Bediüzzaman Said Nursi – Muhakemat -Notlar

1_org_zoom-200x300 Bediüzzaman Said Nursi - Muhakemat  -Notlarİlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır. Şöyle müsellemattandır ki: Hendese gibi bir san’atta mahir olan zât, tıb gibi başka san’atta âmi ve tufeylî ve dahîl olabilir.

Muhakemat – 28

——————————————

Ve hem de çok defa lisan, kalbin dilini tamamen anlamıyor. Lâsiyyema kalb bazan mes’elenin derin yerlerinden -kuyu dibinde gibi- bir tıntın eder ise lisan işitemez, nasıl tercümanlık edecektir?..

——————————————

İnsanın itidal-i mizacı ve letafet-i tab’ı ve ziynete olan meylidir. Yani, insanın insaniyete lâyık bir suret-i taayyüşe olan meyl-i fıtrîsidir.

Neam.(Evet)

İnsan hayvan gibi yaşamamalıdır. Ve yaşamaz. Belki şeref-i insaniyete münasip bir kemalle yaşamak gerektir.

——————————————

Öyle ise herşeye zahire göre hükmetmemek gerektir. Muhakkikin şe’ni; gavvas olmak, zamanın tesiratından tecerrüd etmek, mazinin a’makına girmek, mantığın terazisiyle tartmak, herşeyin menbaını bulmaktır.

Muhakemat – 26

——————————————

Bir kelâmda, her fehme gelen şeylerde mütekellim muahaze olunmaz. Zira mesûk-u lehülkelâmdan(kelamin sevkoluş maksadından) başka mefhumlar irade ile deruhde eder. İrade etmezse, itab olunmaz. Fakat garaz ve maksada mutlaka zâmindir.(sorumludur)

Muhakemat – 44

——————————————

Her muhibb-i dine ve âşık-ı hakikata lâzımdır: Herşeyin kıymetine kanaat etmek ve mücazefe(aldatma) ve tecavüz etmemektir. Zira mücazefe kudrete iftiradır ve “Daire-i imkânda daha ahsen yoktur” olan sözü, İmam-ı Gazalî’ye dediren hilkatteki kemal ve hüsne adem-i kanaattır ve istihfaf demektir.

Muhakemat – 32

——————————————

Ey insan evlâtları!.. Nereden geliyorsunuz?.. Kimin emriyle?..Ne edeceksiniz?..Nereye gideceksiniz?.. Mebdeiniz nereden?.. Ve müntehânız nereyedir?”

Bediüzzaman Said Nursî

——————————————

Ve kavaid-i usuliyedendir ki: Fakih olmayan, velev ki usûlü’l-fıkıhta müçtehid olsa, icmâ-ı fukahada muteber değildir. Zira o, onlara nisbeten âmîdir.(sıradandır)

——————————————

Kalb, bazan meselenin derin yerlerinden,

kuyu dibinde gibi bir tıntın ederse,

lisan işitemez,

nasıl tercümanlık edecektir?

——————————————

Dehre ve tabayi-i beşere(insan tabiatına), damen-i kıyamete(kıyamet eteklerine)kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i kevnde(varlık dünyasında) adalet-i ezeliyenin tecelli ve timsali olan hakikat-ı İslâmiyettir ki, asıl insaniyet-i kübra denilen şey odur. İnsaniyet-i suğra denilen mehasin-i medeniyet, onun mukaddimesidir.”

——————————————

 

Ezcümle âyâtın delail-i i’câzının miftâhı ve esrâr-ı belâgatının keşşâfı yalnız belâgat-ı arabiyyedir, felsefe-i yunaniyye değil.”

——————————————

Zira Kitab-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın mısdâkı i’cazıdır. Müfessiri eczasıdır. Manası içindedir. Sadefinde dürrdür(inci tanesidir), meder(çakıl taşı) değildir.

Muhakemat – 20

——————————————

Evet Süreyya’yı serada değil, semada aramak gerektir. Kur’an’ın maânîsini(manalarını) de esdafında(inciler,özünde) ara. Yoksa karmakarışık olan senin cebinden arama; zira bulamıyorsun. Bulsan da sikke-i belâgat olmadığından Kur’an kabul etmez.

Muhakemat – 21

——————————————

Evet her zamanın bir hükmü var. Zaman dahi bir müfessirdir. Ahval ve vukuat ise, bir keşşaftır. Efkâr-ı âmmeye hocalık edecek yine efkâr-ı âmme-i ilmiyedir(umum fikirdir).

——————————————

İfrat gibi tefrit de muzırdır, belki daha ziyade. Fakat ifrat, tefrite sebeb olduğundan daha kabahatlidir. Evet ifrat ile müsamahanın kapısı açıldı. Çürük şeyler o hakaik-i âliyeye karıştığından; ehl-i tefrit ile insafsız olan ehl-i tenkid, gayet haksızlık olarak şu çürük şeylerin yüzer misline olan hakaik-i âliye içinde gördüklerinden ürktüler, nefret ettiler. Hâşâ.. lekedar ve kıymetsiz zannettiler.

Acaba defineye hariçten girmiş bir silik para bulunsa veyahut bir bostanda başka yerden düşmüş olan çürük ve acı bir elma görünse, hak ve insaf mıdır ki; umum defineyi kalp ve umum elmaları acı zannedip vazgeçmekle lekedar edilsin…

——————————————

Hadîs, maden-i hayat(hayatın kaynaği) ve mülhim-i hakikattır.(hakikati ilham edendir)

——————————————

Zira mukarrerdir: Asıl mana odur ki: Elfaz onu sımahta(kulakta) boşalttığı gibi zihne nüfuz ederek vicdan dahi teşerrüb etmekle, ezahir-i efkârı feyizyâb eden (fikir çiçekleriyke filizlenen) şeydir. Yoksa başka şeyin kesret-i tevaggulünden(meşgul olma çokluğundan) senin hayaline tedahül eden bazı ihtimalat.. veyahut hikmetin ebâtîlinden(uydurma ve asılsız düsüncelerden) ve hikâyatın esatîrinden(uydurmalarından) sirkat edip cepte doldurarak sonra âyât ve ehadîsin telâfifinde gizletmek, çıkartmak, elde tutmak, çağırmak ki: “Budur mana, geliniz, alınız” dediğin vakit alacağın cevab şudur:

“Yahu!. İşte senin manan siliktir. Sikkesi takliddir, nakkad-ı hakikat reddeder. Sultan-ı i’caz dahi onu darb edeni tardeder. Sen âyet ve hadîsin nizamlarına taarruz ettiğinden âyet şikayet edip hâkim-i belâgat senin hülyanı, senin hayalinde hapsedecektir.

——————————————

Mazide nazarî olan birşey, müstakbelde bedihî olabilir.

Şimdilik coğrafya ve kozmoğrafya ve kimya ve tatbikat-ı hendesiyeden çok mesail var ki: Mebadi(çekirdekler) ve vesaitin(vasıtaların) tekemmülüyle ve telahuk-u efkârın(fikirlerin etkilenmesinin) keşfiyatıyla, bu zamanın çocuklarına dahi meçhul kalmamışlardır. Belki oyuncak gibi onlar ile oynuyorlar. Halbuki İbn-i Sina ve emsaline nazarî ve hafî(gizli) kalmışlardır. Halbuki hikmetin bir pederi hükmünde olan İbn-i Sina, şiddet-i zekâ ve kuvvet-i fikir ve kemal-i hikmet ve vüs’at-i kariha(zihninin genişliği) noktasında bu zamanın yüzlerce hükemasıyla muvazene olunsa, tereccuh edip ağır gelecektir. Noksaniyet İbn-i Sina’da değil; çünki ibn-i zamandır. Onu nâkıs bırakan, zamanın noksaniyeti idi.

Muhakemat – 16

——————————————

Her zerrede temayül ayândır tekâmüle

Her soyda füyuz-u hüveydanüma ile

Bir nokta-i kemale şitab üzre kâinat,

Ol noktaya teveccüh ile yükselir hayat.

——————————————

Bizi dünya rahatından ve ecnebileri âhiret saadetinden mahrum eden, şems-i İslâmiyet’i münkesif ettiren(tutturan), sû’-i tefehhüm ile tevehhüm-ü müsademet ve muhalefettir(çatışmalarin ve zıtlığın bulunduğünü sanma muhalefetidir). Feyâ lil’aceb!… Köle efendisine ve hizmetkâr reisine ve veled pederine nasıl düşman ve muarız olabilir? Halbuki İslâmiyet, fünunun seyyidi ve mürşidi ve ulûm-u hakikiyenin reis ve pederidir.

Muhakemat – 10

——————————————

İslâmiyetin mağz ve lübbünü(özünü) terkederek kışrına(kabuğuna) ve zahirine vakf-ı nazar ettik ve aldandık. Ve sû’-i fehm(kötü,yanliş anlayış) ve sû’-i edeb ile İslâmiyetin hakkını ve müstehak olduğu hürmeti îfa edemedik.

——————————————

Aldanmayın.. muhakeme edin.. nazar-ı sathî(yüzeysel bakiş) ile iktifa etmeyiniz…

——————————————

Hem de âdât-ı müstemirredendir ki, kitab-ı vahidde(bir tek kitapta) ulûm-u kesire(birçok ilimler) tezahüm eder. Zira ulûm birbirini intaç ve birbirinin elini tutmakla teânuk(birbirine sarılmak) ve tecavüb(birbirinin ihtiyacına cevap vermek) ettiklerinden, o derecede iştibak hasıl olur ki, bir fende telif olunan bir kitapta, o fennin mesaili, o kitabın muhteviyatına nisbeti, ancak zekâtı çıkabilir. Bu sırdan gaflet iledir ki, bir şeriat veya bir tefsir kitabında istitraden derc olunmuş bir meseleyi gören bir zahirperest veya mugalâtacı bir adam der ki: “Şeriat ve tefsir böyle der.” Eğer dost olsa diyecek: “Bunu kabul etmeyen Müslüman değildir.” Şayet düşman olsa, o bahaneyle der: “Şeriat veya tefsir—hâşâ—yanlış.”

Ey ifrat ve tefrit sahipleri! Tefsir ve şeriat başkadır; tefsir ve şeriatte telif olunan kitap yine başkadır. Zira kitap daha geniştir. O dükkânda cevherden başka kıymetsiz şeyler dahi bulunur. Eğer bunu fehmedebildin; hayse beyseden kurtulacaksın.

——————————————

Nasıl ki, başka âlemden bu küreye gelen tasvirci bir nakkaş farz olunsa: Halbuki, ne insanı ve ne insanın gayrısı, tam suretini görmemiş; belki her birisinden bazı âzasını görmekle insanın tasviri veyahut gördüğü eşyanın umumundan bir sureti tasvir etmek isterse; meselâ, insandan gördüğü bir el, bir ayak, bir göz, bir kulak, yarı yüz ve burun ve amame gibi şeylerin terkibiyle bir insanın timsali, yahut nazarına tesadüf eden atın kuyruğu, devenin boynunu, insanın yüzünü, arslanın başı bir hayvanın sureti yapsa; nasıl ki imtizaçsızlıkla kabil-i hayat olmadığı için şerâit-i hayat böyle ucubelere müsait değildir diyecekler ve nakkaşı müttehem edecekler. Şimdi bu kaide, fenlerde aynen cereyan eder. Çaresi odur ki: Bir fenni esas tutup sair malûmatını avzen(sularin biriktiği yer) ve zenav gibi yapmaktır.

——————————————

Hem de hakaik-i tarihiyedendir ki: Bir şahıs çok fenlerde meleke sahibi ve mütehassıs olamaz. Ancak ferid(eşsiz)bir adam, dört veya beş fenlerde mütehassıs olabilir. Umuma el atmak, umumu terk etmek demektir. Bir fende meleke, o fennin suret-i hakikiyesidir. Onunla temessül etmek gerektir.

——————————————

Ve kavaid-i usuliyedendir ki: Fakih olmayan, velev ki usûlü’l-fıkıhta müçtehid olsa, icmâ-ı fukahada muteber değildir. Zira o, onlara nisbeten âmîdir.(sıradandır)

——————————————

İnsanın cevheri büyüktür, mahiyeti âliyedir, cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir, sair kâinata benzemez; intizamsız olamaz.

Evet ebede namzed(aday) olan büyüktür; mühmel kalamaz, abes olamaz. Fena-i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa(tam yokluğa) kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğuş-u nazendaranesini açıp bekliyorlar.

Muhakemat – 42

——————————————

“Hadd-i evsatı [orta yol] gösterecek, ifrat [aşırılık] ve tefriti [tersine aşırılık] kıracak yalnız felsefe-i şeriatla[dinin mantığı, hikmeti] belâgat ve mantık ile hikmettir[fenler]

——————————————

Meselâ, tefsirde mezkûr olan herbir emir, tefsirden olmak lâzım gelmez. İlim ilme kuvvet verir. Tahakküm etmemek şarttır.

——————————————

Eğer o şeriatın nevamisinden(kanunlarından) sual edersen ki: Nereden geliyorsunuz? Ve nereye gideceksiniz? Sana şöyle cevab verecekler ki: Biz kelâm-ı ezelîden gelmişiz. Nev’-i beşerin selâmeti için ebedin yolunda refakat için ebede gideceğiz. Şu dünya-yı fâniyeyi kestikten sonra, bizim surî olan irtibatımız kesilirse de; daima maneviyatımız beşerin rehberi ve gıda-yı ruhanîsidir.

Muhakemat – 158

——————————————

Kim tevfik isterse, âdetullah ve hilkat ve fıtrat ile aşinalık etmek ve dostluk etmek gerektir. Yoksa, fıtrat tevfiksizlikle bir cevab-ı red verecektir.

——————————————

Görüyoruz: Bu zamanda sıdk ve kizbin mabeynleri ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Fakat herbir zamanın bir hükmü var. Hiçbir zamanda asr-ı saadet gibi sıdk ve kizbin ortasındaki mesafe açılmamıştır.

Muhakemat – 146

——————————————

Nübüvvet-i mutlaka(peygamberlik), nev’-i beşerde kutub, belki merkez ve bir mihverdir ki; ahval-i beşer onun üzerine deveran ediyor.

——————————————

İnsanın itidal-i mizacı ve letafet-i tab’ı ve zînete olan meylidir. Yani: İnsanın insaniyete lâyık bir suret-i taayyüşe(geçim ve yaşama) olan meyl-i fıtrîsidir. Neam, insan hayvan gibi yaşamamalıdır ve yaşamaz. Belki şeref-i insaniyete münasib bir kemal ile yaşamak gerektir.

——————————————

Bir adama milyonlarca sene ömür ile bütün lezaiz-i dünyeviye ve her cihetten tasallut-u tâm verildiği halde.. istidadındaki lâyetenahîliğin hükmünce bir “âh.. âh.. leyte”yi çekecektir. Güya o adem-i rıza ile remz ve işaret ediyor ki: İnsan ebede namzeddir ve saadet-i ebediye için halk olunmuştur. Tâ gayr-ı mütenahî bir zamanda, gayr-ı mahdud ve geniş bir âlemde, gayr-ı mahsur olan istidadatını bilfiile çıkarabilsin.

İnceleyin:  Kainatın Eşhedü enlâ ilâhe illâllah dediğini işitirsin

——————————————

“Fikrin evveli amelin âhiri, amelin evveli fikrin âhiri”

——————————————

Acaba nizam-ı âlemdeki san’attan daha dakik, daha acib, daha garib, cins-i kudret-i mümkinattan daha uzak, akıl tasavvur edebilir mi? Elbette edemez. Zira fünun; gösterdikleri fevaid ve hikem ile bizzarure Sâni’in kasd ve san’at ve hikmetine şehadet ettiklerinden ukûlü kabul etmeye muztar etmişlerdir. Yoksa bu bedihiyattan en küçük bir hakikatı, akıl kendi kendine kalsa idi kabul etmezdi.

Evet zemin ve âsumanı hamleden ve muallakta tutan ve ecram-ı kâinatı istihdam eden ve nizamında idhal ile hiçbir emrine isyan edilmeyen Zât-ı Akdes’ten neden istiğrab olunsun ki; ondan derecatla eshel ve ehaff olanı hamletsin. Evet bir dağı kaldıran, bir hokkayı kaldırabilmekten tereddüd etmek, sırf safsata etmektir. Elhasıl: Nasıl Kur’an’ın bazısı, bazısına müfessirdir; kezalik kâinat kitabı dahi, bazı sutûru arkalarındaki san’at ve hikmeti tefsir eder.

——————————————

Evet tabiat, hilkat-i kâinatta cari olan kavanin-i itibariyesinin mecmu'(toplamı) ve muhassalasından(husule gelen neticelerinden) ibarettir. İşte kuva dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavanin(kanun) dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer mes’elesidir.

Muhakemat – 126

——————————————

Madde dedikleri şey ise; suret-i mütegayyire(değişen şekil), hem de hareket-i zâile-i(geçici hareket) hâdiseden tecerrüd etmez. Demek hudûsu(sonradan olması) muhakkaktır. Feyâ acaba! Sâni’-i Vâcibü’l-Vücud’un lâzıme-i zaruriye-i beyyinesi(apaçık zaruri lazımı) olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan nasıl oldu da herbir cihetten ezeliyete münafî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler?

Hakikaten cây-ı taaccübdür…

Muhakemat – 125

——————————————

Nazarını âleme gezdir. Hangi yerinde noksaniyeti görebilirsin? Kellâ… Gören görmez. Meğer kör ola veya kasr-ı nazar illetiyle mübtela ola. İstersen Kur’an’a müracaat et. Delil-i inayeti vücuh-u mümkinenin en ekmel vechiyle bulacaksın. Zira Kur’an, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkâr ve nimetleri ta’dad eder.

——————————————

..Meselâ âlem güzeldir. Demek sâni’i(yaratıcısı), hakîmdir. Abes yaratmaz, israf etmez, istidadatı mühmel bırakmaz. Demek intizamı daima tekmil edecek. Ciğerşikâf(çok aci veren) ve tahammülsûz ve emel öldürücü bütün kemalâtı zîr ü zeber eden hicran-ı ebedî olan ademi, insana musallat etmez.

Demek saadet-i ebediye olacaktır.

——————————————

Kelâm-ı beliğ(belagatlı söz), ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran ve fehm denilen süzgeç ile süzülen âb-ı hayat gibi bir manayı, zürefa denilen sâkiler döndürüp efkâr içer; esrarda temeşşi etmekle hissiyatı ihtizaza getiren kelâmdır.

Muhakemat – 91

——————————————

Evet dine teması olan her şey, dinden olması lâzım gelmiyor. Ve İslâmiyet’le imtizac eden her bir madde, İslâmiyet’in anasırından olduğunu kabul etmek, unsur-u İslâmiyet’in hâsiyetini bilmemek demektir. Zira kitab ve sünnet ve icma’ ve kıyas olan anasır-ı erbaa-i İslâmiye, böyle maddeleri terkib ve tevlid etmez.

Muhakemat – 83

——————————————

Ehl-i tefrit ve ifrat olan bîçarelerin ellerini tutarak zulümata atan birisi de; her mecazın her yerinde taharri-i hakikat(gerçeği araştirma) etmektir.

Evet mecazda bir dane-i hakikat bulunmak lâzımdır ki, mecaz ondan neşv ü nema bularak sünbüllensin. Veyahut hakikat, ışık veren fitildir; mecaz ise, ziyasını tezyid eden şişesidir.

Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır. Elde ve ayakta aramak abestir…

Muhakemat – 77

——————————————

İmkân-ı vehmîyi(vehimle mümkün görme), imkân-ı aklî(akılca mümkün olma) ile iltibas ettikleridir. Halbuki imkân-ı vehmî, esassız olan ırk-ı taklidden(taklitçilikten) tevellüd ile safsatayı tevlid ettiğinden, delilsiz olarak herbiri bedihiyatta bir “belki”, bir “ihtimal”, bir “şekk”e yol açar. Bu imkân-ı vehmî, galiben muhakemesizlikten, kalbin za’f-ı a’sabından ve aklın sinir hastalığından ve mevzu ve mahmulün adem-i tasavvurundan(tasavvur etmemesinden) ileri gelir.

Halbuki imkân-ı aklî ise: Vâcib ve mümteni'(imkansiz) olmayan bir maddede, vücud ve ademe bir delil-i kat’iyye dest-res(eline bulaştiran) olmayan bir emirde tereddüd etmektir. Eğer delilden neş’et etmiş ise makbuldür. Yoksa muteber değildir. Bu imkân-ı vehmînin ahkâmındandır ki:

Bazı vehhamlar diyor: Muhtemeldir, bürhanın gösterdiği gibi olmasın. Zira akıl, her bir şeyi derkedemez. Aklımız da buna ihtimal verir. Evet, yok belki ihtimal veren vehminizdir. Aklın şe’ni bürhan üzerine gitmektir. Evet akıl herbir şeyi tartamaz, fakat böyle maddiyatı ve en küçük hâdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Faraza tartmaz ise, biz de o mes’elede çocuk gibi mükellef değiliz.

Muhakemat – 76

——————————————

Ehl-i zahiri hayse beyse(kararsizlik) vartalarına atanlardan birisi, belki en birincisi: İmkânatı(imkanları), vukuata(vakalara) karıştırmak ve iltibas etmektir. Meselâ diyorlar: “Böyle olsa, kudret-i İlahiyede mümkündür. Hem ukûlümüzce azametine daha ziyade delalet eder. Öyle ise bu vaki’ olmak gerektir…” Heyhat!.. Ey miskinler! Nerede aklınız kâinata mühendis olmaya liyakat göstermiştir? Bu cüz’î aklınız ile hüsn-ü küllîyi ihata edemezsiniz. Evet bir zira’ kadar bir burun altından olsa, yalnız ona dikkat edilse, güzel gören bulunur.

——————————————

Malûmdur, bir şeyin mahiyetinin keyfiyetini bilmek başkadır, o şeyin vücudunu tasdik etmek yine başkadır. Bu iki noktayı temyiz etmek lâzımdır. Zira çok şeylerin asıl vücudu yakîn iken, vehim onda tasarruf ederek tâ imkândan imtina’ derecesine çıkarıyor. İstersen Yedinci Mukaddeme’den sual et; sana “neam” cevabı verecektir.

Muhakemat – 63

——————————————

Şeriatın herbir hükmünde Şâri’in(kanun koyucunun) bir sikke-i itibarı(ait olduğu yeri belirten damgası) vardır. O sikkeyi okumak lâzımdır. Sikkenin kıymetinden başka o hüküm herşeyden müstağnidir. Hem de lafz-perdazane(çok ve çeşitli sözler söylercesine) ve mübalağa-cûyane(abartma) ve ifratperveranelerin tezyin(aşırılığı severcesine süsleme) ve tasarruflarından bin derece müstağnidir. Dikkat olunsun ki, böyle mücazifler(yanıltanlar) nasihat ettikleri vakitte nazar-ı hakikatte ne derece çirkin oluyorlar.

——————————————

Evet dine teması olan her şey, dinden olması lâzım gelmiyor. Ve İslâmiyet’le imtizac eden her bir madde, İslâmiyet’in anasırından olduğunu kabul etmek, unsur-u İslâmiyet’in hâsiyetini bilmemek demektir. Zira kitab ve sünnet ve icma’ ve kıyas olan anasır-ı erbaa-i İslâmiye, böyle maddeleri terkib ve tevlid etmez.

Muhakemat – 83

——————————————

İnsanın cevheri büyüktür, mahiyeti âliyedir, cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir, sair kâinata benzemez; intizamsız olamaz. Evet ebede namzed olan büyüktür; mühmel kalamaz, abes olamaz. Fena-i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa kaçamaz. Cehennem ağzını, Cennet dahi âğuş-u nazendaranesini açıp bekliyorlar.

Muhakemat – 42

——————————————

Beşaret veriyor ki: Asıl insaniyet-i kübra olan İslâmiyet, sema-i müstakbelde ve Asya’nın cinanı üzerinde bulutsuz güneş gibi pertev-efşan olacaktır.(ışık saçacaktır)

Muhakemat – 35

——————————————

Biz ehl-i haliz, namzed-i istikbaliz(geleceğe adayız). Tasvir ve tezyin-i müddea(iddia edilenin süslenmesi), zihnimizi işba’ etmiyor. Bürhan(delil) isteriz.

——————————————

Eb’ad-ı vasia-i âlemin(alemin hudutsuz mesafelerinin) sahifesinde Nakkaş-ı Ezelî’nin yazdığı silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatla sarıl. Tâ ki mele-i a’lâdan(melekler aleminden) gelen selasil-i resail(mektuplar silsilesi)seni a’lâ-yı illiyyîn-i yakîne çıkarsın.

——————————————

Takarrur etmiş usûldendir:

Akıl ve nakil taâruz(çatışma) ettikleri vakitte, akıl asıl itibar ve nakil tevil olunur. Fakat o akıl, akıl olsa gerektir.

——————————————

Evet bâtılın şe’ni(işi) şöyledir: Ne vakit tebaî bir nazar ile bakılırsa, sıhhatine bir ihtimal verilir. Fakat im’an-ı nazar eyledikçe, ihtimal-i sıhhat(doğruluk ihtimali) bertaraf olur.

Muhakemat – 125

——————————————

Mükerrem(şerefli)olan insan, insaniyetin cevheri itibariyle daima hakkı satın almak istiyor ve daima hakikatı arıyor ve daima maksadı saadettir. Fakat bâtıl ve dalal ise, hakkı arıyorken haberi olmadan eline düşer. Hakikatın madenini kazarken ihtiyarsız bâtıl onun başına düşer. Veyahut hakikatı bulmaktan muztar(çaresiz)veya tahsil-i haktan haib(ümitsiz) oldukça, asıl fıtratı ve vicdanı ve fikri; muhal ve gayr-ı makul bildiği bir emri, nazar-ı sathî ve tebaî ile kabulüne mecbur oluyor.

Muhakemat – 124

——————————————

Nazarını âleme gezdir. Hangi yerinde noksaniyeti görebilirsin? Kellâ… Gören görmez. Meğer kör ola veya kasr-ı nazar(görüş kısalıği)illetiyle mübtela ola. İstersen Kur’an’a müracaat et. Delil-i inayeti vücuh-u mümkinenin en ekmel vechiyle bulacaksın. Zira Kur’an, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkâr ve nimetleri ta’dad eder. İşte o âyât, şu bürhan-ı inayete mezahirdir. İcmali budur, tut! Tafsili ise: Eğer meşiet-i İlahiye taalluk ederse âyât-ı âfâkıye ve enfüsiyeyi tefsir tarîkinde sema ve beşer ve arzın ilimlerine ma’kud olan kütüb-ü selâsede tefsir edilecektir. O vakit şu bürhan tamam-ı suretiyle sana görünecektir.

Muhakemat – 122

——————————————

Evet herşeyi istidadı nisbetinde terfi’ etmek lâzımdır. Zira görünüyor ki göz, burun gibi bir a’zâ ne kadar güzel olursa, hattâ altından olursa, haddinden büyük olduğu halde sureti çirkin eder.

Muhakemat – 100

——————————————

“Âyâtın delail-i i’cazının miftahı ve esrar-ı belâgatının keşşafı yalnız belâgat-ı Arabiyedir. Felsefe-i Yunaniye değildir.”

——————————————

Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır.. öyle de; suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır. Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır. Evet lafza zînet verilmeli, fakat tabiat-ı mana istemek şartıyla.. ve suret-i manaya haşmet vermeli, fakat mealin iznini almak şartıyla.. ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksudun istidadı müsaid olmak şartıyla.. ve teşbihe revnak(güzellik) vermeli, fakat matlubun münasebetini göze almak ve rızasını tahsil etmek şartıyla.. ve hayale cevelan ve şaşaa vermeli, fakat hakikatı incitmemek ve ağır gelmemek ve hakikata misal olmak ve hakikattan istimdad etmek şartıyla gerektir.

Muhakemat – 88

——————————————

Evet lafızperestlik bir hastalıktır, fakat bilinmez ki hastalıktır…

Muhakemat – 88

——————————————

Ehl-i tefrit ve ifrat olan bîçarelerin ellerini tutarak zulümata atan birisi de; her mecazın her yerinde taharri-i hakikat(gerçeği aramak) etmektir. Evet mecazda bir dane-i hakikat bulunmak lâzımdır ki, mecaz ondan neşv ü nema bularak sünbüllensin. Veyahut hakikat, ışık veren fitildir; mecaz ise, ziyasını tezyid eden şişesidir. Evet, muhabbet kalbde ve akıl dimağdadır. Elde ve ayakta aramak abestir…

Muhakemat – 77

——————————————

Bazı vehhamlar diyor: Muhtemeldir, bürhanın gösterdiği gibi olmasın. Zira akıl, her bir şeyi derkedemez. Aklımız da buna ihtimal verir. Evet, yok belki ihtimal veren vehminizdir. Aklın şe’ni bürhan üzerine gitmektir. Evet akıl herbir şeyi tartamaz, fakat böyle maddiyatı ve en küçük hâdimi olan basarın kabzasından kurtulmayan bir emri tartar. Faraza tartmaz ise, biz de o mes’elede çocuk gibi mükellef değiliz.

İnceleyin:  Hayvanlar zemin yüzünü bir zikirhaneye çevirmişler

Muhakemat – 76

——————————————

Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mal eder. Şöyle ki: Beşerin seciyelerindendir(insanoğlunun huylarındandır) , garib(benzeri çok az görülen bir şeyi) veya kıymetdar bir şeyi asilzade göstermek için o kıymettar şeylerin cinsiyle müştehir olan zâta nisbet ve isnad etmektir.

——————————————

“Nasıl bazan en küçük bir nefer bir hizmete, mesela düşman ordusuna keşf-i râze gider, müşir gidemez. Veyahut bir küçük talebe yaptığı işi büyük bir âlim yapamaz. Çünkü büyük adam herşeyde büyük olmak lâzım gelmez. Herkes kendi san’atında büyüktür.”

——————————————

Lübbü(özü) bulmayan, kışır(kabuk) ile meşgul olur. Hakikatı tanımayan hayalâta sapar. Sırat-ı müstakimi göremeyen, ifrat ve tefrite düşer. Muvazenesiz ve mizansız olan çok aldanır, aldatır.

——————————————

Vaktâ kâinat tarafından, hükûmet-i hilkat canibinden müstantık ve sâil sıfatıyla gönderilen fenn-i hikmet, istikbale teveccüh eden nev’-i beşerin talîalarına rastgelmiş; birden fenn-i hikmet şöyle bir takım sualleri îrad etmiş ki: “Ey insan evlâdları! Nereden geliyorsunuz? Kimin emriyle? Ne edeceksiniz? Nereye gideceksiniz? Mebdeiniz nereden? Ve müntehanız nereyedir?” O vakit nev’-i beşerin hatib ve mürşid ve reisi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ayağa kalkarak, hükûmet-i hilkat canibinden gelen fenn-i hikmete şöyle cevab vermiştir ki:

“Ey müstantık efendi! Biz maaşir-i mevcudat, Sultan-ı Ezel’in emriyle, kudret-i İlahiyenin dairesinden memuriyet sıfatıyla gelmişiz. Şu hulle-i vücudu bize giydirerek ve şu sermaye-i saadet olan istidadatı veren, cemi’-i evsaf-ı kemaliye ile muttasıf ve Vâcibü’l-Vücud olan Hâkim-i Ezel’dir. Biz maaşir-i beşer dahi, şimdi saadet-i ebediyenin esbabını tedarik etmekle meşgulüz. Sonra birden ebede müteveccihen şehristan-ı ebedü’l-âbâd olan haşr-i cismanîye gideceğiz.

İşte ey hikmet, halt etme ve safsata yapma!.. Gördüğün ve işittiğin gibi söyle!..”

Muhakemat – 166

——————————————

Bir şahıs çok fünunda mütehassıs ve meleke sahibi olmaz. Hem de bir kelâm iki mütekellimden mütefavittir, başkalaşır. Ve hem de fünun(ilimler), mürur-u zaman(zamanın geçmesi) ile telahuk-u efkârın(fikirlerin eklenmesinin) neticesidir. Hem de müstakbeldeki bedihî(açık) birşey, mazide nazarî olabilir. Hem de medenîlerin malûmu, bedevilere meçhul olabilir. Hem de maziyi, müstakbele kıyas etmek, bir kıyas-ı hâdi’-i müşebbittir.(ayak kaydıran aldatıcı kıyastır) Hem de ehl-i veber(göçebe yaşayanlar) ve bâdiyenin(kırın) besateti(sadeliği) ise, ehl-i meder ve medeniyetin(yerleşik ev hayatı yaşayanların) hile ve desaisine mütehammil(dayanıklı)değildir. Evet, neam; hile medeniyetin perdesi altında tesettür edebilir. Hem de pek çok ulûm, âdât ve ahval ve vukuatın telkinatıyla teşekkül edebilir. Hem de beşerin nur-u nazarı, müstakbele nüfuz edemez. Müstakbele mahsus olan şeyleri göremez. Hem de beşerin kanunu için bir ömr-ü tabiî vardır. Nefs-i beşer gibi o da inkıta’ eder…. Hem de zekâ eğer çendan hârika olsa da, bir fennin tekmiline kâfi değildir. Nasıl çok fenlerde kifayet edecektir?

Muhakemat – 157

——————————————

Resul-i Ekrem’in herbir fiil ve herbir halinde sıdk lemean eder(parlar). Fakat her fiili ve her hali hârika olmak lâzım değildir. Zira izhar-ı hârika tasdik-i müddea(iddia edilenin doğrulanmas içindir. Hâcet olmadığı veya münasib olmadığı vakitte cereyan-ı umumiyeye mütâbaatla(uymakla), kavanin-i âdâtullaha(adetullah kanunlarına) destedâd-ı(itaat etmeye) teslim oluyor. Hem de öyle olmak gerektir.

Muhakemat – 155

——————————————

Mes’ele-i vâhide(bir mesele), iki mütekellimden sudûr eder. Birisi, mebde(başlangıç)’ ve müntehası(sonucu) ve siyak ve sibaka mülâyemetini(uslüb ve önceki haline uygunluğunu) ve ehavatıyla(kardeşleriyle) nisbetini ve mevzi-i münasibde(uygun yerde) istimalini(kullanmasını), yani münbit(verimli) bir zeminde sarfını nazara aldığı için o fende olan maharetine ve melekesine ve ilmine delalet ettiği halde; öteki mütekellim şu noktaları ihmal ettiği için sathiyetine ve taklidiyetine delalet eder. Halbuki kelâm yine o kelâmdır. Eğer aklın bunu farketmezse, ruhun hisseder.

Muhakemat – 153

——————————————

Şimdi Nokta’yı dinle: İşte tarih-i âlem şehadet eder ki: En büyük dâhî odur ki; bir veya iki hissin ve seciyenin ve istidadın inkişafına ve ikazına ve feverana getirmesine(coşmasına) muvaffak olsun. Zira öyle bir hiss-i nâim(uyuyan his) ikaz edilmezse, sa’y hebaen(çalışma boş yere) gider ve muvakkat olur. İşte en büyük dâhî ancak bir veya iki hissin ikazına muvaffak olabilmiştir. Ezcümle: Hiss-i hürriyet ve hamiyet ve muhabbet…

Bu noktaya binaen Ceziretü’l-Arab sahra-i vesiasında(geniş sahrasınd olan akvam-ı bedevide kâmine(gizli) ve nâime(uykuda olan) ve mesture(örtülü) olan hissiyat-ı âliye(yüksek duygular) -ki, binlere baliğdir- birden inkişaf, birden ikaz, birden feveran ve galeyana getirmek; şems-i hakikatın(hakikat güneşinin), ziya-i şu’lefeşanın(parlaklık saçan ışığının) hâssasıdır.(özelliğidir) Bu noktayı aklına sokmayanın, biz Ceziretü’l-Arab’ı gözüne sokacağız. İşte Ceziretü’l-Arab… Onüç asır beşerin terakkiyatından sonra, en mükemmel feylesoflardan yüz taneyi göndersin, yüz sene kadar çalışsın; acaba bu zamana nisbeten o zamana nisbet yaptığının yüzde birini yapabilir mi?..

Muhakemat – 151

——————————————

Görüyoruz: Bu zamanda sıdk ve kizbin mabeynleri(araları) ancak bir parmak kadar vardır. Bir çarşıda ikisi de satılır. Fakat herbir zamanın bir hükmü var. Hiçbir zamanda asr-ı saadet gibi sıdk ve kizbin ortasındaki mesafe açılmamıştır.

Muhakemat – 146

——————————————

İnsandaki istidad ebede nâzırdır. Eğer istersen insaniyetin cevherine ve nâtıkıyetin(konuşmaklığın) kıymetine ve istidadın muktezasına teemmül ve tedkik et. Sonra da o cevher-i insaniyetin en küçük ve en hasis hizmetkârı olan hayale bak, gör… Yanına git ve de: “Ey hayal ağa!.. Beşaret sana!. Dünya ve mâfîhanın(içindekilerin) saltanatı milyonlar sene ömür ile beraber sana verilecektir, fakat âkıbetin dönmemeksizin fena ve ademdir.” Acaba hayal sana nasıl mukabele edecek? Âyâ, istibşar(müjde) ve sürur(sevinç) veyahut telehhüf ve tahassürle(ah ve hasret çekmekle) cevab verecektir? Ecel, neam, evet, cevher-i insaniyet a’mak-ı vicdanın(vicdanın derinliğinin) dibinde enîn ve hanîn(inleme sızlam edip bağıracak: “Eyvah, vâ hasretâ.. saadet-i ebediyenin fıkdanına!..” diyecektir. Hayale zecr ve ta’nif ederek: “Yahu! Bu dünya-yı fâniye ile razı olma!” İşte

Muhakemat – 138

——————————————

Bir adama milyonlarca sene ömür ile bütün lezaiz-i dünyeviye ve her cihetten tasallut-u tâm(tam hükmeder şekilde hareket) verildiği halde.. istidadındaki lâyetenahîliğin(sonsuz) hükmünce bir “âh.. âh.. leyte”yi(keşke olsaydı) çekecektir. Güya o adem-i rıza(rızasızlı ile remz ve işaret ediyor ki: İnsan ebede namzeddir(adaydır) ve saadet-i ebediye için halk olunmuştur. Tâ gayr-ı mütenahî bir zamanda, gayr-ı mahdud ve geniş bir âlemde, gayr-ı mahsur(sonsuz) olan istidadatını bilfiile çıkarabilsin.

Muhakemat – 137

——————————————

Nasıl Kur’an’ın bazısı, bazısına müfessirdir; kezalik kâinat kitabı dahi, bazı sutûru(satırları) arkalarındaki san’at ve hikmeti tefsir eder.

Muhakemat – 131

——————————————

İnsanın zihni ve lisanı ve sem’i(görmesi); cüz’î ve teakubî(birbirini izleme) oldukları gibi, fikri ve himmeti dahi cüz’îdir. Ve teakub tarîkıyla yalnız bir şeye taalluk eder ve meşgul kalır. Hem de insanın kıymet ve mahiyeti, himmeti nisbetindedir. Himmetin derecesi ise, maksad ve iştigal ettiği şeyin nisbetindedir.

Hem de insan teveccüh ve kasdettiği şeyde, güya “fena fi’l-maksad” oluyor. İşte şu noktaya binaen hasis bir emir veya pek cüz’î bir şey, büyük bir adama isnad olunmaz. Zira tenezzül etmez. Ve himmetini o küçük şeye sığıştıramaz. Himmeti ağır, o şey gayet hafif olduğundan güya muvazenet bozulur. Hem de insan hangi şeye temaşa ederse, elbette mekayisini ve esaslarını kendi nefsinde arayacaktır. Eğer bulmazsa, etrafında ve ebna-yı cinsinde arayacaktır. Hattâ hiçbir cihetten mümkinata benzemeyen Vâcibü’l-Vücud’u tefekkür etse; yine kuvve-i vâhimesi şu vehm-i seyyii düstur ve dürbün yapmak istiyor. Halbuki Sâni’-i Zülcelal, şu nokta-i nazarda temaşa edilmez. Kudretine inhisar yoktur.

Muhakemat – 127

——————————————

Ehl-i dikkatin malûmudur ki: Makasıd-ı Kur’aniyenin fezlekesi(özü) dörttür: Sâni’-i Vâhid’in isbatı ve nübüvvet ve haşr-i cismanî ve adldir.

Muhakemat – 117

——————————————

Söylenene bak, söyleyene bakma; söylenilmiştir… Fakat ben derim: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne içinde söylemiş? Ne için söylemiş? Söylediği sözü gibi dikkat etmek, belâgat nokta-i nazarından lâzımdır, belki elzemdir.

Muhakemat – 111

——————————————

Kıyas-ı mürekkeb(ikiden fazla mukaddimeden meydana gelmiş kıyas) ve müteşaab(şubelenme) sırrıyla metalib(arzuları) tenasül edip(üretip) teselsül(zincirleme) etmektir. Güya mütekellim o metalibin beka ve tenasülünün bir tarih-i tabiîsine işaret eder. Meselâ âlem güzeldir. Demek sâni’i, hakîmdir. Abes yaratmaz, israf etmez, istidadatı mühmel bırakmaz. Demek intizamı daima tekmil edecek. Ciğerşikâf(çok acı veren) ve tahammülsûz ve emel öldürücü bütün kemalâtı zîr ü zeber eden hicran-ı ebedî olan ademi, insana musallat etmez. Demek saadet-i ebediye olacaktır.

Muhakemat – 105

——————————————

Kelâm-ı beliğ(belagatlı söz), ilim denilen çömleklerde pişirilen ve hikmet denilen büyük küplerde duran ve fehm denilen süzgeç ile süzülen âb-ı hayat gibi bir manayı, zürefa(zarif kimseler) denilen sâkiler döndürüp efkâr(fikir) içer; esrarda temeşşi etmekle hissiyatı ihtizaza getiren kelâmdır.

Muhakemat – 91

——————————————

Kelâmın hayatlanması ve neşv ü neması; manaların tecessümüyle(cisimleşmesiyle) ve cemadata nefh-i ruh(ruh üfürme) etmekle bir mükâleme(konuşma) ve mübahaseyi içlerine atmaktır.

Muhakemat – 89

——————————————

Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır.. öyle de; suretperestlik ve üslûbperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve kafiyeperestlik şimdi filcümle, ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır.

Hattâ bir nükte-i zarafet için veya kafiyenin hatırı için, çok edib edebde edebsizlik etmeye şimdiden başlamışlardır. Evet lafza zînet(süs) verilmeli, fakat tabiat-ı mana(mananın yapısını) istemek şartıyla.. ve suret-i manaya haşmet vermeli, fakat mealin iznini almak şartıyla.. ve üslûba parlaklık vermeli, fakat maksudun istidadı müsaid olmak şartıyla.. ve teşbihe revnak(güzellik) vermeli, fakat matlubun(istenilenin) münasebetini göze almak ve rızasını tahsil etmek şartıyla.. ve hayale cevelan ve şaşaa vermeli, fakat hakikatı incitmemek ve ağır gelmemek ve hakikata misal olmak ve hakikattan istimdad etmek şartıyla gerektir.

Muhakemat – 88

——————————————

Hilkatte israf ve abes yoktur.

——————————————

Herşeyin kıymetine kanaat etmek ve mücazefe(aldatma) ve tecavüz etmemektir.
Muhakemat – 32

 

Muhammed Ali

Muhammed Ali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir