir adamlarının en gelenekselinden en batıcısına ka­dar şu iki hususta hemfikir oldukları görülür: Fikri yenilenme ve toplumsal inşa. Bu dönemde farklı düşünceleri birbirinden ayıran ana etken ise bu yenilenmenin metodu ve dayanağına dairdir. Bir kesim eskiyi olabildiğin­ce terk ederek yeni bir düşünce inşa etmeye, bir başka kesim de eskiyi olabildiğince koruyarak bir düşünce inşa etmeye yönelmiştir. Bu iki ucun arasında farklı tonlara sahip geniş bir ıslahçı düşünce bulunmaktadır.

Ancak hem modern düşünceyi hem de İslam düşüncesini eleştirel bir göz­le değerlendirerek yeni bir düşünce oluşturma çabası Cumhuriyet son­rasında baskılanmayla kesintiye uğradığı için bütüncül anlamda başarıya ulaşamamıştır. Ancak ilerleyen zamanlarda Türkiye’de ıslahçı bir gündem ve yenilenme arayışını temsil eden entelektüel grupların oluşumuna temel teşkil etmesi bakımından kurucu bir önemi haizdir.

(ii)Ulus İnşası Dönemi (1923-1945)

Cumhuriyet, Türkiye tarihinde sadece yönetim modelinin dönüşümü anla­mına gelmez. Aynı zamanda Cumhuriyet ile birlikte gittikçe radikalleşen bir modernleşme ve batılılaşma yönelimi söz konusudur. Ziya Gökalp’in şah­sında temsil edilen Batıcı Türkçü sentez Cumhuriyetin kurucu fikri olmuş­tur. Cumhuriyetin bu fikri yönelimine zemin teşkil eden ana etken hiç şüp­hesiz Osmanlı’daki gibi çok çeşitli ilişkilerin azalmış olması ve etnik olarak iyice homojenleşmiş bir toplumun oluşmuş olmasıdır. Bu sebeple Cumhu­riyet düşüncesi son dönem Osmanlı düşüncesinde olduğu gibi farklılıkları hesaba katan ve sentezleyici bir düşünce olarak değil, daha monolitik bir yapıda kendisini kurmaya yönelmiştir. 1923 sonrası dönemde düşünceye yön veren esas etkenler Osmanlılıktan kopma çabası ve ulus inşasıdır. Ulus inşasının yeni devletin karakteri ile yakından ilişkili olduğu görülmektedir. Bir dağılma sonrası kurtarılan bir toprak parçası üzerinde yoğun göçlerle oluş­muş bir toplumu homojen bir kimliğe kavuşturmak üzere Cumhuriyet eliti bir ulus inşasına girişmiştir. Cumhuriyet eliti, bunu Osmanlılıktan kopuşun bir fırsatı gibi görmüştür. Bu dönüşüm seküler kimlik etrafında inşa edilmiş ve böylesi büyük bir dönüşümü gerçekleştirmek için de aşırı baskıcı ve merkeziyetçi bir tavır benimsenmiştir. Bu sebeple 1923’ten sonraki dönemi giderek merkezıyetçıleşen bir siyasi yapı ile buna eklemlenen bir fikri yapının tesisi söz konusudur. Bu dönem çağdaş Türk düşüncesinin geçmişten koparılmaya ve yeni kurumsallaşmalar içerisinde çağdaş bir düşüncenin çalışıldığı bir dönemdir. Radikal modernleşme bir taraftan batılılaşmayı tek ve bütüncül bir yol olarak önerirken öte taraftan bir ulus inşası ve mil­li bir kimliğin oluşturulması arayışı çerçevesinde bir tarihsellik kurulmaya çabalamıştır. Osmanlı’yı ve İslami kimliği paranteze alarak ve İslam öncesi kimliğe dönerek kurulmaya çalışılan bu suni tarihsel kimlik bütüncül olarak kurulamayıp zamanla terkedilse de etkileri kalıcı olmuştur. Bu dönem Türk düşüncesinde resmi olarak batıcılık egemendir ve diğer görüşler yeterin­ce kamusallaşma imkanı bulamamaktadırlar. Batılılaşmacı siyaset içinde Türkçülük, Kemalizm, Liberalizm ve Sosyalizm şeklinde dört ana görüş birbiri ile rekabet halindedir. Daha sonra resmi ideolojinin bu görüşleri bir araya toparlayıcı etkisi ortadan kalkınca bu görüşler de birbirinden koparak ayrı düşünce ekollerine dönüşmüştür.

İnceleyin:  Tarih'te kalıcı olmanın sırrı nedir?

Ulusun etnik temellerde modern normlar etrafında inşası temelinde Os­manlı düşüncesinden kopuş arayışı ile şekillenen bu erken dönem Cum­huriyet düşüncesi zamanla bu hususta başarılı olamayacağını fark ederek Osmanlı modernleşme düşüncesine dönüş gerçekleştirmiştir. Bu anlamda 1939’da Tanzimat’ın yüzüncü yılı münasebetiyle Milli Eğitim Bakanlığı tara­fından çıkarılan iki ciltlik derleme eser Tanzimat düşüncesi ile bir süreklilik kurma arayışını gösterir. Genç Cumhuriyet her ne kadar kendisine yepyeni bir düşünce zemini kurmak istese de bu anlamda gerekli kadroları ve fikri çerçeveyi net bir şekilde oluşturamamıştır. Tedrisatın bütüncül olarak ye­nilenmesi, Medreseler gibi alternatif müesseselerin kapatılması, tarikatlar gibi farklı düşünce mecrası oluşturacak oluşumların bastırılması, üniversi­telerin modernleşmenin fikri altyapısını kuracak şekilde reforme edilmesi, matbuat ve neşriyatın sıkı bir sansüre ve kontrole tabi tutulması, yurtdışına öğrencilerin gönderilmesi, kamusal alandaki düşüncenin Halkevleri gibi müesseseler eliyle seküler bir formda inşa edilmesi yeni bir düşüncenin ku­rulması için yeterli olmamıştır. Bu dönemde yakın tarih ile bir hesaplaşma içerisinde dil, hukuk, eğitim alanındaki devrimler ve kamusal yaşamdaki pek çok sembolün yenilenmesi ile bir kopuş ideolojisi şekillenmiştir. Bu kopuş ideolojisi bir taraftan da yeni bir ‘tarih inşası’ arayışını beraberinde getirmiştir.Bu dönemin en temsil edici entelektüel gündemi ‘Cumhuriyet devrimine” bir ideoloji oluşturma ve Türk dil ve tarih tezleri etrafındaki kimlik oluşturma çabalarıdır.

Osmanlı son döneminde yetişmiş elitlerin önemli bir kısmı da Cumhuriyetin erken dönem düşüncesinin oluşturulmasında rol ve görevler üstlenmiştir. Bunlardan bir kısmı tamamıyla kendisini yeni ulusal kimliğin ve düşüncenin oluşumuna adaşa da önemli bir kısmı kendi düşüncesini korumaya devam etmiştir. Bu anlamda 1940’larda tek parti yönetiminin gevşemeye başla­dığı ve 1945 sonrasında artık çok partili hayata geçişle birlikte rahatlama­ya başlayan fikri kamuoyunda farklı fikir ve düşüncelerin belirginleşmeye başladığını görmekteyiz. 1945-1960 arasındaki bu dönem fikri açıdan her bakımdan bir farklılaşma dönemidir.

(iii)Farklılaşma Dönemi (1945-1960)

1945 sonrası dönem Çağdaş Türk Düşüncesinde bir farklılaşmayı temsil etmektedir. Daha önce kemalizmin şemsiyesi altında birbiri ile rekabet eden ve onun farklı kolları gibi görünen liberalizm, sosyalizm, ulusçuluk, muha­fazakarlık yukarıdaki siyasi şemsiye zayıflayınca birbirinden farklılaşmaya başlamışlardır. Aslında bu dönem bir taraftan tek partili siyasal sistemden çok partili bir siyasal sisteme geçişin sarsıntıları, bir taraftan İkinci Dünya Savaşı’nın oluşturduğu ekonomik ve sosyal sarsıntılar, aynı zamanda dün­ya sisteminin değişmesi ve Türkiye’nin Sovyetlerle sürdürdüğü 25 yıllık iyi ilişki politikasını devam ettirememesi sebebiyle kapitalist Batı blokunda yer almaya başlaması gibi etkenlerle önceki dönemden radikal bir farklılaşmayı beraberinde getirmiştir. Aslında bir taraftan da bu dönem 1925’ten itibaren yer altına, kabına çekilmiş olan fikri akımların yeniden gün yüzüne çıkmaya başladıkları bir dönemdir. Dergi ve yayınevi sayıları yeniden artmış, edebi ortam canlanmaya başlamış, üniversite çevreleri hareketlenmiştir. Ancak Türkiye’de devletin bu tür geçiş zamanlarında verdiği tepki bir kez daha ortaya çıkmakta gecikmemiştir: Baskı ve sindirme yoluyla düşünce yaşa­mını denetim altına alma gayretlerinin öne çıktığını görmekteyiz. Bu dönem genellikle tek parti sonrası çok partili hayata geçilmesi sebebiyle demokra­tik bir görünüm arz etse de basına, düşünce yaşamına, üniversitelere ciddi baskıların devam ettiği bir zamandır.

1950’lerden itibaren Soğuk Savaş’ın, Türk entelektüel hayatı üzerinde çarpıcı etkilerini görürüz. Bu etki ile anti-komünizm çerçevesinde devlet ideolojisinin biçim değiştirerek sağ ve sol kemalizm olarak iki ayrı kola ayrıl­ması söz konusu olmuştur. Bu kopuş uzun vadede Türkiye’de Kemalizm’in toplumsal dinamiklerini kaybederek bürokratik bir ideolojiye dönüşümüne neden olmuştur.

1950 lerin Türk düşüncesinde bir kırılma oluşturduğu mesrutiyet dömındekı düşüncelerin çeşitlenerek ve tazelenerek siyasal ve fikri hayata döndüğü ancak aynı zamanda bu dönemin Türk düşünce tarih çalışmalarında kayıp halkaya tekabül ettiği hususunda bir konsensüs bulun­maktadır. Nedense bu dönem ile ilgili çalışmalar genellikle birkaç isim ve yayın etrafında gerçekleştirilmekte ve diğer çeşitlenmeler dikkatlerden kaç­maktadır. Halbuki 1950’ler her bakımdan çağdaş Türkiye’nin kurulduğu bir dönemdir. Dolayısıyla bu dönemde yeni bir düşünce ile ilgili dikkat çekici gelişmeler yaşanır. Bu dönemde iktisadi anlayış değişmiş, hızlı sanayileş­meye bağlı olarak hızlı bir kırdan kente göç ve şehirleşme gerçekleşmiş, devlet yeni işlevleri ile ortaya çıkmaya başlamıştır. Ülkenin hızlı sanayileş­mesi ve kentleşmesi hem yeni sosyal problemlerin ortaya çıkmasına hem de bu problemler etrafında yeni düşüncelerin şekillenmesine yol açmıştır.

Bu açıdan özellikle uygulanan liberal kalkınma siyasetine bağlı olarak o zamana kadar Türkiye’yi yöneten bürokratlardan farklı toplumsal, politik ve iktisadi özellikleri ve yönelimleri olan yeni bir sınıf olarak burjuvazinin gelişimi önemlidir. Ayrıca demokratik seçimlerin yapılmaya başlanması ile birlikte önceki dönemde bastırılmış olan yerel eşraf ve esnafın da yeniden siyasal sahneye geri döndüğü görülür. Bu dönüş neticesinde çeşitli İslami grupların kamusal alanda görünürlük kazanması ile birlikte uzun vadeli bir fikri inşa çalışması da başlamıştır. Bugünkü pek çok dini grup ya eski bir dini grubun faklı bir formudur veya yeni toplumsal yapı içinde belirginleşen ihtiyaçlara yönelik olarak yeni bir yapı olarak şekillenmiştir. Bu dönemde Müslüman ülkelerin sömürgesizleşmesi ile birlikte farklı ilişkiler yeniden ku­rulmaya başlanmış ve bir fikri etkileşim yeniden oluşmuştur. Aynı zamanda sol ve liberal düşüncenin geliştirdiği yeni fikirler Türk düşünce yaşamında bir çeşitlenme ve canlanma meydana getirmiştir. Gündeme gelen bu yeni düşüncelerin daha sonraki fikri ve entelektüel yaşamın temeli olduğu husu­sunda geniş bir fikir birliği mevcuttur. 1960’ta bir askeri darbe ile sonlanan bu dönem dolayısıyla sonraki dönemdeki çeşitlenmeye temel teşkil ede­cek biçimde büyük bir farklılaşmayı da bünyesinde barındırmaktadır.

(ıv)Fraksiyonel Çeşitlenme Dönemi (1960-1980)

1960 sonrası Türk düşüncesinde yaşanan hızlı çeşitlenme II.Meşruiyet Dönemi’ni andırır.Bir darbe ile başlayan ve Kemalist bir resterasyonu bünyesinde barındıran bu dönemde hem yeni düşünceler daha hızlı bir biçimde kamusallaşmış hem de mevcut düşünceler kendi içinde çeşitlenmiştir.

Siyasal hareketliliğe paralel olarak yayın dünyasının gelişimi, şehirleşmeye bağlı olarak eğitime erişimin genişlemesi, üniversite sayısının artması ile birlikte fikri cereyanların yayılımı ile bu dönem canlı bir fikri hayatın ortaya çıkması söz konusu olmuştur. 1960’lar iki düşüncenin kamusallaşması açı­sından önem arz eder. 1920’lerde temelleri ortaya çıkan, 1940’lardan beri akademide mayalanan sol düşünce 1960’larda Türkiye İşçi Partisi eliyle siyasi bir parti ve doğmakta olan sendikalar eliyle sosyal bir hareket ve üni­versitelerde oluşan kulüpler, yayımlanan dergiler ve kurulan dernekler, yayı­nevleri eşliğinde entelektüel bir fikriyat olarak yükselişe geçmiştir. 1960’lar boyunca dünyadaki bağlama da uygun bir biçimde gelişim gösteren sol, 1970’lerde çeşitli fraksiyonlara ayrılmış ve bir çeşitlenme yaşamıştır. Ben­zer bir durum İslamcılık için de geçerlidir. 1908’den beri oluşum halinde olan İslamcılık, tek parti döneminde baskılandıktan sonra, 1950’lerde ya­vaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başlamıştır. 1960’larda ilahiyat fakülteleri, imam hatiplerin gelişimi ile bir entelektüel zemin bulan İslamcılık, gelişen geleneksel dini yapılar eliyle de topluma ulaşma imkanlarına erişmiştir. 1960’larda sayıca artan ve söylem alanı olarak genişleyen yayınlar vası­tasıyla İslamcılık bu dönemde kamusallaşmıştır. 1960’ların sonunda Milli Nizam Partisi’nin kurulması ile siyasal bir çehreye kavuşan İslamcılık, bu dönemde dini gruplar arasında yaşanan ayrışmalarla da bir çeşitlenme seyrine girmiştir. 1950’lerde Demokrat Parti’nin yerleşik siyasal ve bürok­ratik elite karşı soğuk savaş jargonunun da etkisiyle sağa yanaşmasına bir tepki olarak 27 Mayıs sonrasında solun yükselişine de zemin hazır­layacak şekilde Kemalizm sola yaklaşmıştır. Bu yakınlaşma, Milliyetçiliğin müstakil bir düşünce ve siyasi hareket olarak ortaya çıkmasına neden ol­muştur. Milliyetçiliğin kimlik arayışı ile geçen bu dönemde 1930lar boyunca üretilen ulus temelli milliyetçiliğin yanında dini de milletin bir unsuru olarak gören yaklaşımlar yeşermeye başlamıştır. Böylece bu dönem milliyetçiliğin de çeşitlendiği bir dönemdir. 1950’lerde demokrat parti eliyle sentezlenen liberalizm ve muhafazakarlık arasındaki ilişki 1960’larda Kemalist blokun farklılaşmasına bağlı olarak çözülmeye başlamıştır. Bu dönem gevşek bir birliktelikle birbirini besleyen bu iki eğilim İslamcılığın yükselişi ve muhafa­zakarlığı sorgulamaya başlaması ile birlikte iyice dar bir alanda sıkışmıştır. Gevşeyen ve çeşitlenen bu milliyetçi sentez 1980 sonrasında diğerlerinin bastırılmasına bağlı olarak yeniden mayalanarak bir yükseliş yaşayana ka­dar Türk düşüncesinde bir dip akıntısına dönüşmüştür.

İnceleyin:  Osmanlı'dan Cumhuriyet'e

1960’larda Türkiye’de İslamcılık yükselmiştir. Meşrutiyet dönemi kökenle­rine dayanan İslamcılığın bu yenilenmiş biçimi, İslam dünyasındaki fikri ve
siyasi gelişmelerle yakından ilişkilidir. Bu dönemde Türk İslamcıları,Pakistan’dan Cemaati İslami’den ve Mısır’dan Müslüman Kardeşler’den ciddi bir etkilenme ile önemli bir fikri zemin oluşturmuşlardır .Bu dönemde Urduca ve Arapça dan çok sayida kitap çevrilmiş ve Islama dayan bir toplum^ sıyası ve iktisadı düzen anlayışı bir alternatif olarak sunulmaya başlanmıştır’ Kemalizm ve komünizm karşıtlığı ile şekillenen İslamcılık başlangıçta reddi- yeci bir fikriyat olarak şekillense de gittikçe tarihsel kökenlerin bir yorumu toplumsal olarak kökleşmeye başlamıştır. Bu anlamda yükselen siyasi İs- lamcılığın yanı sıra bünyesinde daha folklorik öğeler taşıyan dini grupların da bu dönemde kamusallık kazandığı görülmektedir. Özellikle Soğuk Sava­şın açmazları karşısında Batılılaşan seküler seçkinlerin ikilemi bu grupların siyasal alanda da bir alan bulmalarına yol açmıştır. Zira kırsal kesimin din­darlığına ayak uydurmaya istekli merkez sağ siyaset aslında aynı zamanda geleneksel dini gruplara da alan açmaktaydı. Kaynağını İslamlıktan alan bu iki akım zaman zaman birbirini desteklese de uzun vadede bir çatallanma- ya yol açmıştır. Özellikle 1980’lerden itibaren küçük İslamcı grupların bir “halk İslâmî” eleştirisi ile ortaya çıkmalarının arka planında bu geleneksel grupların devletle girdiği muhafazakar ittifak yatmaktadır. Dolayısıyla aslın­da Soğuk Savaş ikilemleri Türkiye’de sadece solun halktan kopmasına de­ğil İslamcılığın da bir alan bulamamasına neden olmuş, merkezde devletle uyumlu bir kitlenin ve düşüncenin ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Çağdaş Türk düşüncesinde 1970’ler her bakımdan hareketli bir dönemi teşkil eder. Öğrenci ve işçi hareketlenmelerine bağlı olarak gelişen yeni düşünceler siyasal yaşama da yansımaktadır. Siyasetin istikrarsızlaştığı ve sokak olaylarının formel siyasetin önüne geçtiği bu dönem tüm fikri hare­ketlerde bölünme ve dağılmalara şahitlik etmiştir. Bu dönem düşünce ya­şamını solda ve sağda “tarih tartışması” yönlendirmektedir. Uzak ve yakın tarihe eleştirel bir yönelimle güncelin arkasındaki süreç ve yapıları tespit etmeye yönelik girişimler canlı bir fikir ortamının şekillenmesine yol açmıştır. Özellikle Osmanlı toplum tipine dair yürüyen tartışmalar bir taraftan toplumsal yapının­ tarihten kopuk olamayacağına dair bir bakış üretirken bir taraftan da güncel siyasal oluşumların tarihle sentezlenerek yeniden şekillenmesine yol açmıştır.Aslında düşüncede süreklilik kurma çabalarının bu dönem için belirleyici olduğunu söylemek mümkündür.Bu dönemde düşüncedeki çeşitlenmelere bağlı olarak sentezleme girişimlerinin de geliştiği görülmektedir.Bu dönemin belki de en temsil edici figürü Cemil Meriç’tir.Onun geleneğin ve geçmişin önemine yaptığı vurgu ve toplumsal bir dayanışma ve kimlik oluşturacak çağdaş bir düşünce arayışı bu dönemin görünümünün özel bir kesitini sunar. Bu arayışlar sonraki döneme devredileme- en 1980 de bütün bu çeşitlenmeleri boğacak bir darbe ile sonlanmıştır.

(v) Çoğulculaşma Dönemi (1980-2000)

1980 darbesinin siyasal sonuçları kadar entelektüel sonuçları da önemlidir.

1960’larda başlayan ve gittikçe kendi içinde olgunlaşarak gelişen fikri tar­tışmalar büyük bir kırılma ile sona ermiştir. Askeri darbenin siyasal yaşamı tatil ederek bütün fikri hareketleri baskıladığı bu dönemde değişen iktisadi yapıya bağlı olarak düşünce dünyasının da “renklenmeye” başladığı gö­rülmektedir. Devletin yeniden organizasyonuna bağlı olarak yaşanan libe- ralizasyon kendisine muhafazakar-liberal söylemde bir temel bulmuştur. Köklü fikir hareketlerinin yayınlarının kapatılması ve temsilcilerinin yasaklan­ması ile birlikte 1980 sonrasında daha popüler yönelimli bir düşünce hayatı meydana çıkmıştır. Basının ve yayın dünyasının “renklenmesi” ile gösterişçi bir tüketimin beslediği bir düşünce kendini göstermiştir.

1980’lerin sonu 1990’ların başından itibaren kimlik ve kültür tartışmaları etkin olmaya başlamıştır. Bu tartışmalara etki eden en önemli unsur yeni bir konsensüs ve toplumsal uzlaşma arayışıdır. 1980’lerin “ütülenmiş dü­şüncesi” biraz da zeminin düzleşmesine bağlı olarak çoğulcu bir görünüm kazanmıştır. Soğuk Savaşın bitişinin oluşturduğu küresel gelişmelerin de etkisi ile kapsamlı siyasal ideolojilerin yavaş yavaş yumuşadığını ve femi­nizm, çevre hakları, kentsel hareketler, insan hakları gibi daha mikro sosyal hareketlerin yükseldiğini görmekteyiz. Bu dönemde yeni bir siyasal kon­sensüs arayışı benim “yeni sözleşmecilik” olarak adlandırdığım ikinci cum­huriyet tartışmalarına zemin oluşturmuştur. Biraz da 1980 sonrası darbe ortamında iyice baskıcı yüzünü gösteren Kemalizm’in bir eleştirisi üzerin­den ortaya çıkan bu kimlik tartışmaları muhalif kesimleri birleştiren geçici bir konsensüs oluşturmuştur.

1990’larda Türk düşüncesine yön veren diğer bir tartışma ise kültür etrafın­da gerçekleşir. Kültürün bütün anlamlarıyla ele alındığı bu tartışmalarda bir taraftan mevcut toplumsal evreni kuran ve kuşatan bir “geleneksel kültür” arayışı söz konusu iken bir taraftan da sosyal olarak inşa edilen ve değişi­min bir temeli olarak konumlandırılan bir “çağdaş kültür” inşa çabası öne çıkar. Dolayısıyla 1990’lardaki kimlik tartışmalarının art alanını teşkil eden bir iki kültür” çatışması da kendisini göstermektedir. Medeniyetçi söylemin yeniden harekete geçirdiği ve modern düşüncenin bir eleştirel yorumu ile kendisini yeniden kuran bir İslami kültür ile devlet merkezli modernleşme tarihinin bir eleştirisi ile yükselen piyasacılık içerisinde kendisini  bir çağdaş kültür” arasındaki mücadele önce devletin çağdaşlık lehine mü dahalesi ile bir kopuşa ve akabinde de küreselleşme ve neoliberalizasyo- nun oluşturduğu çekim kuvvetiyle bir senteze evrilmiştir. Genellikle iktisadi siyasi ve fikri bakımdan “kayıp bir on yıl” olarak adlandırılan 1990’lar aslın­da darbe ile siyasal zeminini, Soğuk Savaş bitişi ile de entelektüel iklimini kaybeden eski düşünce formlarının çoğullanması ile şekillenen bir dağılma ve yön arayışı dönemidir. Bu dağınıklık ve çoğulluk sonraki dönemin kuru­cu zeminini oluşturmuştur.

(vi) Küreselleşme Dönemi (2000 sonrası)

İçinde bulunduğumuz bu son dönemin başlangıcını aslında 1999 olarak belirlemek yerinde olacaktır. Binyılın dönüm noktası Türkiye açısından da yepyeni dönemeçlerin başladığı bir tarih olmuştur. Birbiri ardı sıra gelen sosyal, siyasal, iktisadi ve tabii olaylar bu yılı büyük bir kırılma anına dönüş­türmüştür. 28 Şubat süreciyle başlayan baskıcı bürokratik devlet modelinin artık daha fazla devam edemeyeceği ve Soğuk Savaş’ın bitimi ile bocala maya başlayan Türkiye’nin kendisine artık yeni bir yön çizmesi gerektiği hu­susu iyice belirginleşmiştir. Abdullah Öcalan’ın ele geçirilmesi ile başlayan askeri süreç; AB üyelik sürecinin başlaması ile bir siyasi sürece evrilmiştir. IMF ile stand by anlaşması ile neticelenecek iktisadi kriz ekonomik yapıda büyük sarsıntılar oluşturmuştur. Yine aynı yıl içinde 17 Ağustos Depremi ile devlet bürokrasisinin çöküp sivil alanın kendi kendine işlerin altından kalk­ması büyük dönüşümleri tetikleyen bir unsurdur. Pek çok açıdan bir kriz ile girilen 2000’ler aynı zamanda Türkiye’nin önünde büyük bir açılım ile başlamıştır. 2002’de AK Parti’nin büyük bir başarı ile iktidara gelişi ve aka­binde hızla başlayan siyasette ve bürokrasideki demokratikleşmeyi, eko­nominin küresel süreçlere uydurularak dönüştürülmesi takip etmiştir. 2010 yılına kadar devam eden bu değişim süreci Türkiye’de büyük bir ekonomik büyümenin ve aynı zamanda siyasal rahatlamanın yaşandığı bir dönemdir. Neredeyse 2000 sonrasının tamamını bir tek parti iktidarında istikrarlı bir şekilde geçiren Türkiye’de düşünce yaşamında bu dönemde öne çıkan yönelim bir taraftan küreselleşme ve neoliberalizasyon olurken bir taraftan da buna tepki’ olarak yükselen milliyetçilikler) olmuştur. Değişen medya ve 2000 sonrasında düşünce hayatında belirginleşen iki ana temayül mevcut­tur. Bunlardan birisi liberalleşme temayülüdür. 1990’larda yavaş yavaş eski kapalı yapılarını (ve tabii olarak özel odaklarını) kaybeden hem İslamcı hem de sol düşünce 2000’lerde demokratikleşme arayışı çerçevesinde açılım ve yakınlaşma sürecine girmişlerdir. 28 Şubat’ta devletin Kemalist bir bakışla otoriterleşmesini dengelemek üzere birbirine yaklaşan bu düşünceler bir re- formasyon talebiyle demokratikleşmenin itici gücü olmuşlardır. Ancak biraz da iktisadi değişimin, AB sürecinin ve bürokratik değişim ihtiyacının sağla­dığı bu konsolidasyon 2010 sonrasında gittikçe dağılmış ve muhafazakarlar ile sekülerler arasında yaşanan kutuplaşma ile düşünce dünyası semboller etrafında yoğunlaşan kısır bir gündeme sahip olmaya başlamıştır.

Editör:Lütfi Sunar – Müslüman Dünyada Çağdaş Düşünce,c.1,syf:27-38

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir